Türkler Nasıl Müslüman Oldu

Türkler Nasıl Müslüman Oldu

Türkler Nasıl Müslüman Oldu?

BEYAZ TARİH / MAKALE

İnsan, ruh ve beden unsurlarından oluşan bir terkiptir. İnsanın ruh yapısının en belirgin özelliklerinden birisi de bir varlığa inanmaktır. Bu bazen Monoteizm bağlamında Semavî yüce bir Tanrıya, bazen de politeizm şeklinde pek çok tanrıya inanç şeklinde tezahür etmiştir. Yeryüzünde, günümüze kadar inanma ihtiyacına bir şekilde ilgi duymamış bir topluluk bulunmamaktadır. İnsanlık tarihinin kültür, sanat ve gelenek öğelerinde bu durum açıkça görülmektedir. Yeni bir din veya medeniyetin kabulü, toplum içerisindeki inanış, düşünüş ve yaşayış açısından meydana getirdiği derin değişiklikler sebebiyle bir toplumun tarihindeki en önemli hadisedir. Türklerin de İslâmiyet öncesinde Şamanizm kültürüne bağlı olarak Gök Tanrı dini ile Budizm, Maniheizm, Hristiyanlık ve Musevilik gibi muhtelif dinlere inandığı ve bazı Türk topluluklarının bu inançlarını günümüze kadar sürdürdükleri görülmektedir. Örneğin Kırım, Litvanya ve Polonya’da dağınık olarak yaşayan Karaim ve Kırımçak Türkleri günümüzde de Museviliğe inanmaktadır. Çuvaşistan ve Moldovya’da yaşayan Çuvaşlar ile Gagauzlar Hristiyan Ortodoksturlar. Güney Sibirya’daki Tuva Türkleri geleneksel dinlerini devam ettirmektedirler.

İslamiyet'in Yayılışı

7. yüzyıl başlarında Arabistan’da yayılmaya başlayan İslâmiyet’le Türklerin ilk temasları ise bu yüzyılın ortalarında başlamıştır. Bunun öncesinde, Hz. Peygamber’in Türkler’den haberdar olduğu ve onlarla ilgili Buharî(ö. 869), Müslim(ö.875) ve Ebû Davud(ö. 888)’a ait sahih hadis kitaplarında yer alan hadisler zikrettiği bilinmektedir. Hatta bazı araştırmacılara göre Türklerin hükümdarına bir davet mektubu gönderdiği de iddia edilmektedir. Türklerin Müslüman Araplarla ilk temaslarının, Hz. Ömer(634-644) devrinde Nihavend Savaşı(642) sonrasında başladığı kabul edilmektedir. Ceyhun nehrini geçen İslâm ordusu komutanı Ahnef bin Kays, hiç beklemediği bir anda kuvvetli bir mukavemette bulunan Türklerle karşılaşmıştır. Bu ilk seferde İslâm ordusu Hz. Ömer’in talimatıyla geri çekilmiştir. Sasani Devleti(226-651)’nin yıkılışıyla birlikte yaklaşık yarım yüzyıl boyunca Türk-Arap mücadeleleri Buhara, Semerkant, Taşkent, Beykent, Uşrusana ve Fergana gibi şehirleri içerisinde barındıran Maveraünnehir(Aşağı Türkistan) bölgesinde devam etmiştir. Müslüman Araplarla Maveraünnehir bölgesinde Türgişler, Kafkaslarda ise Hazarlar mücadele etmişlerdir. Dolayısıyla 7 ve 8. yüzyıldaki ilk karşılaşma İslâm fethi ve buna karşı mücadele şeklinde olmuştur. Tabiatıyla da Türklerin Müslümanlaşması, yerel Türk hakanlarının ve Türk aristokrat kesiminin İslâmiyet’i kabulüyle olmuştur. Bu duruma bir örnek olarak Azerbaycan ve Ermeniye valisi Mervan bin Muhammed’in Hazarlar’ın başkenti İtil’i kuşatmasıyla Hazar hakanının İslâmiyet’i kabul etmek mecburiyetinde kalması gösterilebilir.(737) Fakat hakan, baskı altında kabul ettiği bu yeni dinden daha sonra vazgeçmiştir.

Emeviler devrinde(661-750) de İslâmlaştırma politikasının daha çok akın ve fetih yoluyla, bir başka deyişle silahlı mücadele şeklinde olduğu görülmektedir. Emevi halifesi I. Velid(705-715)’in onayı ile Horasan fetihlerine görevlendirilen Kuteybe bin Müslim(705-715), 710’dan sonra Irak genel valiliğine bağlı Horasan’ın eyalet olmasıyla buraya vali tayin edilmiştir. Kuteybe devrinde her ne kadar İslâm dışında bütün dinlerin yasaklanması, mabetlerin kapatılması ve mescitler yapılması, fethedilen bölgelerdeki haracın arttırılması, Müslüman olmuş pek çok kimseden cizye alınması gibi kötü uygulamalar olsa da; Cuma namazına gelen her kişiye iki dirhem maddi destek sağlanması, Zerdüştlüğün yaygın olduğu Buhara’da halka Kur’an-ı Kerim’i öğrenene kadar namazlarda kendi lisanlarında ibadet etme imkânı tanınması, Müslüman Arap ailelerinin Buhârâ’ya yerleştirilerek Buhârâ halkına ait evlerin yarısının Araplara verilmesi ve onlarla beraber oturmaları gibi faaliyetler bu devirdeki bir istimalet(ötekini hoşgörme, gönül alma) politikası olarak görülebilir.

Emevî halifelerinin sekizincisi olan ve İslâm tarihi kaynaklarında ikinci Ömer veya beşinci âdil halife olarak zikredilen, Ömer bin Abdulaziz(717-720) ise bu bağlamda gayri Müslimlerin Müslüman yöneticilere yönelik şikâyetlerine kulak vererek haksız yere ellerinden alınan kiliselerini, evlerini ve diğer mallarını iade ederek mağduriyetlerini gidermiştir. Müslüman olan ve üzerinden cizye vergisi düşen mevaliden alınan vergiyi de kaldırmıştır. Ayrıca zimmîlerden ruhban sınıfını ve cizye ödemekte zorlananları geçici süreyle cizyeden muaf tutmuştur. Tesis ettiği heyetlerle komşu ülke ve beldelerde İslâmiyet’i tebliğ yoluyla yaymaya çalışmıştır. Halife, kavmiyetçiliği ortadan kaldırmakla başta Berberî’ler olmak üzere Türklerden de önemli bir zümrenin İslâmiyet’i kabul etmesine zemin hazırlamıştır. Müellefe-i kulûb(kalbi İslâm’a ısındırılacaklar) olarak gördüğü yeni Müslümanlardan, savaş ve seferlere katılmalarına rağmen daha önceden alınan harac vergisini de kaldırmıştır. Horasan Valisi Cerrah’a Müslüman olanların cizye vergisinden muaf tutulmalarını emretmiş, valinin “Müslüman olduğunu söyleyenlerin sünnet olmadıklarını ve camiye sadece vergiden kurtulmak için geldiklerini” bildirmesiyle, ona “Allah’ın elçisi, insanları sünnet etmek için değil, dine davet için gönderilmiştir.” diyerek haksız vergiden men etmiştir.

Emevilerin kendi saltanatlarına bir nebze de olsa kavmiyetçiliği alet etmelerinden ve Arapları diğer Müslüman kavimlerden üstün tutmalarından dolayı mevâlî(Arap olmayan Müslümanlar) arasında önemli ölçüde hoşnutsuzluğa sebebiyet verdikleri bilinmektedir. Özellikle Türkler, İranlılar ve Berberîler’den oluşan bu kesim, Emevîler’in kendilerine karşı uyguladıkları bu olumsuz siyâseti hoş karşılamamışlardır.Emeviler her ne kadar fetih ve bunun akabinde uygulanan sert ilhak politikasıyla bir antipati oluşturmuş gibi görünse de, Abbasiler devrinde bunun aksine Talas Savaşı’ndaki(751) İslâm-Türk ittifakıyla başlayan süreç –ki Çinlilere karşı yapılan bu savaş sonrasında; Batı Türkistan’da Türk hakimiyeti devam etmiş, Müslüman Araplarla Türklerin diyaloglarını arttırarak bazı Türk topluluklarının İslâmiyet’i kabul etmelerinde etkili olmuştur- özellikle Emin(809-813), Memun(813-833) ve Mutasım(833-842) devirlerinde, Türklerin idarî, askerî ve siyasî kadrolarda aktif olarak görev almalarıyla bu dine olan bağlılıkları artmıştır.

Devletlerin İslâmiyet’i kabul etmesi demek bir ölçüde devleti oluşturan bütün tebanın o dine geçmesi demekti. Örneğin Karahanlılar, İdil Bulgar ve Büyük Selçuklu devletlerinin İslâmiyet’i kabul etmeleri, kendilerine bağlı toplulukların da bu dini benimsemesi sonucunu doğurmuştur. İslâmiyet’in, özellikle 10 ve 11. yüzyıllarda Türkler arasındaki kitleler halinde yayılmasında da bu durum etkili olmuştur. Bunun ilk örneği, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra Buhara ve çevresini fetheden Orta Asya’daki ilk Müslüman Türk devleti Karahanlılar(840-1212)’dır. Bu devirde Satuk Buğra Han’ın vefatından(955) kısa bir süre sonra 200 bin çadırlık bir Türk topluluğu Müslüman olmuştur(960). Yine aynı dönemde Volga kıyılarında kurulan İdil Bulgar Hanlığı(10-15. yüzyıllar) da devlet olarak İslâmiyet’i kabul etmiştir. Hatta 986’da Kiev Knezi Vladimir’i İslâmiyet’e davet etmişlerdir. Bunlarla çağdaş olan Gazneliler(963-1186) ise Afganistan ve İran coğrafyasında yayılarak Gazneli Mahmud(998-1030)’un yaptığı on yedi Hint Seferi ile Bangladeş ve Pakistan gibi Müslüman devletlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Cend bölgesine gelerek 985’ten sonra İslâmiyet’i kabul eden Büyük Selçuklular ise, Dandanakan Savaşı(1040) ile Gazneliler’e son vermiş ardından Tuğrul Bey(1040-1063) 1055 yılında Bağdat’a girerek hilâfetin hamisi olmuştur.

İslâm dininin eski Türk inançlarına uygun yanlarının bulunması(Gök Tanrı, kader, ahiret, ruhun ölümsüzlüğü, dua ve ibadetler, kurban inançları ve şaman/derviş tipi) ve savaşçılık yönleri olan Türklerin ‘alp’lik özelliklerini gazi olgusuyla pekiştirerek ilâ-yı kelimetullâh(Allah’ın adının yüceltilmesi) idealini sahiplenmeleri de Türklerin İslâmiyet’i kabulünde etkili olan hususlardandır. Hiç şüphesiz Ortaçağ’da göz ardı edilmemesi gereken bir husus da belirli bir dini, özellikle Hıristiyanlık ve İslâmiyet’i benimseyen devletlerarasında cereyan eden din savaşlarıdır. İşte bu noktada Türklere, eski inançlarından gelen savaşçılık özelliklerine paralel olarak gazilik ve şehitlik bir hedef olarak gösterilmiştir.Türkler’in İslâmiyet’i kabulünde Türk topraklarında ticaret yapan Müslüman tüccarların da etkisi olmakla birlikte, bir nevi o devrin sivil toplum kuruluşları olan tasavvuf ekollerinin de önemli rolü vardır. Karahanlılar, Gazneliler ve özellikle Selçuklular devrinde hankâhlarda örgütlenen tarikat yapılarına toprak ve vergi muafiyeti tanınarak tebliğ faaliyetlerini sürdürmelerine imkan sağlanmıştır. Dolayısıyla Orta Asya Türk Müslümanlığının oluşmasında eski atalar kültünün bir uzantısı olarak şekillenen veli kültünün de etkisi olduğu söylenebilir.

Genel bir yaklaşımla, 10. yüzyıla kadar geçen dönem Türklerin İslâmiyet’le temasa geçtikleri, tanıştıkları ve kabule hazırlandıkları dönem olarak değerlendirilebilir. Bu devir de kendi arasında 3’e ayrılabilir. Birincisi, 751 Talas Savaşı’na kadarki tanışma devri, ikincisi 868’de Abbasiler(749-1258)’e bağlı/yarı bağımsız bir devlet olan Tolunoğulları(868-905)’nın kurulmasına kadar olan ve Türklerin İslâm devletinde görev üstlendikleri hizmet devri, üçüncüsü ise 10. yüzyılın ortalarında kurulan bağımsız Müslüman Türk devletleri devridir. Bunun akabinde 13 ve 14. yüzyıla kadar muhtelif Türk zümrelerinin Müslüman oldukları bilinmektedir. Dolayısıyla Türklerin münferit veya kitleler halinde İslâmiyet’i kabulünü 7. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar devam eden 8 yüzyıllık bir süreç olarak görmek mümkündür.

Sonuç

Son tahlilde Türklerin 7. yüzyılda başlayan İslâmlaşma sürecinin, İslâm devletinin fetih politikası ile gerçekleştiği ve bu dönemde bir baskı siyasetinin uygulandığı ortaya çıkmaktadır. Bu süreçte nisbeten I. Velid’in valilerinden Kuteybe bin Müslim ile Ömer bin Abdulaziz devrinde gerçekleşen bazı uygulamalardan hareketle erken devir istimâlet politikası güdüldüğü söylenilebilir. Türklerin Abbasi ihtilalinde oynamış oldukları rolün de etkisiyle devlet kademelerinde almış oldukları görevler İslâmiyet’le tanışmalarını hızlandırmıştır. Yarı bağımsız Müslüman-Türk devletlerinin ve akabinde bağımsız Türk devletlerinin kurulmasıyla da 9-11. yüzyıllarda kitle ihtidalarında önemli bir artış olmuştur. Dolayısıyla başlangıçta baskı sonucunda bu yeni dini kabul eden Türk topluluklarının daha sonraki süreçte İslâmiyet’i samimiyetle benimsedikleri görülmüştür.

Türklerin tarihi süreci göz önünde bulundurulduğunda ise, inanç dünyalarında da en önemli yeri İslâmiyet’in tuttuğu aşikârdır. Nitekim pek çok dönemde Türk ile Müslüman kelimeleri birbirinin yerine kullanılır olmuştur. Bununla birlikte Türkler’in İslâmiyet’i kabulü ve sonrasında teşekkül eden Türk-İslâm devletlerinin tarihte oynadıkları roller, İslâm dünyası ve Hıristiyan Batı açısından dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilmektedir. İsmail Hami Danişmend de, “Eğer Oğuz Türkleri İslâmiyet’ten önce veya Müslüman olmadan Batı’ya gelmiş olsalardı, daha önceki Türk kitleleri gibi Hıristiyanlaşıp yok olacaklardı. Oğuz Türkleri İslâmiyet’i kabul etmekle hem siyasî hâkimiyeti ellerinde bulundurdular, hem de millî kimliklerini korudular. İslâmiyet bugünkü varlığını hangi derecede Türklere borçluysa, Türkler de millî varlıklarını İslâm’a borçludur” diyerek İslâmiyet’in Türklerin kültürel kimliklerini muhafaza etmelerine yardımcı olduğunu belirtmiştir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Kaynakça
Danişmend, İsmail Hami, Türkler Niçin Müslüman Oldu?, Timaş Yayınları, İstanbul 2008.
Günay, Ünver-Harun Güngör, Başlangıçlarından Günümüze Türklerin Dini Tarihi, Rağbet Yayınları, İstanbul 2003.
Kitapçı, Zekeriya, Orta Asya’da İslâmiyetin Yayılışı ve Türkler, Damla Matbaacılık, Konya 1994.
Merçil, Erdoğan, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1991.
Şeşen, Ramazan, İbn Fadlan Seyahatnamesi, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2010.
Turan, Osman, Selçuklular ve İslâmiyet, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2005.
Yazıcı, Nesimi, İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009.
Yıldız, Hakkı Dursun, İslâmiyet ve Türkler, Kamer Yayınları, İstanbul 2000.
Yiğit, İsmail, “Kuteybe B. Müslim”, İslam Ansiklopedisi, c. 26, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 2002.
Yiğit, İsmail, “Ömer b. Abdülaziz”, İslam Ansiklopedisi, c. 34, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 2007.
DİĞER MAKALELER
Türkler Nasıl Müslüman Oldu
Osmanlı Tarihi
Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Ankara Savaşı sonrasında oluşan kaotik ortamda, Anadolu ve Rumeli’de siyasî istikrarsızlık ve iktidar savaşlarının hakim olduğu bir tablo mevcuttu. Bu dönemde, Musa Çelebi’nin yanında, daha sonraki süreçte Türk tasavvuf, düşünce ve isyan tarihine konu olan bir şahsiyet vardı. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini(devlet kademesinde yargı ve eğitim işlerinden sorumlu en üst makam) de yapan Şeyh Bedreddin. O, Mehmed Çelebi’nin fetret devri sonunda yani 1413’te iktidarı ele geçirmesiyle, Bursa’nın İznik şehrine sürgüne gönderilmiştir. Birkaç yıl sonra da resmî otoriteye başkaldırıya dönüşen bir isyan hareketine girişmiştir. Şeyh Bedreddin’in, dönemin resmî otoritesini karşısına alması, hakkında çeşitli spekülatif yorumlar yapılmasına sebebiyet vermiştir. Onun siyasî ve dinî yönü ile ilgili olarak dile getirilen iddiaların çoğu ise ideolojik ve anakronik yaklaşımlara dayalı olarak yapılmıştır. Bu durumun günümüze bakan en kötü sonucu, tarihi bir “bilgi alanı” ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören anlayışlar doğrultusunda bir din ve devlet adamının ideolojik bakış açılarına kurban edilerek dinî ve ilmî kimliğinin zedelenmesidir. Öyle ki Şeyh Bedreddin kimilerine göre Peygamberler ile dinler arasında fark olmadığını ileri süren bir sapkın ve İbahiyeci; kimilerine göre ise tarih sahnesine dört yüz yıl önce gelmiş Marksist, sosyalist veya komünist bir devrimci halk hareketçisidir. Hatta bu yoğun ilgi tarih alanı dışına taşarak hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında da hakkında pek çok eserin kaleme alınmasına neden olmuştur. Özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan popüler çalışmaların büyük bir kısmında, isyânın temel karakterinin mülkiyet ortaklığı ve ibâhiye içerikli olduğu iddia edilmiştir. Fakat yakın dönemde yapılan bu çalışmaların birçoğunun temel kaynaklardan yoksun, bilimsellik iddiasından oldukça uzak ve ideolojik doğrultuda kaleme alındığı; ayrıca olayın sahip olunan düşünce ve inanç kalıplarına kurban edildiği görülmektedir. Bu yazımızda, özellikle isyan hareketinden kaynaklanan bir tepkiyle halk muhayyilesinde zındık ve mülhid yani sapkın olarak yer eden Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Türkler Nasıl Müslüman Oldu
Türk Tarihi
Türklerin İslamiyet'i Kabul Psikolojisi

Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle neticelenen tarihî sürecin siyasî, askerî ve tarihî safhaları ile ilgili muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, konu hakkında bilinmeyen birçok hususu aydınlığa kavuşturmakla birlikte muhtelif tez ve düşüncelerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan görüş farklılıkları içerisinde en dikkat çekicisi, “Türklerin, önceden mensup oldukları inanç sistemi ve hayat tarzıyla büyük bir benzerlik taşıyan İslâmiyet’i kabulde hiç zorlanmadıkları ve bu yeni dinle tanışmalarından hemen sonra çok hızlı bir şekilde ve toplu olarak İslâmiyet’i kabul ettikleri” görüşüne karşı “aslında bu sürecin hiç de söylendiği gibi kısa sürede ve kolay olmadığı, hatta Türkler arasında İslâmiyet’in cebrî bir surette yayıldığı” iddiasıdır. Konuyu ele alan araştırmacıların, aynı tarihî kaynaklardan istifade etmiş olmalarına rağmen, çok farklı neticelere ulaşmaları veya birbirine taban tabana zıt görüşler ileri sürmeleri ilginçtir. Kanaatimizce bu durumun sebebi, meselenin sadece tarihî hadiselerden hareketle ele alınması ve buna bağlı olarak sözkonusu sürecin sosyal, psikolojik, kültürel ve iktisadî cephelerinin ya ihmal edilmesi ya da kişisel görüş ve kanaatlere göre şekillendirilmiş olmasıdır. Hâlbuki Türklerin İslâmiyet’i kabul sürecini, sadece tarihî kaynaklarda yer alan bilgileri, hele de bu bilgilerin bir kısmını veya istenen kısımlarını ele almak suretiyle izah etmek mümkün değildir. Zira sözkonusu süreç, tarihî olduğu kadar sosyolojik, psikolojik, kültürel ve hatta iktisadî cepheleri olan çok yönlü bir değişim sürecini kapsamaktadır. Bu bakımdan bir “din değiştirme” hadisesi olan Türklerin İslamiyet’i kabul sürecini, özellikle psikolojik ve sosyolojik yönlerini esas almak suretiyle değerlendirmek, meselenin izahı için daha “doğru” ve “gerçekçi” bir bakış açısı oluşturma konusunda büyük önem taşımaktadır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun