Genesis: Filistin – İsrail Çatışmasının Kökenleri

Genesis: Filistin – İsrail Çatışmasının Kökenleri

Yüzyılı aşkın süredir çözülemeyen bir sorun olarak sürekli gündemde olan Filistin- İsrail çatışması birçok ülkenin ve siyasi aktörün de dahil olduğu bir çözüm arayışı içinde. Filistinlilerin ve Yahudilerin düşmanlıklarının kökenine inerek bitmek bilmeyen çatışmanın başlangıcına ışık tutacağız.

BEYAZ TARİH / MAKALE

“O gün Rab Avram ile anlaşma yaparak şöyle dedi: “Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları seni soyuna vereceğim.” (Yaratılış, 15:18-21)

 

“İsmail’e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğince çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak. Soyunu büyük bir ulus yapacağım. Ancak anlaşmamı gelecek yıl bu zaman Sara’nın doğuracağı İshak’la sürdüreceğim” (Yaratılış, 17:20)

Filistinliler ve Yahudiler arasında yüzyılı aşkın bir süredir çözülememiş bir çatışma olarak Filistin sorunu ya da Filistin-İsrail çatışması, geçen zaman içinde birçok siyasi aktörün ve ülkenin ajandasına girmiş; büyük ihtimalle pek çok siyasi kişilik ve ülke bu iki topluluk arasındaki sorunu bir çözüme kavuşturarak tarihe geçmenin hayallerini kurmuştur. İki topluluğun anlaşması noktasında belirli bir aşama kaydetmiş ve tarihe geçmiş aktörleri sıralayabilirsek de bugün halen iki topluluk arasındaki çatışma çözüme kavuşmaktan uzaktır. Çözüme yönelik son hamle hâlihazırdaki Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başkanı Donald Trump’tan gelmiştir; ne var ki bu ‘barış planı’ da tek taraflı olduğu (İsrail yanlısı) gerekçesiyle belirli bir kesim tarafından eleştirilmektedir.

Bu yazıda Filistinlilerin ve Yahudilerin ne zaman ve neden düşman olduğunu anlayabilmek adına yönümüzü önce geçmişe döneceğiz ve bu bitmek bilmeyen çatışmanın başlangıcına ışık tutacağız.

 

Düşman ‘Komşular’: Filistin’de Yahudiler ve Araplar

Yahudiler ve Filistinliler arasındaki ilk kolektif şiddetin tarihini 1929 Ağlama Duvarı (ya da el-Burak) Olayları sırasında yaşananlar olarak belirlemek mümkündür.1 Ancak bir çatışmanın arka planını anlamak için somut olarak yaşanan kanlı olayları sıralayabilmekten ziyade durumun bu noktaya kadar taşınmasına kadar geçen süreçte neler olduğunu, hangi dinamiklerin şiddete neden olduğunu ortaya koymak elzemdir. Bu sebeple ‘her şeyin başlangıcını’ diğer bir deyişle sıfır noktasını belirlemek gerekmektedir. 

Bugün uzatmalı toplumsal çatışma olarak2tanımlanan Filistin-İsrail çatışmasının tohumlarının 1882 yılında atılmış olduğunu öne sürmek mümkündür. Bu yıl Yahudilerin Filistin’e ilk aliyayı (göç) yaptıkları dolayısıyla o zaman Filistin’de yaşamakta olan Araplarla kitleler halinde göçe başlayan Yahudilerin ilk karşılaştıkları yıldır. Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki I. Aliyadan önce Filistin’e Yahudilerin göçleri olmakta ve hâlihazırda bu coğrafyada yişuvlarda yaşamakta olan Yahudiler vardı. Bu kişiler siyasi bir amacı olmaksızın Tanrı’nın onlara vaat ettiği topraklarda yaşamaya ve ölmeye gelmiş Yahudilerdi. Genelde oradaki Araplarla uyum içerisinde yaşayan, aynı yaşam ve giyim kültürünü benimsemiş bir topluluktular. Çoğunluk Mizrahi ve Seferad (Doğu Yahudileri) olmakla beraber Aşkenaz (Avrupalı Yahudiler) gruplar da mevcuttu.

I. Aliya ile gelen Yahudileri Rusya’da 1881 yılında yaşanan pogromdan (katliam) kaçanlar oluşturdu. Bu kişiler Filistin’e göçerken yaşanan şiddetten ötürü kendilerine sığınacak bir liman arayan Yahudilerden ziyade başka ülkelerin boyunduruğu altında kendilerine sunulmuş olan gettolarda, sınırlı alanlarda yaşamayı reddedip Yahudilerin şiddete uğramadan yaşadıkları, kendilerine ait bir ‘eve’ ihtiyacı olması gerektiğini düşünenlerdi. Bu ‘ev’ ise şüphesiz Tanrı’nın Yahudilerin kendi buyruklarına uyması karşılığında onlara vaat ettiği topraklar3 olan Filistin’deydi.

Bu noktada dini bir saikın dünyevi kavramlarla nasıl kaynaştığını gözlemlemek mümkündür. Bahsedilen ‘ev’ ihtiyacı aslında o dönemin düşünce yapısını şekillendiren ulus ve vatan olgularıdır. Yahudilik hem bir din hem de etnisite olarak tanımladığından dolayı4 vaat edilen toprakların uhrevi kutsiyetini dünyevi bir kutsiyet olarak milliyetçilik ideolojisinde cisimleştirmek zor olmamıştır.

Bu doğrultuda I. Aliyayı gerçekleştirenler Leon Pinsker öncülüğünde bir araya gelmiş olan Hovevei Zion (Siyon Âşıkları) hareketi olmuştur. Filistin’e 1882 yılında başlayan bu ilk göçle gelenler halksız bir toprağa adım attıklarını düşünmekteydiler; kendileri ise topraksız bir halktı. Şüphesiz göçmen Yahudiler Filistin’in boş olmadığının bilincindeydiler ancak orada yaşamakta olan Araplar onlar için peyzajın bir parçası olmaktan öte bir unsur değildi. Yahudiler ise Filistin’e gelip burada yerleşerek, toprağı işlemek suretiyle Tanrı’ya olan kefaretini ödeyecek aynı zamanda yıllarca sürgünde yaşadıktan sonra ‘onların’ olan bu topraklarda bir vatan kurabilecek bir topluluktu. 1882 – 1904 yıllarını kapsayan I. Aliya sürecinin iki topluluğun bir arada sorunsuz yaşadığı bir dönem olduğu öne sürülebilir. Nitekim toprağı nasıl işleyeceğini bilmeyen Yahudi, Arap komşusunun yardımına ve desteğine ihtiyaç duydu. Bu süreç içerisinde Avrupa’daki varlıklı Yahudi işadamları Osmanlı Devleti’ndeki modernleşme bağlamında çıkarılan yeni mülkiyet ve toprak düzenlemeleri sayesinde Filistin’de topraklar satın aldılar, böylelikle I. Aliya ile gelenlerin yeni yişuvlar kurmalarına yardımcı oldular.5 Bu süreçte Araplar ise henüz yeni göçmenlerin niyetlerinin ne olduğunu sorgulamamakla beraber toprak satın alarak işlemeye başlayan bu kimseler hakkındaki belirsizlikten kaynaklı şüphe hissiyatı beslemeye başladılar.

Yine de iki topluluk arasındaki ilişkinin çatışmaya evrilmesi 1904 yılında başlayan II. Aliya süreciyle olmuştur. İkinci göçle Avrupa’dan gelen Yahudilerin bir ideolojisi ve bir ajandası vardı. Yahudi milliyetçiliği olarak tanımlanabilecek Siyonizm, Theodor Herzl tarafından oluşturulan bir eylem planı6 ile Filistin topraklarına ayak bastı. Avrupa’da sosyal Darwincilik sayesinde yükselen ırkçılık karşısında Yahudi düşünürler topluluklarının selameti için çözümler geliştirmeye başlamışlardı. Fransız Devrimi ile Avrupa’da yayılmış olan milliyetçilik fikirlerinin de etkisiyle Yahudiler için de ulusal bir vatan kurulması gerektiği düşüncesini dile getirenler oldu. Viyanalı bir gazeteci olan Theodor Herzl’de de Fransa’da takip ettiği Dreyfus Davası’nın7 sonuçlarını gördükten sonra Yahudilerin Avrupa’daki topluluklarla hiçbir zaman kaynaşmayacağı kanaati oluştu ve 1896 yılında Siyonizm’in eylem planı olacak Yahudi Devleti kitabını yazdı; bir yıl sonra Basel’de Birinci Siyonist Kongre’yi topladı. Bundan sonra giderek kurumsallaşan ve katılımcısı çoğalan bu kongreler gelecekte kurulacak olan İsrail devletinin teşkilatlanması doğrultusunda kararların alındığı önemli toplantılar haline geldi. İşte II. Aliya ile gelen Siyonist Yahudilerin amacı Filistin’de kendilerine bir devlet kurmaktı. I. Aliya sürecinde başlayan toprak alımlarına II. Aliya sürecinde işgücünü fethetme doktrini eşlik etti. Artık Yahudiler Araplarla beraber çalışamazdı.  Kurulacak devletin topraklarını Yahudiler işlemeliydi. Böylece Araplar işgücünden dışlandılar. Toprak satın alımlarından tehdit algılamayan Araplar, işgücünden de dışlanınca varoluşlarının tehlike altında olduğunu düşünmeye başladılar. Bu noktada Yahudilerin niyetlerinin ne olduğunu sorgulamaya başladılar.

Uluslararası konjonktürde yaşanan büyük dönüşümler de Siyonizm’in ajandasını hayata geçirmesinde katalizör görevi gördü. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları tüm dünyayı etkilediği gibi Ortadoğu’yu da etkiledi ve bölgede bitmek bilmeyen birçok çatışmanın temelini oluşturdu.Savaşın sonunda Osmanlı Devleti son bulurken, Kudüs 1917 yılında düştü ve Britanya tarafından işgal edildi. 1922 yılında San Remo Konferansı’nda Ortadoğu’da İngiltere ve Fransız Mandaları kurulmasına karar verildi. Bundan sonra Filistin 1947 yılındaki iç savaşa kadar İngiliz Mandası altında kaldı. Britanya’nın hâkim olduğu süreç içerisinde Filistin’de Yahudilerin ileride kurulacak olan devletin altyapısını inşa ettiği görülmektedir; eğitim, ulaşım, tarım gibi bugünkü İsrail’deki altyapıların ve kurumların çoğu manda döneminde oluşmaya başlamıştır. İngilizlerin Araplar ve Yahudileri yönetme noktasında Yahudilere tüm imkânları sağladığını Arapları ise idare ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Yahudilerin İngilizlerin yardımına ve desteğine mazhar olmalarının ardında Londra’da yürüttükleri hummalı diplomatik çabaların olduğu söylenebilir, nitekim bu çabaların en büyük kazanımı İngiltere’nin Yahudilere Filistin’de bir anavatan kurma hakkını tanıdığını belgeleyen Balfour Deklarasyonu olmuştur.9

II. Aliya ile gelen milliyetçi bir bilince ve ajandaya sahip Yahudiler karşısında Araplar da kolektif bir kimlik bilinci geliştirdiler. Reaksiyoner olarak betimlenebilecek bu kimlik Filistinli kimliğinde vücut buldu. Bundan sonra Filistin iki toplumun mücadele ettiği bir sahne oldu: Üzerinde nesillerdir yaşadıkları topraklar adına mücadele veren yerleşik Filistinliler ve Tanrı’nın vaat ettiği topraklara geri dönen göçmen Yahudiler.  

 

Filistin’de İç Savaş ve İsrail’in Kurulması

Manda süresince Britanya’nın Yahudiler lehine izlemiş olduğu yanlı politikalar Siyonizm karşısında bilinçlenerek kolektif bir kimlik oluşturmaya başlamış Araplar nezdinde bir Filistinli kimliğinin ortaya çıkmasını körükledi. Bu dönem Yahudiler ve artık kendini Filistinli olarak tanımlayan Araplar arasındaki çatışmanın derinleştiği bir dönem oldu.

Filistinliler İngilizlerin politikalarına yönelik öfkelerini grevler yaparak ve idareye dilekçeler yazarak dile getirmeye çalıştılar. Öte yandan İngilizlerin de kolaylaştırması ile Filistin’e göçler artarak devam etmekteydi. Burada bir devlet kurmak niyetinde olan Siyonistlerin artan bu göçleri teşvik etmekteki amacı Yahudi nüfusunu arttırmak, Filistinli nüfusu ile mümkünse dengeleyebilmekti. Ne var ki bunu göçlerle gerçekleştirmek pek mümkün değildi. Çünkü 1881 tarihli son nüfus sayımına göre Filistin’de toplam nüfus 425,966 idi; Müslümanlar 371,969, Yahudiler ise 9,187 kişiden oluşmaktaydı; geriye kalan 44 bin 180 kişi ise Hıristiyanlar ve yabancı uyruklular olarak not edilmişti.10 Yine de devam eden göçler karşısında nihayetinde Filistinliler örgütlenerek 1936 yılında genel greve başladılar. Görece sakin başlayan bu süreç daha sonra dizginlenmesi zor bir şiddet sarmalına dönüşecekti. İngilizler şiddeti ve kaosu bastırmakta başarısız olunca Beyaz Belge olarak bilinen bir doküman yayınlayarak Filistin’e Yahudi göçünü sınırlandıracakları taahhüdünde bulundular. İngilizlerin yaptığı bu hamle bu defa Yahudiler nezdinde kabul görmeyecek, şiddet bu sefer Yahudi yeraltı örgütlerinden gelecekti. Irgun, Stern ve bugünkü İsrail ordusunun temeli olan Haganah adlı paramiliter örgütler İngiliz askerlerine ve idaresine yönelik terör eylemlerine girişmeye başladılar.

Durumun kontrolden çıkmasının ardından Britanya bir komisyon kurularak iki topluluk arasında çatışmaya varmış bu duruma çözüm aramaya çalıştı. 1936 yılının Kasım ayında çalışmalarına başlayan Peel Komisyonu, 1937 yılında nihai raporunu yayınladı. Rapor Filistin'de Yahudilerin ve Arapların ulusal tutkularının arasında uzlaştırılamaz derecede bir çatışmanın var olduğu, bu tutkuların Manda tarafından tatmin edilemeyeceği sonucuna ulaşıldığı açıklandı. Çözüm olarak ise komisyon üyeleri bölünmeyi tavsiye etmişti.

Peel Komisyonu Raporu Filistinliler ile Yahudiler arasındaki çatışmaya çözüm olarak sunulmuş ilk belgedir. Rapor, Filistin’de iki devletli çözümü öne sürmesi açısından da bir ilktir ve bu anlamda İsrail’i kuracak olan BM Taksim Planı’nın da öncülü olmuştur. Ancak paylaşım planları açısından karşılaştırıldığında Peel Raporu’nun BM Taksim Planı’na göre hâlihazırdaki şartları gerçekçi bir şekilde göz önünde bulunduran bu açıdan daha ‘adil’ bir plan olduğunu söylemek mümkündür.

Peel Komisyonu, Filistin'i üçe bölmeyi öneriyordu. Bölünme planına göre,  Filistin Yahudi bölgesi ve Arap Bölümü olarak ayrılacak ve Tel-Aviv, Yafa (Yafo), Kudüs (Yeruşalayim) ve Beytüllahim (Betlehem) koridorunu içine alan yerlerde ise manda yönetimi devam edecekti. Kudüs, Milletler Cemiyeti'nin koruması garantisine alınacaktı.

Ad

Bu belge İngiltere'nin Balfour Deklarasyonu çerçevesinde şekillenen siyasetini tersine çevirmesi nedeniyle Yahudilerin protestolarına neden oldu. Filistinliler ise herhangi bir yerin Yahudilere bırakılmasını kabul etmezken, Yahudiler bu çözüm önerisini Yahudi Ulusal Yurduna bir ihanet olarak nitelendirdiler. Ancak son tahlilde Yahudi Ajansı ayrılan toprak miktarını az görmesine ve Kudüs'ün Yahudi bölgesinin dışında tutulmasına rağmen Raporu kabul ettiğini açıkladı.

Yine de şiddet döngüsü son bulmadı. Filistin’de Yahudiler İngiliz yönetimiyle çatışma içerisindeydi; bir yandan da Filistinliler ve Yahudiler kendi aralarında süregiden bir şiddet sarmalının esiri ve kurbanı olmaktaydılar. Bu kargaşa ve kaosa bir son vermekte başarısız olan İngiltere sorunu Birleşmiş Milletlere bırakarak sahneden inmeyi tercih etti. Yaşanılanlarda büyük bir payı vardı ama sorumluluk üstlenmekten kaçtı.  

29 Kasım 1947 yılında BM Genel Kurulu’nun aldığı 181 no.lu kararla Filistin toprakları Yahudiler ve Filistinliler arasında bölüştürüldü.

Ad

Birleşmiş Milletler planı nüfusu daha çok olan Filistinlilere daha az bir alan verirken Yahudilere daha verimli toprakları ve liman şehirlerini bırakmıştı. Bu durum Filistinliler nezdinde kabul edilebilir değildi, dolayısıyla çatışmalar daha da şiddetlendi. Bununla beraber Haganah’ın da bir planı vardı. İngiltere Filistin’den çekilir çekilmez Yahudi paramiliter örgütleri Filistinlilere yönelik tedhiş ve yıldırma eylemlerine başladılar. Filistin’deki Arap köyleri tek tek basılarak buradaki insanların evlerini terk etmeleri sağlandı, bu arada birçok insan da Yahudilerin kurşunlarıyla öldü. Yahudilerin Filistinlilere karşı gerçekleştirdiği bu etnik temizlik hareketinin amacı olabildiğince Filistinliyi ülkeden çıkararak Yahudiler lehine bir nüfus çoğunluğu oluşturmaktı. Plan D adı verilen bu stratejiyi her ne kadar İsrail resmi olarak reddetse de arşivler açıldıktan sonra yapılan araştırmalarda bazı akademisyenler bu planın varlığını doğruladılar.11 Plan D çerçevesinde basılan ve boşaltılan köylerden en bilineni Der Yasin’dir; Yahudiler burada katliam yapmışlardır.12

            Filistin’de etnik temizlik devam ederken İsrail’in kuruluşu 14 Mayıs 1948 tarihinde devletin ilk başkanı David Ben-Gurion tarafından ilan edildi. Hemen ertesi gün 15 Mayıs’ta Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları İsrail’e saldırı başlattı. Savaşın ilk haftalarında üstünlükleriyle önemli yerleri ele geçiren Arap güçleri daha sonraki haftalarda üstünlüğü İsrail’e kaptırdılar ve ele geçirdikleri toprakları yitirdiler. Hatta yapılan ateşkesler sırasında İsrail BM politikasını çiğneme pahasına Doğu Bloku ülkelerinden mühimmat ithal ederek daha güçlü hale geldi. Savaşın ilerleyen aşamasında İsrail’in Sina’ya kadar ilerlemesi Mısır için tam bir yenilgi oldu. İsrail’in Mısır içlerine doğru ilerlemeye başlaması üzerine devreye giren İngiltere, İsrail’in geri çekilmesini aksi takdirde müdahale edeceğini bildirdi. İsrail’in geri çekilmesinden sonra ateşkesler imzalanmaya başlandı. İsrail-Mısır Ateşkesi 24 Şubat 1949’da, İsrail-Lübnan Ateşkesi anlaşması 23 Mart 1949’da, İsrail-Ürdün Ateşkesi 3 Nisan 1949’da ve İsrail-Suriye Ateşkesi 20 Temmuz 1949’da imzalandı.13 Savaş bittiğinde İsrail BM Taksim Planı ile Filistinlilere bırakılan bölgelerden bazı kesimleri ele geçirdi. Böylece İsrail kendisine bırakılan 5.800 millik toprağı 8.000 mile çıkararak Filistin topraklarının yaklaşık %80’ini ayrıca Kudüs’ün yarısını ele geçirmiş oldu. Gazze Şeridi Mısır, Batı Şeria ve Kudüs’ün yarısı Ürdün idaresinde kaldı. 1897 yılında bir Yahudi devletinin kurulması için atılan adım 1948 yılında böylece tamamlanmış oldu.

Ad

İsrail’in ‘kurtuluş savaşı’ olarak andığı 1948-1949 süreci Filistinliler nezdinde Nekbe, yani felaket olarak anılmaya başlandı. Nesillerdir yaşadığı yurtlarından, evlerinden sürülen Filistinliler artık çevre ülkelerde mülteci konumuna düşmüşlerdi.14 İsrail bundan sonraki süreçte Filistin’deki Arap varlığının izlerini silmek adına boşaltılan köyleri yıkacak, üzerine yeni yapılar inşa edecek, köylerin ve coğrafyanın ismini değiştirecekti.15 İsrail hızla Filistin’i Yahudileştirirken, yaklaşık 750,000 Filistinli mülteci evlerine dönmenin yolunu aramaktaydı.

 Mısır, Suriye ve Lübnan’da konuşlanmış olan mülteciler Yeşil Hattın içerisine girerek geride bıraktıkları evlerine dönmek için umutsuzca çaba harcadılar. Çoğunun elinde sadece evinin anahtarı vardı, savaş bitip de ortalık durulduktan sonra evlerine döneceklerini düşündüler. Kimisi hasat zamanı geldiğinden ektiği ürünleri toplamak için, kimisi evde bıraktığı değerli eşyalarını almak için, kimisi yakınlarını ziyaret etmek için İsrail’in ‘sızma’ adını verdiği ‘eylemlerle’, Filistinliler nezdinde ise eve dönüş olan ateşkes sınırından içeri geçmeye çalıştı. İsrail bunu bir güvenlik tehdidi olarak algıladı ve gün geçtikçe sınırda öldürülen Filistinli sayısı artmaya başladı. Buna karşılık önceleri münferit olan ‘sızma’ eylemleri, Mısır’ın da desteğiyle örgütlü hale dönüştü. Fedailer adlı örgütlenme bu vesile ile ortaya çıktı. Yaser Arafat el-Fetih’i kurmadan önce Filistinlilerin ilk örgütlü ve silahlı eylemlerini Fedailerin gerçekleştirdiğini belirtmek mümkündür.

Filistinliler o gün bugündür ellerinden alınmış olan toprakları için mücadele vermektedir. Filistinliler sorun çözülmedikçe teröre de başvurmuşlardır. Şüphesiz masum kişilerin kurban olduğu terörü meşru bir mücadele aracı olarak görmek mümkün değildir. Ne var ki asimetrik güç ilişkisinin olduğu uzatmalı bir çatışmada böylesi bir durumun ortaya çıkması şaşırtıcı olmamıştır. Filistinliler  -özellikle Diasporadakiler – çeşitli platformlar oluşturarak ve sivil toplum örgütleri kurarak meşru düzlemde de mücadele vermekte; artık bir insani kriz haline gelmiş olan haklı davalarını duyurmaya çalışmaktadırlar. Ne var ki, uluslararası konjonktür, güç ilişkileri ve bölgesel çıkarlar nedeniyle yıllar içerisinde uluslararası siyasetin konusu haline gelmiş olan bu sorun henüz çözüme kavuşmaktan uzaktır. Filistinliler sadece Batılı güçler tarafından değil, Arap ülkeleri tarafından da yalnız bırakılmıştır.

 


 

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Dipnotlar

1Hillel Cohen, Year Zero of the Arab-Israeli Conflict 1929, (Waltham: Brandeis University Press, 2015).

2Edward E. Azar, The Management of Protracted Social Conflict: Theory and Cases,(London: Dartmouth Publishing Company, 1990).

3Kitabı Mukaddes, Yaradılış (15:18), (17:8), (17:20)

4 Anthony Smith, Milli Kimlik, çev. Bahadarı Sina Şener, (İstanbul: İletişim, 2014), 39-74  

5 Simon Schama, İki Rothschild: İsrail Devletinin Kuruluşu, çev. Belkıs Çorakçı Dişbudak, (İstanbul, Alfa Yayınları, 2016).

6Theodor Herzl, The Jewish State, (Dover Publications, 1989).

7Sami Selçuk, Dreyfus Davası: Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı, (Ankara: İmge, 2015). 

8 Eugene L. Rogan, Osmanlı'nın Çöküşü: Ortadoğu'da Büyük Savaş (1914-1920), çev. Özkan Akpınar,  (İstanbul: İletişim, 2018), 347-390.

9Jonathan Schneer, Balfour Deklarasyonu: Arap - İsrail Çatışmasının Kökenleri, çev. Ali Cevat Akkoyunlu, (İstanbul: Kırmızı Kedi, 2015).

10 Kemal Karpat, Osmanlı Modernleşmesi: Toplum, Kuramsal Değişim ve Nüfus, (İstanbul: İmge Yayınları, 2002), 272, 302.

11 Ilan Pappe, Ethnic Cleansing of Palestine, (Oxford:Oneword Publications, 2006), 10-29.

12Haaretz, “Testimonies From the Censored Deir Yassin Massacre: 'They Piled Bodies and Burned Them”, 16 Haziran 2017

 https://www.haaretz.com/israel-news/MAGAZINE-testimonies-from-the-censored-massacre-at-deir-yassin-1.5494094

13 Ritchie Ovendale, The Origins of the Arab-Israeli Wars, (London: Routledge, 2004), 135-139.

14 Aynı eser, 140-147.

15 Rochelle A. Davis, Yerinden Edilenlerin Coğrafyaları: Filistin Köy Tarihleri, çev. Hayrullah Doğan, (İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2016), 35-39; 49-53.

 

 

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun