Anadolu'da Gazilik ve Gaza İdeolojisi

Anadolu'da Gazilik ve Gaza İdeolojisi

Orta Çağ’dan beri gaza konsepti, Anadolu Türk toplumunda o kadar önemli bir önceliğe sahiptir ki bu durum ticaret ve sanat gibi çeşitli alanlarda geri kalmasına sebep olmuştur. Çünkü her şeyden önce gazalara iştirak edip düşman iline saldırmak daha pratik bir kazanç yoluydu. Böylece hem sevap kazanıyorlar hem de ganimet, servet ve prestij kazanıyorlardı. Tanzimat ve Meşrutiyet gibi hürriyet zamanlarında bile bu anlayış değişmemiştir. Eski Türklerde alplar, İslami dönemde gaziler üst kimlik sayılırdı. Mesela Osmanlı döneminde merkeziyetçi politikalar sonucu bu üstün konumlarını kaybetme endişesi karşısında gaziler, devlete muhalefet etmekten çekinmemişlerdi.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Türkler Anadolu’ya ilk yerleşmeye başladıktan itibaren kendilerini doğuda Moğol istilası batıda da Haçlı saldırıları karşısında bir mücadele arasında buldular. İşgalcilere karşı gaza düşüncesi, Türkmenleri daha çok heyecanlandırıyordu. Selçukluların inkırazından sonra Osmanlılarda gaza bir ideoloji haline geldi. Osmanlılarda bütün askerlere guzat-ı İslam denilerek gaza geleneği çeşitli şekillerde yüzyıllarca devam etti. Milli Mücadele yıllarında dahi Mustafa Kemal’in Gazi Meclis’ten gazi ve mareşal rütbesini alması, nüfus kütüğünü Gaziantep gibi Kuvayı Milliye’nin ilk zafer kazandığı kente kaydetmesi vb. uygulamalar gaza düşüncesinin Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşunda da etkili olduğunun göstergeleridir.

Sipahiliğin babadan oğula geçmesi ve tımar teşkilatını oluşturan birime ‘kılıç hakkı’ denmesi, boy, teşkilat ve idari isimlerin ok-yay gibi sembollerle adlandırılması, askerlerin kılıç üzerine yemin etmesi, sultanların cüluslarında kılıç kuşanma merasimleri yapılması, özellikle İstanbul’un fethinden sonra Peygamberin sancaktarı Eyub el-Ensari’nin türbesinde kılıç kuşanması, bazen Osman Gazi’nin ve bazı sultanların sahabi komutanların kılıçlarını kuşanması gibi pratikler, bu duygu ve düşüncenin en üst mevkilerde yaşatıldığını göstermektedir. Aşık Paşa Kırşehir’de yazdığı Garibnâme’sinde alp, alp-erenlik ve gaziliğin en erdemli ahlaki değerler olduğunu sıralarken alp ve alp-erene kutsiyet atfeder. Alp olmanın şartları içinde geçen at, kılıç, vd. kutsaldır. Kılıç alpın en değerli malıdır; onun altını ve incisidir. At ise o kadar mühimdir ki atı ölünce alp bir hiçtir. Alp, atından bilinir. Aşık Paşa son tahlilde alpları, kılıç üzere yemin eden gaziler olarak anar.1 Toplum içerisinde ise at-avrat-pusat deyiminin hala yaşaması, her Türk asker doğar sözü, ordu-millet, ölürsem şehit öldürürsem gazi, gazi ve gaziye gibi deyim ve isimlerin halk arasında kullanılması vs. gelenekler gaza düşüncesinin canlı örnekleridir. Bugün bile askere gönderilen gençler düğüne gider gibi ellerine kına yakılmakta, baba ocağından asker ocağına merasimlerle yollanmakta.

Türklerin gaza ile yoğrulmuş tarihsel serüveni halk edebiyatımıza da yansıdı. Halk arasında en çok okunan (dinlenen) eserler, tarihe mal olmuş şahsiyetlerin kahramanlık öyküleri, gaza menkıbeleri ve tarihi romanlardır. Anadolu’da Seyyid Battal Gazi’nin gazalarını anlatan Battalname, Danişmendname ve bunların Balkanlar’daki devamı sayılan Saltukname en popüler gazavatname ve cenknamelerdir. Bu eserlerde geçen Ebu Müslim-i Horasanî’nin hazin öyküsü Türkler arasında gaziliğe mistik bir boyut kazandırmıştı. Zira ahilik gibi gazilik de fütüvvet kanalıyla tasavvufi bir renge bürünmüştür. Bu türler arasına serpiştirilen Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Hz. Hamza gibi önemli zatların savaşları Türk halk edebiyatına efsanevi fetih olayları olarak aksetti. Gaza ruhuyla dolu bir toplumda bu tür eserler, askeri seferler sırasında genellikle genel toplantılarda, orduda, tüccarların kendi paralarıyla askerleri donattıkları pazarlarda, bozahanelerde, kıraathanelerde vb. mekânlarda okunmak ve dinlenmek için düzenlenirdi. Selçuklu ve Beylikler döneminde de saraylarda tarihhanlar ve menakıbname okuyan halk şairleri vardı. Bu gaza menkıbeleri asırlarca ağızdan ağıza geçerek sözlü folklor malzemesi olmuş halk arasında büyük bir ilgiyle okunmuşlardır.2  Osmanlılar da bu geleneği, gazilerin kutsal savaşlarını anlatan öyküleri gazavatname adıyla sürdürdüler. Ahmedi’nin Türkçe Dasıtan’ı bunların ilk örneği olarak bilinir. Enveri’nin Düsturnamesindeki Gazi Umur efsanesi de bu türden bir eser olarak düşünülebilir. Çoğu Osmanlı kronikleri de aslında halka gaza düşüncesi ve gaziliğin faziletlerini anlatarak halk arasında gaza ruhunu canlı tutmak için bizzat devlet eliyle yazdırılmış olup sadece tarihi bilgilerin nakli amaçlanmamıştır. Bu arada tahta kılıçlarıyla küffara karşı cihat eden, bir avuç müridiyle kaleler fetheden, Osmanlı ordularının önünde savaşan zaviye sahibi Türkmen şeyh ve dervişler adına yazılan vilayetnameler de bir nevi gazavatname sayılabilir. Bektaşi edebiyatı içerisinde ele alınan Vilayetname-i Otman Baba, Seyyid Ali Sultan, Geyikli Baba vd. veli-gazilerin öyküleri halkı gazaya teşvik amacıyla kaleme alınan eserlerden geri kalmazlar.      

Böylece daha beşikteyken kulağı “ya gazi ol ya şehit” öğüdüyle dolmaya başlayan bir neslin şuuruna işlenen bu idealin köklerinin nerelere dayandığı anlaşılacaktır. Anadolu’nun taşına toprağına işleyen gaza düşüncesinden hareketle istiklal şairimiz M. Akif Türk ordusuna ithaf ettiği şiirinde, “şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” derken, O.Ş.Gökyay, “nehirler gazidir, dağlar kahraman” diyecektir.  

Anadolu’da Gaziliğin Tarihçesi

Aşıkpaşazâde’nin Gaziyân-ı Rum, başka kaynakların alp, alp-eren adlarıyla tanımladıkları Gaziler zümresi sadece Osmanlıların kuruluşu zamanında değil daha Anadolu’nun ilk fethedilmeye başlandığı yıllarda mevcut bir teşkilat idi. İslam öncesi Türk topluluklarında kahraman, yiğit, cengâver anlamlarında bir lakap olan ve prenslere de verilen alp unvanı İslamiyet’ten sonra da hatta Müslüman Türk devletlerinin resmi unvanlarında bile devam etti. Fakat İslamiyet Türkler arasında tam yerleştikten sonra bazen onunla beraber bazen de tek başına dini mahiyetteki gazi lakabı kullanılmaya başlandı.3

Türklerin Anadolu’yu yurt tutmasından hemen sonra başlayıp 13. yüzyıl ortasına dek süren Haçlı Seferleri tüm Batı Hristiyan aleminin Müslümanlara karşı açtığı bir din savaşı olduğunu Ortadoğu halkları biliyordu. Haçlı ‘İsa’nın askerlerine’ karşı Müslüman ‘gaziler’ vardı.

Gaza siyaseti, alperen geleneğinin bir devamı ve İslami fetih kavramının doğal bir sonucudur. Araplar’da din mücahitlerine verilen bu şerefli lakabın Anadolu’da Danişmendliler’den itibaren kurulan tüm devletlerin ve özellikle kurucu hükümdarlarının başlıca unvanı idi. Gaza ve cihat kavramları aynı anlama gelmesine rağmen Anadolu’da gaza ve gazi kelimesinin daha popüler hale gelmesi ve bir müesseseye ad olması Araplar’dan miras alınan gaziliğin Küçük Asya’da bir nevi evrim geçirmesiyle izah edilebilir.

Osmanlıların en uç bölgedeki Edirne’yi fethettikten sonra burayı başkent yapması ve başkente ‘gaziler şehri’ denmesi, Osmanlılarda gazanın çok erken bir dönemde devletin temel ideolojisi olduğunu göstermektedir.4 Rumeli’de Osmanlı yerleşmesinin hızlı ve köklü olmasının en önemli nedeni bölgenin Darü’l-guzat (Gaza diyarı) olmasıdır. Bu yüzden Anadolu’dan Rumeli’ye yoğun Türkmen göçü devlet eliyle başlatılmıştı. Bu göçe önderlik edenler ise gönüllü gazi zümreleri idi. P.Wittek, temelini Oğuzların oluşturduğu bu göç olgusunu etnik bir ihtiyat hazinesi şeklinde tasavvur etmiştir. Keza Osmanlı hükümeti her seferinde Anadolu’nun bütün camilerinde cihad-ı mukaddes ilan ettiğinde, gönüllülerin çoğu çadır altında yetişmiş gençler oluşturuyordu. Osmanlı Devleti’nin can çekiştiği hengamede Anadolu harekatını başlatan Kuvayı Milliye örgütlenmeleri de kırsalda yaşayan köylüler tarafından başlatıldı. Temelinde gaza ruhunun oluşturduğu Kuvayı Milliye, gönüllü çete kuvvetlerinin meydana çıkardığı düzensiz askeri birliklerdi. Milli Mücadeleyi zafere taşıyan yol, ‘ölürsem şehit, öldürürsem gazi’ ilkesi idi.   

Anadolu’da Moğol baskısının artması, gazilik düşüncesini olumlu yönde etkiledi. Özellikle Selçuklu sultanları Moğollara tabi olunca sınır boylarından başka sığınak kalmadı, kaçaklar, göçebeler, ordudan dağılan birlikler, asilzade ve memurlar, ulema ve dervişler, tacirler, sanatatkârlar, Gazi reisleri etrafında toplandılar. Bu reisler artık kendilerini kukla sultana bağlı hissetmiyorlar bağımsız komutanlar olarak davranıyorlardı.

Gaziler tabiri gelenekte tüm İslam orduları için kullanılagelmiş olmakla birlikte hususi ve dar anlamda ordudaki gönüllü-öncü birlikleri ve büyük şehirlerdeki belirli bir zümreyi kapsamaktadır. İşsiz ama idealist genç bir sınıf, maişet vasıtalarını Orta Çağ’ın mütemadi savaşlarında, iç isyanlarında arayan zümreler eskiden beri vardı (fityan, rünud, ayyar vb.). Bir yerde ücretli askerler olan gaziler, bazen Hristiyan bir imparatorun emrinde de savaşabilmektedirler.

Daha 10. asırda Maveraünnehir’in büyük şehirlerinde gaziler adı verilen bir teşkilat vardı. Hükümdarların, valilerin iç ve dış tehditlere karşı sık sık ücretli askerlere ihtiyaç duyması sadece serhat boylarında ve darü’l-cihad’da değil Müslüman şehir merkezlerinde de böyle askeri bir sınıfın varlığını gerektiriyordu. Alp ve alp-erenlik müessesesinin devamı gazilik olmakla birlikte F. Köprülü alplar ile gazileri birbirinden faklı iki zümre olduğunu söyler. Gaziliğin sadece uçlarda olduğunu öne süren Köprülü, Anadolu Gazileri denilen zümrenin Alplar teşkilatı olması gerektiğini savunur.5 Bir dönem Anadolu’da kadınlar da, Oğuznamelerde geçtiği gibi, alplık gibi kahramanlık değerleri taşıyan bir teşkilat kurdukları görülüyor. Aşıkpaşazâde’nin naklettiği Bacıyân-ı Rum (Anadolu Kadınlar Teşkilatı) gösteriyor ki, Türkmen kadınlar da savaşçı bir zümre oluşturmuşlardır.6  

Fütuhatta önderlik eden ve önemli ölçüde bunu geliştiren gaziler oldu. Uçlarda sürdürülen gazalar Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki dinamik faktörü oluşturdu. Gazi devleti fütuhatı amaçlayan bir kuruluştu. Uçlardaki bu savaşçı gelenekten hareketle Osmanlılar tüm İslam dünyasının hamisi rolünü üstlendiler. Gaza dünya hakimiyetine yönelik gayretlerini meydana getirdiği gibi devletin askeri karakterinin ana prensibidir ve sonuna kadar öyle kalmıştır.7

Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla ilgili tezler içerisinde en başta gelen faktörün gaza ve gazilik olduğunu öne süren P.Wittek, bunun Osmanlı’nın yıkılışına kadar devletin başlıca ideolojisi olduğunu öne sürmektedir. Gaziler İslam dininin fedaileri olan uc savaşçılarıdır. Bu uğurda komşuları olan kâfirlere karşı gaza yapmak başlıca hayat sebepleridir, dünya görüşleridir.  F. Köprülü’den itibaren başta Prof. H. İnalcık olmak üzere günümüz tarihçileri bu tezin etrafında dönüp dolaşmışlardır. 

13.yüzyıldan itibaren gaza faaliyetleri Anadolu sınır bölgelerinde gerçekleşince gaza ile cihat bir tutulmuştur. Bu asır aynı zamanda eski Alpların uçlardaki Müslüman gazilere dönüştüğü bir zamandır. Osman Gazi’nin arkadaşları Konur Alp, Saltuk Alp ile Abdurrahman Gazi, Gazi Mihal omuz omuza gaza yapıyorlardı. Gaza sonunda ele geçirilen ganimetlerin bolluğu gaza ve fetihleri teşvik etmekteydi. Anadolu’da gaza siyasetinin alperen geleneğinin bir devamı ve İslami fetih kavramının doğal bir sonucu olduğu kesindir.

Gaziler sınıfı deyince akla sadece din savaşları ve mücadele gelmemelidir. Sefer dışında komşuları olan Hristiyan unsurlarla dostluk ve dayanışmaları da söz konusu olmuştur. Anadolu’da ortaya çıkan Danişmendname ve gazavatname türü eserlere bakıldığında Müslim gayrimüslim beşeri münasebetlerine dair örnekler çoktur. Hatta aralarında evlilikler bile vardır. Gaziler hoşgörülü bir İslam anlayışına sahiptir. Gaza Müslümanlığı olarak tarif edilen Halk Müslümanlığında mahalli inanç ve kültlere büyük değer verilir. Balkanlar’da derlenen Saltukname’de Sarı Saltuk, İstanbul’un fethinden önce Ayasofya’da İncil okur. Anadolu’nun Türk iskânı sırasında sınır boylarında kurulan köylerde oturan Müslümanların çoğu mühtedidir.8 Bu arada Bizans sınırlarını bekleyen Akritai adı verilen uc erleri de kozmopolit unsurlardan oluşan ve ücretli askerlik yapan ayrı bir askeri cemiyet teşkil ediyordu. Aralarında Türk unsurlar da vardı. Bu Akritailer ile gaziler arasında müşterek olarak canlı bir hürriyet duygusu hakimdi. Hükümetleriyle aralarında anlaşmazlık çıktığında isyan etmek ve karşı tarafa geçmekten çekinmezlerdi.9

Bununla birlikte Moğol istilasının önünden kaçıp çadırlarıyla ve sürüleriyle sınır bölgelerine dolan Türkmenlerin Bizans topraklarına tecavüzü kaçınılmazdı. Çoğu göçebe olan bu Türkmen savaşçıları, gazi liderlerin komutasında küçük akıncı birliklerin, ganimet veya ücretli asker temini için, düzenledikleri seferlerle desteklendi. Aydınoğlu Gazi Umur, Osman, Orhan ve oğlu Süleyman Paşa gibi güçlü liderlerin etrafında toplanan gaziler teşkilatlanarak Bizans İmparatorlarının en gözde profesyonel-paralı askerleri olmuşlardı. Bu Türk boyları ‘yardımlarıyla Bizans’ın sadık dostlarıydılar.10 Göçebe ve gazi unsurlar hem dil hem de yaşayış ve gelenekler açısından tamamen Türk karakterini muhafaza ederlerdi.

Gazilerin Balkanlar’daki siyasi ve askeri durumu öğrenmeleri ‘Kızıl Elma’ ülküsünü hep canlı tutuyordu. Kızıl Elma, güneşin grubu anındaki siluetidir; yani batıya doğru harekâtın sınırı yoktur. Bunun İslami versiyonu, İlayı Kelimatullah’tır. İlk Gaziler olan Müslüman Araplar’dan beri bu ideal canla başla sürdürülmüştür. İstanbul surlarının dibinde yatan Eyyub el-Ensari Kızıl Elma ülküsünün parlak bir sembolü olmuştur. Bu İslam idealini çok iyi anlamış olan Hristiyan dünyası İstanbul’dan sonra sıranın Roma’ya geleceğini biliyordu. Bu yüzden Papa II. Pius, Fatih’e bir mektup göndermişti.

İlk Gaziler

İlk Gaziler, şüphesiz Müslüman Arap sahabilerdir. Her bir sahabe, birer mücahit ve gaziydiler. Gaza ve cihat, hadis ve ayetlerle teşvik edildiği gibi, İslam’da en büyük manevi rütbe, şehadet mertebesidir. Bu olgular, Arap ve Türk gibi iki göçebe asıllı kavmin kahramanlık seciyelerine çok uygun geliyordu. Osmanlı gazileri, Hulefayı Raşidin dönemindeki ilk Arap fatihlerine benzetilir. Gazilik teşkilatı başlangıçta Müslüman Araplarla Bizans Anadolu’su sınırlarında kurulan sugur, avasım, uc ve ribat gibi kavramlarla anılan askeri hudut teşkilatı olarak ortaya çıktı. Bu garnizon şehirlerde sadece gaza mesleği ile meşgul olup senede iki defa Anadolu içlerinden İstanbul'a kadar uzanan akınlarında bulunan askerler yaşar. Bu sırada elde edilen ganimet ve servet Kuran’da belirtildiği üzere 1/5 beytülmale, diğer geriye kalanı da gaziler arasında bölüştürülür. Müslüman Arap fatihler Orta Asya’ya ulaşınca buralarda da Şamanist Türklerle sürekli gaza ve cihat yapılan garnizon şehirler kuruldu. 11. yüzyıldan itibaren uc vilayetlerine Horasan ve Türkistan’dan çok sayıda gazi geliyordu ki ekseriyetini Türkler oluşturuyordu. Artık gazilik önemli bir gelir kaynağı olan mesleğe dönüşmüştür ki gerek Emevi ve özellikle de Abbasi halife ve valileri esir aldıkları veya ücretle tuttukları Türklerin savaşçılık meziyetlerinden yararlanmaya başlamışlardı. Öyle ki halifeler Türklerden müteşekkil hassa birlikleri kuruyorlardı. Hatta Bağdad yakınlarında Türkler için özel Samarra şehri inşa edilmişti.11

Anadolu, İran Selçukluları zamanında darü’l-cihat (gaza ülkesi) idi. Tuğrul ve Alpaslan zamanlarında bu Rum diyarına gaza amaçlı yağma ve ganimet akınları düzenleniyordu. Türkler gaza konsepti ile daha yeni Müslüman oldukları saha olan Maveraünnehir ve Horasan’da tanışıyorlardı. İlk dönem İslam tarihi kaynaklarında genel olarak bütün Müslüman ordusu için kullanılan gaziler tanımı, zamanla daha dar ve özel bir mana taşımaya başladı. Horasan Gazileri, Semerkant Gazileri gibi ifadelerde, gaziliğin İlayı Kelimatullah aşkı ve gayret-i diniyeden öte bir prestij ve gelir kaynağı olduğu göz ardı edilemez. Orta Çağ’ın klasik savaşları ve karışıklıkları esnasında işsizlik ve ekonomik zorunluluklarından dolayı geçimini savaş ganimetleriyle sağlayan, sadece sınırlarda değil önemli kent merkezlerinde de aktif bir toplumsal sınıf daima oldu. Hükümdarlar ve hükümetler bu tür savaşçı sınıflara yeri gelince daima ihtiyaç duymuşlardı. Bu durumda gazilik bir meşruiyet unvanından öteye geçmez. Eski Ayyarlar teşkilatı, İslami dönemde yerini Gaziler sınıfına bırakmıştır. Gazneli dönemi tarihçisi Beyhaki, Gazneli Mahmud’un Horasan vd. şehirlerden gelen gazilerden yararlandığını anlatırken, bunların Hind seferlerinde muazzam miktarda ganimetle döndüğünden bahseder. Bunların reislerini Sipehsalar-ı Gaziyân, Reisü’l-Fityan, Ayyarların başı gibi adlarla anmıştır.12 İbnü’l-Esir de gazileri, bazen esnaf ve tüccara zarar veren, hükümdara kafa tutan eşkıya ile bir tutmuştur. 

İlk İslam fütuhatı zamanındaki gazalarda bedevi Araplar yeni bir din ve çok üstün bir maneviyat ile ortaya çıkmışlar ve kısa bir zaman sonra Bizans ve İran sınırlarının en büyük gücü haline gelmişlerdi. Her ne kadar cihat ruhu bu ilk fetih hareketlerinde önemli bir rol oynamışsa da onları Arap yarımadası dışında birçok ülkeyi fethetmeye zorlayan ve parlak zaferler kazanmalarına yardım eden pratik amaçlar da vardı. Fetih ve ganimet amacıyla Horasan’a yerleşen Arap aileler Halifenin davetine koşup Medine’ye gelerek gaza izni alıp Türkistan’a yönelen tamahkâr insanlardı. Bu şekilde L. Caetani’nin ifadesiyle ‘tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu.13

Sonuç

Şurası kesindir ki Anadolu’nun fethedilmesi ve Anadolu’ya yerleşme Malazgirt zaferinden hemen sonra çekilen Selçuklu ordusu tarafından değil, Danişmendname’de tarihsel gerçeklerle öyküleri anlatılan gaziler tarafından başarılmıştır. Bu gaziler, Haçlı Seferleri’ne karşıda cihadın öncüleriydi. Kavmi seciyeleri, başlıca yiğitlik ve kahramanlıkla dolu belli sayede liderin emri altında iman gücüyle savaşan bu insanlar Bizans’tan Anadolu’nun idaresini söküp almışlardır.

Türk edebiyatında geniş bir şekilde işlenen gazilik geleneği, Mevlana ve Yunus Emre’den Şah İsmail’e Köroğlu’ndan Dadaloğlu’na kadar birçok Türkmen şairin dizelerine ve Alevi-Bektaşi nefeslerine girmiştir. Binlerle ifade edilen divan veya mesneviler yanında bugün Anadolu’da tespit edilmiş 300 civarında gazavatname, büyük ölçüde gaza geleneği üzerine oturmuş bir toplumun ruhunu da sergilemektedir. Oğuz destanlarında da alplık ve kahramanlık ülküsü çok canlı ve detaylı bir şekilde anlatılmaktadır. Nitekim Oğuznameler’de İran’ı fetheden Efrasyab (Alp er Tunga) Oğuz Han’la birleştirilir. Keza Osmanlıların da tüm Türk hanedanları gibi soylarını Oğuz Han’a dayandırmaktadır ki bu da Türk cihan mefkuresinin köklerinin ne kadar eskiye gittiğini gösterir. Yazıcızade Ali; “Osman Ertuğrul oğlusun; Oğuz Kara Han neslisin / Hakkın kemter kulusun; İstanbul’u aç gülzar yap14 ifadeleri fütuhat ideolojisinin dinamik bir süreç olduğunu göstermeye kâfidir.    

Yeniçeri askeri teşkilatı benzeri düzenli ordu kurulmadan önce Osmanlı ordusunun tamamını gaziler oluşturuyordu. Anadolu ve Rumeli gazileri arasında Hacı Bektaş Veli kültü çok baskındı. Balkanlarda esir edilen Hristiyan çocuklar Anadolu’da gazi aileleri arasına alınıp yetiştirilerek topluma ve devlete kazandırıldığı görülmektedir. Hacı Bektaş Veli’yle ilgisinden dolayı bu yeni askeri teşkilat Gaziyân-ı Hacı Bektaş Veli adıyla bilinir. Yeniçeri Ocağı ise adeta gazi adetleriyle sistemleşmiş bir mekanizma konumundadır. 

Aşıkpaşazâde’nin Gaziyân-ı Rum diye andığı zümrenin aslında Alplar teşkilatı olması gerektiğini öne süren Köprülü, uc beylerinin gazi lakabını almalarını onların artık şehir hayatına geçmiş az çok medrese tesirine girmiş olmalarından kaynaklandığını belirtir. Aşık Paşa da dini alp olan Alp-erenlerden bahsederken Alp’ın Anadolu’da dönüşüm geçirdiğini, aslında gazi kavramının Alp tipinin dini ve sosyal değişime uğramış sonucu olduğunu ima etmektedir.

Netice olarak Oğuzlardaki alplık müessesesinin Müslüman Türkler’deki gazilik teşkilatının temeli olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak Türkler’de dini hislerle kahramanlık hisleri birbiriyle mükemmel bir şekilde Anadolu’da kaynaşmıştır. Son tahlilde I. Dünya Savaşı’nda emperyalist Batı’ya karşı İslam dünyasını savaşa davette cihat ilanı yapılmıştı. Akabinde Mustafa Kemal’in bir gazi meclisi olan TBMM’den gazi unvanını alması gaza geleneğinin cihatla bütünleştiği son dönem olmuştu.    

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Selahattin DÖĞÜŞ

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi'nde Osmanlı sosyal tarihi üzerine çalışmalar sürdüren Selahattin Döğüş profesör doktor olarak öğretim üyeliği yapmaktadır.

Dipnotlar

1 Bkz. Selahattin Döğüş, “Osmanlılarda Gaza İdeolojisinin Tarihi ve Kültürel Kaynakları”, Belleten, C. LXII, S. 52, s. 865.

2Müjgan Cumbur, “Anadolu Gazileri ve Edebiyatımız”, Erdem, C.3, S.9, 1987, 779-889.

3 Köprülü, Osmanlı İmp.nun Kuruluşu, Başnur Matbaası, Ank. 1972, s. 146.

4Paul Wittek, Osm. İmp.nun Doğuşu, Kaynak Yay., İst. 1985, s. 49; “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına”, Belleten , VII/27, 1943, 370.

5 Köprülü, Kuruluş, 152.

6Bk. S. Döğüş, “Kadın Alplardan Bacıyân-ı Rum’a (Anadolu Bacıları Teşkilatı); Türklerde Kadının Siyasi ve Sosyal Mevkii”, KSÜ Sosyal Bilimler Dergisi, C.12, S.1, 2015, 127-150.

7 Halil İnalcık, “Osmanlı İmparatorluğu”, Türk Dünyası Araştırmaları, 93, Aralık 1994, s. 148.

8 İnalcık, “Ottoman Methods of Conquest”, Studia Islamica, II, 1954, s. 122-129.

9Köprülü, Kuruluş, s. 86.

10İnalcık, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Sorunu”, DTCFTAD, C.XV, S. 26 Ankara, 1991, 339.

11Selahattin Döğüş, “Osmanlılarda Gaza İdeolojisinin Tarihi ve Kültürel Kaynakları”, Belleten, C. LXXII, S. 52, s. 819.

12 Köprülü, Kuruluş, 84; Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, haz. H.D.Yıldız, TTK Yay., 1990, 232; Yazıcızade Ali, Tarih-i Al-i Selçuk, Topkapı Sarayı, Revan Köşkü, no. 1290, v.284a. .

13 Zekeriya Kitapçı, Yeni İslam Tarihi ve Türkistan, I. Cilt, Boğaziçi Yay., İst. 1991, s. 232.

14Tarih-i Al-i Selçuk, v267a.

 

Kaynakça

Barthold, W., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, haz. H.D.Yıldız, TTK Yay., Ank. 1990.

Cumbur, Müjgan, “Anadolu Gazileri ve Edebiyatımız”, Erdem, C.3, S.9, 1987.

Döğüş, Selahattin, “Kadın Alplardan Bacıyân-ı Rum’a (Anadolu Bacıları Teşkilatı); Türklerde Kadının Siyasi ve Sosyal Mevkii”, KSÜ Sosyal Bilimler Dergisi, C.12, S.1, 2015.

Döğüş, S., “Osmanlılarda Gaza İdeolojisinin Tarihi ve Kültürel Kaynakları”, Belleten, C. LXII, S. 52.

İnalcık, Halil, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Sorunu”, DTCFTAD, C.XV, S. 26, Ankara 1991.

İnalcık, Halil, “Osmanlı İmparatorluğu”, Türk Dünyası Araştırmaları, 93, Aralık 1994.

İnalcık, Halil, “Ottoman Methods of Conquest”, Studia Islamica, II, 1954.

Kitapçı, Zekeriya, Yeni İslam Tarihi ve Türkistan, I. Cilt, Boğaziçi Yay., İst. 1991.

Köprülü, F., Osmanlı İmp.nun Kuruluşu, Başnur Matbaası, Ank. 1972.

Wittek, Paul, Osm. İmp.nun Doğuşu, çev. A. Berktay, Kaynak Yay., İst. 1985.

Wittek, P., “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına”, Belleten , VII/27, 1943.

Yazıcızade Ali, Tarih-i Al-i Selçuk, Topkapı Sarayı, Revan Köşkü, no. 1290.

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun