Bir Harekât Ortamı Olarak Denizler

Bir Harekât Ortamı Olarak Denizler

Günümüzde kara ve hava kuvvetleri de bir kıyıya kuvvet aktarımında amfibi harekâta iştirak maksadıyla deniz kuvvetlerinin bir parçası olarak sıklıkla denize çıkmaktadırlar. Üç kuvvet unsurunun (kara, deniz, hava) uyum içinde tek bir amaca yöneltildiği “müşterek harekât konsepti” deniz ortamını çok boyutlu bir forma taşımanın yanında insanoğlunun yüzyıllarca hayal ettiği “denizde üslenme” (sea basing) imkânı sağlamıştı. Bugün modern donanmalar, denizden karaya icra edilen harekâtın kesintisiz destek, idame ve kuvvet aktarımında muazzam imkân ve kabiliyete erişmişlerdir. Deniz Harp Tarihi ve stratejileri alanında çalışan Dr. Evren Mercan, denizlerin neden önemli olduğu ve stratejik olarak nasıl konumladığını ele aldı.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Avustralya Denizcilik Doktrini’nde  2010 yılında yayınlanan harekât ortamını tanımlaması çarpıcıdır: “Deniz çok büyük, sert ve affı yok”. Gerçekten de deniz ortamını tanımadan ve hatta içselleştirmeden deniz harbinin etraflıca kavramanın imkânı yoktur. Yaklaşık olarak gezegenimizin dörtte üçü sularla kaplı olması ve bunların birkaç istisna dışında birbirlerine bağlantılı olması, denizleri Alfred Thayer Mahan’ın (1840-1914) tabiriyle “büyük ortaklık” ile küresel ölçekteki bir etkileşimin ağının merkezi hâline getirir. Neredeyse dalganın çarptığı her noktayı birbirine bağlayan uçsuz bucaksız, tekdüze, devasa boyuttaki deniz ortamı, aslında karasal bir canlı olan insanın barınmasına uygun olmayan bir doğaya sahiptir.

mahan
Alfred Thayer Mahan’ın (1840-1914)

Askeri tarihçi Prof. Dr. J. Boone Bartholomees’un (1947-), denizler, dost olmayan ve affetmeyen bir ortam olması hasebiyle üzerinde insanların faaliyet göstermesinden çok, şairlere ve diğer sanatçılara ilham vermeye uygun bir ortam telakkisi de bu anlamda boşuna değildir. Antik Çağ’da “Neptün’ün hoşgörüsüne sığınmak” söyleminin de arka planında insan ile deniz arasındaki bağdaşmaz doğaya iktibas edildiği de bir gerçektir. Ancak tüm bu engellere rağmen insan ile deniz arasında bilinç dışı bir simbiyotik bağın varlığı, insanın yaşamın kaynağını mütemadiyen denizde arama mefkûresi ve bunun fikir dünyasındaki kuşatıcı etkisi, insanlık tarihiyle özdeş bu hikâyenin yalnızca kısa bir bölümünü oluşturur.

Bu hikâyede insan nüfusunun üçte ikisinin kıyı bölgelerinde yaşamayı tercih etmesinin nedeni de hayatın sürdürülmesine imkân tanıyan ihtiyaçların ticaret ağıyla mübadelesinin ve tüm bu gereksinimleri korumak maksadıyla siyasi, askerî, sosyal ve kültürel gücün tesisinde deniz ortamının sağladığı avantajlar olduğu da aşikârdır. Peki, kalıcı insan nüfusunun bulunmadığı, korunması gereken endüstri veya tarım faaliyet sahalarının yer almadığı, fiziksel olarak ele geçirilmeye müsait olmayan, ani hava değişimlerine yatkın, zapt edilemez karakterdeki belirsiz bir ortamda hayatın sürdürülmesine dönük avantajlar nasıl elde edilecek ve sonrasında korunacaktı?

Karadakinden farklı olarak deniz sadece bir hareket etme ortamıdır. Fiziken işgal edilemez, kontrol altına alınamaz veyahut tahkim edilemez. İnsanlar hiçbir şekilde okyanus sahalarına gerçek anlamda kalıcı olarak yerleşemez veya elinde tutamaz. Ayrıca insanın karada yürüyerek kaydettiği mobilitenin denizlerde karşılığı olmadığı gibi denizde bir mevkiye ulaşmak veya görmek için hiçbir coğrafi oluşum da bulunmaz. Bu anlamda denizleri karalardan farklı kılan en karakteristik coğrafi özelliği sathının düzensizliği, değişkenliğidir. Yani deniz devamlı hareket halindedir. Bu yüzden denizin üzerinde yazılı işaretlemeler, trafik işaretleri, tepeler, vadiler yoktur.

İnsanın özel teçhizat olmaksızın denizleri baştanbaşa kat edememesi, bu dost olmayan çevrede hayatı ve faaliyetleri destekleyen bir platforma ihtiyacın zaman içerisinde ortaya çıkmasına yol açtı. Bu girişim insanın denizle olan ilişkisindeki öğrenme eğrisini hızlandırması açısında hayırlı olmuştu. Zira günümüze kadarki uzun erimli insanlık tarihinde deniz harbi ve denizde icra edilen her faaliyet, karadakilerden farklı olarak yoğunlukla platform odaklı olacaktı.

Gelgelelim insanın suyun üzerinde tutacak platforma veyahut gemiye duyulan ihtiyacını karşılaması, bilinmez deniz ortamını keşfetmekte ve istifadesinde tek başına yeterli gelmeyecekti. Coğrafi bilgisizlik ve gemi seyriyle ilgili kısıtlı tecrübe ilk denizcilerin en büyük handikabıydı. Karadaki bazı unsurları kerteriz alarak yapılan kılavuz seyrin sınırlamalarından sonra gökbilimcilerin dünyayı anlamaya yönelmiş bilimsel araştırmaları, daha sonra bununla ilgili usturlap ve pusula gibi yardımcı aletlerin icadı ve sonunda haritaların ortaya çıkması, seyir kabiliyetlerinde büyük bir sıçrama yaratmıştı. Yine de hiçbir gelişme denizcilerin açık denize açılmasındaki temel güdü olan merak ve cesaretin önüne geçemeyecekti.

Aslında bu insana özgü dürtüler denizi tanımakta getirdiği pragmatizm ve uzmanlıkla birlikte denizciliği profesyonel bir mecraya taşımış, denizle insanın günümüze kadar sürecek yakın ilişkisinin başlamasına da vesile olmuştu. Merak ve cesaretin yanında insanın kendi ve ait olduğu topluluğun idamesinde yüzleştiği beka kaygısı da denizin besin, ticaret ve zenginlik kaynağı olarak azami istifadesinde fevkalade etkili olmuştu. İnsanlığın ilk zamanlarından beri balıkları, eklembacaklıları ve yosunları yiyecek olarak kullanılması ve yaşamın devamı için denizi bir protein kaynağı olarak görmesi de bu ortamın bir güç ve akabinde çatışma sahasına evirilmesine olanak tanımıştı.

İnsanın insan üzerinde kurduğu tahakkümün bir başka alanı olan denizlerin her zaman muazzam bir ekonomik öneminin olması ve nihayetinde bunların insanın sosyo-ekonomik hiyerarşisinde siyasi-askerî bir güce tekabül etmesi, kaçınılmaz olarak rakibin denizden ekonomik bir avantaj elde etmesini engelleme dürtüsünü ortaya çıkarmıştı. İşte bu, ilk deniz çatışmasının baş göstermesindeki en önde gelen motivasyonlardan biriydi. Elbette ekonomik etkenler dışında diplomatik niyetin belirtilmesinde, bir müttefikin desteklenmesi veya bir düşmana saldırılmasında, denizin kullanışlı ortam sağlamasının fark edilmesi de deniz harbi pratiğinin gelişiminde kayda değer bir merhaleye karşılık gelir. Denizdeki hiçbir yön tahdidinin olmamasının getirdiği geniş hareket serbestisi, istenilen yere malların taşıma imkânını sağladığı gibi düşmanın bunlara erişmesini engellemekte de hatırı sayılır fırsatlar sunmuştur. Diğer bir ifadeyle denizler ticarette ve akabinde zenginlikte başarının anahtarı olması yanında, savaş zamanında savunma ve taarruz hattını meydana getirmesiyle de stratejik avantajlar sağlamaktaydı.

Geoffrey Till (1945-) de deniz ortamının stratejik avantajına atıfta bulunarak neden Venedik, Portekiz, Hollanda, İngiltere ve diğer birçok seyrek nüfusa, az toprağa ve kısıtlı doğal kaynaklara sahip küçük devletlerin tarih boyunca barış döneminde başarılı ve müreffeh olduğunu, savaş döneminde ise karşısındakiler açıkça daha güçlü olsalar dahi galip geldiğini ortaya koymaktadır. Bu denizci ülkelerin ticari ve askerî başarının arka planında deniz ortamını çok iyi tanımalarından kaynaklı, harekât alanı nispetinde donanmaya sunduğu taktik-operatif mevki avantajını etkili kullanmaları da yatmaktaydı.

donanma
Deniz Harbi'nin üç boyutlu hâl alması, Jutland Deniz Muharebesi, 31 Mayıs 1916

Denizi tanımanın ve onu iyi kullanmanın mükâfatı ekonomik kazancın yanında askerî avantaj elde etmektir. Öyle ki deniz bir ülkenin ilk savunma hattını teşkil etmekte, özellikle arasında deniz bulunan potansiyel hasım devletlerine karşı bir tür emniyet bariyeri görevi üstlenmektedir. Madalyonun diğer tarafında ise deniz, onu kullanmayı bilmeyene karşı da her türlü saldırıya açık bir tehdit hâline gelir. Tarihte her iki duruma en iyi örnek İngiltere’dir. Daha bir deniz gücü olmadan evvel 1066 ile 1485 yılları arasında İngiltere sekiz kez başarıyla istila edilmişti. Oysa aynı İngiltere günümüze kadar Napoleon Savaşları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı da dâhil köklü denizcilik kültürü ve denize dayalı savunma anlayışıyla kendi anakarasına yönelen müteaddit istila tehdidini savuşturabilmiştir. Tarihi olayları kendi öğretisini desteklemekte referans alan Mahan’ın “denizler onu kontrol edene bir otoyol sunarken, kontrol edemeyenlere ise bir bariyer teşkil etmektedir” yaklaşımının oldukça isabetli olduğu da ortadadır.

Deniz Ortamında Harekât

Stratejik anlamda deniz ortamının askerî harekâtı derinden etkileyen özelliği, denizlerin birbirine bağlantılı olması ve stratejik mevkilerin etkili kullanımı dışında üzerindeki hareket özgürlüğünün sağladığı sayısız imkânlardır. Denizde bir geminin nereyi seçerse oraya gidebilmesi ve kara yolculuklarında olduğu gibi devamlılık arz eden manevralara mahkûm kalmaması, eşi benzeri olmayan avantajlar sunmaktadır. Bu hareket özgürlüğüne rağmen yelkenli gemiler devrinde hâkim rüzgârlar ve akıntılar, sabit denebilecek ticaret rotaları belirlenmesine sebebiyet vermişti. Daha sonra deniz intikal hatlarını oluşturan bu rotaların kontrolüne duyulan ihtiyaç, deniz harbinin temel nazariyesini oluşturur. Mahan’dan sonraki en önemli deniz düşünürü olan Sir Julian Stafford Corbett (1854-1922) de deniz kontrolünün deniz harbinin ana gövdesini oluşturan bir amaç olduğunun sıklıkla altını çizmektedir. Ona göre deniz kontrolünü elinde bulunduran güç, kendi ticaretini korurken düşman ticaretini sekteye uğratma, deniz aşırı kolonilerini ele geçirme, sahillerine akınlar icra etme, güç odaklarından uzak noktalara kuvvet aktarımı ve düşman ordularını durdurmaya çalışan kıtalararası müttefiklerini destekleme imkânına sahip olmuştur. Günümüzde dahi denizleri kullanma serbestisine malik olmak adına düşmanın kullanımını engelleme yetisi, deniz harbinin birincil maksadı olmayı sürdürmektedir.

corbett
Sir Julian Stafford Corbett (1854-1922)

Mahan ve onun takipçilerine göre deniz kontrolünü elde etmenin yegâne yolu düşmanın harp filosunun yenildiği ya da imha edildiği kati sonuçlu bir muharebeye girişmektir. Aslında deniz harp tarihinde sonucu belirleyici olan muharebe sayısı sanıldığı kadar az değildir. Yalnızca 19’uncu yüzyıldakiler, Trafalgar (1805), Navarin (1827), Santiago de Cuba (1898) ve Tsushima (1905) taktik belirleyiciliğinin yanında stratejik sonuçları olan da deniz muharebeleriydi. Bu muharebelerdeki başarının anahtarı yalnızca deniz ortamını tanımak ve onu iyi kullanmaktan ibaret değildi. Denizdeki muharebenin, dolaylı olarak platformun harekât performansını belirleyen diğer değişkenler ise sahip olunan geminin teknik/muharip özellikleri dışında üzerindeki personelin eğitimi, becerisi, tecrübe ve motivasyonu, hatta liderliğin kalite seviyesi ve uygun doktrinel prosedürlerin iyi işletilmesini sağlayan, denize özgü kurumların hayata geçirilmesini öncülük eden köklü ve kadim denizcilik kültürüdür.

Elbette bu denizcilik kültürü kök salana dek ve deniz harbine ilişkin teknolojiler ete kemiğe bürününceye kadarki zaman diliminde taktik seviyede deniz harbindeki mücadele tanımı karadakiyle oldukça benzerlik göstermiştir. Hatta Antik Çağ’daki Trireme benzeri harp gemilerinin taktik formasyonu dahi karada uygulananla neredeyse tıpatıp aynıydı. En kuvvetli gemilerin merkez hattında konuşlanması, süvarinin denizdeki karşılığı olan hızlı ve hafif gemilerin kanatları örtmesi, komutanın geride muharebenin gidişatını takip etme gibi yaklaşımlar, 18’inci yüzyılın sonuna dek deniz harbinin genel taktik mülahazalarını oluşturacaktı. Bu taktik yapıda, gemilerin borda hattında toplu halde harekât intikaline başlanması, ilk angajmanla beraber eldeki silahların ateşlenmesi (okçu veya Rum ateşi; ateşli silahların yaygınlaşmasıyla birlikte tüfek ve top) ve sonrasında düşman gemisine aborda olarak göğüs göğse muharebeye (melée) tutuşmak yer almaktaydı. Ateşli silahların ortaya çıkışından sonra bile topun muattal yapısı ve güçsüzlüğü yüzünden bir platformu batırmak mahmuz dışında neredeyse pek mümkün değildi. Bu yüzden aynı karada olduğu gibi denizde de çoğu muharebeyi piyadelerin sonuçlandırması, retrospektif bir gözle dahi bakıldığında çok da şaşırtıcı değildir. Donanmaların her zaman maliyetli ve kaynak-yoğun teşkilatlar olması, kolay ve çabuk kazanılamayan profesyonel tecrübe ve becerilere ihtiyaç duyması, yıllara sari deniz harbine dönük başta taktik daha sonra operasyonel değişimleri de beraberinde getirmişti. 18’inci yüzyıla sonuna gelindiğinde denizdeki muharebeler ister istemez hâlâ karadakileri andırmayı sürdürse de artık bu harekat ortamına göre yeniden teorize edilmesiyle ve akabinde tatbik süreciyle birlikte farklı bir kurumsal/kuvvet optimizasyonu sürecine girilmişti.

meele
Göğüs göğse çatışma (Melee), Sluys Muharebesi, 24 Haziran 1340

Deniz harekât ortamı perspektifinden devam edersek tarihte önemli yer kaplayan bu deniz muharebelerinin büyük bir kısmı bir yerde tek boyutluydu. Deniz harbinin ikinci bir boyut kazanması, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında deniz mayınları, torpidolar ve denizaltıların deniz ortamında sahne almasıyla, üçüncü bir boyut kazanması ise Birinci Dünya Savaşı’nda uçakların gelişmesiyle ortaya çıkmıştı. 20’inci yüzyılında ilk çeyreğinden sonra önde gelen deniz kuvvetleri denizin sathında, sualtında ve üzerinde olmak üzere üç boyutta görev icra etmeye çoktan başlamıştı. Günümüze yaklaştıkça, istihbarat, gözetleme, keşif, tespit (İGKT), muhabere ve seyir maksatlarıyla uzaya konuşlu sistemlere ve elektromanyetik spektruma duyulan ihtiyaç, 21’inci yüzyılda deniz harekât ortamını çok boyutlu hâle taşımıştır. Hiç şüphesiz donanmalar bu ortamda faaliyet gösteren tek aktör de değildir. Kıyı topçuları, güdümlü mermi ve uçak gibi karaya konuşlu sistemler, menzilleri dâhilindeki faaliyetlere ciddi etki sağlayabilmekte ve bunlar genellikle kara ve hava kuvvetleri kontrolünde bulunmaktadır.

Günümüzde kara ve hava kuvvetleri de bir kıyıya kuvvet aktarımında amfibi harekâta iştirak maksadıyla deniz kuvvetlerinin bir parçası olarak sıklıkla denize çıkmaktadırlar. Üç kuvvet unsurunun (kara, deniz, hava) uyum içinde tek bir amaca yöneltildiği “müşterek harekât konsepti” deniz ortamını çok boyutlu bir forma taşımanın yanında insanoğlunun yüzyıllarca hayal ettiği “denizde üslenme” (sea basing) imkânı sağlamıştı. Bugün modern donanmalar, denizden karaya icra edilen harekâtın kesintisiz destek, idame ve kuvvet aktarımında muazzam imkân ve kabiliyete erişmişlerdir. Kuşkusuz denizdeki çok boyutlu harekât ortamına müşterek kuvvetleri entegre etme eğilimi, deniz harekâtının karmaşıklığını günden güne artırmaktadır. Hava, kara, deniz, uzay ve siber alanlardaki eş zamanlı harekâtın koordinasyonu ve komuta kontrolü günümüz harekât koşullarında dahi başa güreşen donanmaların kâbusu olmayı sürdürmektedir. Modern düşünce ve uygulamaların büyük bir bölümü denizden darbe ve amfibi harekâta yönelik donanmaların kıyıya kuvvet aktarımına dikkate değer taarruz kabiliyetleri kazandırmakla beraber, aynı şekilde etki-tepki döngüsünde kendi mücavir deniz alanlarını ve kıyılarını müdafaa eden deniz kuvvetlerinin savunma tedbirlerinin de gelişimini tetiklemiştir.

Daha üstün rakibin denizden kuvvet aktarımını önlemek için savunan taraf düğüm noktalarına, kritik geçit ve boğazlara erişimi kısıtlamak maksadıyla bariyer harekâtı (barrier operation) icra etmesi, 20’inci yüzyılın başından beri sıklıkla başvurulan bir yöntem olagelmiştir. (Bkz. Gelibolu Harekâtı). Buna ilaveten üstün rakibin limanlarını abluka altına almak veya intikal hatlarını tehdit etmek maksadıyla mayın kullanmak; muhasımın harp ve ticari gemilere karşı düzenlenen vur-kaç taarruzları da deniz ortamına gayrı-nizamî fonksiyon ekleyen ve ortamın belirsizliğini arttıran etmenler olmayı sürdürmektedir. Son yıllarda, kıyıdan yüzlerce mil ötedeki konuşlu filoya saldırı gerçekleştirebilen deniz, kara ve hava kaynaklı tehdit zinciri ile Sahaya Girişin Engellenmesi / Hareket Serbestisinin Kısıtlanması (Anti-Access/Area Denial - A2/AD) uygulamalarının deniz kullanımını engelleme tehdidi, deniz kontrolünü tesis etmeyi ve akabinde seferî harekâta girişmeyi tarihte hiç olmadığı kadar zorlu bir hâle getirmektedir.

Tarihsel derinliği olan etki-tepki döngüsünü referans alırsak, gelecekteki yeni teknik ve teknolojiler potansiyel rakiplerin deniz harekât icrasını kolaylaştıracağı gibi bu harekâtları engelleyeceklere de yeni kabiliyetler sunacağı öngörüsü çok da yanlış değildir. İnsanın denizle ilişkisinin başladığı günden itibaren bu ortamı kontrole dönük mücadele önümüzdeki yıllarda da hız kesmeden devam edecektir. Bu gidişle geleceğin deniz harekât ortamı olağanüstü derecede karmaşık bir yapıya bürünecek ve donanmaların bu ortamdaki harekat icrası ve komuta kontrolü yeni teknoloji teçhizat ve platformların desteğiyle dahi oldukça zorlu geçecektir. Bilhassa donanmaların yeni ve konvansiyonel formdan uzaklaşan asimetrik tehditlere göğüs gerebilmesi için müşterek kuvvetler ve sair unsurlarla yakın işbirliğine girmesi zorunlu bir hâle gelecektir. Son olarak donanmaların atideki faaliyet spektrumu, yalnızca denizdeki rekabete mukabil savunma ve caydırıcılık rollerinin yanında günümüzdekinden daha ileri biçimde, uluslararası düzeyde krizlerin sönümlendirilmesinde “işbirliğine” dönük “yatıştırıcı” işleviyle dikkate değer mikyasta genişleyecektir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakça

Alfred T. Mahan, The Influence of Sea Power Upon History, 1660-1783, Cosimo Books, New York,  2007.

Australian Maritime Doctrine: RAN Doctrine 1, 2010, 19, www.navy.gov.au

Evren Mercan, “Deniz Harbi’nin Değişen Karakteri: A2/AD Doktrini”, BİLGESAM Analiz/Güvenlik, No:1286, Temmuz 2018.

Geoffrey Till, Seapower: A Guide for the Twenty-First Century, Frank Cass, London, 2004.

Ian Speller, Understanding Naval Warfare, Routledge Publishing, New York, 2014.

Jacques Attali, Denizin Tarihi, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2018.

Michael A. Palmer, Command at Sea: Naval Command and Control Since Sixteenth Century, First Harvard University Press, Boston, 2007

Sir Julian Stafford Corbett, Some Principles of Maritime Strategy, United States Naval Institute, Maryland, 1991.

DİĞER MAKALELER
Bir Harekât Ortamı Olarak Denizler
Eski Çağ Tarihi
İlk Seyyah Gurme Arkhestratos’un Yaşamı ve Eseri

Nefes alma ihtiyacımızdan sonraki en eski kaçınılmaz alışkanlığımız olan beslenme ihtiyacı tarih içinde çoğu kez görmezden gelinen bir durumdur. Günümüzde gittikçe popülerleşen yemek ve gastronomi içerikli yazılar günümüzden binlerce yıl önce de birilerinin dikkatini çekmeyi başarmıştır. Neredeyse tüm ulusların edebiyatı kahramanlık destanlarıyla başlar, büyük çoğunluğu tanrılara övgülerden oluşan ilahilerle devam eder, bu noktadan sonra konular değişiklik gösterse de şiir ve nesir tarzında eserler vermeye başlarlar, eğer şiir yazılacaksa bu pastoral hayata övgü veya sevgiliye duyulan özlemi konu edinebilir, nesir ile devam edilecekse felsefe ve tarih yazıcılığı ilk sıralarda gelir. Yunan edebiyatı da bu doğrultuda gelişim göstermiştir ancak bir farkla. Onlar daha İ.Ö. V. yüzyılda gastronomi alanında eserler vermeye başladılar. Mithakios’un yemek kitabından sonra Gelalı bir şair olan Arkhestratos Akdeniz ve Ege kıyılarını dolaşarak en iyi balık ve şarabın nerelerde bulunabileceğini kaydetmeye başladı. Eserin tamamı değilse de günümüze ulaşan bölümleri bize Helenistik Dönem öncesinde Akdeniz ve Ege kıyılarında tercih edilen lezzetleri sunması açısından önem taşır. Bugün yerini bile bilmediğimiz küçücük kentlerde üretilen peynirlerden denizin diplerinde yetişen balıklara kadar birçok besin maddesi ilk kez bu uzun soluklu şiirde kendilerine yer bulur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun