SORULARLA TARİH
Müslümanlar için Kudüs neden önemlidir?
Eldar HASANOĞLU
Müslümanlar için Kudüs neden önemlidir?

Kudüs İslam’ın ilk kıblesidir. Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Medine’ye göç etmesinin 2. yılında kıblenin yönü Kâbe olarak değiştirildi. Bu zamana kadar Müslümanlar ibadet ederken yüzlerini Kudüs’e dönerlerdi. Bunun dışında, Kudüs Müslümanlar için Miracın Şehri olarak da ehemmiyet arz eder. Henüz Mekke döneminde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Medine’ye hicretinden 1 veya 1 buçuk yıl önce, müşriklerin şiddet ve baskısının dayanılmaz olduğu sırada Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber’i (s.a.v.) İsra ve Mirac mucizesiyle desteklemiştir. İsra suresinde anlatıldığına göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) “ilahi ayetlerden bazılarını görmesi için geceleyin el-Mescidü’l-Haram’dan etrafı bereketli kılınan el-Mescidü’l-Aksa’ya götürülmüştür.” Mescid-i Aksa’nın fazileti hakkında pek çok hadis bulunmaktadır. Mescid-i Aksa özellikle Mirac ve İsra olayından dolayı bu ehemmiyeti barındırmaktadır. Hz. Peygamber’in Mirac’a çıkarken ziyaret ettiği mekânın Beytü’l-Makdis olduğu müfessirler tarafından ifade edilmiştir. Meşhur İsra hadisinde Hz. Peygamber (s.a.v.) “Burak’a bindim, Kudüs’teki Beytü’l-Makdis’e vardım…” demektedir. İlgili hadislerde özet olarak Hz. Peygamber’in (s.a.v.) burada peygamberler topluluğuna namaz kıldırdığı ve sonra Arş-ı Â’lâ’ya yükseltildiği anlatılmaktadır. Yeryüzünde ilk mescidin Kâbe, ikinci mescidin ise Mescid-i Aksa olduğunu buyuran Hz. Peygamber (s.a.v.), ibadet niyetiyle ziyaretin sadece üç mescide olabileceğini buyurarak bu üçünün Kâbe, Mecsid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa olduğunu belirtmiştir. Başka bir hadisinde namazdan elde edilecek sevap sıralamasında ilk yerde Kâbe’de kılınan namazın, onun ardından ise Mecsid-i Nebi ve Mescid-i Aksa’da kılınan namazın olduğunu buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslümanları Mescid-i Aksa’yı ziyaret edip içinde namaz kılmaya teşvik etmiş, gidemeyenlerin ise kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı göndermelerini tavsiye etmiştir. Müslümanlar Hz. Ömer zamanında Kudüs’ü fethetmiş, o zamandan bu şehirde yurt salmış, maddi ve manevi açıdan kalkındırmışlardır. Kudüs’te sahabiler, veliler, alimler uyumaktadır.

Emir Timur nasıl anlaşılmalı?
Mustafa ALİCAN
Emir Timur nasıl anlaşılmalı?

Kamuoyunun algısında Türk ve İslâm tarihinin en önemli figürlerinden biri olan Emir Timur’a dair iki farklı portre olduğu görülmektedir. Bunların ilki herhangi bir dinî ya da ahlaki değer tanımayan, akla gelebilecek her şeyi iktidarının devamlılığı için işlevsel bir alete dönüştüren “kana susamış bir zalim” fotoğrafı iken, diğeri ise Sünnî İslâm anlayışına gönül vermiş “mücahit bir önder” figürüdür. Hemen söyleyelim ki her iki figürasyon da sorunludur ve tarihî gerçekliği yalnızca bir yönüyle ele alan eksik bakış açılarına yaslanmaktadır. Tarihsel figürlerin ele alınma biçimlerinin çağdaş kaynaklarda yer alan bilgilere dayanan bir bulgular ağı üzerine kurulması gerekirken, sözü edilen Timur portrelerinde belli açılardan ideolojik olarak tarif edilebilecek bir “verileri ayıklama/seçilim” ameliyesi ortaya konulmakta, en başından bir portre kurgulanarak kaynaklardaki bilgiler bu portreyi inşa etmek için kullanılmaktadır. Bu ise aslında hiçbir zaman var olmamış bir ya da birden fazla Timur profilinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bazıları Timur’un yanında olup onun hayatına şahit olan, bazıları ise onun çağında yaşayan veya şu ya da bu biçimde onun eylemlerinden etkilenen çağdaş müelliflerin eserleri, Emir Timur tarafından gerçekleştirilen katliamlar, işgaller ve herhangi bir insanî değer ile telif edilemeyecek girişimlerin kayıtları ile doludur. Bunların bir kısmının uydurulmuş veya abartılmış olması da muhtemeldir. Yine aynı eserler Timur’un faziletlerini, siyasî ve askerî dehasını, imar ve inşa tutkusunu, din âlimlerine ve bilim adamlarına olan saygısını, hatta zaman zaman dindarlığını aksettiren birçok veriyi de barındırmaktadır. Dolayısıyla ona dair olası bir portrenin, mevcut bütün verileri objektif bir “çerçeve” içerisinden ele alıp anlamlı ve elbette “insanî” bir tabloya dönüştürmek suretiyle Timur’u “neyse o olarak” resmetmesi gerekir. Öte yandan bunun, tarih ilminin doğası gereği hiçbir zaman “tam manasıyla” mümkün olmadığının da akıldan çıkarılmaması gerekir.  Yukarıda çizmeye gayret ettiğimiz perspektif üzerinden bizim Timur’un nasıl anlaşılması gerektiğine dair önerimiz, “onun bir insan olduğunun hiçbir zaman unutulmaması” gerektiği yönündedir. Böyle olduğu takdirde onun da bütün insanlar gibi birtakım meziyetlerle, tutkularla, zayıflıklarla, ihtiraslarla vb. donatılmış bir varlık olduğu ve sözü edilen bu özelliklerin biri ya da öbürüne meylettiği dönemlerde birbirinden farklı ve zaman zaman da tutarsız davranışlar sergilemiş olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla zaman zaman zalimce, zaman zaman da arifçe tavırlar sergilemesini anlamak kolaylaşacaktır.       

İlk Müslüman Türk Devleti hangisidir?
Mustafa ALİCAN
İlk Müslüman Türk Devleti hangisidir?

İlk Müslüman Türk devletinin hangi devlet olduğu konusu tartışmalıdır. Öncelikle bunun altını çizmek gerekir. Bununla birlikte, eskiden beri Karahanlıların (840-1212) ilk Müslüman Türk devleti olduğu yönünde genel bir yargının bulunduğunu da belirtelim. Son zamanlarda bu bilginin tadil edilmesine dönük bazı girişimlerin bulunduğu ve Müslüman olan ilk Türk devletinin Karahanlılar değil de İtil Bulgarları (7-10. yüzyıllar) olduğu şeklinde bir değerlendirmenin yaygınlık kazanmaya başladığı da görülmektedir. Fakat burada göz ardı edilen bir husus vardır. Hem Karahanlılar hem de İtil Bulgarları, devletleşme bakımından önemli aşamalar kaydetmiş oluşumlar durumundayken İslâm dairesine girmiş ve bu şekilde “Müslümanlaşmış Türk devletleri” haline gelmişlerdir. Dolayısıyla her iki devletin de “ilk Müslüman devleti” olarak nitelendirilmeleri bir yönüyle hatalıdır. Bunlar olsa olsa İslâmlaşmış Türk devletleri olarak görülebilirler. Peki ilk Müslüman Türk devleti hangisidir? Bu soruya duraksamadan “Tolunoğulları” (868-905) cevabını verebiliriz. Abbâsîlere bağlı siyasî yapılanmalardan biri olan ve zaman içerisinde bağımsızlaşarak kendine özgü bir devlete dönüşen Tolunoğulları, Müslüman Türkler tarafından kurulmuş olup bu haliyle ilk Müslüman Türk devleti olarak tavsif edilmeyi ziyadesiyle hak eden ilk siyasî yapılanmadır. Kronolojik olarak gerek Karahanlıların gerekse İtil Bulgarlarının İslâmî bir temsil elde ettiği dönemden öncesine tarihlenebilmesi bir tarafa, kuruluşundan itibaren İslâmî bir kültüre istinat etmiştir. Hem coğrafî hem de kültürel olarak İslâm dünyasının bir parçası olarak “doğmuş” ve yaşamıştır. Yine yıkılışına kadar da bu özelliğini muhafaza etmiştir. Dolayısıyla ilk Müslüman Türk devletinin Tolunoğulları olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur.   

Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethine neden karşı çıktı?
Selahattin DÖĞÜŞ
Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethine neden karşı çıktı?

İstanbul’un fethi Türkler için Kızıl Elma idi. Yani İlayı Kelimatullah’ın son kalesi anlamına gelir. İstanbul’un fethi Türk dünyası için olduğu kadar İslam dünyası için de sembolik bir değeri vardı. İstanbul’un fethine mazhar olan sultan şüphesiz içeride ve dışarıda büyük bir şöhret ve prestije sahip olacaktı. Bu da devlet içinde devlet durumuna gelen Çandarlı ailesi için tehlike çanlarının çalması demekti. Çünkü daha önce genç sultan II. Mehmed’i (Fatih) iki defa tahttan indirerek saltanat üzerinde derin gölgesi bulunan Çandarlı Halil Paşa’nın bu etkisinin biteceğinin de işaretiydi. Devlet ve saray üzerinde derin etkisi bulunan Çandarlı'nın askeri, siyasi, ticari ve idari nüfuzu, bunun yanında uluslar arası şöhreti saltanat için derin kuşkular anlamına geliyordu. Merkezi bir imparatorluk kurmak isteyen genç padişah Sultan II. Mehmed, öteden beri derin devlet konumunda bulunan Çandarlı ailesinin devlet üzerindeki nüfuzunun, tasarlamış olduğu merkeziyetçi politikasına en büyük engel teşkil ettiğinin bilincindeydi. Aynı zamanda İstanbul’un fethi demek Osmanlı merkeziyetçi politikaların doruk noktasına çıkması demekti. Bu da en başta Çandarlı Veziriazamın güçlü nüfuzunun sönmesine neden olacaktı. Bu yüzden Çandarlı Halil Paşa, İstanbul’un fethine karşı çıkacaktır. Bu konuda Venedik ve Bizans’la iş birliği yapacaktır. İstanbul’un fethi gerçekleştikten sonra doğal olarak Fatih Sultan Mehmed, Çandarlı Halil Paşa’yı ortadan kaldıracak, kul bürokrasisini ön plana çıkaracak ve vezirlerinin çoğunu devşirmelerden seçecektir.     

Çandarlı Halil Paşa neden idam edildi?
Selahattin DÖĞÜŞ
Çandarlı Halil Paşa neden idam edildi?

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri önemli hizmetleri bulunan Çandarlılar, soylu bir Türkmen ailesinden geliyordu. Devletin askeri, idari, mali, siyasi ve iktisadi müesseselerinin teşekkülünde çok önemli roller üstlendiler. İlk Osmanlı kadı ve kazaskeri, ailenin ilk önemli üyesi olan Kara Halil Efendi unvanı ile meşhur Halil Hayreddin Paşa’dır. Osman Bey’in oğlu Alaaddin Paşa’dan sonra ilk Osmanlı vezirleri bu aileden çıkmıştır. Çandarlı Vezir ailesinin son temsilcisi olan Halil Paşa, I.Mehmet Çelebi, II. Murad ve II.Mehmet Fatih dönemlerinde vezirlik ve baş vezirlik yapmıştı. Çandarlı Halil Paşa, II.Murad döneminde başvezir Bayezid Paşanın ayağını kaydırıp Veziriazam olduğu gibi, II.Murad döneminin en güçlü adamı idi. Sırası gelince II.Murad’ı tahttan indirip genç Şehzade Mehmed’i (Fatih) tahta geçirebilecek güçteydi. Siyaseten olduğu kadar ekonomik olarak da çok güçlü idi. Venedik ticaret devleti ile ticari anlaşmalar yapabilecek kadar güçlü bir hazineye de sahipti. Bugünkü anlamda devlet içinde devlet idi. Saray ve saltanat üzerinde derin bir etkisi bulunan Çandarlı Halil Paşa’yı devirmek ancak güçlü bir iktidarla mümkün olabilirdi. İşte bu gücü ancak İstanbul’un fethi gibi içeride ve dışarıda kendisine büyük bir prestij sağlayan bir başarı ile ortaya çıkan idealist Sultan Fatih başarabilmişti. Bu yüzden çeşitli bahaneler öne sürerek İstanbul’un fethine de karşı çıkacaktır. Üç Haçlı seferi görmüş olan Halil Paşa Haçlı seferini bahane göstererek Macar tehdidi ve Venedik donanmasını devletin bekası için önemli bir tehdit olarak görmüştü. Belki de Fethin, Fatih’e kazandıracağı şöhretten korkarak Fatih’i bu teşebbüsünden vaz geçirmek istemişti. Fethin iki ayı geçmesine rağmen gerçekleşememesi de Veziriazamın bahaneleri için geçerli neden olarak gösterilmişti. Nihayet 29 Mayıs 1453’te fetih gerçekleştikten sonra Fatih Sultan Mehmed, ilk iş olarak İstanbul’un fethedilmemesi için Bizans İmparatorundan rüşvet aldığını mesnet göstererek Çandarlı Vezir ailesinin bu son temsilcisi Halil Paşa’yı idam ettirmiş, ailesini dağıtmış, mallarını da müsadere etmiştir.      

Tuğrul bey nasıl hükümdar oldu?
Cihan PİYADEOĞLU
Tuğrul bey nasıl hükümdar oldu?

Bu soruya tam manasıyla cevap verebilmek için 1025 tarihinde gerçekleşen Semerkand Görüşmesi’ni hatırlatmak gerekiyor. Selçuk’un ölümünden (1007 veya 1009) sonra ailenin başına geçen oğlu Arslan Yabgu, Karahanlı Ali Tegin ile ittifaka gidip iyice güçlenince bölgenin gerçek efendileri olan Karahanlı Yusuf Kadır Han ile Gazneli Mahmud duruma müdahale etme gereği duymuştu. Bu sebeple bahsetmiş olduğumuz ikili Semerkand’ta bir görüşme gerçekleştirdi. Buradan Arslan Yabgu ve Ali Tegin’in bertaraf edilmesi kararı çıktı. Gazneli Mahmud, Arslan Yabgu’yu bir ziyafete davet ederek onu yakalattı, daha sonra da hapsettirdi. Esaretten kurtulamayacağını anlayan Arslan Yabgu, ailenin hakimiyet sembolü olan ok ve yayı yeğenleri Tuğrul ve Çağrı Bey’e göndererek liderliği onlara bırakmıştı. Liderlik her ne kadar Tuğrul ve Çağrı’ya geçmişse de sıkıntılı bir yaşam sürdürmeye devam etmişlerdi. Çünkü bu dönemde Gazneli Mahmud ve Ali Tegin onlar üzerinde baskı kurmuş, hatta onlar üzerine asker sevk etmişti. Gazneli Mahmud’un ölümüyle (1030) kısa da olsa rahat bir nefes alan Selçuklular’a Harizmşah Altuntaş tarafından Harizm’de yaşama izni verilmiş, onun oğlu Harun da bu izni genişleterek devam ettirmişti. Ancak bağımsızlık amacı güden Harun’un Gazneliler tarafından öldürülmesiyle birlikte Harizm’de kalamayan Selçuklular, 1035 tarihinde Horasan’a göçmüşlerdi. Aslına bakıldığında onların asıl hikayesi de bundan sonra başladı. Gazneli Sultanı Mesud bu göçü bir oldu-bitti kabul ederek Selçuklular’ın üzerine bir ordu gönderdi. Ancak sonuç beklediği gibi olmamış, savaşı kaybeden Gazneliler, Selçuklular ile barış imzalamak zorunda kalmıştı. Anlaşma şartları gereği Tuğrul, Çağrı ve Musa Yabgu, küçük de olsa idari anlamda özerklik kazandı. Ama 1035’de başlayan mücadele süreci Dandanakan Savaşı’na kadar devam etti. Dandanakan Savaşı kazanan Selçuklular, Merv’de bir kurultay toplayarak devletlerini kurmuş, hâkim bulundukları toprakları da hanedan mensupları arasında paylaştırmıştı. Diğer bir ifadeyle eldeki topraklar üçe bölündü. Bu kurultayda alına bir diğer kara ise Tuğrul Bey adına “Horasan Emîri” unvanıyla hutbe okutulmasıydı. Böylece Tuğrul Bey, yeni kurulan Büyük Selçuklular Devleti’nin ilk hükümdarı olarak kabul edilmişti. Bununla birlikte Çağrı Bey ve Musa Yabgu, hâkimiyet bölgelerinde kendi adına para bastıracak ve hutbe okutacaktı. Ancak dışarıdan bakanlar için Tuğrul Bey, tüm ülkenin sultanı idi.

Osman Gazi ilk akınlarını nereye yaptı?
Selahattin DÖĞÜŞ
Osman Gazi ilk akınlarını nereye yaptı?

Osman Gazi basit bir aşiret reisi iken çevresindeki siyasi gelişmelerin de yardımıyla Türkmen savaşçıları ile Ankara’nın batısından daha batıya doğru ilerleyerek Söğüt ve Domaniç’ten Bilecik, Eskişehir, Bursa çevresine ganimet ve yağma akınlarına başlamıştır. Sakarya vadisini takip eden Osmanlı akıncıları kuzeyde Karadeniz güneyde de Marmara sahillerine doğru hızla yayılıyordu. Bitinya bölgesi başlıca faaliyet alanı olmuştu. Eskişehir, Yarhisar, Karacahisar kaleleri fethedilmiş, 1300’lerde gerçek fetihlere başlamıştı. Ele geçirdiği ilk büyük kent Yenişehir alınarak Osman’ın ilk başkenti yapılmıştır. Osman Gazi sürekli akınlarda bulunarak Bursa-İznik karayolunu kontrolü altına almıştır. 1321’de Mudanya limanını da ele geçirerek denizden gelecek Bizans yardımını önlemeye çalıştı. Ölümünden sonra Oğlu Orhan başa geçtiğinde göçebe uc beyliğinden yerleşik düzene ve düzenli bir orduya sahip devlet bırakmıştı. Osman’ın eski bir Selçuklu başkenti olan İznik’i kuşatması İmparatorluk ordusunu harekete geçirmiş ve Bafeus savaşındaki başarısı ve bir İmparatorluk ordusunu yenmesi ile karizmatik bir bey statüsüne geçmiştir. Halil İnalcık, Osmanlı Devleti’nin gerçek kuruluşunu 1302 tarihindeki İznik kuşatması ile başlatır. Osman Gazi bu başarılarında Ahilerin, gönüllü savaşçılar gazi zümrelerin, Türkmen şeyh ve dervişlerin desteğini arkasına almıştır. Anadolu içlerinden Moğol-Selçuklu baskılarıyla gelen göçleri çok iyi değerlendirerek onları sürekli gaza ve ganimet akınlarıyla doyurmuştur. Böylece Osmanlı toprakları Selçuklu şehirlerinden ve Anadolu içlerinden çeşitli sebeplerle gelen yoğun nüfusu stratejik bir şekilde kullanabilme kabiliyet ve teşkilatçılığını kullanmıştır. Osman Gazi bu fetihleri gerçekleştirirken hiçbir zaman diğer Türkmen beylikleri ile sürtüşmeye girmemiş sadece batıya ve gaza bölgesine yönelmiştir. 1326 yılında öldüğünde oğlu Orhan Ahilerin ve fakıların desteği ile tartışmasız başa geçmiştir.

Osmanlı Devleti nasıl kuruldu?
Selahattin DÖĞÜŞ
Osmanlı Devleti nasıl kuruldu?

Osmanlı devleti, başlarda Candaroğulları, Germiyan, Karesi beylikleri gibi büyük beyliklerle Bursa, İzmit, İznik, Eskişehir gibi önemli Bizans şehirlerinin arasında mütevazi bir güç olarak varlığını sürdürmüştür. Anadolu’da İlhanlı hakimiyetinin zayıflaması, Selçuklu devletinin dağılması ve Bizans ordusunun dağılıp feodal beylerin ortaya çıkması gibi çevresinde cereyan eden siyasi gelişmeler Ertuğrul, Osman gibi karizmatik aşiret reislerinin bağımsız hareket etmesini sağlamıştır. Osmanlıların bir gaza bölgesi olan Bizans sınırında olması ve uçlara dolan alp, alp-eren, gazi gibi Türkmen savaşçılarıyla dolması önemli bir askeri güç haline gelmesiyle sonuçlanmıştır. Bu potansiyel nüfusun gittikçe artması beraberinde güçsüz kalmış Bizans tekfurları aleyhinde bir patlama yapacağı normaldi. Böylece Bizans sınırlarına tecavüz ederek ganimet ve yağma akınlarında bulunurken önemli miktarda servet ve güç kazanması Osmanlı topraklarını diğer Türkmen aşiretlerini davet ediyordu. Bu arada her iki sınırda yaşayan Bizans akritai (sınır erleri) ile uçlardaki akıncı, gönüllü gazi ve alp savaşçılarını kaynaştırıyordu. Sınırlarda hoşgörülü bir din anlayışı hakimdi. Öyle ki bazı tekfurlar ihtida ediyordu. Harmankaya tekfuru Köse Mihal Osman’ın en yakın silah yoldaşı olmuştu. Nihayet Osman Gazi’nin aşiret reisliğinden bey statüsüne geçecek başarıları sancağı altına Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Bacıyan-ı Rum gibi Türkmenler tarafından teşekkül ettirilen sosyal, dini, askeri ve iktisadi kuruluşlar destek olarak bölgeye göç etmiştir. İlk Osmanlı hükümdarları kendilerine sığınan Türkmen şeyh ve dervişlerine kucak açmış, başta gaziler ve ahiler teşkilatı olmak üzere askeri ve bürokratik unsurlarını bu teşekküllerden sağlayarak yerleşik, düzenli ve teşkilatlı bir devlet olmaya doğru gitmiştir. İdeolojisini gaza ve cihat prensibine dayandırması devleti rakip hanedanlara karşı meşruiyet sağlamıştır. Zamanla Kayılar gibi Oğuzların en asil ve köklü boyundan geldiklerini de işlemek suretiyle soy bakımından da Anadolu’nun meşru ve bağımsız en asil devleti olarak üstünlüğünü göstermeye çalışmıştır. Selçuklulardan farklı olarak Türk dil ve kültürünü ön plana almaları da büyüyüp gelişmesinde etkili olan faktörlerden sayılabilir  

Sultan Alp Arslan'ın hedefi Anadolu muydu?
Cihan PİYADEOĞLU
Sultan Alp Arslan'ın hedefi Anadolu muydu?

Açık söylemek gerekirse Romanos Diogenes’in öldürülmesine kadar Anadolu, Sultan Alp Arslan’ın doğrudan hedefi değildi. Anadolu, devletin kurulmasında hemen sonra Maveraünnehir’den İran’a gelen, fakat burada yaşama imkânı bulamayan Türkmen topluluklarının faaliyet sahalarından biridir. Ancak bahsetmiş olduğumuz Türkmenlerde bile, doğrudan Anadolu’da yerleşmeye yönelik bir çaba görülmemiştir. Yapılan şey Bizans’ı yıpratmak, keşif ve yağma yapmaktan ileri gitmemiştir. Bana göre Sultan Alp Arslan’ın öncelikli hedefi İslam coğrafyasının önemi kısmının hâkimiyetini ele geçirmektir. Bunu gerçekleştirebilmek için en başta Mısır’ın ele geçirilmesi şart, bir o kadar da önemlidir. Zaten zannedilenin aksine Sultan Alp Arslan’ı Malazgirt Savaşı’na sürükleyen süreçte de hedefi Anadolu değil, Mısır’dır. Alp Arslan, Sünni dünyanın dışında kalan, fikirsel anlamda da büyük rakip olan Şii Fatımiler üzerine sefer yapmak üzere yola çıkmıştır. Alp Arslan’ın sefere çıkması, Fatımi devlet adamları arasında çıkan siyasi çekişme sonrasında Vezir Nasırüddevle Hasan, Sultan Alp Arslan’a “Eğer Mısır’a gelirsen burayı sana teslim ederim.” şeklinde bir davet neticesinde gerçekleşmiştir. Bu davetle Mısır’a yönelen Alp Arslan, Haleb’i ele geçirdikten kısa süre sonra Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in kendi ülkesine yöneldiğini haber alınca seferden vaz geçmek zorunda kalmıştı. Çünkü ülkesini savunmak için geri dönme zorundaydı. Burada Malazgirt Savaşı’nın bir savunma savaşı olduğunu idrak etmekte fayda vardır. Savaştan sonra yapılan anlaşmada da hedefin Anadolu olmadığı açıkça görülür. Anlaşma Bizans’ın Selçuklu tabiiyetine alınması manasında bir metinden ibarettir. Hatta bu anlaşmada Anadolu’daki mevcut faaliyetlere bile izin verilmediği görülür. Bununla birlikte geri gönderilen Romanos’un, yerine geçirilen Mihail Dukas’a karşı olan mücadelesinde başarısız olması, gözlerine mil çekilmesinden sonra da ölmesi, anlaşmayı geçersiz kılmıştır. Bu da her şeyi değiştiren olaydır. Nitekim Alp Arslan’ın anlaştığı kişi artık yaşamamaktadır. Böylece Alp Arslan, ilk defa olmak üzere komutanlarına Anadolu’yu Türk yerleşimine açmak üzere izin vermiştir. Ancak Anadolu’nun hiçbir şekilde Alp Arslan’ın kafasında olmadığını söylemek de mümkün değildir. Babasının altmış dokuz, amcası Tuğrul Bey’in ise yetmiş yaşında ölmüş olması, onu uzun vadeli planlar yapmaya itmiş olabilir. Diğer bir ifadeyle öldüğünde henüz kırk üç yaşında olan Alp Arslan’ın, kafasındaki öncelikli hedefleri sonuçlandırdıktan sonra Anadolu’yu hedef olarak belirlememesi için hiçbir sebep yoktur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun