SORULARLA TARİH
Çağrı bey tahtı neden kardeşi Tuğrul beye bıraktı?
Cihan PİYADEOĞLU
Çağrı bey tahtı neden kardeşi Tuğrul beye bıraktı?

Selçuklular hakkında merak edilen en ilginç, bir o kadar da tartışmaya açık olan mesele belki de budur. Çağrı Bey, büyük olmasına -Çağrı 990, Tuğrul 993 doğumludur- ve devletin kurulmasındaki büyük etkisine rağmen neden sultanlığı kardeşi Tuğrul Bey’e bırakmıştır? Aslına bakılırsa bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün değil. Sadece mevcut bilgiler üzerinden bir yorum yapmak mümkün olabilir. Öncelikle bana göre bağımsızlığın kazanılmasında Çağrı Bey’in etkisi, Tuğrul Bey’den çok daha fazladır. Nitekim Tuğrul Bey, biri Dandanakan Savaşı’ndan hemen önce iki kez Horasan’dan, dolayısıyla Gazneliler’in hâkimiyet bölgesinden uzaklaşmak için görüş bildirmiş ve bu görüş destek bulmuştur. Ancak iki seferde de onu ve diğer Selçuklu liderlerini bundan vaz geçiren Çağrı Bey’dir. Bunun sonucunda Dandanakan Savaşı’nın yapılmasına karar verilmiş ve neticesinde devlet kurulmuştur. Buna rağmen Çağrı Bey’in sultanlığı Tuğrul Bey’e bırakmasını sebebi nedir? Bunun sebebini anlamak için 1063 yılındaki değil, 1040 yılında, yani devlet kurulduktan hemen sonraki Selçuklu’ya bakmak gerekir. 1040 yılında var olan devlet, küçük sayılabilecek bir coğrafyadan ibarettir. Paylaşım yapılırken orada bulunan hiç kimse Tuğrul Bey’in sadece on beş yıl sonra Bağdad’ı ele geçireceğini eminim ki düşünmemiştir. Sonuç olarak ülke üçe bölünmüş ve her üç hanedan mensubu kendi hâkimiyet bölgesini yönetme hakkına sahip olmuştur. Var olan küçük hâkimiyet bölgesinde kimin sultan olduğunun pek de önemi yoktur. Ayrıca Çağrı Bey, yapılan paylaşımda en zengin ve düzenli bölgeyi almıştır. Nitekim daha sonraları iki kardeş arasında geçen bir mektuplaşmada Tuğrul Bey ağabeyine “ Sen Horasan’ı zapt ettin. Orası bayındır bir ülke oldu­ğu halde sen tahrip ettin… Ben ise benden öncekiler tarafından tahrip ve imha edilmiş bir ülkeye geldim.” diyerek bunu desteklemektedir. Bununla birlikte uyumlu ve kucaklayıcı bir kişiliğe sahip olan Tuğrul’un halk nazarında daha fazla destek bulabileceği de düşünülmüş olabilir. Bu konuda en sık dillendirilen ise Tuğrul Bey’in çocuğunun olmaması, sultanlığın yüksek ihtimalle Çağrı Bey’in evlatlarına geçeceği için Çağrı Bey sultanlık hususunda ısrarcı olmadığıdır. Ayrıca iyi bir asker olan Çağrı Bey’in kendi hâkimiyet bölgesinde Karahanlılar ve Gazneliler ile yapılan pek çok mücadelede komutanlık yapmadığı/yapamadığını da göz ardı etmemekte fayda var. Bunun da tek açıklaması onun hastalığı olabilir.

Şii mezhebi nasıl ortaya çıktı?
Halil İbrahim BULUT
Şii mezhebi nasıl ortaya çıktı?

Şiîliğin ne zaman ortaya çıktığı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu mezhebe mensup alimlere göre Şiilik sonradan ortaya çıkmış bir şey olmayıp, bizzat Allah Elçisi'nin tavsiyesi ile Hz. Ali’nin faziletini kabul eden ve ona bağlanan kimseleri ifade eder. Bu anlayışa göre Allah Resulün'ün yaşadığı dönemde zaten bir Şiilik vardır. Ancak tarafsız yazarlar, Şiiliğin Hz. Peygamber'in vefatından uzunca bir müddet sonra ortaya çıktığı hususunda hemfikirdirler. Burada şu ayrıma dikkat çekilmelidir: Hz. Ali’yi sevmek ve siyaseten Ehl-i beyte taraftar olmak ile imametin bir inanç esası kabul edilip Ali ve evladına bir kısım üstün özelliklerin atfedildiği Şiiliği birbirinden ayırmak gerekir. Zira Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin yaşadıkları dönemde ana gövdenin önder şahsiyetleri idiler ve Ehl-i Sünnet zihniyetinin oluşmasında özellikle Hz. Ali’nin ciddi bir katkısının olduğu aşikardır. Hz. Ali’nin yanında yer alan sahabilerin yaşadıkları dönemde Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturduklarını dikkate aldığımızda, erken dönem Ali taraftarlığıyla Şiilik arasında bir ilişki kurulamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Şiiliği temel Şiî fikirlerle başlatmak isabetli olacaktır. Şüphesiz Şiiliğin omurgası imamet görüşüne ve özellikle nass ile tayin ve masumiyet fikirlerine dayanmaktadır. Nas ile tayin, masumiyet, vasilik, mehdilik ve rec’at gibi fikirler en erken birinci asrın sonlarında ortaya çıkmıştır. Söz konusu Şiî fikirlerin teşekkülü On İkinci İmam Muhammed Mehdi’nin gaybete girdiği h. 260 sonrasına, bir diğer ifade ile hicri III. asrın sonlarına kadar devam ettiği bilinmektedir. Uzunca bir zaman alan bu teşekkül sürecinde şüphesiz farklı faktörlerin etkisi olmuştur. Ancak kadim İran kültürünün etkin bir rolünün olduğu kabul edilir. Zira Şiiliğin özünü imamet anlayışı ve Ehl-i Beyt’e atfettikleri özellikler belirlediğine göre bunlarla Fars kültürü arasındaki benzerlikler dikkat çekmektedir. Nitekim İslamî fetihlerle birlikte Sasanî Krallığı'nın ortadan kaldırılması insanların zihnindeki kraliyet anlayışını yok etmemiş, sadece yer değiştirmiştir. Farsların zihin dünyasında yer etmiş olan kral ve kraliyet ailesi tasavvurunu birden silip atmak mümkün değildi. Fars kültüründe kral ve ailesinin bir takım insanüstü vasıflar taşıdığına inanılmaktaydı. Bu anlayışlarını Ehl-i Beyt’e yansıttıkları ve İslam perdesi altında Ehl-i Beyt sevgisi izhar ederek onlara bir takım üstün vasıflar atfettikleri anlaşılmaktadır. Ayrıca Hüseyin b. Ali’nin İran hükümdarı Yezdicürd’ün kızıyla evli olması sebebiyle Hüseyin’in neslini eski hükümdarlarının varisleri gibi kabul etmişlerdi. Hz. Ali ve evladının Allah tarafından görevlendirilmiş imamlar olduklarını bir iman esası olarak kabul ettikten sonra, diğer hususların da buna göre dizayn edildiği rahatlıkla anlaşılmaktadır.  

Babailik nedir?
Selahattin DÖĞÜŞ
Babailik nedir?

Orta Asya’dan Maveraünnehir ve Horasan’a inen Türkler burada Müslüman Araplarla karşılarak peyderpey İslamlaşmaya başladılar. Ancak eski inançlarını birden terk etmeleri beklenemezdi. Eski kam ve şaman denilen din adamlarının yerini Bab, ata, baba, dede vb. lakap ve unvanlar taşıyan dini ve sosyal liderler aldılar. Ata Ahmed Yesevi, Dede Korkut, korkut Ata gibi önemli mistik şahsiyetleri göçebe Türkmenler arasında İslamiyet’in yayılmasına çalışıyorlardı. Bu yüzden Türkler arasında mistik bir Müslümanlık anlayışı hakim olmuştur ve Anadolu’ya da göçlerle aynı şekilde gelmiştir. Anadolu’ya Horasan üzerinden gelen ve aralarında Türkmen şeyh ve dervişlerinin başlıca yönlendiricisi olduğu Türkmen unsurları Horasan erenleri, Rum erleri, Abdal, ve baba unvanlı liderler halkı teşkilatlandırarak aşiret yapıları bozulmadan çeşitli tarikat yapılanmaları şeklinde varlıklarını ve Orta Asya’dan getirdikleri inançlarını Anadolu’da yaşatmışlardır. İşte Babaîler zümresi bu derviş tarikatlarından birisidir. Aslında bir Vefai şeyhi olan Baba İlyas-ı Horasanî, önderliğini yaptığı Babailer isyanı ile adını Selçuklu kaynaklarına geçmesine sebep olmuştur. Baba İshak, Geyikli Baba ve Hacı Bektaş Veli gibi önemli dervişler Baba İlyas’ın mürididirler. Babailer sıkı bir takibe uğrayınca siyasi kimliklerini bırakarak Abdalan-ı Rum şeklinde sadece dini ve mistik bir dönüşüm geçirmiştir. Kısaca Babailik, Anadolu’da Türkmen şeyh ve dervişlerin kurduğu heterodoks bir tarikat olarak Ortodoks yani devlet İslamı diyebileceğimiz Sünni İslam anlayışının karşısında muhalefet halkasını oluşturmuştur. Bugün Alevi-Bektaşi geleneği, Babailerin devamı sayılabilecek unsurlar taşımaktadır.  

Sultan Alp Arslan nasıl öldü?
Cihan PİYADEOĞLU
Sultan Alp Arslan nasıl öldü?

Sultan Alp Arslan’ın öldürülmesine giden süreçteki ilk adım, Karahanlılar üzerine bir sefer tertip etmeye karar vermesi olmuştur. Bununla birlikte bu sefer ve Alp Arslan’ın öldürülmesi hakkındaki bilgiler farklı kaynaklarda farklı şekillerde yer alır. Konu hakkında bildiğimiz en kesin şey yirmi dört günde Ceyhun’u geçen Sultan Alp Arslan’ın komutanlığını Yusuf el-Harizmi’nin yaptığı Berzem adındaki bir kaleyi kuşattığıdır. Kale komutanı Alp Arslan’a sıkı şekilde direnmiştir. Bundan dolayı iyice sinirlenen Alp Arslan, kale düşmesinden sonra işe yarar bazı bilgilerin bu şahıstan elde edilebileceğini düşünmüştü. Bu sebeple 20 Kasım 1072 tarihinde Yusuf, iki gulamın refakatinde sultanın huzuruna getirildi. Sultan ona soru sordukça Yusuf garip davranışlarda bulunmuş, ters cevaplar vermişti. Çünkü onun da kendine göre planları vardı. Onun davranışlarından rahatsız olan Sultan Alp Arslan, çadırının önüne kazıklar çakılarak Yusuf’un bağlanmasını emretti. Kendisi de iyi bir okçu olmasına güvenerek ok ve yayını eline aldı. Amacı bir ok atışıyla Yusuf’u öldürmek veya ona bir ders vermekti. Tam da bu esnada Yusuf’tan gelen “Ey kötü adam (veya muhannes)! Benim gibi bir adam böyle öldürülür mü?” şeklindeki hakaretamiz sözlere sinirlenen Sultan Alp Arslan, onun çözülmesini istedi. Yusuf çözülünce de ona Yusuf’a bir ok fırlattı. Ancak fırlattığı ok hedefini bulmayınca orada bulunan herkes kısa da olsa bir şaşkınlık yaşadı. Çünkü bu durum daha önce görülmüş bir şey değildi. Yusuf, bu şaşkınlık anını fırsat bilerek Alp Arslan’a saldırdı. O sırada tahtında oturmakta olan Alp Arslan bu saldırıyı savuşturmak için ayağa kalkmak istedi. Ama ayağı sürçerek yüzüstü yere kapaklandı. Bu sefer yanındaki emirlerden Sadüddevle Gevherayin Yusuf’u engellemek istediyse de bunu başaramadı. Yusuf da bıçağını yerde yatmakta olan Sultan Alp Arslan’a saplamayı başardı. Yusuf hemen orada öldürüldüyse de Alp Arslan ağır bir yara almıştı. Hemen başka bir çadıra götürülerek yaraları sarıldı. Ancak yaraları ağır olduğu için dört gün daha yaşayabildi.

Şiilik nedir?
Halil İbrahim BULUT
Şiilik nedir?

“Taraftar, yardımcı, bir işi gerçekleştirmek üzere bir kimsenin etrafında toplanmış zümre ve topluluk” anlamlarına gelen “şîa” kelimesinin Kur’an-ı Kerim ve hadislerde de “fırka, bölük ve taraftar “ anlamlarında kullanıldığı görülür. Erken dönemde kelime anlamıyla “Şiatu Ali, Şiatu Osman ve Şiatu Muaviye” şeklinde -siyaseten taraftar olmayı ifade etmek üzere- kullanıldığı bilinmektedir. Genel anlamdaki bu kullanış, Hz. Hüseyin’in (ö. 61/680) şehit edilişinden sonraki sürece kadar devam ettiği söylenebilir. Kerbelâ hadisesinden kısa sayılabilecek bir müddet sonra Şia, Emevîlere karşı Hz. Hüseyin’in intikamını almak, bu arada Hz. Ali ve soyunun haklarını aramak ve onun soyuna yardım etmek için toplananları ve onlara taraftar olanları ifade eden siyasi bir terim olmuştur. Kelime, terim anlamını kazanırken “eş-Şia” şeklinde kullanılmaya başlanmış ve özellikle imamet konusunda kendine özgü düşünceleri olan bir fırkanın özel ismi olmuştur. Yaklaşık iki asır gibi uzun bir zaman diliminde terimleşen Şia kavramıyla, Hz. Muhammed’den sonra insanların en faziletlisi olarak Ali b. Ebû Talib’i kabul edip onun doğrudan imam olduğuna, imametin kıyamete kadar onun soyunda devam edeceğine inanan topluluklar kastedilmektedir. Aslında Şia, bir şemsiye kavram olup mutedil Şii fırkaların yanı sıra aşırı (gulât) grupları da bünyesinde barındırır. Zeydiyye, İsmailiyye ve İmamiyye şeklinde üç ana fırkadan oluşur. İmamiyye, -bir diğer ifade ile İran Şiiliği-, bunların içinde en yaygın olanıdır ve Şiilik denildiğinde bunlar akla gelir. İmamet anlayışını bir iman esası olarak kabul eden bu fırkaya göre, Hz. Ali’yi ve Ehl-i Beyti sevmek kadar onların düşmanları kabul edilenlere buğzetmek de gereklidir. İslam tarihindeki hemen her hadiseyi bu zaviyeden değerlendiren Şiiler, Müslümanların tarihini ideolojik olarak yeniden inşa etmeye çalışırlar. Bu itibarla Şiilik, Hz. Peygamberin vefatıyla birlikte devlet başkanlığının Allah tarafından Hz. Ali’ye ve evladına verilmiş bir hak olduğunu kabul etmek ve bunu inanç esası olarak görmektir, denilebilir.  

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun