Nakşibendilik ve Timurlular

Nakşibendilik ve Timurlular

Hicri VI.(XII.) asırda Maveraünnehir’in ilim ve kültür merkezlerinden Buhara bölgesinde ‘Hacegân’ tarikatı adıyla teşekkül eden tasavvuf ekolü Horasan’ın melâmet ve fütüvvet anlayışı ile Buhara’nın şer’i ve Sünni İslam anlayışını birleştiren yeni bir sentez ortaya koymuştu. VIII.(XIV.) asırda yaşayan Bahaeddin Nakşbend’in temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemi olan bu mirası devraldıktan sonra Hacegân tarikatının unutulmaya yüz tutan prensiplerini ihya ettiği için yeni bir tarikatın kurucusu olarak ortaya çıkmış ve zamanla Hacegân kelimesinin yerini Nakşibend yani “ kalbe Allah’ın ismini nakşeden” lakabından hareketle ‘Nakşibendiyye’ ismini almıştır. Kısa zamanda Mavenaünnehr’in sınırlarını aşan Nakşibendilik, Doğu Türkistan’ın Kaşgar ve Yarkend gibi şehirlerinden Balkanlar’a, Hicaz’dan Hindistan’a kadar geniş bir İslam coğrafyasında yayılma imkânı bulmuştur.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Bir tarikatın özellikle Nakşibendi’ye gibi yaygın bir tarikatın kimliğinin tespiti çoğunlukla zordur. Belli bir tarihe dayanan önceden düşünülmüş bir temeli yoktur; onun yerine zaman içinde bir şekillenme söz konusudur ve bu şekillenmenin faktörlerini bütünüyle teşhis etmek kolay değildir. Şekillenmesi tamamlandıktan sonra bile bir tarikat çok sayıda kollara ayrılır ve pek az bir formel kimlik korunur. Kollar çoğunlukla farklı karekteristik özellikler kazanır; bu özellikler İslam dünyasının belli bir bölgesindeki farklı bir manevi iklimden, bir veya birkaç başka tarikatla olan karşılıklı etkileşimden ve ya belli bir şeyhin bir çeşit içtihat sayılan yeni uygulamalarından kaynaklanabilir. Bununla beraber bir tarikatın literatüründe ortaya konan aşağı yukarı belli prensiplerin var olduğu da bir gerçektir. Bu nedenle Nakşibendi yolunun esaslarını belirlemek için Hace Abdulhalik Gucdüvanı (v.617/1220) tarafından ortaya konan sekiz prensibe ve Hace Bahaeddin Nakşibend (v.792/1369) tarafından bunlara eklenen üç prensiple beraber Kelimat-ı Kudsiye olarak bilinen toplam on bir prensibe başvurmak gerekir. Fakat bir araya getirildiklerinde bile Nakşibendiyye’nin prensipleriyle ilgili bu ve benzeri ifadeler, tarikatın geniş ve çeşitli siyasi, sosyal ve coğrafi çevrelerde şekillenene ve ifadesini bulanan kimliğini ortaya koymaya yetmez. İlave olarak kapsamlı ve karakteristik bir uygulama bulma ümidiyle, tarikatın o çevrelerle olan karşılıklı etkileşimine bakmak gerekir. Bu etkileşim şekillerinden birisi siyasi yapıdır. Birçok yazar siyasi katılımı Nakşibendi tarihinin çok rastlanan bir özelliği olarak görür. Son zamanlarda araştırmacıların tarikata olan ilgisindeki artışın nedeni muhtemelen budur.

Hemedani ve Bahaddin arasındaki silsile zincirinde Emir Külal’den önce siyasi bir faaliyetin izine rastlanmaz. Çağataylılar’dan sonra Orta Asya’da otuz beş yıl hüküm süren Timur’un(772-807/1370-1405) Nakşibendi silsilesinde Bahaeddin’den önce, sondan bir önceki halka olan Emir Külal’e intisap ettiği rivayet edilir. Nakşi kaynaklarında bulunan Emir Külal ile ilgili menkıbelerde Timur’dan bahsedilmez; fakat Timur’a atfedilen hatıralarda bu iki insanın birkaç kez buluştuğu kaydedilir. Bunlardan ilkinde Emir Külal’in, Timur’un İslam dünyasındaki fetihlerini önceden gördüğü ve onayladığından bahsedilir. Daha sonra Timur, Harezm’e karşı seferinden önce Emir Külal’e danıştığında eğer başarılı olursa Semerkand’ın vergi gelirini bir yıl kendisine vereceğine söz vermiş; Emir Külal’de onun zafer kazanması için dua etmiştir. Bu sebeple Timur’u Harezm’i fetih etmeye teşvik eden de odur. Emir Külal ile Bahaeddin Nakşibendi’nin arasının biraz açık olması, Timur’u Nakşibend ile görüşmekten alıkoymuş olabilir. Gerçi bazı kaynaklarda Timur ölünce Bahaeddin Nakşibend’in: “Timur öldü, iman götürdü.” diyerek ölümünün ardından şehadet ettiğini naklediyorsa da Nakşibend Timur’dan on altı sene önce vefat ettiği için bu rivayetin yanlış olduğu açıktır.

Timurlular Zamanında Nakşibendilik

Nakşibendilerin Timur ile olan ilişkilerinin hâkim bir karakter kazanması için birkaç kuşak geçmesi gerekti. Bahaeddin Nakşibend’in kendisine gelince, genç yaşında başından geçen ilginç bir olay belki siyasi bir tavır sayılabilir. Kendisi altı yıl kadar Yesevi dervişi Halil Ata ile birlikte kalmıştır; bu derviş görünüşe göre Kazan Han adıyla, Çağatay hanedanı üyesi olarak Amu Derya ötesinin bir kısmına hükmederken, Bahaeddin ona infaz memurluğu yaptı. Kayıtlara göre bu önemli bir meslekti; çünkü tarihçi Hafız-ı Ebrû’nun ifadesiyle “Kazan Han, doymak bilmez bir şekilde köklü aileleri ve büyük emirleri yok etme eğilimindeydi.” Sonunda bir Türk emiri olan Kazagan tarafından askeri bir isyanla devrildi Zeki Velidi Togan, Bahaeddin Nakşibend’in hayatındaki bu olaylara Nakşibendilerdeki şeriatı uygulamak amacıyla idarecilerle işbirliği yapma eğiliminin ilk örnekleri olarak gösteriyor ve buna göre Kazan Han’ı fanatik bir Müslüman sayarken, muhaliflerini Türk-Moğol geleneğinin sadık koruyucuları kabul ediyor. Kaynaklarda Togan’ın alıntı yaptıkları dâhil, böyle bir yorumu haklı çıkarak herhangi bir şey yoktur. İslami dürüstlüğün numunesi olarak gösterilen, daha çok Kazan’ın düşmanı olan Kazagan’dır. Bahaeddin, Kazan Han’la olan yakınlığından tarafsız bir şekilde bahseder; Ona hizmet etmekten pişman olduğunu veya düşünce üzüldüğünü söylemez; sadece “ bütün dünya işlerinden el etek çektiğini” ifade eder. Bahaeddin ile bir hükümdar arasında bir bağlantı daha kayıtlıdır. Oda hac dönüşünde Herat’da Kart hanedanı mensubu Muizzeddin Hüseyin ile olan görüşmesidir.

Timur’dan sonra Timurlular (807-906/1405-1501) adıyla devam eden hanedanın birçok üyesiyle Nakşibendiler’in ilişki kurduğu görülmektedir. Timur’dan sonra Semerkand’ta tahta oturan torunu Mirza Halil b. Miranşah ile Muhammed Parsa’nin arası iyi değildi. Bunun sebebi Mirza Halil’in siyasi rakibi olan Şahruh ile Parsa’nın samimiyet kurup mektuplaşması olmalıdır. Mirza Halil Muhammed Parsa’ya Maveraünnerh’in kuzeyine gitmesini tavsiye edip, bu sayede o bölgenin Müslümanlaşacağını söylerken aslında politik bir üslupla onun Maveraünnehir’i terk etmesini istiyordu. Ancak birkaç gün sonra (811/1409) Herat’ta idareci olan Timur’un oğlu Şahruh Semerkand’a yürüdü ve tahtı ele geçirdi Parsa’da Buhara’dan ayrılmak zorunda kalmadı.

Şahruh Semerkand’ta oğlu Uluğ Bey’i bırakarak Herat’a döndü ve devleti oradan yönetti. Nakşibendliler ile iyi ilişkiler içinde olduğu anlaşılan Şahruh’un Hace Hasan Attar’ı ata bindirip yanında yaya olarak yürüdüğü rivayet edilir. Ancak Semerkand’ta idareci olarak kalan Uluğ Bey Nakşibendliler’e aynı yakınlığı göstermemiştir. Uluğ Bey yaşlı Nakşibendi şeyhi Nizameddin Hamuş’unSemerkand’ıterketmesini istemiştir. Nizameddin Hamuş Taşkend’e gitmiş, bir süre sonra Uluğ Bey, oğlu Abdüllatif tarafından mağlup edilerek öldürtülmüştür.(853/1449).(11) Abdüllatif’in kısa süren iktidarından sonra Mirza Abdullah tahta geçti.(854/1450) Ubeydullah Ahrar Nakşibendi silsilesinden siyasi ilgisi oldukça fazla olan biriydi. Bektaşi terminolojisini kullanacak olursak onu, Nakşibendiler’in pir-i sânisi(ikinci pisi) sayabiliriz. Tarikatın coğrafi kapsamını Amu Derya havzası ötesine taşıyan ona ilk defa kurumsal yapı kazandıran odur. Ahrar kendisinin, “sultanlarla görüşmek ve gönüllerini kazanmak suretiyle Müslümanların amaçlarına ulaşmalarını sağlayarak onları zalimlerin zulmünden korumak üzere” Allah ve Resulü tarafından görevlendirdiğine inanmıştır. Bu, sonuçta Bahaeddin’in şeriata sadakatteki ısrarını ibadet ve maneviyat sahasının dışına siyasete taşımak anlamına geliyor ve Maveraünnehir’de belli Türk-Moğol gelenek ve kanunların bastırılmasını gerektiriyordu. Bahaeddin’in Kazan Han’la olan yakınlığı, Ahrar’ın faaliyetlerine benzemiyordu. Ahrar’ın faaliyeti, şeriata dayanan yerleşik Orta Asya Farsça konuşan toplumuyla henüz kısmen İslamlaşmış olan göçebe Türk rakipleri arasında bir yerdeydi. Taşkend’ten Semerkand’a gelerek onunla görüşmek istediyse de buna muvaffak olamadı. Kısa bir süre sonra Sultan Ebu Said Mirza Abdullah’ı yenerek Semerkand’ta padişah olunca(855/1451) Nakşibendililer için parlak bir dönem başladı. Ubeydullah Ahrar’ın Ebu Said’i Mirza Abdullah ile savaşıp tahtı ele geçirmeye teşvik ettiği anlaşılmaktadır. Timur hanedanı emirlerinden Ebu Said’i etkisi altına alan Ahrar 865/1460’da Buhara ve Semarkand’ta Tamga vergisini ortadan kaldırmasını sağladı ve Ebu Said daha sonra başa geçen Abdüllatif zamanında çeşitli olaylarda önemli rol oynadı.

Ahrar’ın zamanından itibaren siyasal katılım Nakşibendi tarihinin sık rastlanan bir özelliği oldu ve onun örneği kuşkusuz birçok şey için önemliydi. Ahrar’ın uygulamalarından, şeyhlerin devamlı olarak siyasete müdahale etmesi gerektiği gibi bir sonuç çıkmaz ancak gerektiği yerde şeriatı koruma ve öne çıkarmanın görev olduğu anlaşılabilir. Onun, hükümdarlarla yakınlaşmanın gerekliliğine ilişkin bütün sözleri, şeriatın uygulamasını sağlamak için ve kişisel bir misyon sebebiyledir.

Ubeydullah Ahrar’ın vefatından dört sene sonra 889 (1494) senesinde Sultan Ahmed Mirza da vefat edince Timurlular arasında iktidar kavgaları başlamış, bu mücadele de farklı taraftarları tutan Ubeydullah Ahrar’ın oğulları bazı sıkıntılara maruz kalmışlardır. 906 (1500) senesinde Özbekler’den Şeybani Han (906-915/1500-1509) Semerkand’ı ele geçirip tahta oturunca önceki Timurlu hükümdarını desteklemiş olan Ubeydullah Ahrar’ın küçük oğlu Muhammed Yahya’nın mallarına el konmuş ve Horasan yolunda aile fertleriyle birlikte öldürtülmüştür. Bu arada Horasan’da Herat merkezli Timur Devleti’ni idare eden Hüseyin Baykara ile Nakşibendililer’in yakın ilişki içinde olduğunu da zikretmek gerekir. 872-911/1468-1506 yılları arasında Herat’ta hüküm süren Hüseyin Baykara’nın müşaviri ve en yakın arkadaşlarından biri olan Ali ŞirNevai (ö.906/1501) idi. Adeta ona devletin başındaki ikinci adam gözüyle bakılıyordu. Bir ara Esterbat valiliği de yapan Nevai’nin Nakşibendi Şeyhi Abdurrahman Cami’ye de mürid olduğu anlaşılmaktadır. Hüseyin Baykara Abdurrahman Cami’ye de büyük bir hürmet gösteriyordu. Herat’ta onun için bir medrese inşa etmişti. Baykara Nevai ve Cami gibi şahıslar sayesinde o dönemde Herat bir medeniyet ve kültür merkezi haline gelmiştir.

Emir Külal ve Timur

Timur’un hayatında etkili olan bir diğer şahsiyet de Şemseddin Külal’in şeyhi Emir Külal’di(ö.1370). Nakşibendi tarikatının kurucusu Bahaeddin Nakşbend’in de şeyhi olan bu zat, bir gün Buhara’da Cuma namazı kıldıktan sonra bazı müritleriyle Sühari Köyü’ndeki evine giderken Kelabad’a geldiği zaman çayırlık üzerinde oturan ve aralarında Timur’unda bulunduğu bir grup insana rast gelir. Bu zatın Emir Külal olduğunu öğrenen Timur, hemen yanına gider ve kendisinden tavsiye ister. Ancak Emir Külal “ Biz meşayıhdan işaret gelmedikçe bir şey söyleyemeyiz ama bekleyin ve uyanık olun, sizin işinizi aydınlık görüyorum.” diyerek yoluna devam eder ve evine ulaşınca halvete girer. Yatsı namazından sonra Karaman Köyü’nde sırdaşı Şeyh Mansur’u çağırtarak: “ Hemen Timur’un yanına git ve hiç durmadan Harezm’e hareket etmesini, orayı fethettikten sonra da Semerkand’a yönelmesini söyle der. Şeyh Mansur’un bu haberi kendine ulaştırması üzerine Timur hemen Harezm’e hareket eder ve kısa bir süre sonra silahlı bir grup gelerek Timur’un çadırını kuşatır ama içeride hiç kimseyi bulamazlar. Timur, düşmanlarının suikast girişiminden bu şekilde kurtulmuştur. Fethettiği ülke ve şehirlerdeki âlimleri, bilim adamlarını ve sanatkârlarını Semerkand’a getirmeyi adet edinmiş olan Timur’un başkentine bu kimseler arasında din adamları önemli bir yer tutmaktaydı. İktidara geldikten sonra Emir Külal’i de Semerkand’a davet etmiş, fakat Emir Külal bu daveti kibarca reddederek, yerine oğlu Emir Ömer’i göndermiş ve Timur’a takva ve adalet sahibi olmasını tavsiye etmiştir. Timur’un âlimler ile olan ilişkisi sadece kendilerini himaye etmek ve nasihatlerini dinlemekten ibaret değildi. Timur devamlı olarak âlimler ile sohbet ve tartışma meclislerinde bir araya gelir, bazen âlimler arasında cereyan eden ilmi tartışma ve münazaraları izler, bazen de bizzat kendisi âlimlerle ilmi tartışma ve sohbetlerde bulunurdu. Tarihçiler Timur’un bu âdetini, “Timur, çoğunlukla memleket işlerinden boş kaldığı zaman, yani emirler ve vezirlerle önemli meseleleri konuşup, kararlar aldıktan ve onlara gerekli talimatları verdikten sonra, şerif bahislerde bulunmak, şeriat meselelerini ortaya koymak, bilimin inceliklerinden bahsetmek ve ilmi tartışmalarda bulunmak üzere etraftaki fazilet sahibi kimseleri ve önde gelen âlimleri toplardı” şeklinde dile getirmektedirler.

Nakşibendi literatürüne göre Timur, bir gün Şemseddin Külal ile birlikte Emir Külal’i ziyarete giderek bu ziyaret sırasında Emir Külal’e intisap etmiş ve Emir Külal de Timur’un Tasavvuf eğitimini bizzat Şemseddin Külal’e havale etmiştir. Bununla birlikte Emir Külal’in Timur’un mürşidi olduğu ve kendisine müspet baktığı yolundaki rivayetlerin sağlam bir kaynaktan gelmeyip, sadece Timur’a atfedilen sıhhati şüpheli olan hatıralara (Tüzikât-ı Timuri) dayandığı görüşünde olan araştırmacılar da vardır

Bahaeddin Nakşıbend

Emir Külal ve Şemseddin Külal’in mensup oldukları Buhara merkezli Hacegan tarikatı, Emir Külal’in müridi ve halifelerinden olan Bahaeddin Nakşbend (ö. 1389)’den sonra, kendisine nisbetle Nakşibendiyye olarak adlandırılmış ve özellikle XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Timurlu, dini, sosyal ve siyasi hayatın önemli bir rol oynamıştır. Hacegan tarikatı mensupları ile iyi ilişkiler olan Timur’un çağdaşı Bahaeddin Nakşbend ile ilişkisine baktığımızda ise bu konuda gerek Timurlu gerekse dönemin diğer kaynaklarında herhangi bir kayıt karşımıza çıkmamaktadır. Fakat Bahaeddin Nakşbend çalışmaları ile tanınan Tosun, konu ile ilgili olarak “Geç döneme ait bir eserde Timur’un, bir gün Buhara’da bir sokaktan geçerken Hace Nakşbend hankâhı dervişlerinin tekkenin kilimlerini süpürdüklerini gördüğünü, Timur’un orada durarak misk koklar gibi kokladığını, onların sufilere olan bu hürmeti ve tevazuundan dolayı Bahaeddin Nakşbend Timur ölünce, ‘Timur öldü iman götürdü (imanla göçtü)’ diyerek hüsn-ü hatimesine şehadet ettiğinin nakledildiğini” ifade eder. Timur ile Bahaeddin Nakşbend’in doğrudan görüştüklerini ima etmeyen bu rivayette geçen Nakşbend’e atfedilen ifadeye, Bahaeddin Nakşbend’in Timur’dan on altı sene önce ölmesinden dolayı şüpheyle yaklaşır.

Tosun’a göre Timur’un Bahaeddin Nakşbend ile görüşmemiş olmasının arkasında iki ihtimal yatmaktadır. Birincisi, Bahaeddin Nakşbend’in yaşamış olduğu tecrübelerden dolayı siyasetten soğuması ve Timur ile görüşmek istememesi; ikincisi de, zikrin hafi veya cehri olarak yapılması gerektiği konusunda farklı görüşte olması nedeniyle Emir Külal ile Nakşbend’in aralarının açık olmasının Timur’u, Nakşbend ile görüşmekten alıkoymuş olabileceğidir. Her ne kadar Timur’un Bahaeddin Nakşbend ile doğrudan bir ilişkisi olmasa da Nakşibendilik Timur’un ölümünden sonra Timurlu hükümdarlarının en fazla teveccüh gösterdikleri tarikat haline gelecektir. Bu bağlamda Muhammed Parsa, Ubeydullah Ahrar, Molla Abdurrahman-ı Cami gibi Nakşbendi tarikatı mensuplarının Timurlu sultanları ile olan ilişkileri ve Timurlu siyasi hayatı üzerindeki etkileri vardır

Hanedan ve Nakşiler

Sermerkand’ın güneyindeki Keş (Şehr-i Sebz)’de doğan Timur’un dini inancı üzerinde, samimi bir Müslüman olan, âlimleri ve dervişleri kendine dost edinerek vaktinin çoğunu onlarla sohbet ederek geçiren ve özellikle de Şeyh Şemseddin Külal (Kular) ile iyi ilişkilere sahip olduğunu bildiğimiz babası Taragay’ın etkisi büyüktür. Müslüman bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelen ve ilk dini bilgilerini onlardan alan Timur okul çağında geldiğinde ise Keş’teki dervişlerin medreselerine devam ederek daha geniş bilgiler edinmiştir. Babası gibi kendisi de, daha gençlik yıllarında Şeyh Şemseddin Külal ve onun mürşidi Emir Külal ile iyi ilişkilerde bulunarak hem dini bilgisini pekiştirmiş hem de tasavvufi çevrelerle olan münasebetini güçlendirmiştir.

Timurlu hükümdarların dini hayatına ve Nakşibendi ile olan ilişkilerine genel olarak baktığımız zaman Nakşibendi literatüründe Timur’un Emir Külal’a intisap ederek onun müridi olduğu ve Emir Külal’in de bu yeni müridinin tasavvuf eğitimini Şemseddin Külal’e havale ettiği rivayet edilmektedir. Bu rivayete dayanarak Timur’un tasavvuf eğitimini aldığını kesin olarak söyleyemesek de, gerek kıssahânların kendisine okuduğu tarih ve siyer kitapları, gerekse ulema ile devamlı olarak yaptığı sohbetler sayesinde âlimlerle tartışabilecek hatta soruları ile onları şaşırtacak şekilde dini bilgisini ilerlettiği bir gerçektir.

Timur’un 18 Şubat 1405 yılında ölmesi üzerine, idarecisi bulunduğu Horasan’ın başkenti Herat’ta tahta oturarak bu şehri kendisine başkent edinen Timur’un en küçük oğlu Şahruh, en uzun saltanat süren Timurlu hükümdarı olarak karşımıza çıkar. Timurlu hükümdarlarının en dindarı olarak bilinen Şahruh, dönemin kaynaklarında günlük hayatında ibadetlerini hiç aksatmayan mütedeyyin bir Müslüman, devlet idare ederken İslam dinini gereklerini daima yerine getiren bir hükümdar olarak gösterilmektedir. Dini ilimlere önem veren tefsir, hadis, fıkıh ve tarih kitapları okuyarak çeşitli meseleleri mütalaa eden Şahruh da, babası Timur gibi âlimlerle bir araya gelmekten ve onlarla sohbet etmekten hoşlanırdı.

Uluğ Bey ve haleflerinin dini hayatına baktığımız zaman; 12 Mart 1447 tarihinde ölen Şahruh’un oğulları arasında en iyi eğitime sahip olan ve idarecisi bulunduğu Semerkand’da tahta oturarak dedesi Timur gibi kendine başkent seçen Uluğ Bey tarihteki ender âlim hükümdarlardan birisidir. Tarihçilerin deyimi ile “Eflatun’un bilgisi ve Feridun’un haşmetini” şahsında toplamış olan Uluğ Bey, hükümdarlığı kadar ilmi çalışmaları ile ün salmıştır. Eşsiz bir matematik ve astronomi âlimi olan bu Timurlu hükümdarı daha çok Semerkand’da yaptırmış olduğu rasathanede astronomi çalışmaları ile ilgilenmiş ve Zic-i Cedid-i Gürkani adı ile meşhur olan zic cetvelini hazırlamıştır. Babası Şahruh ve dedesi Timur gibi Uluğ Bey de âlimleri ve bilim adamlarını seven, onlara saygı gösteren ve onları himaye eden bir hükümdardı. İlme düşkün olduğu Semerkand ve Buhara’da çok sayıda medrese ve hankâh yaptırmasından, buralarda bizzat ders verip âlimlerle ilmi meclisler ve ders halkaları toplamasından da anlaşılmaktadır. Buhara’da inşa ettiği medresenin kapısı üzerine “İlim tahsil etmenin kadın-erkek bütün Müslümanlara farz olduğu” hadisini yazdırması kendisinin ilim tahsil etmeyi yalnızca bir merak olarak değil aynı zamanda dini bir görev olarak gördüğünün bir göstergesidir.

Ebû Said ve haleflerinin dini hayatına baktığımız zaman; 1451 yılında Abdullah’ı mağlup edip öldürerek Semerkand’da hükümdarlığını ilan eden Ebû Said, akıllı, feraset sahibi, mantıklı ve basiretli bir Timurlu sultanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaynaklara göre on dokuz yıllık saltanatı boyunca halkını korumak ve gözetlemek, adaleti yaymak ve adalet kurumlarını muhafaza etmek için çaba harcamıştır. Bunu yaparken de şeriatı asla çiğnememiş, seyyidler, ulema, şeyhler ve fuzelâyı daima korumuş ve gözetmiştir. Tahta çıkar çıkmaz adaleti uygulamaya, Abdüllatif’i öldürenleri idam ettirerek başlamıştır. Kaynaklarda adil olmasının yanı sıra dindarlığı da vurgulanan Ebu Said’in tasavvuf ehline önem verdiği ver onların meclislerine ve sohbetlerine katıldığını görmekteyiz. Özellikle Nakşibendi şeyhi Ubeydullah Ahrar ile çok iyi bir ilişkiye sahip olduğu ve her işinde ona danıştığını biliyoruz.

Bu bilgilere bakılarak Ebû Said’in Şahruh’tan sonra gelen en dindar Timurlu hükümdarı olduğunu söyleyebiliriz. Ebû Said Herat’ta hüküm sürerken, Fergana ve Sermarkand bölgelerine atadığı ve ölümünden sonra Herat tahtına oturan Hüseyin Baykara döneminde de bu bölgelerde hâkimiyetlerini devam ettiren çocukları Ömer Şeyh Mirza(1456-1493) ile Sultan Ahmed Mirza (1451-1494)’nın dini hayatlarında da babalarının ve Ubeydullah Ahrar’ın dindarlığı etkili olmuştur. Babür’e göre Ferganahâkimi Ömer Şeyh Mirza Hace Ubeydullah Ahrar’ın müridi idi. Babür’e göre, Semerkand ve Buhara’ya hâkim olan Sultan Ahmed Mirza da Hanefi mezhebine bağlı, temiz itikatlı bir kimseydi. O da Hace Ubeydullah Ahrar’ın müridi olup, onun sohbetlerine katılır, babası gibi her işinde Ahrar’a danışır ve önemli meselelerde şeriata göre karar verirdi. Sözüne sadık, adil ve edepli bir kimseydi.

1469 yılında Sultan Ebû Said’in Azerbaycan seferi sırasında ölmesi üzerine Herat’ta 24 Mart 1469 tarihinde adına hutbe okunan Hüseyin Baykara ise Timurlu Devleti’nin son hükümdarıdır. Hüseyin Baykara döneminde Timurlu ülkesi Ebû Said’in çocuklarının hüküm sürdüğü Maveraünnehir ve kendisinin hâkim olduğu Horasan olmak üzere iki kola ayrılmıştı ki o, Timurlu devletinin Horasan kolunu, 5 Mayıs 1506 tarihinde ölünceye kadar idare etmiştir. Hüseyin Baykara tahta çıktığında Şiiliğe meyilli olup hutbenin On İki İmam adına okunmasına izin vermiş fakat çoğunluğu Sünni olan Herat halkının bu duruma tepki göstermeleri ve Ali Şir Nevai ile Molla Cami’nin nasihatleri üzerine tekrar Sünniliği tercih etmiştir. O, seyyidleri, ulemayı, fuzelâyı ve şairleri devamlı himaye ederek maaş bağlar ve isteklerini hemen yerine getirirdi. Hüseyin Baykara’nın en büyük emiri ve dönemin en önde gelen şahsiyetlerinden olan Ali Şir Nevai’nin, Molla Cami’nin müridi olmak suretiyle Nakşibendi tarikatına mensup olduğunu biliyoruz.

Nakşibendilik’in Zirve Yılları

Timur’dan sonra Timurlu hükümdarı olan Şahruh hiç vakit kaybetmeden bir İslamileştirme siyasetine girmiştir. Şahruh bu siyaseti, 1409 yılında başkent Semerkand’ı ele geçirdiği zaman, ilk önce babası Timur’un mezarını ziyaret ettikten sonra başlamıştır.

Aşırı Şii temayüllü akımlara, şeyhlere ve seyyidlere karşı tutuklamalar ve idam hükümleri ile tavrını belirleyen Şahruh’un Sünni tarikatlar ve şeyhler ile olan ilişkisine bakıldığında, daha çok Nakşibendi tarikatı üyeleriyle iyi ilişkiler kurduğu ve kendilerine saygıda kusur etmediği görülür ki, bu ilişki Nakşibendi literatüründe şu şekilde anlatılmaktadır: Bahaeddin Nakşbend’in kızından torunu olan Hace Hasan Attar, bir gün Bağ-ı Zagan taraflarına geldiği zaman Şahruh’u ziyaret etmiş ve Şahruh da kendisine bir at hediye etmiştir. Hace’yi koltuğuna girip atın yanına kadar götüren Şahruh, kendisine duyduğu saygıdan, bir eliyle atın dizginlerini tutup, bir yandan da ata binmesine yardım ederken, at birden huysuzlanarak hareket etmiş ve Şahruh ata binmiş olan Hace’nin yanına birkaç adım koşarak atı durdurabilmiştir. Bunun üzerine Hasan Attar attan inip Buhara’ya doğru dönerek dua etmiş ve Bahaeddin Nakşbendi’n çocukluğunda kendisi için “Çok yakında bu çocuk at üstündeyken şevketli hükümdarlar onun yanı sıra yaya yürüyecekler” dediğini ifade etmiştir.

Şahruh’un en fazla ilgi gösterdiği şeyh ise Bahaeddin Nakşbend’in halifesi Muhammed Parsa(ö.1420) olmuştur. Şahruh’un en büyük siyasi rahibi olan Mirza Halil Sultan’ın Semerkand hâkimi olduğu dönemde, Muhammed Parsa’nın Müslümanların işlerinin düzenlenmesi konusunda Şahruh ile mektuplaştığı ve Şahruh’un, Parsa’nın isteklerini yerine getirdikleri bilinmektedir. Şahruh ile Muhammed Parsa arasında kurulan bu samimiyet, taht mücadelesine girdiği rakibi Halil Sultan’ı rahatsız etmiş ve Halil Sultan, Buhara’da ikamet eden Muhammed Parsa’ya, “Deşt-i Kıpçak’a gidip bölgenin Müslümanlaşması için çalışmasını” tavsiye ederek, kendisini politik bir şekilde Maveraünnehir’den uzaklaştırmak istemiştir. Şahruh’un aradan birkaç gün geçmeden Semerkand üzerine yürüyerek tahtı ele geçirmesi üzerine Muhammed Parsa Buhara’dan ayrılmak zorunda kalmamıştır. Safi’ye göre Şahruh, Semerkand’ı Mirza Halil Sultan tarafından Maveraünnehir’den uzaklaştırmak istenen Muhammed Parsa’nın Buhara’dan ayrılmadan önce Bahaeddin Nakşbend ile Emir Külal’in mezarlarını ziyaret ederek dualarda bulunması neticesinde ele geçirmiştir. Bölgedeki geniş halk yığınlarının haklarını Sufi şeyhleri, özellikle de Nakşbendi şeyhleri savunmaktaydı.

Kendisine itaatte en ufak bir kusur gösterenin şiddetle cezalandırıldığı Abdüllatif dönemiyle birlikte Semerkand’da, eski şaşaalı ve serbest hayat tarzı yerine, dini uygulamaların ve din adamlarının olduğu bir hayat tarzının gelmesinden rahatsız olan ve Uluğ Bey’in intikamını almak isteyen kimseler, çok geçmeden Abdüllatif’i bir suikast sonucu öldürdüler. Dolayısıyla Abdüllatif dönemi 6 ay kadar kısa bir zaman zarfında sona erdi ve suikastçılar, Şahruh’un bir diğer torunu olan Mirza Abdullah’ı hapisten çıkararak tahta oturttular. Böylece Abdullah ve Şeyhülislam tarafından edilen Uluğ Bey dönemi geri gelmiş oldu. Suikasttan sonra tahta oturtulan Abdullah’ın hararetli bir taraftarının olması ve bir yıl kadar sonra iktidara gelen ve ilk iş olarak Abdüllatif’in katillerini öldürten Ebu Said, Semerkand yakınlarındaki Şiraz Köyü civarında yapılan savaşta Abdullah’ı da mağlup ederek öldürmüştür.

Semerkand’da meydana gelen bu saltanat değişikliği, Abdüllatif dönemindeki atmosferden memnun olan din adamlarının, özellikle de Nakşbendi şeyhlerinin hâkim olduğu Buhara’da ise pek hoş karşılanmamıştır. Bu haber Buhara’ya gelir gelmez, şehrin önde gelenleri ve kadısı, düşünce bakımından kendilerine Abdullah’tan daha yakın gördükleri Ebu Said’i hemen hapisten çıkartarak onu hemen hükümdar ilan etmişlerdir. Hâlbuki Abdüllatif tahta çıktıktan sonra tutuklanan ve daha sonra Semerkand’dan kaçarak Buhara’ya gelen Ebu Said, Abdüllatif’in din adamlarına karşı takındığı iyi tavır dolayısı ile din adamlarının hâkim olduğu Buhara’da daha önce umduğu desteği bulamadığı gibi, şehrin önde gelenleri ve kadısı tarafından da tutuklanmıştı. Fakat şimdi, Uluğ Bey’in saltanatını hatırlatan Abdullah’ın Semerkand’da iktidara gelmesi üzerine Ebu Said Buhara’daki din adamlarının teveccühünü kazanmış ve onlar tarafından hükümdar ilan edilmişti. Bu durum, dönemin din adamlarının siyasi hayattaki rollerinin yükselişe geçtiğinin açık bir göstergesiydi. Zira Buharalı din adamlarının Ebu Said’e gösterdiği bu teveccühün boşuna olmadığını, onun birkaç yıl sonra Timurlu tahtına oturmasının ardından, Nakşbendi şeyhi Ubeydullah Ahrar ile girmiş olduğu samimi ilişki açıkça göz önüne serecektir.

Ebu Said’i hapisten çıkarmak ve hükümdar olarak tanımak suretiyle kendisine karşı taht mücadelesine girişmesinde kilit rol oynayan Buharalı din adamlarının, Abdullah tarafından cezalandırıldığına dair kaynaklarda bir bilgiye rastlamıyoruz. Oysa merkezi idarenin kuvvetli olduğu Timur ve Şahruh gibi muktedir hükümdarlar döneminde bu türden hareketlilerin sorumluları derhal en ağır şekilde cezalandırılmaktaydı ki, Şahruh’un 1446 yılında torunu Sultan Muhammed Mirza’yı isyana teşvik ettikleri gerekçesiyle birçok seyyid ve din adamını Sâve’de astırdığı unutulmamalıdır. Buharalı din adamlarının böyle harekette bulunmaları ve herhangi bir şekilde cezalandırılmamaları, din adamlarının bu dönemdeki siyasi nüfuzlarının artmasının yanında, Timurlu merkezi idaresinin de zayıfladığına işaret etmekteydi.

Şeriatı uygulamaya özen gösteren, şeyhlere ve din adamlarına saygıda kusur etmeyen ve onların dua ve himmetlerine önem veren Ebu Said’in saltanatı, Timurlu döneminde din adamlarının siyasi sahnede en etkili rol oynadıkları dönem olmuştur. Özellikle Nakşbendi şeyhi Ubeydullah Ahrar’ın şahsında çıkan bu etkiyi, araştırmacıların Ebu Said’in saltanatı için kullandıkları “Semerkand’da Uluğ Bey’in 40 yıl süren hâkimiyeti yerine Ebu Said’in Taşkent’ten davet ettiği Nakşbendi şeyhi Hace Ahrar’ın yine 40 yıl sürecek olan hâkimiyeti başlamış oluyordu” ifadesi gayet güzel açıklamaktadır. Semerkandî, Ebu Said hükümdar olmadan önce de din adamlarıyla sıkı ilişkiler içerisinde olduğunu ifade eder ki, bu bize Timur’un daha iktidarı ele geçirmeden önce şeyhler ile olan ilişkisini hatırlatmaktadır. Aradaki fark, Timur daha gençlik yıllarında iktidar fikrine sahipken, Ebu Said’e sultan olma fikrinin, saltanatı ele geçirmeden hemen önce Hace Ahrar tarafından aşılanmış olmasıdır. Bu nedenle de Ebu Said tüm saltanatı boyunca Hace Ahrar’a bağlı kalmış ve onun dediklerinin aksine hareket etme imkânına sahip olsa bile Ahrar’ın sözünden asla çıkmamıştır. Reşahât-ı Aynü’l Hayât adlı eserde nakledilen şu rivayet Ebu Said ile Ubeydullah Ahrar arasındaki ilişkinin tesadüfen kurulmadığına işaret etmektedir: Ubeydullah Ahrar, bir gün rüyasında kendisinin yardımı ile İslam dinin güçleneceğini görmüş ve bunun sultanların yardımı olmadan gerçekleşemeyeceğini düşünmüştür. Bunun üzerine Taşkent’ten Semerkand’a gelerek, devrin hükümdarı Mirza Abdullah ile görüşmek istemiş, ancak Abdullah’ın emirlerinden birisi kendisine hakaret ederek, bu görüşmenin gerçekleşmesine izin vermemiştir. Ubeydullah Ahrar’ın, Mirza Abdullah ile görüşme isteğine muvaffak olamaması, gördüğü rüyanın gerçekleşmesi hususunda kendisine yardım etmesi amacıyla Abdullah’ın yerine, ona göre daha dindar ve din adamlarıyla daha samimi bir ilişkiye sahip Ebu Said’i seçmesi ve onun aklına saltanat fikrini sokmuş olması ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Nakşbendi literatürüne göre Hace Ahrar, Ebu Said’in aklına saltanat fikrini sokmakla kalmamış, bunun gerçekleşmesi için kerametler göstermek suretiyle kendisine yardım da etmiştir. Ubeydullah Ahrar, kendisini Mirza Abdullah ile görüştürmeyen emire, “Biz buraya kendi istek ve kararımızla gelmedik, bize sultan ile görüşmemiz emredildi. Sizin sultanınız eğer pervasız ise, onu değiştirip pervalı birini getirirler” demiş, bu sözleri duyan emir sinirlenerek oradan uzaklaşmıştır. Ahrar da, önce duvara Abdullah’ın adını mürekkep ile yazmış, ardından da parmağını ağzında ıslatarak silmiş ve “Bizim işimiz o padişahtan ve emirlerinden beklenemez! Gidelim!” demiştir. Aradan bir hafta geçmeden emir ölmüş, bir ay sonra da Ebu Said, Abdullah’ı mağlup edip, onu öldürmek suretiyle hükümdar olmuştur.

Ebu Said’in tahta oturma süreci ise aynı kaynakta şu şekilde dile getirilmektedir: Ebu Said, Abdullah’ın üzerine yürümeden önce, Ubeydullah Ahrar’ın duasını almaya gitmiş, Ubeydullah Ahrar, “fetih niyetiniz şeriatı kuvvetlendirmek ve halka şefkat göstermek ise zafer sizindir” demek suretiyle, Ebu Said’den bu konuda söz istemiştir. Şeriatın kuvvetlendirilmesine çalışacağına dair söz aldıktan sonra “Öyleyse gidin, başarın” diyerek zaferi müjdelemiş ve Ebu Said’e “düşmanla karşılaştığınız zaman arkanızda bir karga sürüsü görününceye kadar hamle etmeyiniz. Kargalar sökün eder etmez hücuma geçiniz!” demiştir. Gerçekten de savaş sırasında ilk hamleyi sayı ve malzeme olarak üstün olan Mirza Abdullah’ın askerleri yapmış ve Ebu Said’in ordusunun sol cenahını çökerttikleri sırada Ebu Said’in askerlerinin arkasından bir karga sürüsü düşman askerlerine doğru kanat çırpmaya başlamıştır. Hace Ahrar’ın kerametinin gerçekleştiğini gören Ebu Said ve askerleri cesaret bulmuş ve savaştan muzaffer olarak çıkmışlardır. Bu şekilde Abdullah’ı öldüren ve Semerkand’ı ele geçiren Sultan Ebu Said, zaferden sonra Hace Ahrar’ı Semerkand’a davet etmiş, Ahrar da bu davet üzerine 1432 yılından bu yana ikamet ettiği Taşkent’ten ayrılarak 1452 yılında Semerkand’a yerleşmiştir. Semerkand’a gelmesi Ahrar’ın kariyerindeki dönüm noktası olmuştur. O, 1490 yılında ölünceye kadar kalacağı Semerkand’daki kariyerine burada bir hankâh inşa ettirmek ve taraftarlarını çoğaltmakla başlamış ve Timurlu tarihinde dini, siyasi, sosyal ve ekonomik yönden önemli roller oynamıştır. Her ne kadar Nakşbendi literatürü Ebu Said’in Semerkand’ı fethederek hükümdar olmasını Hace Ahrar’ın kerametlerine bağlasa da, Ebu Said’in bu sırada Özbek hükümdarı Ebû’l-Hayr Han’dan almış olduğu yardımın önemi yadsınamaz.

Ebu Said’in tüm siyasi işlerinde Ubeydullah Ahrar’a danışması ve onun tavsiyelerine göre hareket etmesiyle Timurlu Devleti’nde hükümdar ile din adamı arasında yeni bir ilişki modelinin ortaya çıktığına şahit olmaktayız. Daha önceki Timurlu hükümdarları din adamlarına danışsalar ve onların tavsiyelerine uysalar da Ebu Said ile Ubeydullah Ahrar’ın ilişkisinde olduğu gibi hiçbir zaman bir Timurlu hükümdarının hemen hemen tüm siyasi meselelerde bir din adamına danıştığına şahit olmamıştır. Ebu Said’in saltanatı incelendiğinde Ubeydullah Ahrar’ın gerçekten hükümdar üzerine büyük bir nüfuza sahip olduğu açıkça görülmektedir ki, şimdi aktaracağımız olaylar bu nüfuzun daha iyi olacaktır: 1454 yılında Herathâkimi Ebû’l Kasım Babür’ün Semerkand’ı kuşatması üzerine, Belh’i ele geçirdikten sonra Semerkand’a dönerken askerlerini dağıtmış olan Ebu Said şehri savunabilmek için askerlerini toplamaya vakit olmadığı gerekçesiyle Türkistan taraflarına çekilmek istese de Ubeydullah Ahrar’dan habersiz böyle bir şey yapmayı uygun görmemiştir. Ubeydullah Ahrar, Ebu Said’in şehri terk etmesine müsaade etmeyerek, onu ahalinin yardımı ile Semerkand’ı savunmaya zorlamıştır. Ebu Said bunun üzerine Semerkand’da kalmış ve ahalinin yardımıyla şehri başarılı bir şekilde savunmuştur. Kuşatma sırasında ordusunda baş gösteren çeşitli sıkıntılardan dolayı şehri ele geçiremeyeceğini anlayan Babür, bir süre sonra barış yapmak niyetiyle yanındaki din adamlarından Mevlâna Muhammed-i Muamma-i’yi, Ubeydullah Ahrar’a göndermiş ve kendisini ordugâhına davet etmiştir. Fakat Ebu Said Hace Ahrar’ın gitmesine razı olmayarak, onun yakınlarından olan Mevlâna Kasım’ı yollamış ve yapılan görüşmelerde Ceyhun sınır olmak şartıyla barış yapılmıştır.

Ahrar’ın bu olaydaki rolü Nakşbendi literatüründe şu şekilde dile getirilmekte ve süreçte kendisinin kerametlerinin etkili olduğu da vurgulanmaktadır: “Ebû’l Kasım Babür Semerkand üzerine yürüyünce Ebu Said telaşlanarak Ubeydullah Ahrar’a gitti ve ona “Bu gelen orduya karşı koymam imkânsızdır! Ne yapayım?” diye sordu. Ahrar kendisini teselli edip, sakin olmasını söyleyerek, hiçbir yere gitmeden düşmanı beklemesini tavsiye etti. Bu arada Ebu Said’in bazı emirlerinin kendisini Türkistan taraflarına kaçırmak için hazırlıklara başladıklarını gören Ahrar, öfkelenerek bu hazırlıklara son verilmesini istedi. Ardında da Ebu Said’e “Nereye gidiyorsunuz? Kaçmanıza gerek yok! Müşkülünüzü burada halledebilirim. Gönlünüzü hoş tutun, çünkü Babür’ü sindirmek bizim vazifemizdir” dedi. Emirlerinin kaçmak konusunda tüm ısrarlarına rağmen Ebu Said, Hace Ahrar’a olan bağlılığı ve duyduğu güven dolayısıyla şehirde kaldı. Onun tavsiyesi üzerine kalenin harap yerlerini tamir ettirdi, zayıf yerlerini ise sağlamlaştırdı. Bu arada şehri kuşatan Babür’ün ordusu açlık, susuzluk ve hastalık sıkıntısı çekerken,  aniden bir de hayvan vebası ortaya çıktı. Bunun üzerine Babür barışa yanaşmak zorunda kaldı. Bu amaçla gönderdiği Mevlâna Muhammed-i Muamma-i gelerek Hace Ahrar’a “Bizim mirzamız son derece gayretli, yüksek himmetli bir zattır. Ne tarafa yönelirse orayı temizler ve zapt etmekten dönmez” dedi. Ahrar bu sözleri “Eğer mirza Babür’ün dedesi Mirza Şahruh’un kalbimizde olan sevgisi ve üzerimizdeki hakları olmasaydı, neticeyi görürdünüz! Biz dedeleri zamanında Herat’ta idik ve orada birçok himaye ve iyilikler gördük. Onun hakkını çiğneyemeyiz” şeklinde cevapladı. Bu ifadeden Ubeydullah Ahrar’ın, Şahruh’a olan saygısından dolayı keramet gösterirken sadece Ebû’l Kasım Babür’ün ordusunun sıkıntısı çekmesi ve atların ölmesi ile yetindiği, Abdullah’a karşı gösterdiği kerametteki kadar ileri gitmediği anlaşılmaktadır. Aynı kaynak Ebu Said’in, barışı görüşmek üzere Babür’ün ordugâhına Hace Ahrar’ı göndermeme sebebini ise, “Babür’ün gayet zeki ve kurnaz biri olması, riyakârlık yaparak insanları etkilemeyi çok iyi bilmesi dolayısıyla Hace Ubeydullah Ahrar’ın kalbini elde edip, yanına çekmek suretiyle onun himmetinden kendilerini mahrum etmesinden” endişe duyması olarak açıklamaktadır. Bu şekilde Ebu Said’in, Ahrar’a olan bağlılığına da ayrıca vurgu yapılmaktadır.

Bu bağlılık Ubeydullah Ahrar’ın 1460 yılında Ebû Said’den Semerkand ve Buhara’da tamga vergisini kaldırmasını istediği zaman, çok yüksek bir gelir getirmesine rağmen bu vergiyi hemen kaldırmasına neden olmuştur. Ayrıca Ebû Said Ubeydullah Ahrar’a ülkedeki tüm gayr-i İslami vergileri kaldıracağına dair de söz vermiştir. Gerçekten de devletin en önemli gelir kaynaklarının başında gelen örfi verginin bir din adamının tavsiyesi üzerine kaldırılması konumuz açısından son derece önemlidir. Ahrar’ın birçok konuda tavsiyesine uyulmasının nedenlerinin başında halk ve askerler üzerinde büyük bir nüfuza sahip olması gelmektedir.

Ebû Said ve Ubeydullah Ahrar ilişkisindeki en kritik dönem ise Ebû Said’in Kara Koyunlu Cihanşah’ın 1467 yılında ölmesi üzerine, Batı İran’ın fethi için bölgeye sefer düzenlenmesiyle yaşanmıştır. Ebû Said, çıkmaya niyetli olduğu bu sefer hakkında, nasihatleri üzerine hareket etmeye çalıştığı Hace Ahrar’ı fikrini almak için çağırmış, Semerkand’dan Merv’e gelen Ubeydullah Ahrar ile uzun görüşmelerden sonra sefere başlanılmasına karar verilmiş ve Ebû Said 1468 yılı Şubat ayı sonunda kışlak merkezinden harekete geçmiştir. Fakat sefer umulduğu gibi geçmemiş ve Ak Koyunlu Uzun Hasan’ın Timurlu ordusunu ikmal ve iaşe yollarını kesmesi sonucu sıkıntıya düşen Timurlu ordusu dağılmış, Ebû Said ise tutsak alınarak 1469 yılı Şubat ayı sonunda öldürülmüştür.

Ubeydullah Ahrar’ın onayı ve duası ile başlayan bu seferin, Ebû Said’in ölmesi ve Timurlu ordusunun büyük bir kısmının yok olmasıyla sonuçlanması üzerine, Şeyhülislam Burhaneddin, Ahrar’ın otoritesini tamamen yok etmek ve onu sahneden uzaklaştırmak için bir takım girişimlerde bulunmuştur. Hace Ahrar’ın mallarına ve mülklerine el konuşması için fetva hazırladığı gibi, başta Ebû Said’in kayın biraderi Derviş Muhammed Tarhan olmak üzere önde gelen beylere de Ahrar’ın evine gitmemeleri ve sözünü dinlememeleri için telkinlerde bulunmuştur. Fakat Ebû Said’in ölümüne rağmen,1494 yılına kadar Semerkand’da saltanat sürecek olan oğlu Sultan Ahmed’in, müridi olduğu Ubeydullah Ahrar’a saygıda kusur etmemesi üzerine Şeyhülislam Burhaneddin’in tüm çabaları boşa çıkmış, mirzalar ve beyler Ahrar’ın evine daha sık gitmeye ve nasihatlerini daha çok dinlemeye başlamışladır. Böylece Ubeydullah Ahrar’ın nüfuzu daha çok artarken, Şeyhülislam Burhaneddin’in otoritesi ise oldukça zayıflamıştır. Bu yüzden Şeyhülislam Burhaneddin Herat’a giderek hayatının geri kalan kısmını 1472 yılında ölünceye kadar Emir Çakmak Medresesi’nde yalnız bir şekilde geçirmiştir. Bu durum ise Nakşibendi şeyhi Ubeydullah Ahrar’ın nüfuzunun 1490 yılına kadar artarak devam etmesi anlamına geliyordu.

Ebû Said’in din adamlarına ve tasavvuf ehline olan ilgisi sadece Ubeydullah Ahrar ile sınırlı olmayıp, diğer şeyler ve din adamları ile iyi ilişkiler içinde olmuştur.  Fakat din adamları ile anlatıldığı üzere daima iyi ilişkiler içerisinde olan ve kendilerine saygıda kusur etmeyen Ebû Said, haddini aşan din adamlarına ise hiç taviz vermemiş ve gereken önlemi almıştır.

 Ubeydullah Ahrar’ın nüfuzu Ebû Said’in ölümünden sonra Semerkand’a 1494 yılına kadar hâkim olan Sultan Ahmed Mirza ve Semerkand şehri ile sınırlı kalmamış, 24 Mart 1469 tarihinde Herat’ta tahta oturan son Timurlu hükümdarı Hüseyin Baykara’nın saltanatı sarayında da aynen devam etmiştir. Ubeydullah Ahrar’ın ve mensup olduğu Nakşibendi tarikatının Timurlu sarayındaki nüfuzunu bu dönemde artıran bir diğer faktör ise başkent Herat2ta bulunan mutasavvıf-şair Abdurahman-ı Cami (ö.1492) olmuştur. Daha önce Nakşibendi şeyhi Saadettin Kaşgari’ye intisap eden ve onun ölümünden sonra 1456 yılında halefi Hace Ubeydullah Ahrar’a bağlanan şair Molla Cami, adeta Ubeydullah Ahrar’ın ve Nakşibendi tarikatının başkent Herat’taki temsilciliğini yapmaktaydı. Mürşidi Ubeydullah Ahrar için yazdığı Tuhfetü’l-Ahrar mesnevisinde bu tarikata girdini açık bir şekilde ifade eden Cami ile Ahrar’ın ilişkisi çeşitli vesilelerle bizzat görüşmelerinin yanı sıra, sık sık mektuplaşmak suretiyle Ubeydullah Ahrar’ın ölümüne kadar devam etmiştir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Kaynakça

AKA, İsmail, ‘Timur ve Timurlular Devleti (1370-1507)’, Tarihte Türk Devletleri, Cilt 2, Ankara, 1987, ss. 553-558.

AKA, İsmail, ‘Timurlular’, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 8, 2002, ss. 517-533.

AKA, İsmail, ‘Timurlularda Hakimiyet Anlayışı’, Türk Kültürü, Cilt 37, Sayı 430, Şubat 1999, ss. 84-85.

AKA, İsmail, Mirza Şahruh ve Zamanı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1994. AKA, İsmail, Timur ve Devleti, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991.

Alan, Hayrünnisa, Bozkırdan Cennet Bahçesine Timurlular, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2007.

BURYAKOV, Yuriy, Timur, Timurlular ve Bozkırın Türk Göçebeleri, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, Cilt 8, ss. 534-553.

DAŞ, Mustafa, 'Bizans Kaynaklarında Timur İmajı', Tarih İncelemeleri Dergisi, Aralık 2005, Cilt 20, Sayı 2, ss. 43-58.

İslam Ansiklopedisi, Cilt 41, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2003, ss. 177-180.

KANAT, Cüneyt, ‘Orta Doğu’da Hakimiyet Mücadelesi Memluk-Timurlu Münasebetleri, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 5, 2002.

LAMB, Harold, Timur Han’ın Liderlik Sırları, İstanbul: Kumsaati Yayınları, 2012.

NEAGOE, Manole, Bozkırın Üç Atlısı, Çatı Kitapları, İstanbul, 2010.

PAYDAŞ, Kazım, 'Timur’un Gürcistan Seferleri', Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Elazığ, 2006, Cilt 16, Sayı 1, ss. 419-437.

Yücel, Yaşar ve Ali Sevim. Türkiye Tarihi II, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1990.

YÜCEL, Yaşar, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Devleti, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1970.

YÜCEL, Yaşar, Timur’un Ortadoğu-Anadolu Seferleri ve Sonuçları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1989.

YÜKSEL, Musa Şamil, ‘Arap Kaynaklarında Timur’, Bilig Dergisi, Güz 2004, Sayı 31, ss. 85-126.

YÜKSEL, Musa Şamil, Arap Kaynaklarına göre Timur ve Din', Tarih İncelemeleri Dergisi, Temmuz 2008, Cilt 23, Sayı 1, ss. 239-258.

Tosun, Necdet, Bahâeddin Nakşbend, İnsan Yayınları, İstanbul, 2003.

Algar, Hamid, Nakşibendilik, İnsan Yayınları, İstanbul, 3. Baskı, 2012.

Hace Ahmet b. İbrahim b. Allân es-Sıddıkî el Malikî, Şah-ı Nakşibend, Semerkand, İstanbul, 9. Baskı, 2010.

Haşimî S. Muhammed Sakî, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand, İstanbul, 14. Baskı, 2006.

Necmeddin B. Muhammed Nakşibendi, Altın Silsile, Semerkand, İstanbul, 9. Baskı, 2012.

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun