SORULARLA TARİH
Avrupa Orta Çağ’da cadılarla nasıl mücadele etti?
Pınar ÜLGEN
Avrupa Orta Çağ’da cadılarla nasıl mücadele etti?

Avrupa, Ortaçağ’da Haçlı seferlerinde yaşadığı başarısızlıkla artık kendi içinde yeni bir düzen yaratmaya başlamıştı. Bu düzeni kurarken de toplumu heretik yani sapkın akımlardan temizlemek birinci öncelik oldu. Cadılar da heretik gruplar arasında kabul edildiklerinden dolayı onlara karşı da kapsamlı bir hareket başlatıldı. Bu hareketin başlangıcında ilk olarak cadılarla mücadele etmek üzere Engizisyon mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemelerde alınan kararlar sonucunda verilen cezalardan biri olan cadıların yakılması bir fenomen halini aldı. Bu mahkemeler, 1227 yılında kuruldular ve başına da Dominiken ve Fransisken rahipler getirildi. Engizisyon kurumu, ilk zamanlarda sadece Almanya’da faaliyet gösterirken daha sonra 1232 yılında İspanya’nın Aragon bölgesine, bir sonraki yıl ise Avrupa’ya yayıldı.  Mahkemelerde sorgulama sırasında çeşitli işkence teknikleri uygulanmaktaydı. Falakaya yatırmak, huni ile su içirerek su işkencesi uygulamak en çok kullanılan yöntemlerdi. En son noktada ise kişinin derisinin soyulması zorunlu idi. Bu, psikolojik realiteye ulaşma noktası olarak görülürdü. Sorgulama ve işkencenin yetersiz kaldığı zamanlarda ise o kişinin cadı olup olmadığını anlamak için bazı deneyler uygulanmaktaydı. Bunlar, su, ateş, iğne, gözyaşı ve kantar deneyleridir. Bunlardan en ilginç olanı kantar deneyidir. Ruhunu şeytana vermiş olan cadıların ağırlığına göre karar verilirdi. Ancak bu deney, onu her şekilde suçlu göstermekteydi. Ağır gelse kantarı büyülediği, hafif gelse cadı olduğu kararı verilirdi. Mahkûm, kurtuluşunu ancak ağırlığa denk gelirse kazanabilirdi. En popüler deney ise suda boğmaktı. Hayata geri dönerse cadı olduğu kanıtlanmış olurdu. Görüldüğü gibi Avrupa’da cadıları bulmak için uygulanan her yol masum bir canın ölümü demekti. Hristiyan düşmanı olan heretik gruplar arasında sayılan cadılıkla bağlantılı ilk dava ise Lady Alice Kyteler’e ait olup 1324 yılında İrlanda’da görülen davadır. Sabbat yani cadıların gece ayinlerinde şeytanla işbirliği yapmakla suçlanmıştır. Cadıların organize bir heretik grubu olarak Şeytan’a ibadet ettiklerini iddia eden ilk dava olarak görülmektedir. Dava sonucunda Lady Alice Kyteler, afaroz edildi ancak hizmetçisi Petronilla de Meathise İrlanda’da kazığa bağlanarak yakılan ilk heretik ve cadı olarak tarihe geçti  

Kadızadeli hareketinin düşüncesi neydi?
Selahattin DÖĞÜŞ
Kadızadeli hareketinin düşüncesi neydi?

17. yy.da Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal bunalımlar içerisinde ortaya çıkan Kadızadeliler, bir vaizler ve fakılar gurubunun ön ayak olduğu dini ve toplumsal bir hareketi ifade eder. Kadızadeliler hareketi, İslam Tarihinde eskiden beri tartışıla gelen ve zemin ve şartları oluştuğunda gün yüzüne çıkan iki önemli meselenin, tekke-medrese (şeriat-tarikat) ihtilafı ile bid’at sorununun Osmanlı Tarihinin bu sancılı dönemindeki tezahürlerinden başka bir şey değildir. Kadızadeliler, bir bakıma Selefiler veya Ehl-i hadis olarak bilinen İbn Teymiyye (ö.1328) mektebinin mirasçıları sayılabilir. Selefi düşüncenin en büyük temsilcisi Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed İbn Hanbel idi. Bağnaz bir hareketi ve softa bir zihniyeti ifade eden Kadızadeliler hareketi, bidatlara karşı savaş açmak düşüncesiyle ortaya çıktı. Kuran ve sünnetin dışında her türlü İslami geleneği reddeden ilk tasfiyeci olan Birgivî Mehmed Efendi’den günümüze kadar bu dini ve toplumsal sorun gündemdeki yerini korumuştur. Mehmed Birgivî (ö.1573), Kadızadelilerin fikri seviyedeki lideri, İbn Teymiyye mektebinden etkilenen Türkçe bir ilmihal kitabı olan Risale-i Birgivî (Vasiyetname) adlı eseri en çok okunan kişidir. Bu hareket, adını ünlü vaiz Kadızade Mehmed Efendi’den (ö.1635) almıştır. Birgivî’nin etkisinde kalmış olan Kadızade Mehmed Efendi, Balıkesir’den İstanbul’a gelerek asıl şöhretini burada kazanmıştır. Selefi düşünceye dayanan bu hareketin görünürdeki hedefi, Peygamber zamanındaki (Asr-ı saadetteki) İslam anlayışını topluma ikame etmek, diğer bir ifadeyle Kuran ve Sünnet dışındaki bütün yenilik ve uygulamaları kaldırıp saf ve orijinal İslam anlayışını toplumda ve devlet kademelerinde yerleştirmek olarak özetlenebilir.  

Kadızadeliler nasıl yok edildi?
Selahattin DÖĞÜŞ
Kadızadeliler nasıl yok edildi?

Toplumu geren ve bidat suçlamalarıyla ihtilaflara sebep olan Kadızadelilerin hoşgörüsüzlüğünden padişahlar bile şikayetçiydi. Tekkeler kapatılıp da dervişler hapse atılınca halk da umutsuzluk içinde, bu huzursuzluktan kendi çıkarlarına yararlanmak isteyen Celali isyancıların himayesine giriyorlardı. Kadızadelilerin saraydaki nüfuzu, 1656 Çınar Vakasına kadar sürdü. Aynı tarihte geniş yetkilerle sadaret makamına getirilen Köprülü Mehmed Paşa (ö.1661), tayinlerde ulema ve fakılara danışmaktan vaz geçti. Bunun üzerine Kadızadeliler son bir hamle ile vaiz kürsülerinde halkı tahrik ederek devletin yaşadığı siyasi ve iktisadi bunalımlara sebep olarak, bid’atların artmasından ve tarikat ehlinin kayırılmasından kaynaklandığını ileri sürdüler. Selatin camilerinde tek minare dışındaki minareleri yıkmaya, tekkeleri yakmaya, dervişleri öldürmeye, onları himaye edenleri dahil hepsini tecdid-i imana davet etmeye, padişaha çıkıp bid’atları kaldırmak için izin istemeye kadar çeşitli teşebbüslere giriştiler. Bardağı taşıran bu hareketi, nihayet devletin içerisinde bulunduğu siyasi ve sosyal buhranlara son vermek isteyen veziriazam Köprülü Mehmed Paşa, ortadan kaldırmaya karar vermişti. Devrin önemli alimlerinden, Kadızadeliler aleyhinde fetva almış, onların bir fitne grubu haline geldiğini tespit ederek padişahtan katli fermanını da istemişti. Ulemayı da arkasına alan Köprülü, Kadızadelilerin mallarına el koydu. Hareketin liderlerini yakalatıp Kıbrıs’a sürgüne gönderdi. Böylece senelerce toplumu geren, saraya ve padişaha istedikleri her şeyi yaptırmaya muvaffak olan Kadızadeliler hareketi kısa süre sonra sönüp gitti  

Tarihte Korsan kime denir?
Selahattin DÖĞÜŞ
Tarihte Korsan kime denir?

Tarihte korsanlık, meşru ve saygıdeğer bir meslek olarak görülen belli kuralları ve kanunları olan bir faaliyettir. Savaş zamanında düşmanın deniz ticaretini sekteye uğratmak için devletler tarafından geçici olarak göreve alınan gemiler ve kaptanlar bir izin belgesi alarak hizmetine girdikleri devletin bayrağını taşıyarak bir çeşit ticaret savaşı yaparlardı. İslam’ın gaza anlayışının bir gereği olarak karada sınır boylarında öncü kuvvet göreviyle mücadele veren akıncıların benzeri denizlerde korsanlık şeklinde devam etmiştir. Korsan kavramı (İng. corsair), deniz eşkıyası, haydudu (İng. piracy), kelimesinden farklı bir anlam taşır. Ortaçağlarda Türk korsan kelimesini de türeten corso ve corsair kavramları kullanılırken, denizcilik faaliyetlerinde pirate yani eşkıya ve haydut kelimeleri kullanılmazdı. Korsanlık meşru bir faaliyeti tanımlıyordu. Bir siyasi otoritenin koruması altında hareket eden ve etseler de uluslararası anlaşmalara uymakla mesul Akdeniz korsanlığının töre ve adetlerine saygılı denizcilere korsan denilmekteydi. Braudel’in deyimiyle, “korsanlık, canlı adetleri, nizamları ve tekrar eden diyalogları ile yerinde olgunlaşmış kadim bir deniz eşkıyalığıdır. Hırsızlar ve soyulanlar adeta mükemmel bir oyun gibi önceden anlaşmamışlarsa da hep tartışmaya ve uzlaşmaya hazırdırlar”. Osmanlılar, kendi korsanları için levent ya da gönüllü levent tabirini kullandılar ki bu korsanlar, hukuk dışına çıktıkları zaman ‘harami levent’ olarak adlandırılmış ve cezalandırılmıştır. Faaliyetlerinin arkasındaki meşruiyeti bir hükümdardan alan Hıristiyan korsanlardan farklı olarak Osmanlılar, korsanlarını gaza ve cihat yani İslami bir görev yerine getirir bir şekilde sunmaktaydı. Levent ile korsan arasındaki bu anlamda bir fark göze çarpmakta. Prof. İnalcık, Osmanlı korsanlarını deniz gazileri olarak anarken, Prof. Bostan, karanın gazileri gibi Osmanlı korsanlarının İslam hukukuna uygun bir kutsal savaş yaptıklarını savunmuştur. Bu korsanlar savaş zamanları dışında bağımsız hareket ederlerdi. Ünlü birer denizci olan Kemal Reis, Turgut Reis, Hızır Reis (Barbaros Hayreddin Paşa) vd. aslında birer korsandılar ve sonradan devlet hizmetine girmişlerdi.  

Gazi Umur Bey'in Türk denizciliğindeki yeri nedir?
Selahattin DÖĞÜŞ
Gazi Umur Bey'in Türk denizciliğindeki yeri nedir?

Gazi Umur, sahil bölgesinde gaza seferlerini örgütleyen ve bağımsız hareket eden bir gaza lideri durumundaydı. Diğer sahil beyliklerinden gelen deniz gazileriyle işbirliği halindeydi. Çaka Bey’den sonra, Hıristiyan dünyasının son kalesi olan İzmir’in sahil kalesiyle birlikte tamamına hakim olması Anadolu’da mutlak hakimiyet kurmaya çalışan Türk tarihi için olduğu kadar İslam tarihi için de çok önemliydi. İzmir’i savunamayan Bizans’tan şehri ele geçiren Katolik-Latin dünyası, Türklerin denizlerde faaliyetlerine ticaret ve askeri açıdan hayati önemi olan liman ve kalesi sayesinde engel olabiliyordu. Bu yüzden Gazi Umur Bey’in elinden İzmir’i geri alabilmek için çok sayıda Haçlı ittifakları kurmuşlar, şehri kuşatmışlardı. Aydınoğullarının başına getirildiğinde 25 yaşındaydı. Onun dönemi aralıksız gazalarla geçmiştir. İzmir’de takviye ettiği tersanede kurduğu güçlü donanma ile Adalar denizi hakimiyetini elde etmiş, Girit ve Kıbrıs’a seferler düzenlemiş, Gelibolu’dan Balkanlara çıkmış, Boğazlardan geçerek Karadeniz sahillerinde yağma akınlarında bulunup dönmüştür. Düsturname-i Enverî’ye göre Umur Gazi, 350 yelkenli gemi ve 2600 leventten oluşan donanmasıyla Boğazlardan geçip Karadeniz’e çıkmış, Kili ve Eflak ülkelerini yağmalayıp İzmir’e dönmüştür. Bizans İmparatoruna askeri yardımda bulunup muazzam miktarda gelirle geri dönüyordu. Gazi Umur, leventlerine bey fermanı ile denizci yaptığını, sonradan ‘Umurca oğlanlarıyız’ diye kendilerine üstünlük hissi duyacak olan Türk askerlerini deniz gazalarına teşvik etmişti. Onun denizlerdeki korsan faaliyetleri ve başarıları donanmasıyla birlikte Osmanlı denizciliğine ve leventlerine örnek olmuştur.  

Ahi teşkilatı nasıl kuruldu ve amacı neydi?
Selahattin DÖĞÜŞ
Ahi teşkilatı nasıl kuruldu ve amacı neydi?

Ahi Teşkilatı, kökleri Orta Asya Türk cömertliği ve yiğitlik değerlerine dayanmakla birlikte Arap Fütüvvet geleneğinin etkisiyle Anadolu’da kurumlaşmış, Bizans loncalarının tesiriyle de sonuçta bir esnaf ve sanat teşkilatı olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Türkiye Selçuklu Devleti zamanında Abbasi Halifesi Nasır’dan fütüvvet şalvarı ve teşkilata bağlılık alametlerini almak üzere Selçuklu sultanı tarafından Bağdad’a gönderilen elçilik heyeti beraberinde Anadolu Ahi Teşkilatı’nın bilinen ilk kurucusu Ahi Evren, hocası Evhaduddin Kirmani ve müritleri ile birlikte önce Kayseri’ye sonra da Kırşehir’e geçerek buradaki faaliyetleriyle Anadolu Ahi Teşkilatı kurumlaşmasını tamamlamıştır. Ahi Evren dericiliğe dayanan ilk sanayi sitesini Kayseri’de kurmuştur. Özellikle 13. ve 14.yüzyıllarda çok etkili olan bu teşkilat Osmanlı merkeziyetçiliğinden sonra siyasi ve askeri fonksiyonlarını bırakarak sadece esnaf ve sanatkâr loncaları şeklinde şehirlerde fonksiyonlarını devam ettirmiştir. Ahi Teşkilatının amacı öncelikle siyasi mülahazalarla Selçuklu sultanının Abbasi halifesinden saltanat meşruiyetini almak için saltanat için meşruiyet kaynağı idi. Ancak bu teşkilat siyasi olduğu kadar, sosyal, ekonomik, sanat ve dini-tasavvufi açılardan Türk toplumunu örgütlemeyi amaçlamıştır. Göçebe ve yarı göçebe olarak hayvancılıkla geçinen bir toplumu yerleşik hayatın değerlerine adaptasyonunu sağlamak ve şehir ekonomisine entegre olabilmesi için toplumu bir sanat ve meslek dalı etrafında uzmanlaşmasına katkı sağlamıştır. Ahi reisleri şehirlerin en önde gelen kişileri oldukları için siyasi ve ekonomik açıdan son derece güçlü kimselerdi. Yeri gelince emrindeki esnaf ve sanatkârlarla istilalara karşı şehir avunmasında rol aldıkları gibi, siyasi istikrarsızlık zamanlarında toplumun dirlik ve düzenliğiyle de doğrudan ilgilenirlerdi. Ahi zaviyeleri, aynı zamanda toplumun eğitim ve öğretim faaliyetlerini organize ettikleri birer yaygın eğitim kurumları olarak fonksiyonlar ifa etmişlerdir. 

Haçlı Seferleri öncesi Avrupa ne durumdaydı?
Devrim BURÇAK
Haçlı Seferleri öncesi Avrupa ne durumdaydı?

Kavimler Göçü’nün başlangıcından Haçlı Seferleri’ne kadar geçen yaklaşık yedi yüzyıllık süre, Avrupa için bir kaos, yıkım ve yeniden yapılanma sürecidir. Batı Avrupa’da Roma düzeninin yıkılmasını takip eden süreçte güçlü bir merkezi devlet otoritesinin olmaması ve Cermen, Avar, Macar, Peçenek ve Norman istilalarının devam etmesi sonucunda üretim ve ticaretin azalması, Orta Çağ Avrupa’sına özgü yeni bir iktisadi/sosyal düzen olan feodalizmin doğup gelişmesine yol açtı. Toplumun sınıflara ayrıldığı bu sistemde toprak sahibi olan asiller dük, marki, kont, baron, şövalye gibi unvanlar alıyorlardı. Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan serfler ise tamamen toprağa bağlı yaşıyorlardı ve toprakları terk etmeleri yasaklanmıştı. Serfler, efendilerinin hem zirai hem de angarya işlerini yerine getirmek zorundaydı. Dirlik sahipleri tahkim edilmiş şatolarda yaşarlarken serfler köylerde, oldukça sağlıksız koşullarda ve sefil bir halde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. İlkel yöntemlerle sadece ihtiyaca yönelik bir üretim yapıldığından, iklim koşulları nedeniyle düşük mahsul alınan yıllarda yaşanan kıtlık, serflerin hayatını daha da zorlaştırıyordu. Feodal sistemin önemli aktörlerinden biri de Kiliseydi.  Kilise, sahip olduğu geniş arazilerin idaresi bakımından diğer derebeyliklerden farklılık arz etmiyordu.   Üstelik elde ettiği bağışlar ve hacıların zekatları sayesinde Kilise’nin elinin altında kıtlık zamanında sivillere borç verebileceği mali kaynaklar bulunuyordu. Ayrıca genel bir cehalet içerisindeki Avrupa toplumunda yalnızca Kilise okuma ve yazma gibi kültürün kaçınılmaz iki aracını elinde bulunduruyor; krallar ve büyük lordlar şansölyelerini, sekreterlerini ve noterlerini zorunlu olarak Kilise adamları arasından seçiyorlardı. Bu açılardan Kilise, sadece çağının en büyük manevi otoritesi değil, aynı zamanda büyük mali gücüydü. Kilise’nin bir diğer rolü de Hıristiyanlığı Avrupa’nın ayırt edici kimliği haline getirmesidir. Özellikle X. ve XI. yüzyıllar boyunca yoğun bir anti-İslam propagandası ile gerçekleşen bu durum sonucunda ortalama bir Avrupalı, inançsızlara karşı yürütülecek bir savaşı haklı görmenin ötesine geçmiş, bunu arzular hale gelmişti.  

Haçlı Seferleri öncesi İslam dünyası ne durumdaydı?
Devrim BURÇAK
Haçlı Seferleri öncesi İslam dünyası ne durumdaydı?

Haçlı seferleri arifesinde Müslüman coğrafyası siyasal ve mezhepsel bir birliktelik arz etmiyordu. Bölge birçok Arap emirlik, Selçuklulara bağlı Türk komutanlar, atabeylikler ve Selçuklu hanedan üyelerinin yönetimindeydi. Kuzey Afrika ile birlikte Filistin coğrafyasının bir bölümü ise Şii Fatımi Devleti’nin egemenliği altındaydı. Yine bölgedeki bazı kaleler, daha çok haşhaşi adıyla bilinen Nizari İsmaililerin elindeydi. Bu siyasal parçalanmışlık, bölge hakimlerinin farklı siyasal amaç ve çıkarlar peşinde koşmalarına neden oluyordu. Bu sebeple haçlılara karşı ortak hareket etme veya haçlıları ortak düşman olarak algılama gibi bir durum, ancak bölgenin tek bir siyasal yapı altında birleştiği dönemlerde mümkün olabilmiştir. Yakın Doğu’da toplum, dini inançlarına göre müminler ve zımmiler olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Zımmiler, yani Müslümanlar dışında kitâbî bir dine mensup olanlar, İslam devletlerinde ender bazı olaylar dışında takibata uğramıyorlar, baskı ve zulüm görmüyorlardı. Cizye adındaki vergilerini ödemeleri kaydıyla inanç hürriyetleri tanınıyordu. Özellikle doğu Hıristiyanları, Bizans döneminde bulamadıkları özgürlük ortamını İslam yönetimi altında bulmuşlardı. Ayrıca, her ne kadar cizye ödemek zorunda olsalar da, bu vergi Bizans döneminde ödedikleri vergilerin ağırlığının yanında önemsizdi. Bu sebeplerle zımmiler, yeni yöneticilerini memnuniyetle kabul ediyorlar, “kurtarılmak” gibi bir düşünceyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. Bunlar zamanla Arapça’yı da dilleri olarak kabul ettiler; özellikle Suriye bölgesindeki Hıristiyanların büyük çoğunluğu Müslüman oldular. Müslümanlar fethettikleri bölgelerdeki kültürel çeşitlilikten yararlanmayı çok iyi bildiler. Yunanca bilen yerli halk, ister din değiştirerek Müslüman olsun, isterse kendi dininde kalmaya devam etsin, devletin idari kademelerinde kendilerine yer buldular. Antik Yunan felsefi metinlerinin Arapça’ya tercüme faaliyetleri bu şekilde başladı. Tercümeyle başlayan bilimsel etkinlikler tartışmaları, yeni felsefi akımları, teknolojik gelişimi, matematik ve tıp bilimlerinde çığır açacak kuram ve yöntemlerin ortaya çıkmasını sağladı. İslam dünyası bütünüyle bir entelektüel ortama dönüşmüştü; hem alimler, hem bilim tâlipleri İslam coğrafyasını baştan başa kat ederek rıhle seyahat denilen gezilere çıkıyor, bu seyahatler esnasında yeni alimlerle tanışıyor, onların kuramlarını öğrenerek kendilerininkilerle sentezliyorlardı. Tüm bu bilimsel faaliyetler, Haçlı Seferleri’nin ve coğrafi keşiflerin ardından Avrupa’da görülecek bilimsel ve felsefi atılımın da temellerini oluşturmuştur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun