Türklere Peygamber Gönderildi mi? Türk Peygamberden Söz Edilebilir mi?

Türklere Peygamber Gönderildi mi?  Türk Peygamberden Söz Edilebilir mi?

Türk tarihi hakkında en çok merak edilen konulardan birisi de şüphesiz 'Türklere peygamber gönderildi mi? ya da Türk Peygamber var mı?' gibi sorulardır. Kur’ân’da geçen, “…Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.”(Fatır-24); “Andolsun ki biz ‘Allah’a kulluk edin, Tağut’tan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik…”(Nahl-36); “Her ümmetin bir peygamberi vardır…” (Yunus-47) ayetlerini nazar-ı dikkate alarak Türk tarihinde peygamber var mı? Zülkarneyn peygamber mi? yoksa Evliya mı? Hz. Nuh'un oğulları Türklerin atası mı? Osmanlı Devleti'nin mensup olduğu Kayı boyu Hz.Nuh'un oğlu Yafes'in soyundan mı geliyor? gibi sorularının cevapları Doç. Dr. Ali Kozan'ın bu yazısında bulabilirsiniz.

BEYAZ TARİH / MAKALE

İnsanoğlunun yeryüzünde yaşamaya başlamasıyla birlikte, bir ilahî gelenek çerçevesinde Allah, elçileri aracılığıyla bir takım ilkeleri hatırlatmıştır. Vahiy geleneği olarak da adlandırılabilecek olan bu süreci Sahifeler, Tevrat, Zebur, İncil ve geleneğin son parçası olarak kabul edilen Kur’an-ı Kerîm’le tamamlamıştır. Bu gelenek özünde, tarih içerisinde insanın başıboş bırakılmadığı ilkesine dayanmaktadır. Bir başka deyişle Allah dünya hayatında sınadığı insanoğluna değişik vesilelerle kendi varlığını hatırlatarak Allah-İnsan ilişkisinin nasıl olması gerektiğini peygamberî rehberlikle tekrarlamıştır.

Her risâlet ve kutsal kitap önceki risâletlerin yenilenmesi ve Tevhid’in hatırlatılması anlamını taşımaktadır. Fakat bütün peygamberlerin getirmiş oldukları mesajın özü aynıdır. Yine bu ilkelerin gönderildiği dönem ve topluluklar farklı olsalar da nihâî anlamda mesaj ve muhatab da aynıdır. Dolayısıyla özü itibariyle Hz. Adem’e ve Hz. Peygamber’e gelen vahiy aynı maksada matuftur. Özetle vahiy ve risâlet göz önünde bulundurulduğunda, Sünnetullah da diyebileceğimiz Allah’ın tarih içerisindeki davranış biçimi tüm toplulukları tevhide çağırma eksenlidir.

Tarih boyunca bütün topluluklara peygamber gönderildiğine dâir naklî kaynağımız ve dayanağımız ise Kur’an-ı Kerîm ve hadis literatürüdür. Kur’ân’da geçen, “…Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.”(Fatır-24); “Andolsun ki biz ‘Allah’a kulluk edin, Tağut’tan sakının’ diye(emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik…”(Nahl-36); “Her ümmetin bir peygamberi vardır…” (Yunus-47); “Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik.”(Yusuf-109); “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim…”(Ahkâf-9); “Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik…” (İbrahim-4); “…Biz peygamber göndermedikçe kimseye azab edecek değiliz.”(İsrâ-15) şeklindeki ayetler vahyin sürekliliğini, Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu söyleyen ilk kişi olmadığını, kendilerine peygamber gönderilmemiş hiçbir topluluğun/kavmin bulunmadığını, gönderilen peygamberlerin kendi kavimlerinin diliyle tebliğde bulundukları ve her topluma kendi içlerinden bir peygamber gönderildiğini ortaya koymaktadır.

Hz. Muhammed’in Ebû Zerr el-Gıfârî ile konuşması esnasında zikrettiğine inanılan, hadis kaynaklarında ise zayıf hadis olarak geçen, “İnsanlık tarihi boyunca 124.000 peygamber gönderildiği” mealindeki hadis rivayeti ise metnindeki sıkıntıya rağmen insanlık tarihi boyunca gönderilen peygamberlerin niceliğine dâir o devir insanının zihniyetini ortaya koymaktadır. Kur’an’da ise sayısı gerçekte belli olmayan bu peygamberlerin yalnızca 25 tanesi zikredilmektedir. Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn’in ise peygamber olup olmadıkları kesin olmamakla birlikte velî-nebî paradoksu içerisinde ele alınarak daha çok evliyâ şahsiyetler oldukları kabul edilmektedir. Dolayısıyla Kur’an’da adı geçen bu peygamberler bir çok peygamberden sadece bir kaçıdır.

Yine Kur’an’da, “İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan idi. Fakat o Hanif(Allah’ı bir tanıyan) bir Müslüman idi. Allah’a ortak koşanlardan değildi.”(Âl-i İmrân-67) ve “Ben hanîf olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratanın Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”(Enam-79) şeklinde ismi on iki kez zikredilerek Hz. İbrahim’le ilişkilendirilen ve Allah’a en saf ve temiz haliyle bağlanan anlamına gelen Hanif/İbrâhimî tevhid inancı geleneğine bağlı pek çok toplumun olması da bu durumu desteklemektedir. “Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Sana onların kimini anlattık, kimini anlatmadık.”(Mü’min/Gafir-78) ayetinde ise hangi topluma gönderildiği bilinmeyen peygamberlerin de olduğu belirtilmektedir. Fakat peygamberlerin vefatını müteakip onların tebliği zamanla unutulmuş ve fetret devri adı verilen dönemler de ortaya çıkmıştır.

Ayetlerle desteklenen bu durumun bir uzantısı olarak günümüzde dinler tarihçileri tarafından yapılan çalışmalar, birbirinden uzak toplulukların benzer bir insanüstü ilahî varlığa inandıklarını ortaya koymaktadır. Güney Sudan’da Dinka’lar ‘Cok’ dedikleri insanüstü bir varlığa; Japonya’nın kuzeyinde yaşayan Ainu’lar göğün en yüksek tabakasında bulunduğunu kabul ettikleri ‘Kando-koro Kamui’ adlı yüce Tanrı’ya; Gana’da yaşayan Ga’lar ‘Naa Nyonmo’ adını verdikleri ve her şeyi yarattığına inandıkları bir varlığa; Güney Pasifik Okyanusu adalarında yaşayan Maoriler ise ‘Lo’ adını verdikleri bir Yüce Tanrı’ya inanmaktadırlar.

Türklerin de İslam öncesi inançlarının tevhide dayalı bir peygamber rehberliğinde şekillendiğine dair yaklaşımlar bulunmaktadır. Geleneksel Türk dini içerisinde yer alan aşkın Allah inancı, ölümün Tanrı’nın elinde olduğu inancı, bu dünya hayatının yanında öteki hayata inanma, cennet-cehennem, kader, kurban, dua, yoğ aşı gibi dinî törenler de bu durumu sosyolojik olarak desteklemektedir. Yine birçok semavî dinde görülen ve Tanrı’nın bütün varlıkların üzerinde Fâil-i Muhtâr, Mutlak Yaratıcı ve her şeyi kontrol altında bulunduran bir güç olarak tasavvur edilmesi Türklerde de vardır. Yani Türklerin ibtidâî din anlayışında bütün dünyayı yaratan varlık ‘Tengri’ dir.

Göktürk/Orhun Yazıtları’nda geçen, “Tanrı öyle buyurduğu için devletliyi devletsiz bırakmış, hakanlıyı hakansız bırakmış.”, “Yukarıda Gök Tanrı”, “Türk Tengri”, “Yüce Tengri” ifadeleri de Gök Tanrı inancını ortaya koymaktadır. Asya Hun İmparatoru Mete’nin Çin İmparartoru’na gönderdiği mektupta, askeri zaferlerini “Gök-Tanrı’nın inayeti” ile kazandığını belirtmesi, Göktürklerde Tardu Hakan’ın savaşta atından inerek Tanrı’ya niyazda bulunması, yine farklı Türk boylarında ifade edilen ve Başkırtça hariç bütün Türk lehçelerinde ortak olarak kullanılan “Tanrı(Tanara, Teri, Ter, Tura, Tora, Tenggeri)” tabiri, Türklerde Monoteizmin varlığını ortaya koymaktadır. Hatta Çin’e kudretli varlık olarak Gök Tanrı inancını sokanların da Türkler olduğu kabul edilmektedir. Dede Korkut Hikayeleri’nde Deli Dumrul’un Tanrı için söylediği, “Yücelerden yücesin!/Kimse bilmez nicesin! Yüce Tanrı!” ifadeleri de Türklerde Tanrı tasavvurunun varlığını ortaya koymaktadır. İbn Fadlan(10. yüzyıl) Seyahatnâmesi’nde geçen Oğuzlarla ilgili olarak, “Aralarından biri zulme uğrar veya başına kötü bir şey gelirse başını semaya doğru kaldırır, ‘bir Tanrı!’ der. Bu Türkçede ‘bir Allah’ demektir.” rivayet de bu durumu desteklemektedir. Samanoğulları devrinde Çin’e elçi olarak gönderilen Ebu Dulef de Oğuzların bir mâbedleri olduğunu fakat içerisinde put olmadığını belirtmektedir. M. Eliade ve R. Graud’a göre de Gök Tanrı inancı neredeyse “bütün Türklerin ana kültü/inancı” durumundadır.

Türkler ve peygamberlik meselesiyle ilgili olarak tarih, tefsir ve kısas-ı enbiyâ kitaplarında rivayet edilen ilk malumat, yeryüzündeki bütün insanların onun sulbünden geldiğine inanılan Hz. Nûh’un, Ham ve Sam ile birlikte üç oğlundan biri olduğu kabul edilen Yâsef/Yâfes’in Türkler, Hazarlar, Sakâlibe ve Yecüc ile Mecüc’ün atası olduğuna dair rivayettir. İslâmî kaynaklara göre Hz. Nûh(-ki Tevrat’ta Hz. Adem’in yaratılışından 1056 yıl sonra dünyaya geldiği ve 950 yıl yaşadığı kabul edilir-), tûfan sonrası yeryüzünü oğulları arasında paylaştırınca Türkler’in atası olan Yâfes’e Doğu ülkelerini ve Rum diyarını vermiştir. Yâfes’in soyundan gelenler kızıl ve kumral tenlidir. Bu rivayetin bir uzantısı olarak Osmanlı Devleti erken dönem tarihçilerinin çoğu, kurucu hanedanı olarak kabul edilen Kayı boyuna mensup Ertuğrul Gazi’nin kökeninin Nuh Peygamber’in oğlu Yafes’e dayandırmaktadırlar.

Bununla birlikte ikinci malumat Câhiz ve Ebu’l-Farac Tarihi’nde Hz. İbrahim’in bir Türk hakanının kızı olan Ke-tü-rah(Kantura) ile evlendiği rivayetidir. Hz. Muhammed’in hadislerinde de yer alan Kanturaoğulları’nın kökeninin de böylelikle Hz. İbrahim’in Sare ile olan evliliğinden türediği görüşü öne sürülmektedir. Bunun bir uzantısı olarak da Hz. İsmail’in soyundan gelen Hz. Muhammed’in sonradan Araplaşan(Arab-ı Müsta‘ribe) bir Türk olduğu iddia edilmektedir.

Bunların dışında Kur’an’da Kehf Suresi(83-98. ayetlerde)’nde adı geçen, doğuya ve batıya seferler düzenleyen, büyük fetihler yapan bir cihangir olan, hatta Yecüc ve Mecüc adlı korkunç bir kavme karşı bir set inşa ederek kavmini koruyan, insanları tevhide çağırdığı için başının iki tarafına vurularak öldürüldüğü rivayet edilen Zülkarneyn’in bir Türk Peygamberi olduğu ve 116 yıl yaşadığı varsayılan Oğuz Han; yahut Kehf Suresi ile Bilge Kağan Yazıtı arasında bir illiyet olduğu ön kabulünden hareketle Göktürk hakanı Bilge Kağan’la aynı şahıs olduğu şeklinde de bazı yaklaşımlar bulunmaktadır.

Türk-İslâm edebiyatında İskendernâme türü eserlerin yazılmasına da sebep olan bir görüşe göre, Büyük İskender’in geniş bölgelere yayılmış pek çok devleti on iki yıl gibi kısa sürede itaat altına alarak büyük bir imparatorluk kurması da ancak ilahî güç ve destekle gerçekleşmiştir. Fakat ismi veya lakabı Zülkarneyn olarak zikredilen bu şahsın bir peygamber olup olmadığı konusu ihtilaflıdır. Beyzâvî Tefsiri’nde de Zülkarneyn’in Makedonyalı Büyük İskender(ö. M.Ö. 323) olduğu ve peygamber olduğu kesin olmamakla birlikte iyi bir mümin/sâlih bir kul olduğu konusunda ittifak bulunduğu zikredilmektedir.

Osmanlı erken dönem ana kaynaklarından olan Neşri(ö. 1520)’de “Türkler şöyle sanırlar ki, Hakk Teala’nın kelâmı kadîminde zikrettiği, Yecüc ve Mecüc Seddi’bi yapan İskender-i Zülkarneyn belki de budur, yani Oğuz Han’dır.” şeklinde geçen rivayet, Türklerin Zülkarneyn’i Oğuz Han olarak kabul ettiklerini ve buna inandıklarını ifade etmektedir. Yine Osmanlı sadrazamı Rüstem Paşa(ö. 1561) ve Vanî Mehmed Efendi(ö.1684) de bu kişinin Oğuz Han olduğunu iddia etmişlerdir. Cumhuriyet devri tarihçilerinden İsmail Hami Danişmend de Türklük Meseleleri adlı eserinde Zülkarneyn’in Oğuz Han olduğunu iddia etmektedir. Oğuz Kağan Destanı’nda, Mete Han(ö. M.Ö. 174) olarak da kabul edilen Oğuz Han’ın doğar doğmaz konuştuğu ve annesinden ilk sütü emer emmez yemek yemeye başladığı, kırk gün sonra büyüyüp yürüdüğü, tek Tanrıya iman etmedikçe hiçbir kadını zevce edinmediği, putperestliğe karşı mücadele ederek babası Kara Han’ı bu uğurda tahttan indirerek tek Tanrı inanışını hakim kıldığı, dünyanın dört bir tarafına elçiler göndererek kendisine itaat etmelerini istediği ve pek çok kavmi kendisine bağladığı rivayet edilmektedir. Destanda Hz. İbrahim’in babası Azer’le olan diyaloğuyla da benzerlik gösteren rivayetlerle peygamber şeklinde tasvir edildiği görülen Oğuz Kağan’ın Zülkarneyn’e benzetilmesi de bu olağanüstü olaylara duyulan inançla bağlantılı olabilir. Nitekim bu rivayet diğer dönem kaynaklarında geçmemektedir. Şükrullah(ö. 1488)’ın Behçetü’t-Tevârîh’inde ve 16. yüzyıl Osmanlı tarihçisi Enverî’nin Düsturnâmesi’nde ise Zülkarneyn, Hz. Süleyman ile Hz. İsa arasındaki bir peygamber olarak zikredilmektedir. 

Yukarıda zikredilen ayetler göz önüne alındığında Türk yurtlarına, Çin’e, Hindistan’a ve dünyanın birçok bölgesine tevhide çağıran bir peygamber gönderildiği açıktır. Fakat kutsal kitaplarda bunların sadece cüz’î bir kısmı isimleriyle birlikte verilmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Nuh ve Hz. Muhammed’le ilgili yaklaşımlar ise mitolojik unsurlardan arındırılarak kutsal kitaplar ve ana kaynaklara dayalı araştırmalarla yeniden gözden geçirilerek değerlendirilmelidir.

Yakın dönemde yayınlanan Bozkırın Sırrı-Türk Peygamber adlı romanla popüler hale gelen Türk Peygamber iddiaları doğal olarak insanların dikkatini Zülkarneyn’in bir Türk peygamber olup olmadığı düşüncesine sevk etmiştir. Peygamber olup olmadığı netlik kazanmayan Zülkarneyn’in Oğuz Han olduğu şeklindeki inancın, şifâhî gelenekle ve bir takım kıyaslamalarla günümüze taşınan bir bilgi olup, doğruluğu yahut yanlışlığı tartışmalı olduğu görülmektedir. Son tahlilde Kur’an’da ismi zikredilen peygamberlerin Türk olup olmaması onların faziletlerini arttırmayacağı gibi bir noksanlık olarak da görülmemelidir. Bu noktada kutsal kitaplarda peygamberlerin etnik kökeninden ziyade gönderilen tevhid mesajının esas olduğu ortadadır. Kur’an’da Hatemu’l-Enbiyâ olarak zikredilen Hz. Muhammed ile peygamberlik süreci de nihayete ermiş ve İslâmın evrensel mesajı dünya üzerindeki tüm topluluklara sunulmuştur.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Kaynakçalar
Abu’l-Farac Tarihi, c. 1, çev. Ömer Rıza Doğrul, TTK, Ankara 1999, s. 79.
Annamarie Schimmel, Dinler Tarihi, Kırkambar Yayınları, İstanbul 1999, s. 21.
Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları II, MEB, İstanbul 1997, s. 88.
Düsturnâme-i Enverî, haz. Necdet Öztürk, Çamlıca Basım Yayın, İstanbul 2012, s. 4.
Ebulgazi Bahadır Han, Türklerin Soy Kütüğü, haz. Muharrem Ergin, İstanbul tarih yok.
El-Câhız ve Türklerin Faziletleri, haz. Ramazan Şeşen, İSAR, İstanbul 2002.
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 5, Akçağ Yayınları, Ankara 1995, s. 3282-3290.
Faruk Sümer, Oğuzlar, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1972, s. 44.
Hasan Almaz, Behçetü’t-Tevârîh(İnceleme-Metin-Tercüme), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2004, s. 94, 158, 282.
İbn Fadlan Seyahatnamesi, çev. Ramazan Şeşen, Yeditepe Yayıncılık, İstanbul 2010, s. 10.
İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1994, ss. 295-301.
Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, haz. Hayrettin Karaman vd., Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1997.
Mehmet Aydın, Alemden Allaha, Ufuk Kitapları, İstanbul 2000, s. 129.
Mehmet Paçacı, Kur’an ve Ben Ne Kadar Tarihseliz, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2000, s. 81-82.
Mevlânâ Mehmed Neşrî, Cihannümâ, haz. Necdet Öztürk, Çamlıca Basım Yayın, İstanbul 2008, s. 8.
Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1976, s. 49-53.
Mustafa Ekincikli, Türk İnanç ve Dinî Hayatının Tarihî Seyri, Türk Dünyası Araştırmaları, Ekim 1991, Sayı: 74, s. 28-46.
Mustafa Öztürk, “Zülkarneyn”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 44, İstanbul 2013, ss. 564-567.
Ömer Faruk Harman, “İbrahim”, DİA, c. 21, İstanbul 2000, ss. 266-272.
Ömer Faruk Harman, “İsmail”, DİA, c. 23, İstanbul 2001, ss. 76-80.
Ömer Faruk Harman, “Nuh”, DİA, c. 33, İstanbul 2007, ss. 224-227.
Ömer Faruk Harman, “Yafes”, DİA, c. 43, İstanbul 2013, ss. 174-175.
Ömer Özsoy, Sünnetullah, Fecr Yayınevi, Ankara 1999, s. 133-134.
Şaban Kuzgun, “Hanif”, DİA, c. 16, Ankara 1997, ss. 33-39.
Şaban Kuzgun, Kur’an-ı Kerim’de Zülkarneyn Meselesi, Erciyes Dergisi, Kayseri 1982, s. 48.
Taberi, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Beyrut 1986, XXIII.
Tarihi Taberi Tercümesi, c. 1, İstanbul 1983.
Ünver Günay-Harun Güngör, Türklerin Dini Tarihi, Rağbet Yayınları, İstanbul 2003, s. 57, 59.
W. Bang-G.R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı, Burhaneddin Basımevi, İstanbul 1936, ss. 5-33.
DİĞER MAKALELER
Türklere Peygamber Gönderildi mi?  Türk Peygamberden Söz Edilebilir mi?
Osmanlı Tarihi
Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Ankara Savaşı sonrasında oluşan kaotik ortamda, Anadolu ve Rumeli’de siyasî istikrarsızlık ve iktidar savaşlarının hakim olduğu bir tablo mevcuttu. Bu dönemde, Musa Çelebi’nin yanında, daha sonraki süreçte Türk tasavvuf, düşünce ve isyan tarihine konu olan bir şahsiyet vardı. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini(devlet kademesinde yargı ve eğitim işlerinden sorumlu en üst makam) de yapan Şeyh Bedreddin. O, Mehmed Çelebi’nin fetret devri sonunda yani 1413’te iktidarı ele geçirmesiyle, Bursa’nın İznik şehrine sürgüne gönderilmiştir. Birkaç yıl sonra da resmî otoriteye başkaldırıya dönüşen bir isyan hareketine girişmiştir. Şeyh Bedreddin’in, dönemin resmî otoritesini karşısına alması, hakkında çeşitli spekülatif yorumlar yapılmasına sebebiyet vermiştir. Onun siyasî ve dinî yönü ile ilgili olarak dile getirilen iddiaların çoğu ise ideolojik ve anakronik yaklaşımlara dayalı olarak yapılmıştır. Bu durumun günümüze bakan en kötü sonucu, tarihi bir “bilgi alanı” ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören anlayışlar doğrultusunda bir din ve devlet adamının ideolojik bakış açılarına kurban edilerek dinî ve ilmî kimliğinin zedelenmesidir. Öyle ki Şeyh Bedreddin kimilerine göre Peygamberler ile dinler arasında fark olmadığını ileri süren bir sapkın ve İbahiyeci; kimilerine göre ise tarih sahnesine dört yüz yıl önce gelmiş Marksist, sosyalist veya komünist bir devrimci halk hareketçisidir. Hatta bu yoğun ilgi tarih alanı dışına taşarak hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında da hakkında pek çok eserin kaleme alınmasına neden olmuştur. Özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan popüler çalışmaların büyük bir kısmında, isyânın temel karakterinin mülkiyet ortaklığı ve ibâhiye içerikli olduğu iddia edilmiştir. Fakat yakın dönemde yapılan bu çalışmaların birçoğunun temel kaynaklardan yoksun, bilimsellik iddiasından oldukça uzak ve ideolojik doğrultuda kaleme alındığı; ayrıca olayın sahip olunan düşünce ve inanç kalıplarına kurban edildiği görülmektedir. Bu yazımızda, özellikle isyan hareketinden kaynaklanan bir tepkiyle halk muhayyilesinde zındık ve mülhid yani sapkın olarak yer eden Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Türklere Peygamber Gönderildi mi?  Türk Peygamberden Söz Edilebilir mi?
Moğol Tarihi
Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri olmuşlardı. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetmişlerdi. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. Moğol İmparatorluğunun yan kolları içinde kültürel değişim ve etkileşiminin en yoğun yaşandığı devlet kuşkusuz; İran ve Azerbaycan gibi köklü medeniyetlerin merkezinde şekillenen İlhanlılar’da olmuştu. İlhanlılar, dini açıdan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavî dinin etkisinin yoğun hissedildiği, bunun yanında kadim inançlar olan Budizm ve Mecusiliğin de canlılığını koruduğu; kültürel boyutta ise başta İran, Mezopotamya ve Anadolu olmak üzere güçlü eski uygarlıkların etkilerinin hala yaşamı biçimlendirmeye devam ettiği Yakın-Doğu topraklarını yönetmek durumunda kalmışlardı. Göçebe olan Moğollar açısından bu yeni bir tecrübeydi. Bu kültür zenginliğine bir de Moğolların Asya içlerinden taşıdıkları kültür birikimi de eklenince İlhanlıların yönetimi altında oldukça zengin bir kültür dünyası oluşmuştu. Moğolların XIII. yüzyılda neredeyse bütün Avrasya’yı saran saldırıları insanlık tarihinin eşine az rastlanır olaylarındandır. Bütün dünyayı kasıp kavuran Moğol istilası İslam dünyasının da başına gelen büyük bir felaket olmuştu. Müslümanların beş asır boyunca oluşturduğu medeniyete telafisi çok güç olacak tahribatlar vermişti. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Moğollar İslam dünyasının büyük bir çoğunluğunu hakimiyetleri altına aldıktan kısa bir süre sonra zarar verdikleri bu medeniyetin inancına teslim olmuşlar kendilerine din olarak İslamiyet’i seçmişlerdi. Bu gelişme İslamiyet’in Şamanizm başta olmak üzere bölgenin tüm inançlarına karşı apaçık bir zaferiydi. Bu olay bile başlı başına İslam medeniyetin gücünü ve derinliğini göstermektedir

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun