Seymenlik Geleneği ve Ankara Seymenleri

Seymenlik Geleneği ve Ankara Seymenleri

Oğuz Türklerinin çeşitli dönemlerde oluşturduğu birer kardeşlik örgütlenmesi... Oğuz kervanı bir yerden diğerine göç ederken, herhangi bir saldırıya karşı kervanı korumak için ön saflarda yer alan, kızılca günlerde kurulan bir Oğuz Töresi... Ankara efesi, Ankara yiğidi... 6. yüzyıl Oğuz Türklerinden günümüze uzanan bir gelenek: Seymenlik.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Ankara halkı Orta Asya Türklerinden bu yana Seymen Alayı denilen bir Türk geleneğini milli vicdanında gizli bir sihir olarak yaşatmıştır. Seymen Alayları milli felaket günlerinde, bir beyliğin ve bir devletin yıkılış sıralarında yeni bir devlet kurmak ve yeni bir başkan seçmek için kurulmuştur. Bu geleneği sadece Ankara sakladığı ve yaşattığı için günümüzde Ankara Seymenleri şeklinde anılmaktadır. Seymenlik Anadolu’daki zeybeklik, yarenlik, efelik gibi kültürel öğelerle benzer olsa da organizasyon yapısı bakımından hepsinden daha kapsamlıdır. Türkler, Anadolu’ya ve zamanla yerleşik yaşama geçtikçe Seymenlerin kervanı ve obaları koruma görevi, şehirlerde düzeni, köylerde ise köyü ve gelini koruma, ona eşlik etme görevine dönüşmüştür.  

Seymenliğin değerleri ise Oğuz Türklerinin çeşitli dönemlerde oluşturduğu ve birer kardeşlik örgütlenmesi olan Alperenlik ile Ahilik statülerinde olduğu gibi cömertlik, mertlik ve bilgelik temel ilkelerinden oluşan üçlü bir sacayağı üzerine oturmaktadır. Cömertlik ilkesi, fedakârlık, yardımseverlik ve dayanışma erdemlerini kapsamaktadır. Mertlik ilkesi, cesur, güvenilir ve dürüst olmakta ifadesini bulmaktadır. Bilgelik ilkesi ise aydın, engin, ağırbaşlı ve tevazu içinde olmayı içermektedir. Nitekim Eski Ankara’da anne ve babalar yetişme çağındaki erkek çocuklarını efe terbiyesi almaları için efelere teslim ederlerdi. Efeler küçük delikanlıların kötü yerlere alışmalarını önler; terbiyelerine, tutum ve davranışlarına dikkat ederler, onların büyüğünü sayan, küçüğünü koruyan, vatanına ve milletine yararlı insanlar olmaları için özen gösterirlerdi. Bu durum da Seymenlik geleneğinin günümüze nasıl yansıdığının bir göstergesidir.

Seymen, Ankara efesidir, Ankara yiğididir. Seymenlik, 6. Yüzyıl Oğuz Türklerine kadar uzanan bir gelenektir. Orta Asya’da doğa koşullarıyla baş etmeye çalışan Oğuz kervanı bir yerden diğerine göç ederken, herhangi bir saldırıya karşı kervanı korumak, ön saflarda yer alan Seymenlerin görevidir. Seymen Orta Asya göçebe Türklerinin obaları koruyan yiğitleri (Alpler) iken Batı’ya göç ve İslamiyet’in kabulüyle birlikte Alperenler ve Gaziler gibi farklı unvanlar içinde yer almışlardır. Her ne kadar Seymenlik kültürünün ana damarı Orta Asya olsa da Türklerin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte Selçuklu, Beylikler (Ankara’da Ahiler) ve Osmanlı dönemlerinde yeniden şekillenmiştir.

Yeniden şekillenme sürecinden kısaca bahsetmek gerekirse Ankara 1073′ü izleyen yıllarda Bizanslılar, Danişmendliler ve Selçuklular arasında birkaç kez el değiştirmiştir. Nihayet 1143′te Selçuklu Sultanı I. Mesut tarafından kesin olarak Türk ülkesine katılmıştır. 13. Ve 14. Yüzyıllarda Moğolların ve İlhanlıların istilası sonucu Ankara sıkıntılı yıllar yaşamıştır. Bu dönemde, İlhanlılar Devleti’ne ait ordunun bir karargâhı Ankara yakınlarında bulundurulmuştur. İşte bu andan Ankara’nın 1354’te Osmanlı kontrolüne geçeceği ana kadar Ahilik; dini, iktisadi ve sosyal bir kurum olarak gelişmiştir. Ankara, İlhanlıların hâkimiyetinden Osmanlıların idaresine geçinceye kadar Ahiler tarafından yönetilmiştir. Anadolu'nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında çok önemli rol oynayan Ahiler, bu dönemde dini ve iktisadi bir örgütlenme olarak kalmamış, içinde yaşanılan koşullar gereği, şehrin asayişini (güvenliğini) koruma ve dışarıdan gelen saldırılara karşı şehri savunma görevini de üzerlerine almışlardır. Bu amaç doğrultusunda Ahi organizasyonunun askeri kanadı olarak Ankara’da bugün de yaşayan ve Seymenlik geleneğinin biçimlenmesinde etkin olan “Ahi Alayları” diğer bir adıyla da “Yiğit Alayları” kurulmuştur. Seymen Alayı da burada bahsettiğimiz Ahilerin askeri birliklerinin ve Ahi Alayları’nın benzeri ve devamıdır. Başka bir deyişle Seymenliğin bugünkü halini almasında Ahi örgütlenmesinin büyük rolü olmuştur. Sivillerden oluşan ve gönüllü bir kurum olan Seymen (Yiğit) Alayları zorunlu durumlarda ve çoğu kez savunma amaçlı olarak işlev görmüştür. Seymen Alayı’nın, etki ve yansımaları Yeniçeri Ocağı’na ve Osmanlı Devleti’nin diğer kurumlarına geçmiştir.

Seymen Alayı kızılca günlerde kurulan bir Oğuz töresidir. Milli felaket günlerinde, bir beyliğin ya da devletin yıkılışında; yeni devleti kurmak ve yeni lideri seçmek için Seymen Alayları düzenlenmiştir. Selçuklu Devleti’nin Cend’de kuruluşu, Osmanlı Devleti’nin Söğüt’te kuruluşu bu geleneğe çok benzetilmektedir. Selçuk, atlı seymen alayları önünde, bir torbadan bir çocuğa ok çektirilmek suretiyle, kendi okunu çekerek Bey olmuştur. Osman Bey ise, yine atlılar karşısında bir ak keçeye oturtularak dokuz defa havaya kaldırılarak karargâhta dolaştırılmıştır. Ant içilerek Bey tanınmıştır. Seymenlik geleneğinin köklü tarihinde son büyük Seymen Alayı’nın düzenlenişi ise 27 Aralık 1919 tarihine rastlar. Bu tarih Heyet-i Temsiliye Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geldiği tarihtir. Bu tarihte Paşa, Oğuz geleneğindeki gibi görkemli bir şekilde karşılanmıştır. Zira 27 Aralık Anadolu’nun işgal altında olduğu, İstanbul’daki hükümetin görevini yapamadığı bu nedenle de bir grubun ülkeyi kurtarmak adına taşın altına elini koymaya çalıştığı milli bir galeyan anıdır ve bu nedenle Seymen Alayı kurulmuştur. Halk, Oğuz töresinde olduğu gibi liderini seçmiştir.

Seymenler ayaklarına gön ayakkabı, yemeni ve tiftikten diz çorabı giyerler. İçlerine Osmaniye kumaşından içlik ve içliğin üstüne sırmalı camadan (bir tür kısa yelek), bellerine de şal sararlar. Aynı zamanda yanları siyah şeritle süslü mavi veya lacivert zıvga (bir çeşit şalvar) giymekteydiler. Şal kuşağın üstüne bir silahlık, içine de som saplı dedikleri beyaz kemikten bir hançer ile gümüşlü tabanca yerleştirirler. Omuzlarından aşağı gümüş atmalı köstek, kollarında gümüş pazıbant, boyunlarından atma dört köşeli ve üzeri süslü gümüş hamaylı takarlar. Hamaylının içinde kurşun geçirmesin diye yazılı bir dua bulunur. Başlarında fes, üzerinde siyah bir püskül ve poşu denilen ipekli bir yazma bağlarlar. Kısaca kıyafetlerinden de bahsettiğimiz Seymenlik geleneği günümüzde 27 Aralık 1932 tarihinde kurulan Ankara Kulübü bünyesinde yaşatılmakta ve gelecek kuşaklara aktarılmaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
DİĞER MAKALELER
Seymenlik Geleneği ve Ankara Seymenleri
Osmanlı Tarihi
Osmanlı’da Şehzadelik Kurumu: Şehzadeler Nasıl Yetişirdi?

Osmanlı Devleti’nde hükümdardan sonra tahtın meşru varisleri olan şehzadeler, padişahların erkek çocukları olup, Osmanlı veraset anlayışı gereğince taht üzerinde yegâne hakka sahip kişilerdir. Bu hak şehzadelerin padişahtan sonra tahta geçebilmelerini sağlamış olup, bu konuda kuruluş yıllarından itibaren farklı uygulamalar yaşandı. Daha ziyade merkezi yönetim anlayışına dayalı bir devlet politikası içerisinde hareket eden Osmanlı Devleti’nde, şehzadelik makamına büyük saygı duyulmuş ve hanedanın en imtiyazlı sınıfı olarak kabul edilirdi. Bu durum şehzadelerin gelecekte tahta çıkması muhtemel bir padişah gibi yetiştirilmesini ve iyi bir eğitim almalarını gerekli hale getirdi. Bu eğitimler çocuk yaşlardan itibaren ve ilk olarak sarayda başlamaktadır. Yine XVI. yüzyılın sonlarına kadar sancaklara gönderilerek yönetim tecrübesi kazanan şehzadelerin yetiştirilmesindeki usuller, XVII. yüzyılın başlarından itibaren uygulanan yeni ekberiyet sistemi ve bu sisteme bağlı olarak getirilen kafes uygulamasıyla tamamen değişti. Bu sistem devletin yıkılışına kadar yine birtakım değişimler yapılmakla birlikte yürürlükte kalmış ve durum yönetim tecrübesinden yoksun padişahların başa geçmesine sebep oldu. Tüm bu durumlar bize Osmanlı tarihinin her döneminde oldukça önem verilen şehzadelik kurumunda zaman içerisinde dönemin şartları gereğince bir takım düzenleme ve değişikliklerin yapıldığını göstermektedir. Yazımızda bu değişimlerin ne zaman/nasıl ve niçin olduğuna dair soruların kısa cevapları verildi. Nitekim şehzadelik ile ilgili bu değişimlerin tespiti, kurumun işleyişi ve Osmanlı Devleti’nin geleceğini nasıl etkilediğine dair ipuçlarını bize göstermektedir. Bu sebeple yazımızda şehzadelerin doğumları ve bu süreçteki uygulamalar, çocukluk yılları, eğitimleri ile gençlik ve şehzadelik yıllarına dair bilgiler bulacaksınız.

Seymenlik Geleneği ve Ankara Seymenleri
Moğol Tarihi
Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri olmuşlardı. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetmişlerdi. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. Moğol İmparatorluğunun yan kolları içinde kültürel değişim ve etkileşiminin en yoğun yaşandığı devlet kuşkusuz; İran ve Azerbaycan gibi köklü medeniyetlerin merkezinde şekillenen İlhanlılar’da olmuştu. İlhanlılar, dini açıdan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavî dinin etkisinin yoğun hissedildiği, bunun yanında kadim inançlar olan Budizm ve Mecusiliğin de canlılığını koruduğu; kültürel boyutta ise başta İran, Mezopotamya ve Anadolu olmak üzere güçlü eski uygarlıkların etkilerinin hala yaşamı biçimlendirmeye devam ettiği Yakın-Doğu topraklarını yönetmek durumunda kalmışlardı. Göçebe olan Moğollar açısından bu yeni bir tecrübeydi. Bu kültür zenginliğine bir de Moğolların Asya içlerinden taşıdıkları kültür birikimi de eklenince İlhanlıların yönetimi altında oldukça zengin bir kültür dünyası oluşmuştu. Moğolların XIII. yüzyılda neredeyse bütün Avrasya’yı saran saldırıları insanlık tarihinin eşine az rastlanır olaylarındandır. Bütün dünyayı kasıp kavuran Moğol istilası İslam dünyasının da başına gelen büyük bir felaket olmuştu. Müslümanların beş asır boyunca oluşturduğu medeniyete telafisi çok güç olacak tahribatlar vermişti. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Moğollar İslam dünyasının büyük bir çoğunluğunu hakimiyetleri altına aldıktan kısa bir süre sonra zarar verdikleri bu medeniyetin inancına teslim olmuşlar kendilerine din olarak İslamiyet’i seçmişlerdi. Bu gelişme İslamiyet’in Şamanizm başta olmak üzere bölgenin tüm inançlarına karşı apaçık bir zaferiydi. Bu olay bile başlı başına İslam medeniyetin gücünü ve derinliğini göstermektedir

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun