Türklerin Kurduğu İlk İslam Devleti: Tolunoğulları

Türklerin Kurduğu  İlk İslam Devleti: Tolunoğulları

Abbasi coğrafyasında ortaya çıkan Türk devletleri ile ilgili temel soru ve dahi sorun şuydu: Abbasi halifeleri tarafından, Abbasi ülkesi içerisinde yer alan bir bölgeye vali olarak tayin edilen aktörlerin siyasi irade ortaya koyarak hanedan oluşturma girişimleri devletleşme olarak nitelendirilebilir miydi? Öncelikli olarak altı çizilmelidir ki, sorunun bizatihi kendisi yeni sorulara kapı aralamakta olduğu için böyle bir soruya “mutlak” ve “her koşulda geçerli” bir cevap verilemez. Devlet, siyaset, iktidar, hilafet, hanedan vb. kavramlara dönük tanımlama girişimlerine göre bu cevap değişebilir. Öte yandan, bu devletlerin kendilerine özgü koşulları, kendi tarihî ve siyasi deneyimleri ve son kertede siyasi irade ortaya koyma biçimleri vardı ve bu koşullar bağlamında ele alınmaları gerekir. Bir başka söylemeyle, devlet olma yönelimleri kendilerine özgü koşullarda değerlendirildiği takdirde, her biri için ayrı ve doğru sonuçlara ulaşmak mümkün olabilir. Bu çalışmada, kronolojik olarak en eski tarihli ilk Müslüman Türk devleti olan Tolunoğullarının tarihî serencamı inceleme konusu edilecek ve bunun sonucunda Tolunoğullarının “devlet olma” durumları hakkında bir kanaat oluşturulmaya çalışılacaktır.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Türk ve İslâm tarihinin en önde gelen meselelerinden biri, Türklerin İslâmlaşmasıdır. Örneğin Berberilerin ya da Farsilerin İslâmlaşması ile kıyas bile edilemeyecek düzeyde önemli olan bu mesele, İslâm tarihinin akışı üzerinde belirleyici olması dolayısıyla incelikli bir biçimde ele alınmalıdır. Bununla birlikte, meselenin sahip olduğu öneme mütenasip bir yoğunluk ve derinlikte ele alındığını söylemek halen mümkün değildir. Kuşkusuz bazı çalışmalar yapılmamış değildir, fakat Türklerin İslâm tarihi içerisindeki konumu henüz dört başı bir mamur bir çerçeve içerisinde ortaya konulamamıştır. Hâlbuki İslâm tarihi, özellikle İslâm dünyasının günümüzdeki sosyal, siyasal, kültürel ve coğrafi oluşumunu üreten sonuçları açısından bakıldığında, İslâm tarihinden daha fazla Türk tarihi olarak görülebilecek olan, görülmesi gereken bir tarihtir. İslâm tarihinin siyasi veçhesi, Türklerin İslâmlaşması ve İslâm dünyasının siyasi yapısına verdikleri biçim göz önünde bulundurulmadan anlaşılamaz.         

1055 yılında Bağdat’a gelip Sünni Abbasi halifeliğini İsnâaşeriyye Şia’sına mensup bulunan Büveyhilerin sultasından kurtaran Selçukluların bugün de devam etmekte olan siyasi-dini otorite ayrımını tesis etmekle İslâmi siyaset nosyonu içerisinde oluşturdukları ontolojik farklılaşma, günümüzden geriye doğru bakıldığında İslâm tarihinin sonraki kısmına rengini vermesi açısından bütün bir İslâm tarihinin ruhu olarak değerlendirilebilir. Türklerin Müslümanlaşıp Selçuklularla birlikte İslâm dünyasının de facto siyasi liderleri olmasından sonra, İslâm tarihi de siyaseten bütünüyle Türk merkezli bir tarihe dönüşmüştür. Büyük Selçuklular (1040-1157), Eyyûbîler (1171-1348), Memlûkler (1250-1517) ve Osmanlılar (1299-1922) gibi yapısal anlamda Türklükle nitelendirilebilecek bütün büyük İslâm devletlerinin temel siyasi hedeflerinin Müslümanlar arasında siyasî birliği tesis etmek olması da bunu açık bir biçimde ortaya koyar. 

Türklerin, Selçuklularla birlikte özellikle Sünni İslâm dünyasının siyasi liderleri olarak tarihi varlık ortaya koymaları bir hakikat olmakla birlikte, onların bu konumu birdenbire elde etmediklerini not etmek gerekir. İslâm dini ile doğrudan doğruya ünsiyet kurdukları Emeviler döneminden başlayıp Selçuklu sultanlarının Abbasiler tarafından “Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı” ya da “Halife’nin Ortağı” gibi siyasi unvanlarla tanınmalarına kadar geçen yaklaşık iki asırlık süreye karşılık gelen tarihi zemin üzerine oturan bu “siyasi liderlik” olgusu, bu konumuna birkaç basamaktan geçerek gelmişti. İslâmlaşmayı takip eden süreçte öncelikle asker olarak Abbasilerin hizmetine giren ve kısa sürede halifelerin en güvendikleri adamları haline gelen Türkler, sadakatlerine karşılık önemli makamlara yükselmiş, başta komutanlıklar olmak üzere bürokrasinin çeşitli kademelerinde görevlendirilmeye başlamışlardı. Devamı geldi. Kuşaklar geçtikçe İslâm toplumunun yapısal bir unsuruna dönüşen Türkler, zamanla ülke içerisindeki iktidar kavgalarına da müdahil olup halifelerin işbaşına gelmesinde etkili olan sosyal/askerî bir birime dönüştüler. Abbasiler döneminde İslâm dininin ümmet anlayışına paralel bir biçimde çeşitlenen Müslüman toplumu tarafından kanıksanan ve muhafız birlikleri komutanlığı, sınır boylarındaki askeri birliklerin liderliği gibi vazifelerden alınlarının akıyla çıkan Türkler, sonraki aşamada askeri valiliklere getirilmeye başlandılar. Bu ilerleme hattını takip eden Türk yükselişi, sonunda İslâm devletinin hâkimiyet sahasının uç kesimlerinde hükümet eden yarı ya da tam bağımsız Türk devletlerinin ortaya çıkması ile sonuçlandı.

İslâm devletinin uç bölgelerinde ortaya çıkan Tolunoğulları (868-905), İhşidîler (935-969) ve Sacoğulları (890-929) gibi bu tür Türk devletleri, hilafet kurumunun kendi bürokratik aygıtları ile hükmetmekte olduğu sahanın dışında yer alan İtil Bulgarları ve Karahanlılar gibi Müslüman Türk devletlerinden farklı özelliklere sahiptiler. İslâm coğrafyası dâhilinde ve Abbasi iktidarının bir parçası olarak teşekkül etmişlerdi. Sahip oldukları iktidar, bizatihi kendileri tarafından üretilmiş bir şey değildi. Abbasiler ile aralarındaki ilişki, diğer Müslüman Türk devletlerindeki gibi “iktidarın onaylanması”ndan farklı bir zemine dayanmakta olup, en azından başlangıçta (ve elbette hukuki açıdan) “iktidarın verilmesi” biçimindeydi. Bu tür bir iktidarın doğasında ise doğal olarak “tâbiiyyet bağı” bulunuyordu ve böyle bir bağ da “bağımsız bir siyasi yapı olma” anlamında “devlet” olmayı tartışmalı hale getiriyordu. Dolayısıyla sözü edilen devletlerin ilk Müslüman Türk devletleri arasında sayılıp sayılamayacağı meselesine tarihçiler arasında zaman zaman şüphe ile yaklaşılmış, “acaba bunları devlet olarak değil de valilik, emirlik ya da “yarı bağımsız” beylik olarak görmek tarihin, siyasetin ve hatta devletin doğasına daha mı uygun olur” sorusu sorulmuştur.   

Abbasi coğrafyasında ortaya çıkan Türk devletleri ile ilgili temel soru ve dahi sorun şuydu: Abbasi halifeleri tarafından, Abbasi ülkesi içerisinde yer alan bir bölgeye vali olarak tayin edilen aktörlerin siyasi irade ortaya koyarak hanedan oluşturma girişimleri devletleşme olarak nitelendirilebilir miydi? Öncelikli olarak altı çizilmelidir ki, sorunun bizatihi kendisi yeni sorulara kapı aralamakta olduğu için böyle bir soruya “mutlak” ve “her koşulda geçerli” bir cevap verilemez. Devlet, siyaset, iktidar, hilafet, hanedan vb. kavramlara dönük tanımlama girişimlerine göre bu cevap değişebilir. Öte yandan, bu devletlerin kendilerine özgü koşulları, kendi tarihî ve siyasi deneyimleri ve son kertede siyasi irade ortaya koyma biçimleri vardı ve bu koşullar bağlamında ele alınmaları gerekir. Bir başka söylemeyle, devlet olma yönelimleri kendilerine özgü koşullarda değerlendirildiği takdirde, her biri için ayrı ve doğru sonuçlara ulaşmak mümkün olabilir. Bu çalışmada, kronolojik olarak en eski tarihli ilk Müslüman Türk devleti olan Tolunoğullarının tarihî serencamı inceleme konusu edilecek ve bunun sonucunda Tolunoğullarının “devlet olma” durumları hakkında bir kanaat oluşturulmaya çalışılacaktır.

Tolunoğulları Devleti Nasıl Kuruldu?

Tolunoğulları hanedanının ilk atası olup 815/816 yılında Buhara’ya hükmeden Samanoğulları ailesinden Nuh b. Esed tarafından Abbasi Halifesi el-Me’mun’a gönderilen köleler arasında bulunan Tolun, zaman içerisinde Abbasi devletinde etkili olan Türk beyleri arasına girmiş ve oğlu Ahmed de 835 yılının sonbaharında Bağdat’ta dünyaya gelmişti. Çocukluğunu Abbasiler tarafından Türkler için özel olarak inşa edilmiş olan Samerra’da geçiren Ahmed, rivayetlere göre burada iyi bir dini ve askeri eğitim almış, babasının ölümünden sonra da ileri gelen Türk beylerinden olan Bayık Bey tarafından evlat edinilmişti. Gerek üvey babasının nüfuzu gerekse gençlik dönemlerinde Bizans’a karşı düzenlenen gazâ akınlarında elde ettiği başarılarla dikkat çekti ve bir süre sonra da Mısır valisi olan Bayık Bey’in vekili sıfatıyla bu bölgeye gönderildi.

 Ahmed b. Tolun’un, üvey babasının vekili olarak Mısır’a geldiği 868 yılında bağımsız bir siyasi yapı kurmak gibi bir niyetinin olup olmadığını bilmiyoruz, fakat bölgeye geldikten kısa bir süre sonra bu yönde girişimlerde bulunmaya başladı. Esasını Mısır valiliğinin hassa birliklerinin meydana getirdiği ordudaki asker sayısını bir yandan Türk diğer yandan Sudanlı siyahi askerleri dâhil ederek hızlı biçimde artıran Ahmed, bir süre sonra asker sayısı 100 bin kişiye ulaştığı rivayet edilen bir orduya ve güçlü bir donanmaya hükmetmeye başlamıştı. Öyle ki, askerleri için özel bir karargâh şehri inşâ etmeye karar vererek Fustat’ın kuzeydoğusundaki Yeşkur Dağı’nın eteklerinde daha sonraları Tolunoğullarının merkezi de olacak olan Katâî şehrinin yapımına girişti. Rivayetlere bakılırsa, inşaatı eski Mısır firavunlarından birinin mezarında bulunan hazineyle finanse edilen şehirde, hükümdar sarayının yanında bir dâru’l-imâre (hükümet konağı), kumandanların evleri, tüccar ve esnafa ait evler ile hamamlar, kışlalar ve askeri talimler için kullanılan bir meydan, kendi adıyla anılacak olup günümüzde halen ayakta olan ve mimarî açıdan bir şaheser olarak nitelendirilen görkemli bir cami inşa ettirecek, bu yapının etrafına İslâm tarihinin ilk tıp merkezlerinden biri olan bir bîmâristân (ki burada hastalar ücretsiz olarak tedavi ediliyor, ayrıca hekim yetiştiriliyordu) ile birlikte çarşılar da yaptıracaktı.

Ahmed b. Tolun’un gücüne güç kattığı bu süreçte önce Bayık Bey, daha sonra onun ardından Mısır’ın kendisine iktâ edildiği kayınpederi Yercûh et-Türkî hayatını kaybetmiş, Mısır’daki iktidar iyiden iyiye Ahmed b. Tolun’un eline geçmişti. Öte yandan Mısır’daki Abbasi idaresinin temelini teşkil eden ve iktidarın tek elde toplanmasının önüne geçmeyi amaçlayan üçlü yapıyı (doğrudan doğruya Bağdat’a bağlı olup birbirlerine karşı hiyerarşik bir üstünlükleri olmayan askeri –vali-, iktisadi –reisü’l-harac- ve istihbari –berîd- idare birimleri) dağıtarak Mısır’ın tek hâkimi olan Ahmed, bu sırada merkez ile olan bağlarını da yavaş yavaş koparma eğilimleri sergilemeye başlamıştı.

Basra civarındaki Zencî isyanı ve Fars bölgesindeki Saffarî ayaklanması ile meşgul olan Abbasilerin maddi yardım talebinde bulunduğu Ahmed, talebi geri çevirmemekle birlikte kendisinden istenen miktardan daha azını göndermiş, böylece halifeye olan tâbiyeti ile alakalı şüphelerin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Üzerine bir ordu gönderilse de, Rakka’ya kadar gelen bu ordu, halifeliğin kendi içerisindeki sorunlardan dolayı seferi tamamlayamadan geri dönmek zorunda kaldı. Takvimler 877 yılını gösteriyordu ve Abbasilerin Ahmed b. Tolun’a herhangi bir yaptırım uygulama gücünden yoksun oldukları anlaşılmıştı. Abbasi halifesinin ismi hutbelerde okunmaya devam etmekle birlikte, Ahmed artık bağımsız bir hükümdar gibi davranmaya başlamıştı. Derhal Suriye bölgesini kontrolü altına almak üzere harekete geçti ve başarılı bir seferin ardından Filistin de dâhil olmak üzere Fırat’ın batısındaki bütün toprakları kendisine bağladı. Doğu Akdeniz sahillerinin güvenliğini sağlamak için güçlü bir donanmanın inşa edilmesi talimatını verdi ve bugün de halen ayakta olan Akka kalesi ve limanı ile Yafa ve İskenderiye’de hisarlar yaptırdı. Nil nehri üzerindeki Ravza adası başta olmak üzere devletin önemli liman merkezleri olan Akka, Dimyat ve İskenderiye’deki tersaneler durmaksızın çalışıyor, hem donanma hem de ticaret hatları için gemiler inşa ediyorlardı. Büyük bir hükümdar olma yolunda adım adım ilerleyen Ahmed b. Tolun bu kadarla da kalmayarak kendisi adına altın para bastırdı ve Ahmediyye ya da Toluniyye dinarı olarak anılan bu paraların üzerine Abbasi halifesinin adı ile birlikte kendi adını da yazdırdı. Onun bu davranışı fiilî olarak bağımsızlığını ilan ettiği anlamına geliyordu ve böyle bir şey Bağdat açısından kabul edilemezdi. Mısır’daki valilik vazifesinden resmen azledildi.

Ahmed b. Tolun’un Mısır valiliğinden azledilme kararı, Tolunoğulları devletinin resmi kuruluş vesikası olarak kabul edilebilir. Abbasilerin azil kararını uygulayabilme gücü yoktu ve Ahmed de bu karara uymamıştı. Böylece bir bakıma Abbasilerden siyasi olarak kopmuş oluyor, halife tarafından kendisine verilen iktidarın yerine, bizatihi kendisi tarafından üretilen başka türden bir iktidarı geçiriyordu. Dolayısıyla kendisine ait bir iktidar ile siyasi iradesini ortaya koyuyor, zaten epeydir icra etmekte olduğu devlet başkanlığına hukukî bir zemin de kazandırmış oluyordu. Hâkim olduğu yerlerde kuşkusuz bir meşruiyet göstergesi ve hâkimiyet alameti olarak Abbasi halifesi adına hutbe okutmaya ve Bağdat’a cüz’î bir vergi göndermeye devam eden Ahmed b. Tolun birkaç yıl sonra vefat edecek olsa da, ömrünün son yıllarını bağımsız bir devletin hükümdarı ve tarihe Tolunoğulları olarak geçen ilk Müslüman Türk devletinin kurucusu olarak geçirecekti. Abbasiler açısından durumu kabullenmekten başka bir çıkar yol yok gibi görünüyordu.                  

Tolunoğullarının Siyasi Serencamı

884 yılında hayatını kaybeden Ahmed b. Tolun, geride zengin, güçlü ve siyasi açıdan gelecek vaadeden istikrarlı ve her şeyden önemlisi de bağımsız bir devlet bırakmıştı. Yerine, kendisine isyan edebileceği endişesiyle ağabeyi Abbas’ı öldürtmekten imtina etmediğine bakılırsa hırslı bir idareci olan genç oğlu Humâreveyh geçti. Tolunoğullarının yeni hükümdarının genç oluşunu kendileri açısından fırsata dönüştürmek isteyen Abbasiler, Suriye’yi geri almak üzere harekete geçtiler. Fakat bölgeye gönderilen ordular başarılı olamadı. Abbasi ordusunun kumandanlarından Muhammed b. Ebû’s-Sâc’ın Humâreveyh’in safına geçmesiyle muhtemelen kendilerinin bile tahmin etmediği kadar kazançlı bir zafer elde eden Tolunoğulları, el-Cezîre ve Musul’a kadar uzanan bölgenin tamamını ele geçirdiler. Abbasiler çaresizdi. Tolunoğulları ile anlaşmak zorunda kaldılar. 886 yılının Aralık ayında taraflar arasında imzalanan anlaşma, bir taraftan Tolunoğullarının siyasi bağımsızlığının Abbasi halifesi tarafından tanınmasını temin ederken, diğer taraftan da Humâreveyh’e yeni kazanımlar sağlıyordu. Buna göre, Suriye ve Filistin’in yanısıra başta el-Cezîre olmak üzere Suğûr havalisini içerisine alarak Anadolu ve Ermeniyye’ye kadar uzanan Müslüman topraklarının idaresi otuz yıllığına Tolunoğullarına verildi.

Tolunoğulları devletinin Humâreveyh ile birlikte elde ettiği bu olağanüstü başarı, hiç kuşkusuz beklenen bir şey değildi. Ahmed b. Tolun tarafından kurulmuş olan bu Türk devleti, böylece İslâm dünyasının en güçlü siyasi yapısı haline geliyor, halife ile yapılan anlaşmada saptanan yeni şartlar doğrultusunda Bizanslılarla cihâd etme vazifesini de deruhte ediyordu. Nitekim 893 yılında başlayan Bizans ile savaşlar devam ederken ve Tolunoğulları orduları suğûr havalisinde Bizanslılara karşı mücadele ederken Abbasi Halifesi Mu’tazıd Billah’ın bir menşur ile birlikte Humâreveyh’in Fırat’ın batısında kalan bölgelerdeki hâkimiyetini tescil etmesi de bu anlama geliyordu. 896 yılında Bizanslılarla yaptıları anlaşma ile sınır boylarında sürdürdükleri mücadeleyi sona erdiren Tolunoğulları, bu anlaşma ile aynı zamanda bölgesel bir güç olduklarını da resmi bir hüviyete kavuşturmuşlardı. Mısır’da kurulan bu ilk Türk devletinin önünde artık durabilecek herhangi bir güç yok gibiydi ve bir süre sonra Tolunoğullarının İslâm dünyasının tamamına hükmeden muazzam bir devlet haline gelmeleri beklenebilirdi. Fakat beklenen olmadı. Tolunoğlu hükümdarı Humâreveyh, Bizanslılarla yaptığı anlaşmanın üzerinden fazla zaman geçmeden, aynı yıl içinde Dımaşk’ta hizmetçileri tarafından bir gece vakti uykusunda katledildi. Henüz otuz iki yaşındaydı.

On iki yıllık hükümdarlık hayatında babasından tevarüs ettiği Tolunoğulları devletini devrin en güçlü idarelerinden biri haline getiren Humâreveyh, görece uzun sayılabilecek bu hâkimiyet döneminde dikkate değer başarılar elde etmekle birlikte, devletin ekonomik gücünü neredeyse tüketmişti. Aşırı ve düzensiz harcamalar yaptığı için çağdaş kaynaklarda müsrif olmakla itham edilen Tolunoğulları hükümdarı, altın varaklarla bezeli ihtişamlı duvarlarında kendisinin, hanımlarının ve çok düşkün olduğu gözde şarkıcılarının kabartmaları yer alan ve avlusunda cıva dolu bir havuz, hayvanat bahçesi, hoş kokulu çiçek tarhları ve nadide ağaçların ekili olduğu bir botanik bahçesi bulunan dâru’z-zeheb (altın konut) adlı bir saray yaptırmış, vefatından kısa bir süre önce Halife Mu’tazıd ile evlendirdiği Katru’n-Nedâ namı ile meşhur kızı Esma’ya bir milyon dirhemlik bir çeyiz vermişti. Bir başka şekilde ifade edilecek olursa, denilebilir ki, babasından dolu bir hazine ve güçlü bir devlet teslim almış olan Humâreveyh, haleflerine aynı niteliklere sahip olmayıp ekonomik açıdan ciddi bir inkırazın eşiğine gelmiş, siyasi buhranlara teşne bir devlet bırakmıştı. Nitekim bu durumun sonuçlarına şahit olmak için fazla beklemek gerekmedi. Humâreveyh’in ölümünün ardından kumandanlar arasındaki rekabetle de ilişkili olarak patlak veren hanedan mensupları arasındaki hâkimiyet mücadeleleri, hanedanın sonunu getirecek olan sürecin de işaret fişeği oldu. Devlet idaresinde etkili olan kumandanların Humâreveyh’in on dört yaşındaki oğlunu tahta çıkarmaları, Ahmed b. Tolun’un henüz hayattaki oğulları arasında hoşnutsuzluğa neden olmuş, birbirini izleyen ve artık önlerine geçilemeyen isyan ve karışıklıklar başgöstermişti. Fakat Tolunoğullarının genç hükümdarı tüm bunlarla baş edebilecek kadar dirayetli bir idareci değildi.

İlk iş olarak tahta çıkışından rahatsızlık duyan amcalarını tutuklatan Tolunoğullarının yeni hükümdarı Ebû’l-Asâkir Ceyş kendisini içki ve eğlenceye vermişti. Devletin içerisinde bulunduğu tehlikelerin farkında değildi. Çalgılı çengili eğlence meclislerinde, elbette alkolün de etkisi ile herkesin önünde büyük kumandanlarını azarlıyor, onları azletmek ve öldürmekle tehdit ediyordu. Devlet adamları bu duruma daha fazla tahammül edemediler. Ceyş, kendisini hedef alan birkaç darbe ve tahttan indirme girişimini başarıyla savuşturmayı başarsa (birinde yerine tahta çıkarmak istedikleri Nasr’ı öldürterek cesedini isyancıların üzerine attırmıştı) da, daha fazla mücadele etmeye gücü yetmedi. Tahta çıkışının üzerinden henüz altı aylık bir süre geçmişken, sarayını basan isyancılar tarafından önce tahtından indirilerek hapsedildi, birkaç gün sonra da öldürüldü. Yerine, kardeşi Ebû Musa Harun geçirildi.

Tolunoğulları devleti idaresinde yaşanmakta olan karışıklıklar, Ceyş’den yalnızca bir yaş küçük olan kardeşi Ebû Musa Harun döneminde de hız kesmeden devam etti. Bütün bu karışıklıklar içerisinde yaklaşık sekiz yıl hüküm süren Harun, bu süre zarfından muhaliflerin tahta çıkarmak istedikleri amcası Rebîa b. Ahmed’i bertaraf etmeyi başarsa da, işlerin giderek daha kötüye gitmesine engel olamadı. Abbasilerin Tarsus’a vali tayin ederek bölgeyi kontrol altına almalarıyla önce suğûr bölgesindeki hâkimiyetlerini yitiren Tolunoğulları, ardından Suriye’de çıkan Karmatî isyanına karşı bir varlık gösteremeyerek Hama, Humus, Maarratü’n-Nûman ve Ba’lebek gibi önemli merkezleri birer birer kaybettiler. Ayrıca Abbasi halifesi Mısır’ı yeniden kontrol altına almak için Türk komutanlarından biri olan Muhammed b. Süleyman’ı Suriye ve Mısır’a gitmeye memur etmişti. Harun, 904 yılının sonunda Abbasi ordularını karşılamak için Mısır’dan çıkıp Suriye’ye yönelse de, sefer esnasında kendi adamları tarafından öldürüldü ve yerine, tahtta yalnızca dokuz gün kaldıktan sonra Mısır’ı işgal eden Abbasi ordularına teslim olan amcası Şeyban geçti. Şeyban ile birlikte Tolunoğulları hanedanı mensuplarını tevkif ederek Bağdat’a gönderen Abbasiler, bu şekilde İslâm tarihinin ilk Türk devletine son vererek Mısır bölgesini yeniden merkeze bağladılar.    

Tolunoğulları Dönemi Sosyo-Ekonomisi

Türkler tarafından kurulan ilk İslâm devletinin bânisi olan Tolunoğulları, Mısır coğrafyasında hüküm sürmüş olmakla birlikte, geride, etkileri Türk ve İslâm tarihi açısından çok daha geniş bir alan üzerinde izlenebilen bir sosyoekonomi deneyimi ve mirası bıraktılar. Özellikle Mısır coğrafyası açısından bakıldığında daha sonraki yüzyıllarda da etkileri takip edilebilen söz konusu miras, hiç şüphesiz temel anlamda Tolunoğullarının sahip olduğu ekonomik güçten ve onların bu gücü de kullanarak Abbasi iktidarından kopabilme becerilerinden meydana gelen bir altyapı üzerine kurulmuştu. 

Tolunoğulları tarih sahnesine çıktıklarında, bölgenin coğrafi şartları dolayısıyla hem daha önce hem de daha sonra pek çok örneği görülen kıtlık ve pahalılık ile mücadele etmekte olan Mısırlılar zor durumdaydı. Ekonomik dar boğaz yerli halkın siyasi irade ile ilişkilerini de tahrip etmiş, Mısırlıların merkezi Abbasi hükümeti ile olan bağları çözülmeye başlamıştı. Bu durumu fırsata çeviren Tolunoğulları, herhangi bir vergi artırımına gidip halkı hoşnutsuz etme riskine girmeden ülkenin gelirlerini artırmayı başardılar. Bu başarı bir yanıyla Mısır’da kıtlık döneminin sona ermesiyle ilgili olsa da, gelişmeyi temin eden esas neden, Tolunoğullarının takip ettiği akıllı ekonomi politikalarıydı. Ahmed b. Tolun’un döneminden itibaren ekilebilir arazilerin olabildiğince artırılması yönünde bir ziraat politikası geliştiren Tolunoğulları, daha fazla toprağın sulanabilmesini sağlamak için hummalı bir şekilde yeni su kanalları açmaya girişmiş, üzerine birçok köprü inşa ettirdikleri Nil nehrinin kenarında bulunan ve nehrin yıllık hareketlerini ölçen mikyasları ıslah ederek yenilerini yapmışlardı. Özellikle Ravza adasındaki mikyas çok meşhur ve işlevseldi. Buradan elde edilen verilerle Nil nehrinin yıllık hareketleri kayıt altına alınarak ürün rekoltesinin düşük olma ihtimalinin bulunduğu dönemlerde kıtlık ve pahalılık yaşanmaması için tedbirler alınıyor, bolluk dönemlerinde elde edilen tahılın ihtiyaç fazlası kısmı ambarlara depolanıyordu. Bu ürünler kıtlık dönemlerinde halka dağıtılıyor, bu şekilde tebanın da hoşnutluğu temin ediliyordu. Tolunoğullarının büyük bir başarı elde eden ekonomi politikaları temelde ziraata dayalı olmakla birlikte, sanayi ve ticaret de göz ardı edilmiş değildi. Keten ve yüne ek olarak pamuk ve ipek kumaşların da yoğun bir biçimde üretildiği dokumacılık, el sanatları, sabun, şeker, yağ ve maden işlemeciliğinin yanında silah üretimi de ciddi bir boyuta ulaşmıştı.

Tolunoğulları dönemi Mısır’ında ziraat ve sanayi tarafından beslenen ticaret de doğal olarak büyük bir gelişme kaydetmişti. Kaynaklara bakılırsa, özellikle Yahudilerin etkin bir rol oynadığı ticari faaliyetlerin gelişimi için devlet özel olarak gayret gösteriyordu. Afrika’dan gelerek Mısır ve Suriye üzerinden geçen işlek ticaret yolları özel önlemlerle yüksek güvenlikli hale getirilmiş, kaliteli barınma imkânlarından gümrük vergilerine, ticari işlemlerin icrasına kadar her alanda tüccarlara ülke çapında kolaylıklar sağlanmıştı. İskenderiye, Halep, Humus ve Fustat gibi büyük merkezlerin yanında Asvan ülkenin en büyük ve işlek ticaret şehri haline gelmiş, dünyanın birçok yerinden gelen zengin tüccarları kendine çeken bir cazibe merkezine dönüşmüştü. Tolunoğullarının tüm bu ticari ve ekonomik etkinliklerden elde ettikleri gelirler o kadar yüksekti ki, rivayete bakılırsa Osmanlı Devleti’nde ilk altın sikkeler devletin ihtişamlı dönemlerinin hükümdarı Fatih zamanında basılırken, egemenliklerinin 40 yıl bile sürmediğini bildiğimiz Tolunoğulları Devleti’nin hâkim olduğu Rafika, Mısır, Halep, Humus, Tânis ve Dımaşk gibi merkezlerde bulunan darphanelerde hatırı sayılır miktarda altın para (Toluniyye dinarı) darp ediliyordu.

Daha önce hatırı sayılır bir bölümü Bağdat’a gönderilen Mısır’ın ekonomik gelirlerini ülkeleri için harcayarak hem azınlık durumunda oldukları bir coğrafyada muteber idareciler haline gelen, hem de güçlü bir devlet için zemin oluşturan Tolunoğulları, giderek daha fazla artan ekonomik güçleri sayesinde Mısır coğrafyasındaki varlıklarını tahkim ettiler. Asker sayısı 100 bine ulaşan muazzam bir orduya ve güçlü bir donanmaya sahip olmaları bir yana, farklı sosyal grupların sorunsuzca bir arada yaşayabildiği güçlü bir toplumsal müşterek oluşturmuşlardı. Devlet idaresini yürütmekte olan Türkler, hatırı sayılır bir yekûna sahip olmalarına rağmen azınlık konumundaydılar ve halkın büyük kısmı Arap ve Kıptîlerden müteşekkildi. Bununla birlikte Sünnî Müslüman olan Tolunoğulları devlet idaresi konusunda kıskanç değildiler. Devletin resmi dili halkın çoğunluğunun Arap olması dolayısıyla Arapça olmakla birlikte en başından itibaren devlet idaresinde farklı etnik gruplar da görev almış, hatta gayrimüslimler bile yüksek makamlara gelebilmişlerdi. Nitekim Ahmed b. Tolun’un ölüm hastalığı esnasında cami, kilise, manastır ve havralarda aynı anda dualar edilmesi de devlet tarafından inşa edilmiş olan söz konusu toplumsal vasata işaret eder.

Tolunoğulları döneminde Mısır’da güçlü bir askeri ve siyasi yapı ile birlikte sorunsuz bir toplumsal yapının oluşması, bölgenin doğal olarak entelektüel açıdan da gelişmesini ve bir cazibe merkezi haline gelmesini sağlamıştı. Âlimleri gözetip destekleyen, onları himayelerine alan, bir yandan kültürel diğer yandan mimari faaliyetleri teşvik eden Ahmed b. Tolun (kendisi de Arapça bilir, Türkçe şiir yazar ve musiki ile ilgilenirdi) ve oğlu Humâvereyh gibi hükümdarlar, ülkenin bu açıdan gelişmesinde büyük katkı sahibiydiler. Tolunoğulları, İslâm dünyasındaki ilk tıbbî eğitim ve uygulama faaliyetlerinin yürütüldüğü bîmâristânı inşa etmeleri ve tıp ilmini kurumsal bir kimliğe kavuşturma yönünde fevkalade bir mesafe kaydetmeleri bir yana, hâkimiyet dönemlerinde çeşitli sahalarda çalışan birçok âlimin temayüz etmesine de zemin hazırlamışlardı. Tolunoğulları Mısır’ında başta hadîs, tefsîr, fıkıh ve kıraat gibi İslâmî ilimler olmak üzere birçok sahada çalışmalar yapılıyor, önemli eserler kaleme alınıyordu. Bunlardan meşhur olanlarının bazılarının isimlerini şu şekilde listelemek mümkündür: Hüseyin b. Abdüsselam ile Humâreveyh’in zaferleri için kasideler kaleme alan Kasım b. Yahya el-Meryemî isimli şairler; sarf ve nahiv âlimleri Muhammed b. Abdullah b. Muhammed b. Müslim, Velid b. Muhammed et-Temîmî ve Ahmed b. Cafer ed-Dîneverî; fıkıh âlimleri olan İmam Şafiî’nin talebesi Süleyman el-Muradî ile Hanefî fukahasından Kadı Bekar b. Kuteybe ile Cafer et-Tahavî; meşhur mutasavvıf Zünnûn el-Mısrî; Matematikçi İbnu’d-Dâye Ahmed b. Yûsuf ve göz hastalıkları üzerine bir eser telif eden Ebu Ali Halef et-Tulunî; Ahmed b. Tolun ile Ceyş’in biyografilerini kaleme almış olan tarihçi Ahmed b. Yûsuf b. İbrahim ile meşhur tarih ve coğrafyacı Yakubî.                

Sonuç

Tolunoğulları tarihi ile alakalı bu bilgilerin ardından yazımızın başında sorduğumuz soruyu bir kez daha sorabiliriz: “Abbasi halifeleri tarafından, Abbasi ülkesi içerisinde yer alan bir bölgeye vali olarak tayin edilen aktörlerin siyasi irade ortaya koyarak hanedan oluşturma girişimleri devletleşme olarak nitelendirilebilir mi?” Soruya Tolunoğullarını merkeze alarak baktığımızda, herhangi bir kuşkuya da mahal olmadan “evet” cevabını verebiliriz. Mısır’da hüküm süren bu Türk hanedanının kendine özgü koşulları dikkate alındığında, erken dönemlerinde devlet olma hüviyetine sahip olmamakla birlikte zaman içerisinde, adım adım ve kademeli olarak devletleştiklerini söylemek hiç şüphesiz yanlış olmayacaktır. Hatta söz konusu devletleşme yöneliminin, Abbasi iktidarı ile kurulan örtük iktidar savaşı sonucunda Tolunoğullarının galip gelmesi ile bir anlamda Bağdat’tan zor yoluyla koparıldığını da not edebiliriz. 

Tolunoğullarının kademeli olarak gerçekleşen devletleşme süreci birkaç adımda inşa edilmişti ve bütün bu adımlar da hanedanın tabir yerindeyse biriktirmiş olduğu ekonomik güç ve iktidara dayanıyordu. Ahmed b. Tolun’un “Mısır’ın maddi gücünün Mısır’a harcanması” şeklinde özetlenebilecek ekonomi politikası, kısa sürede bu coğrafyada güçlü bir iktidar odağının oluşmasına zemin hazırlamış, bu zemin üzerinde halife tarafından verilen iktidar da hızla bir tür kendinde iktidara dönüşmüştü. Bütünüyle ekonomik zenginliğe dayanan ve yüzyıllar sonra Mısır’ın ilk kez bağımsızlaşmasına imkân sunan bu iktidar, kendi kabına sığan bir şey olmayıp doğası gereği durağan değildi. Kısa sürede asker sayısı 100 bine ulaşan askeri bir güç haline geldi ve bu şekilde Bağdat’a meydan okumanın da koşulları hazırlanmış oldu. Sıra bu gücün siyaseten meşrulaştırılmasına gelmişti.

Mısır’daki “üçlü idarî” mekanizmayı dağıtarak mutlak muktedir haline gelen Ahmed b. Tolun’un, bizatihi inşa etmiş olduğu Mısır merkezli iktidarı meşrulaştırarak siyasallaştırma gayretleri, kendi iktidarını tahkim etmeye odaklanan politikalarla başladı. İlk adım, elde ettiği gücü daha geniş bir tabana yaymaya çalışmak oldu. 877 yılında gerçekleştirilen Suriye bölgesi fetihlerinin Abbasileri kendilerini tanımak zorunda bırakacağını çok muhtemeldir ki tahmin eden Ahmed b. Tolun, hutbelerde halifenin adını okutmaya devam ediyordu. Sonra bir adım daha attı ve hutbelere kendi ismini ekletip bağımsız hükümdarların yaptığı gibi kendi adına para bastırdı. Kendileri açısından bunu bardağı taşıran son damla olarak gören Abbasiler onu resmen Mısır valiliğinden azletseler de, bu kararlarını uygulamaya muktedir olmamaları Mısır ile Bağdat arasındaki artık iyice zayıflamış siyasi bağların bütünüyle kopmasına neden oldu. Bu kopuş, aynı zamanda Tolunoğullarının artık resmen Abbasilere bağlı olmadığı anlamına geliyordu ki, böyle bir durum Mısır’daki Türk devletinin bağımsız olarak eyleyen, siyaset üreten ve mücadele eden bir iktidar olarak zımnen kabulü şeklinde değerlendirilebilir.

Geride Abbasi siyasetinden bütünüyle kopmuş güçlü ve bağımsız bir devlet bırakan ilk Tolunoğlu hükümdarının ortaya koyduğu faaliyetlerin olumlu sonuçları kısa süre sonra gün yüzüne çıktı. Onun ölümünden sonra genç Tolunoğulları devletini bütünüyle yok etmek üzere harekete geçen Abbasiler başarılı olamadılar ve 886’da Humâreveyh ile yaptıkları anlaşmayla devleti resmen tanımak zorunda kaldılar. 893 yılında halife menşur gönderip Tolunoğullarının siyasi gücünü tescil etti ve İslâm dünyasının en büyük siyasi gücü olarak onların varlıklarını kabullendi. Üç yıl sonra Bizans ile de bir anlaşma yaptıkları görülen Tolunoğulları, bu şekilde siyasi anlamda uluslararası bir konum da elde etmiş oldular. Diğer siyasi yapılarla kurmuş oldukları bu tür ilişkilerle inşa ettikleri uluslararasılaşma, Tolunoğullarını, bu ilk Müslüman Türk devletini mutlak manada siyasi bir zemine kavuşturmuş, dost-düşman herkes tarafından devletin varoluşunun tescilini sağlamıştı. 

Devlet olmanın ön şartlarının “siyasi karar alabilme gücü,” “ekonomik bağımsızlık” ve “diplomatik ilişki” olduğu göz önünde bulundurulursa, Tolunoğullarının bütün bu şartları fazlasıyla yerine getirdikleri görülmektedir. Mesele yalnızca bu şartların yerine gelmiş olması da değildir. Tolunoğulları Devleti kendi içerisinde tam manasıyla kurumsal bir yapıya sahip olmuştur. Abbasilere şeklen de olsa bağlılıklarını devam ettirmekle birlikte, gerek daha önceki kurumların yeniden düzenlenerek yeni idareye uygun hale getirilmesi, gerek yeni divanların ve idari makamların oluşturulması devlet olma bilinci ile hareket edildiğini de açıkça ortaya koymaktadır. Meseleye bu açıdan temas edildiğinde, Selçuklular ile birlikte tekemmül edecek olan Türk-İslâm devlet anlayışının zeminine konulan harcın Türkler tarafından kurulan ilk İslâm devleti olarak Tolunoğulları tarafından konulduğunu söylemekte herhangi bir mahsur yoktur.

Sonuç olarak denilebilir ki, Fırat’ın batısında kalan İslâm topraklarına önce Fustat’tan, daha sonra da kendilerine inşa ettikleri başkentleri Katâî’den hükmeden ve daha sonra Abbasi ülkesindeki diğer valilikler için de bir örnek teşkil eden Tolunoğulları, otuz yedi yıl devam eden hâkimiyet dönemlerinde Mısır’a tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşatmış, din bağı ile birbirine bağlı sosyal yapıların barış içerisinde yaşayabileceği iyi bir ideal yapı örneği ortaya koymuşlardır. Türkler tarafından idare edilen ve ağırlıklı nüfusunu gayri-Türk unsurun meydana getirdiği bir coğrafyada Sünni İslâm anlayışı temelinde oluşan bu sosyal ve siyasal yapı (ki sonraki yıllarda Mısır’da yaşanacağını bildiğimiz Şiî Fâtımî deneyiminden sonra bölgede Sünni İslâm anlayışının yeniden egemen konuma gelmesinin bununla doğrudan doğruya alakası vardır), sonraki dönemlerde aynı coğrafyalarda hükümet edecek İhşidîler ve Memlûkler gibi Türk devletlerinin de altyapısını oluşturacaktır.    

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Mustafa ALİCAN

Lisans ve Doktora eğitimini Ege Üniversitesi'nde tamamlayan orta çağ tarihçisi Mustafa Alican, Muş Alp Arslan Üniversitesi'nde doçent doktor olarak Öğretim üyeliği yapmaktadır. Aynı zamanda akademik bir yayın olan Tarih Okulu dergisinin genel yayın yönetmenidir. Makale, çeviri, eleştiri ve yorum yazıları çeşitli yayın organlarından yayınlanan Mustafa Alican'ın yayımlanmış 5 kitabı bulunuyor.

Kaynakça
Ağarı, Murat, “Irak ve Belh Coğrafya Ekolleri ve İlk Temsilcileri: İbn Hurdazbih, Ya’kubî ve İstahrî,” A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 34, Erzurum 2007, s. 169-191.
Ağırakça, Ahmet, “Humâreveyh b. Ahmed b. Tolun,” DİA, 18, 1998, s. 348-349.
Elçibey, Ebülfez, Tolunoğulları Devleti (868-905), Ötüken Neşriyat, İstanbul 1997.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, VII-VIII, çev. Ahmet Ağırakça, Bahar Yayınları, İstanbul 1987.
Kopraman, Kazım Yaşar, “Tolunoğulları,” Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, VI, Çağ Yayınları, İstanbul 1992.
Merçil, Erdoğan, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2015. 
Özkuyumcu, Nadir, İlk Müslüman Türk Devletleri Tolunoğulları ve İhşidîler (Metin-Tercüme-Mukayese ve Değerlendirme), İrfan Kültür ve Eğitim Derneği Yayınları, İzmir 1996.
Özkuyumcu, Nadir, “Tolunoğulları,” DİA, 41, 2012, s. 233-236.
Polat, İbrahim Ethem, “Kıpçak Türklerinin Arap Medeniyetine Katkıları,” Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2/7, Spring 2009, s. 207-217.
Schmitt, Carl, Siyasal Kavramı, Metis Yayınları, çev. Ece Göztepe, İstanbul 2006.
Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Zâkir Kadiri Ugan, Ahmet Temir, MEB Yayınları, İstanbul 1991.  
Yıldız, Hakkı Dursun, İslamiyet ve Türkler, İstanbul 1980.
Yıldız, Hakkı Dursun, “Ahmed b. Tolun,” DİA, 2, 1989, s. 141-143.
Yazıcı, Nesimi, İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi, Ankara 1992, s. 42-49.
Yüce, Nuri, “Mısır’da Türk Dili ve Kültürünün İlk İzleri,” İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 41, 2009, s. 91-106.
Yüksel, Ahmet Turan, “İlk Müslüman-Türk Devletlerinin Siyasî, Kültürel ve Medeniyet Tarihi Üzerine,” Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 11, 2001, s. 67-100.
 
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun