Kürt Sorunu: Doğuşu, Gelişimi, Niteliği

Kürt Sorunu: Doğuşu, Gelişimi, Niteliği

Köken olarak Ari halklarından olan ve Suriye, Irak, İran ve Irak olmak üzere dört farklı ülke sınırları içerisinde yaşayan Kürtler, tarih boyunca kurucu unsur olamamalarının sıkıntılarını günümüzde yaşamaya ve yaşatmaya devam etmektedir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’na giden süreçte artan milliyetçilik olgusuyla birlikte irili ufaklı birçok etnik grubun imparatorluklardan ayrılarak uluslaşma sürecine girmesine rağmen Kürtlerin bunu başaramaması, geç gelen uluslaşma sancılarıyla birlikte sözü geçen dört farklı ülkede de kendini hissettirmektedir. Özellikte Türkiye adına temellerini 19. yüzyılın ortalarına kadar götürebileceğimiz “Kürt Sorunu” olgusu, günümüze kadar çeşitli etki alanları ve değişen siyasal konjonktür nedeniyle biçim değiştirerek mevcut yapısına ulaştı. Biz de akademik anlamda çalışmalara muhtaç bu konu hakkında tarihsel dayanaklar ışığında "Kürt Sorunu"nun doğuşunu, gelişimini ve mevcut konumunu irdeleyeceğiz.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Ari halklardan olan ve kökeni konusunda farklı görüşler bulunan Kürtler, temelde Türkiye, Irak, İran ve Suriye sınırları içinde yaşayan, yaklaşık 30 milyonluk bir nüfusa sahip, aşiretlere dayalı yerli bir topluluktur. Siyasal, ekonomik ve sosyal bütünlük oluşturmayan Kürtler, dilsel ve dinsel açılardan da bir bütün değildir. Dilsel açıdan Türkiye’deki Kürtler Kurmançi ve Zazaca/Dimili, Irak’takiler Kurmançi ve Sorani, İran’dakiler çoğunlukla Gurani, Sineji, Kermanji, Leki gibi Kürtçe lehçelerinde konuşmaktadırlar. Dinsel açıdan, çok az sayıda Hıristiyan ve Yezidi olmakla birlikte büyük çoğunluğu Sünni Müslümanlığın Şafii kolundan olan Kürtler, içinde Alevi Müslümanları da barındırır.

Türkiye özelinde ise, Zazalar dâhil sayıları yaklaşık 14 milyon olan ve belli bir bölgede yoğunlaşmış (Doğu ve Güneydoğu’daki 13 ilin toplam ortalamada % 65’i), bir Kürt nüfus söz konusudur. Türkiye’de de Kürtlerin sosyo-ekonomik bütünlüğü çok güçlü değilse de, kimlik bilinci çok yüksektir. Fakat aşiret temelli bölünmüşlük burada da kendini göstermekte, bunun bazen devlet politikalarının da bir parçasını oluşturması (devletten yana ve karşı aşiretler) bölünmüşlüğü artırmaktadır. Türkiye’de Kürtçe’nin Kurmançi (%85) ve Zazaca () lehçeleri konuşulmakta, ama Zazalar kendilerini Kürt olarak görmemektedirler. Dinsel açıdan, Kürtlerin yaklaşık %75’i Sünni Müslüman, %25’i Alevi’dir. Sosyal açıdan toplumda eğitim seviyesinin düşüklüğü, kan davası, töre cinayetleri, ağalık, kadının yeri gibi konularda azgelişmiş toplum özellikleri göze çarpmaktadır.

Tüm bu özellikleri dikkate alındığında Kürtler ekonomik, siyasal ve kültürel ölçütler açısından, özellikle de aşiret yapısı nedeniyle, tekil bir etnik grup olmaktan ziyade, farklı etnik grupların kümelenmesiyle oluşmuş bir topluluk izlenimi vermektedir. Ancak tarihsel yerleşim yerlerinde bulunmaları, ortak toplumsal yapı ve gelenekleri ile tarihsel travmalardan kaynaklı ortak kader bilinci Kürtleri etnik bir bütün haline getirmektedir. Tüm bunlar göz önüne alındığında etnik grup olma ölçütleri açısından Kürtlerin parçalı da olsa bir “etnik grup” oluşturduğu açıktır. Ulus olma ölçütleri açısındansa Kürtlerin şu anda bir “ulus” oluşturduğu söylenemezse de, “uluslaşma sürecine girmiş bir etnik grup” olduğu açıktır.

Kürt Sorununun Temelleri

Kürt sorununun temelleri 19. Yüzyıl ortalarına değin götürülebilir. Sultan II. Mahmut’un merkezileştirici reformları nedeniyle 1800’lerin ilk yarısında Kürtler, Osmanlı’ya karşı, “Kürt Bey”lerinin önderliğinde sosyal içerikli birtakım isyanlar başlatmışlar, daha sonra, Osmanlı’nın dağılma sürecine paralel olarak 1870-1917 arasında da genelde bir takım “Şeyh”lerin önderliğinde ayaklanmışlardır. Bu dönemde sorun daha çok Osmanlı’nın dağılma sürecinin bir parçası olarak doğmuşsa da, milliyetçiliğin Osmanlı’daki Müslüman ahaliyi etkilemesine paralel olarak milliyetçi bir nitelik kazanmaya da başlamıştır. Bu nitelik zaman içinde Türk milliyetçiliğine tepki olarak daha da güçlenecektir.

Özellikle II. Meşrutiyetle birlikte Kürt aydınlar da Kürt kimliği temelinde siyasallaşacaklardır. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi ve savaş yıllarında milliyetçilikle daha yakından tanışan Kürt aydınlar, Kürt kimliğini vurgulamaya ve bu eksende milliyetçi taleplerde bulunmaya başlamışlardır. Bu bakımdan Ermeni isyanları, Balkan Savaşları ve dünya savaşı sırasında ortaya atılan “milliyetler ilkesi” çok etkili olmuştur. Ama yine de Kürt aydınları milliyetçilik fikrine ikna eden esas olgu, gelişen Türkçülük akımıdır.

İlk başlarda İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Osmanlı kimliği altında Türk aydınlarla ortak hareket eden Kürt aydınlar, cemiyet içinde Türk aydınlarının Türkçülük akımının izinden gitmelerine paralel olarak, onlar da aynı yoldan giderek kendi milliyetçiliklerini başlatmışlardır. Kürtlerin Kürdistan adlı Kürtçe gazeteyi çıkartma tarihi 1898’dir. Bu dönemde Kürt milliyetçiliğinin varlığını gösteren en iyi olgu, özellikle dünya savaşı sonrası Kürtlerin özerk ya da bağımsız bir Kürdistan kurulması için yürütttükleri faaliyetlerdir. Bu haliyle tepkisel, romantik ve geç bir milliyetçilik olan Kürt milliyetçiliğinin bu dönemde hem Kürtlerde ulusal bilinç uyandırmaya hem de onlar için tarihsel topraklarında ayrı bir yönetsel birim kurmaya yöneldiğini söyleyebiliriz. Fakat bu dönemde Kürt milliyetçileri bir bütün olarak Kürtleri, aşiret sadakatini aşan bir Kürtlük bilinci temelinde kendi amaçları doğrultusunda seferber edemediği için başarısız olmuştur.

Nitekim savaş sonrası galip devletler Sevr Antlaşmasına bir “Kürdistan” maddesi koyarak Kürtler için ayrı bir devlet tasarlamışlarsa da, Anadolu’da başlayan Kurtuluş Mücadelesine, diğer Müslüman unsurlar gibi, Kürtler de katılarak yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin birer parçası olmuşlardır. Bununla birlikte savaş sonrası, büyük bir kısmı Misak-ı Milli içinde olmasına karşın Kürt nüfusun yaşadığı toprakların bir kısmını oluşturan Musul Vilayetinin Türkiye’nin elinden çıkmasıyla oluşan yeni sınırlar, Kürt nüfusun farklı devletler arasında bölünmesine yol açmış; 17. Yüzyılda ortaya çıkan Osmanlı ve İran arasındaki bölünmüşlük, bu yıllarda Türkiye, Irak, İran, Suriye arasındaki bölünmüşlüğe dönüşmüştür. Bu bölünmenin iki önemli sonucu olmuştur. İlk olarak, bu bölünmüşlük Kürt sorununun bölgesel bir boyut kazanmasına, dolayısıyla da ilgili ülkeler arasında genellikle çatışma eksenli bir dış politika gündemi oluşmasına yol açmıştır. İkinci olarak, bu bölünmüşlük, her ülkenin kendi Kürtlerine yönelik politikaları ve o ülkede yaşayan Kürtlerin buna gösterdikleri tepkilerinin farklılığı nedeniyle, nitelikleri birbirinden farklı dört ayrı Kürt sorunun doğmasına neden olmuştur.

Her halükarda kesin olan şu ki, Kürtler yaşadıkları her ülke için bir sorun olarak görülmüş ve bu sorunlar bazen birbirinden bağımsız, bazen de birbiriyle etkileşim halinde ulusal ve bölgesel istikrarsızlığın en önemli kaynaklarından birini oluşturmuştur. Ayrıca tüm ülkelerdeki Kürt sorunlarını birbirine eklemleyen çok önemli bir unsur daha olduğu ve bunun da Kürtler bağlamında ayrı bir sorun alanı oluşturduğu unutulmamalıdır: “bağımsız ve birleşik Kürdistan” ideali, yani “pan-Kürdizm”. Tüm Kürtlerin ortak ideali olan bu olgu, aynı zamanda ilgili devletlerin ortak korkusudur. Bu haliyle Kürt sorunu, sadece ilgili ülkelerin iç ve dış politikalarında değil, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası aktörlerin de gündeminde yer alan bir konudur.

Türkiye’deki Sorunun Niteliği ve Bağlamı

Türkiye’deki Kürt sorunu özü itibarıyla etno-dilsel özellikleriyle çoğunluktan farklılaşan bir topluluğun kimlik ihtiyacı ve buna dönük taleplerinden kaynaklanan, zamanla kendini isyan ve terör gibi çeşitli şiddet yöntemleriyle ifade eden bir etno-milliyetçilik sorunu olarak görülebilir. Bu haliyle Kürt sorunu, temelde devlet kimliği ile Kürt kimliği arasında ortaya çıkan ve bu eksende şiddet üreten bir tür etnik sorundur.

Kuşkusuz bu sorunun kimlik boyutunun yanı sıra bölgesel ve toplumsal azgelişmişlik, demokrasi, insan hakları, bölücülük ve terör gibi başka boyutları da vardır. Ama tüm bunlar gelinen aşama itibarıyla Kürt milliyetçiliğinin siyasi hedeflerinden ve devletin bölünme temelli güvenlik endişelerinden kaynaklanan sorunlar demetinin birer parçasıdır. Zaten bu nedenle bu çok boyutlu sorun, farklı biçimlerde adlandırılabilmekte, bunlara yeterince gerekçe de bulunulabilmektedir. Ama “Kürt sorunu” esasen tüm bu boyutları içine alan bir anlama karşılık gelmektedir.

Türkiye’deki Kürt sorununu iki çerçevede ele alabiliriz: devlet politikaları ve grup içi dinamikler. Soruna kaynaklık etmek ve niteliğini belirlemek açısından 1980’lere değin bunlardan ilkinin daha belirleyici olduğunu, 1990’larda her ikisinin de aynı oranda etkili olduğunu, 2000’lerde ise ikincisinin daha belirleyici hale geldiğini söyleyebiliriz.

Kürt sorununun ortaya çıkmasında cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devletin Kürtlere, Kürt kimliğine ve Kürtlerin yaşadıkları bölgelere yönelik politikalarının belirleyici olduğu açıktır. Bu açıdan özellikle Türkiye’de ulusal kimliğin ve vatandaşlık anlayışının temellerini de oluşturan uluslaşma olgusunun ve sosyoekonomik dinamiklerin önemli bir yeri vardır. Bu açıdan Kürt sorununun Türkiye’nin son iki yüzyıllık modernleşme süreciyle irtibatlı olduğu, imparatorluktan ulus-devlete geçişin de sorunu güçlendirerek yeni boyutlar eklediği belirtilmelidir. Bir yandan bu süreçteki merkezileşme, uluslaşma ve sekülerleşme çabalarıyla, öte yandan vatandaşlığın inşa edilme ve tanımlanma biçimiyle Kürt sorunu arasında tarihsel bir örtüşme ve yakın bir ilişki bulunmaktadır.

Öte yandan, sosyo-ekonomik dinamikler de devlet düzeyinde sorunun niteliğini belirleyen bir diğer unsurdur. Bölgeye hizmet getirmede yeterince başarılı olunamaması, getirilen hizmetlerin de bölgede asimilasyonun sağlanması ve bölgenin denetim altında tutulmasına yönelik çabalar olarak algılanması, devlete yönelik olumsuz imajın pekişmesine yol açmıştır. Ayrıca Türkiye’nin genel azgelişmişliği, bölgenin aşiret düzeyindeki ekonomik pazarının darlığı, halkın toprağa bağımlılığı ve coğrafi faktörlerin de etkisiyle bölgeye ve insanlarına daha fazla yansımasına neden olmuştur. Dahası, buradaki aşiret yapısının değiştirilmesi bir yana, korunacak biçimde hareket edilmesi (örneğin seçimlerde aşiretlerden toplu oy alma çabaları ve ağaların parlamentoya sokulması), bu nedenle tarım toplumunun tasfiye edilememesi, dolayısıyla kentleşmenin istenen düzeye ulaşmaması bölgenin ulusal bütünleşmenin dışında kalmasında önemli rol oynamıştır.

Kürt sorununa kaynaklık eden grup içi dinamikleri de birbiriyle bağlantılı üç noktada ele alabiliriz: Bunlardan ilki, etno-dilsel kimlik bilincinin varlığı ve bunun zamanla güçlenmesidir. Özellikle 1980-90 arası PKK’nın, terör ve “silahla propaganda” yoluyla saldığı korku ve dehşetle kendini kabul ettirmeye çalışması ve 1990 sonrası Kuzey Irak bağlamında yaşanan gelişmeler neticesinde “Kürt”lük bilinci güçlenmiştir.

İkinci olarak, bu kimlik farklılığının tanınma talebinde bulunarak siyasallaşmasıdır. Kürt toplumunun kimlik bilincine ulaşması, kaçınılmaz olarak bunun tanınma ve korunma talebini, dolayısıyla siyasallaşmasını beraberinde getirmiştir. Özellikle PKK’nın terör yoluyla ilk kez aşiretler üstü bir yapılanma ve söylemle hareket ederek azımsanmayacak bir kitlesel destek bulabilmesi, siyasallaşma düzeyini göstermesi açısından önemlidir. Kürtler ve Kürtlük adına siyaset yapan siyasi partilerin 1990’lar ve 2000’ler boyunca seçimlerde ülke genelinde %6 civarında yani yaklaşık 2.5 milyon oy alması (2015 sonrası bu oran % 10’un üzerinde seyretmiştir) ve Kürt ağırlıklı 15 ilde de bu oranın ortalama % 35 civarında olması, bu siyasallaşmanın düzeyini göstermektedir.

Grup içi dinamikler açısından üzerinde durulması gereken üçüncü nokta, her dönemde Kürt hareketlerinin giriştiği mücadelenin ana yöntemini “silahlı eylem ve şiddetin” oluşturmasıdır. Kültürel ve siyasal çabalar hep bundan sonra gelmiştir. 1920 ve 30’larda “yerel ayaklanmalar” biçiminde kendini gösteren mücadele yöntemi, 1970’lerde kısmen kültürel ve siyasal mücadeleye dönüşmüşse de tamamen silahtan arınamamıştır. 1980 sonrası ise PKK’nın eylemlerine başlamasıyla kesin bir biçimde “terörizm” ana yöntem olarak öne çıkmıştır. Özellikle PKK’nın Kürt siyasetini büyük oranda tekeline almasıyla birlikte sorunun niteliğinde de ciddi bir değişim yaşanmış, Kürt sorunu büyük oranda bir terör ve güvenlik sorunu olarak görülmeye başlanmıştır.

Kürt Sorununun Tarihsel Seyri ve Niteliksel Değişimi

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Türkiye’de vatandaşlık tartışmaları ve “Türk”ün kim olduğuna ilişkin tartışmalar başlamış; Kürt sorunu da bu çerçevede kendini göstermiştir. Bu dönemde özellikle 1925 Şeyh Said İsyanı sonrası bir yandan devlette Türklüğü soy bağı ile tanımlayan görüşlerin ağırlık kazanmaya başlaması, öte yandan doğuda Kürt isyanlarının başlaması söz konusu olmuş; 1924-38 arası dönemde Genelkurmay verilerine göre 17 Kürt isyanı olmuştur. Bunların en büyüğü 1930 tarihli Ağrı Dağı İsyanı’dır. Dönemin son isyanı 1938 Dersim Tedip Harekâtıyla bastırıldıktan sonra Kürt sorunu 1950 sonlarına değin gündemden düşmüştür.

Kürt sorunu yeniden ülke gündemindeki yerini alması 1960 başlarında olacaktır. Bunda iki etken önemli rol oynadı. İlki, 1958’de Irak’taki askeri darbenin ardından Molla Mustafa Barzani’nin SSCB’den Irak’a dönmesi ve burada başlayan isyanın Türkiye’deki Kürtlere olan etkisidir. İkincisi ise, 27 Mayıs darbesi sonrası gelişen sol akımlar içinde Kürtlerin doğuyla batı arasındaki eşitsiz ekonomik gelişme ve kültürel farklılıkları dile getirmeleriyle “Doğuculuk” akımının doğmasıdır. 1970’lerle birlikte bu akım sol hareketlerden ayrılarak Kürtlük temelinde örgütlenmeye başlamış ve özellikle 1974’te genel affın da çıkmasıyla bu dönemde birçok Kürt örgütü kurulmuştur. Fakat bu örgütlerin faaliyetleri sadece düşünsel değil, aynı zamanda güvenlik güçleriyle silahlı çatışmaya girecek biçimde eylemsel hale geldiğinden Kürt sorunu da bir terör ve asayiş sorunu haline gelmiştir.

1980’lerde hem Kürtlük bilincinin ve Kürt milliyetçiliğinin geliştiği hem de Kürt örgütlerinin dışa açıldığı yıllar oldu. Bu dönemde önceki yıllardan farklı olarak, Kürtlük bilinci “kitleselleşti”. Bunda 12 Eylül askeri rejiminin kimi uygulamaları etkili oldu. Özellikle uygulamaya konulan dil yasağı, geniş çaplı tutuklamalar, Diyarbakır Askerî Cezaevindeki uygulamalar ve doğuda özel bir vurgu ile sürdürülen Türklük propagandası bölge halkı tarafından kimlik ve kişiliğine bir saldırı olarak algılandı ya da en azından sıradan bir Kürt vatandaşın kendisine bunların niye yapıldığını ve kendisinin kim olduğunu sormasına yol açtı.

Dahası, 12 Eylül darbesiyle birlikte birçok Kürt milliyetçisi ve Kürt örgüt mensubu yurtdışına kaçarak orada çok daha rahat hareket olanağı buldu. Çalışmak için özellikle Avrupa’ya giden veya daha önce gitmiş olan Kürtler bu örgüt ve kişiler tarafından kısa zamanda bir Kürt milliyetçisine dönüştürüldüler. Özellikle PKK bu süreci iyi değerlendirdi ve yurtdışına kaçırdığı insanları hem kendine bir militan, hem de bir Kürt milliyetçisi yapmayı başardı. Sonuçta Kürt sorunu hem terör sorunu hem de uluslararası boyut kazanmış bir sorun haline geldi.

1990’lı yıllarda bir yandan PKK’nın Kürt sorununu tekeline alma çabaları ve bunun için terör eylemlerini artırması, öte yandan terörle mücadelede ciddi insan hakları ihlallerinin yaşanması (faili meçhuller, köy boşaltmalar, adil yargılanma sorunu, işkence vs.) Kürt sorununun daha da içinden çıkılmaz bir hal almasına yol açtı. Bunlara bir de 1991’den itibaren Irak’ın kuzeyinde ortaya çıkan otorite boşluğu ve bunu doldurmak için bir Kürt yönetiminin ortaya çıkması eklenince sorunun uluslararası boyutu daha da güçlenmiş oldu.

1999’da bir yandan Öcalan’ın yakalanmasıyla öte yandan parlamentoda kabul edilen demokratikleşme paketleriyle sorun biraz olsun kontrol altına alınmışsa da, sorunun çözümünden hayli uzak kalınmıştır. Ancak 2002 sonrası AK Parti iktidarıyla birlikte hem demokratikleşmenin hızlanması  hem de doğrudan Kürt kimliğinin tanınması ve korunmasına ilişkin çabaların artmasıyla sorunun çözümüne oldukça yaklaşılmıştır. Özellikle 2013’teki çözüm sürecinin başlaması çok önemli bir aşamaya işaret etmekle birlikte, bu süreç özellikle Suriye gelişmelerine bağlı çeşitli nedenlerle sonuçsuz kalmıştır.

Sonuç

Kürt sorunu, 1923’te modern milliyetçilik anlayışıyla bir ulus-devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyetiyle içkin bir sorun olup, cumhuriyet tarihi boyunca varlığını kimi zaman, isyan hareketleriyle ve terörle, kimi zaman kültürel dirençle ve siyasi mücadeleyle göstermiştir. Sorununun temel kaynağını, devletin Kürtlerin kimliğini baskı, inkâr ve asimilasyon politikalarıyla ortadan kaldırmaya çalışan etnik milliyetçi politikaları ile ona karşı Kürt siyasetinin aynı etnik milliyetçilik mantığıyla ve bunu şiddet ve terör yöntemleriyle göstermesi oluşturmaktadır. Bu haliyle Kürt sorunu, özünde kimliksel hak taleplerinden kaynaklanan insani bir sorun olsa da, bunların milliyetçi bir çerçevede siyasallaşarak şiddet yöntemleriyle ifade edilmesi nedeniyle daha karmaşık ve çözümü daha zor bir niteliğe sahiptir. Kürt sorunu artık sadece devletin demokratikleşmesi bağlamında Kürtlerin kültürel haklarının tanınması ve kimliklerinin güvence altına alınması sorunu değil, aynı zamanda Kürt siyasetinin milliyetçi taleplerinden kaynaklanan self-determinasyon anlayışına dayalı yönetsel bir statü elde etme sorunu haline gelmiştir.

Kısacası, günümüz itibarıyla Kürt sorunu kimlik boyutu büyük oranda çözümlenmiş olmakla birlikte, milliyetçilik ve güvenlik boyutuyla hala gündemdeki yerini korumaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Erol KURUBAŞ

Kırklareli Üniversitesi’nde Prof. Dr. unvanıyla akademik çalışmalar yürüten Erol Kurubaş, Uluslararası ilişkiler, Dış Politika Stratejileri, Ortadoğu ve Kürt Sorunu üzerine çalışmalarına devam etmektedir.

Kaynakçalar

Argun, B. E. (1999). “Universal Citizenship Rights and Turkey’s Kurdish Question”, Journal Muslim Minority Affairs, 19/1, 85-103.

Attar, A. R. (2004). Kürtler: Bölgesel ve Bölge Dışı Güçler, Çev. A. Dursunoğlu, İstanbul, Anka Yay.

Bruinessen, M. V. (1998). “Shifting National and Ethnic Identities: The Kurds in Turkey and the European Diaspora”, Journal of Muslim Minority Affairs, 18/1, 39-52.

Bruinessen, M. V. (2000). Kurdish Etno-Nationalism versus Nation-Building States, Collected Articles, İstanbul, the Isis Press.

Bruinessen M. V. (2003). Ağa, Şeyh, Devlet, Çev. B. Yalkut, İstanbul, İletişim Yayınları.

Halfin (1992). XIX. Yüzyılda Kürdistan Üzerine Mücadeleler, 2.b., İstanbul, Komal Yay.

Hallı, Reşat (1972), Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Ankara. 

Keskin, C. (1996). “Türkiye’nin Kürt Politikası ve Resmi İdeoloji”, Türkiye’nin Kürt Sorunu, İstanbul, TÜSES, 47-86.

Keyman, F. (2005). “Articulating citizenship and identity”, Citizenship in a Global World: European Questions and Turkish Experiences, Ed. by E. F. Keyman and A. İçduygu, Abingdon, Oxon, Routledge, 267-288.

Kirişçi, K ve G. Winrow (1997). Kürt Sorunu: Kökeni ve Gelişimi, Çev. A. Fethi,  İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

KONDA, (2011). Kürt Meselesinde Algı ve Beklentiler, İstanbul, İletişim.

Kurmuş,  O. vd. ( 2006). Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Sosyal ve Ekonomi Öncelikler, İstanbul, TESEV.

Kurubaş, E. (2004a). Kürt Sorununun Uluslararası Boyutu ve Türkiye, C.1 (Sevr-Lozan Sürecinden 1950’lere), Ankara, Nobel Yay. Dağ.

Kurubaş, E. (2004b). Kürt Sorununun Uluslararası Boyutu ve Türkiye, C.2 (1960’lardan 2000’lere), Ankara, Nobel Yay. Dağ.

McDowall, D. (1996). A Modern History of the Kurds, London, I. B. Tauris Co. Ltd.

Mutlu S. (1996). “Ethnic Kurds in Turkey: A Demographic Study”, International Journal of Middle East Studies, 28/4, 517-541.

Oran, B. (2004). Türkiye’de Azınlıklar, İstanbul, İletişim.

Oran, B. (1990). Atatürk Milliyetçiliği: Resmi İdeoloji Dışı Bir İnceleme, Ankara, Bilgi Yay.

Saatçi, M. (2002). “Nation-states and ethnic boundaries: modern Turkish identity and Turkish-Kurdish conflict”, Nations and Nationalism, 8/4, 549-564.

Smith, A. D. (1994). Milli Kimlik, Çev. B. S. Şener, İstanbul, İletişim Yayınları.

White, P. J. (1998). “Economic Marginalization of Turkey’s Kurds: The Failed Promise of Modernization and Reform”, Journal of Muslim Minority Affairs, 18/1.

Yavuz, M. H. (2001). “Five Stages of the Construction of the Kurdish Nationalism in Turkey”, Nationalism & Ethnic Politics, 7/3, 1-24.

Yeğen, M. (1999). Devlet Söyleminde Kürt Sorunu, İstanbul, İletişim Yay.

DİĞER MAKALELER
Kürt Sorunu: Doğuşu, Gelişimi, Niteliği
Eski Çağ Tarihi
İlk Seyyah Gurme Arkhestratos’un Yaşamı ve Eseri

Nefes alma ihtiyacımızdan sonraki en eski kaçınılmaz alışkanlığımız olan beslenme ihtiyacı tarih içinde çoğu kez görmezden gelinen bir durumdur. Günümüzde gittikçe popülerleşen yemek ve gastronomi içerikli yazılar günümüzden binlerce yıl önce de birilerinin dikkatini çekmeyi başarmıştır. Neredeyse tüm ulusların edebiyatı kahramanlık destanlarıyla başlar, büyük çoğunluğu tanrılara övgülerden oluşan ilahilerle devam eder, bu noktadan sonra konular değişiklik gösterse de şiir ve nesir tarzında eserler vermeye başlarlar, eğer şiir yazılacaksa bu pastoral hayata övgü veya sevgiliye duyulan özlemi konu edinebilir, nesir ile devam edilecekse felsefe ve tarih yazıcılığı ilk sıralarda gelir. Yunan edebiyatı da bu doğrultuda gelişim göstermiştir ancak bir farkla. Onlar daha İ.Ö. V. yüzyılda gastronomi alanında eserler vermeye başladılar. Mithakios’un yemek kitabından sonra Gelalı bir şair olan Arkhestratos Akdeniz ve Ege kıyılarını dolaşarak en iyi balık ve şarabın nerelerde bulunabileceğini kaydetmeye başladı. Eserin tamamı değilse de günümüze ulaşan bölümleri bize Helenistik Dönem öncesinde Akdeniz ve Ege kıyılarında tercih edilen lezzetleri sunması açısından önem taşır. Bugün yerini bile bilmediğimiz küçücük kentlerde üretilen peynirlerden denizin diplerinde yetişen balıklara kadar birçok besin maddesi ilk kez bu uzun soluklu şiirde kendilerine yer bulur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun