SORULARLA TARİH
Orta Çağ Avrupası'nda feodalite nedir?
Pınar ÜLGEN
Orta Çağ Avrupası'nda feodalite nedir?

Feodal sistem, toprak malikliği üzerine dayalı bir yönetim biçimi, bir toplum yapısı ve de bir ekonomik rejimdir. Asıl üretim aracı toprak olup köylüler, bu toprağı kendi tasarruflarında bulundurmaktaydılar. Serfler ise yarı özgür köylüler olup senyöre siyasi ve hukuki açıdan bağımlıydılar. Manorlar ise senyör işletmeleri olup tüm bunlar, feodal sistemin çekirdeğini oluşturmaktadırlar. Sahip olunan topraklar ise fief idi. Köken olarak Merovenj döneminde yaygınlaşmış olan “beneficium” yani askeri hizmet karşılığında yapılan ve geri alınabilen toprak temlikine dayanmaktaydı. Feodalite, manoryal bir temele sahipti. Bunun sebepleri de ticarete, piyasa ilişkilerine ve para ekonomisine dayanmasıdır. Manor, aslında bir düzen oluşturmuş köydür ve tepesinde manor lordu denen bir senyör bulunurdu. Köylüler de elde ettikleri ürünlerin bir kısmını senyörlere verirlerdi. Bu sistem içerisinde senyörlerin ilk görevi, emri altındaki kişilerin geçimlerini sağlamaktı. Buna örnek olarak Fransa’da IX. yüzyılın sonundan itibaren rençperlere meskûn bir toprak parçasının verilmiş olması gösterilebilir. Feodal sistemin iki temel unsuru vardı: Bunlar, toprak ve kişisel ilişkilerdir. Kişisel ilişkiler, soyluların korunması ilkesine dayanmaktaydı. Vassal, senyöre saygı ve sadakat yemini ederdi. Buna karşılık olarak senyör, vassalını korumakla görevliydi. Ayrıca kişisel ilişkiler bağlamında her ikisi de birbirine karşı sorumluydu. Lord, vassalı koruyacak, adaleti sağlayacak, toprağını işletecek, sorunları çözecek ve vassalın ölümü durumunda mirasın bölüşülmesini sağlayacaktı. Vassallar ise lorda hizmet edecek ve vergi ödeyecekti. Zaten Orta Çağ Avrupa’sının genel toplumsal yapısı içerisinde dua edenler (oratores) rahipler; savaşanlar (belatores) savaşçılar ve çalışanlar (laboratores) yani köylüler ve de zanaatkârlar bulunmaktadır. Yani bu sınıfsal ayrışmalar, Avrupa’daki feodal sistemin genel çerçevesini çizmekteydi. Feodalizm, neredeyse her yerde farklı şekilde karşılaştığımız bir kavram olup Orta Çağ’da da bir yerden diğerine derken yayılan bir hastalık virüsü gibi olmuştur. Sonradan da kaybolmuştur denilir. Ancak gerçekten kaybolmuş mudur yoksa şekil mi değiştirmiştir? Tartışılır.. Bu nedenle Ortaçağ siyasi ilişkilerinin açıklanmasında Feodalizm kavramı, yetersiz kalınca onun yerine “Lordluk” terimi kullanılmaya başlanmıştır. İngiliz feodalizmi İngiliz Orta Çağ devletinin güçlülüğünün nedeni, Fransız feodalizmi ise Fransız Orta Çağ devletinin güçsüzlüğünün nedeni olarak açıklanmıştır. Fransa, Orta Çağ boyunca güçsüz bir merkezi yapıya sahip olduğu için feodalizmi kendine göre İngiltere ise güçlü bir merkezi yapıya sahip olduğu için kendine göre geliştirmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki; feodal yapı, zaten merkezi yapı güçsüz olduğu için ortaya çıkmıştı.

Orta Çağ’da Cadılar neden kadınlarla özdeşleşti?
Pınar ÜLGEN
Orta Çağ’da Cadılar neden kadınlarla özdeşleşti?

Bu konuda özellikle Cadı–Kadın eşleşmesinde aslında antikçağlardan beri süre gelen batıl inançların büyük etkisi vardır. Eskiden beri kadınlar, yaşanılan tüm felaketlerin sebebi ve  Tanrı’nın laneti olarak görülmekteydi. Hatta tüm olumsuzluklar, kendini şeytana adayan cadıların bir işareti olarak kabul edilmekteydi. Bu noktada büyü ve kadın da birbiriyle özdeşleşmiş olup bunun temelini oluşturmuştu. Bu da o dönemlerde kötülüklerden ve hastalıklardan arınmak için ak büyü ile bitkilerin şifasına başvuran kadınların yakılması gibi çok üzücü olan kanlı olaylara zemin hazırlamıştır. Yani büyü ve kadın, batıl inançların bir bütünü olarak görülmekteydi. “Malleus Maleficarum” adlı eser, Engizisyon döneminde cadı avcılarına yol göstermeyi amaçlamaktaydı. Bu eserdeki tüm soru ve cevaplar ile şeytan ve kadın birlikteliği ve dönemin kadın düşmanlığı yansıtılmaktadır. Şöyle ki; kadınları düşündüğümüzde ilk akla gelen neden böyle bir hainliğin erkekten çok daha kırılgan bir cinsiyette arandığı ve özellikle batıl inanç ve büyücülük konusunda kadınların seçildiğidir. Tüm bunların sebebi, kadınların zayıf varlıklar olarak görülmeleridir. Yaratılış olarak sahip oldukları farklılıklar, onların zayıflığı olarak kabul edilmiştir. Çünkü genel anlamda toplum, eril bir yapıdadır. Kutsal Kitap İncil de bile “Efsuncu kadını yaşatmayacaksın” ya da  Timotheus’a I.Mektup’ta yer alan  “Kadın, kesinlikle birine bağımlı olarak sessizce öğrensin. Kadının öğretmesine ya da erkeğe egemen olmasına izin vermem. Kadın, sessiz kalmalıdır. Çünkü önce Adem yaratıldı, sonra Havva. Üstelik Adem kandırılmadı; ama kadın, kandırılarak suç işledi” tarzındaki ifadeler, kadının toplumdaki yerine ve acizliğine kanıt olarak görülmüştür. Cadı avı olarak adlandırılan dönemlerde XI.-XVIII. yüzyıllar arasında pek çok kadın, bu yüzden mahkûm edilmiştir. Orta Çağ’daki Cadı Avı süreci de çok sayıda yoksul ve savunmasız kadınının şeytanın kölesi olarak ölüme yürümesine neden olmuştur.

Avrupa Orta Çağ’da cadılarla nasıl mücadele etti?
Pınar ÜLGEN
Avrupa Orta Çağ’da cadılarla nasıl mücadele etti?

Avrupa, Ortaçağ’da Haçlı seferlerinde yaşadığı başarısızlıkla artık kendi içinde yeni bir düzen yaratmaya başlamıştı. Bu düzeni kurarken de toplumu heretik yani sapkın akımlardan temizlemek birinci öncelik oldu. Cadılar da heretik gruplar arasında kabul edildiklerinden dolayı onlara karşı da kapsamlı bir hareket başlatıldı. Bu hareketin başlangıcında ilk olarak cadılarla mücadele etmek üzere Engizisyon mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemelerde alınan kararlar sonucunda verilen cezalardan biri olan cadıların yakılması bir fenomen halini aldı. Bu mahkemeler, 1227 yılında kuruldular ve başına da Dominiken ve Fransisken rahipler getirildi. Engizisyon kurumu, ilk zamanlarda sadece Almanya’da faaliyet gösterirken daha sonra 1232 yılında İspanya’nın Aragon bölgesine, bir sonraki yıl ise Avrupa’ya yayıldı.  Mahkemelerde sorgulama sırasında çeşitli işkence teknikleri uygulanmaktaydı. Falakaya yatırmak, huni ile su içirerek su işkencesi uygulamak en çok kullanılan yöntemlerdi. En son noktada ise kişinin derisinin soyulması zorunlu idi. Bu, psikolojik realiteye ulaşma noktası olarak görülürdü. Sorgulama ve işkencenin yetersiz kaldığı zamanlarda ise o kişinin cadı olup olmadığını anlamak için bazı deneyler uygulanmaktaydı. Bunlar, su, ateş, iğne, gözyaşı ve kantar deneyleridir. Bunlardan en ilginç olanı kantar deneyidir. Ruhunu şeytana vermiş olan cadıların ağırlığına göre karar verilirdi. Ancak bu deney, onu her şekilde suçlu göstermekteydi. Ağır gelse kantarı büyülediği, hafif gelse cadı olduğu kararı verilirdi. Mahkûm, kurtuluşunu ancak ağırlığa denk gelirse kazanabilirdi. En popüler deney ise suda boğmaktı. Hayata geri dönerse cadı olduğu kanıtlanmış olurdu. Görüldüğü gibi Avrupa’da cadıları bulmak için uygulanan her yol masum bir canın ölümü demekti. Hristiyan düşmanı olan heretik gruplar arasında sayılan cadılıkla bağlantılı ilk dava ise Lady Alice Kyteler’e ait olup 1324 yılında İrlanda’da görülen davadır. Sabbat yani cadıların gece ayinlerinde şeytanla işbirliği yapmakla suçlanmıştır. Cadıların organize bir heretik grubu olarak Şeytan’a ibadet ettiklerini iddia eden ilk dava olarak görülmektedir. Dava sonucunda Lady Alice Kyteler, afaroz edildi ancak hizmetçisi Petronilla de Meathise İrlanda’da kazığa bağlanarak yakılan ilk heretik ve cadı olarak tarihe geçti  

Kadızadeli hareketinin düşüncesi neydi?
Selahattin DÖĞÜŞ
Kadızadeli hareketinin düşüncesi neydi?

17. yy.da Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal bunalımlar içerisinde ortaya çıkan Kadızadeliler, bir vaizler ve fakılar gurubunun ön ayak olduğu dini ve toplumsal bir hareketi ifade eder. Kadızadeliler hareketi, İslam Tarihinde eskiden beri tartışıla gelen ve zemin ve şartları oluştuğunda gün yüzüne çıkan iki önemli meselenin, tekke-medrese (şeriat-tarikat) ihtilafı ile bid’at sorununun Osmanlı Tarihinin bu sancılı dönemindeki tezahürlerinden başka bir şey değildir. Kadızadeliler, bir bakıma Selefiler veya Ehl-i hadis olarak bilinen İbn Teymiyye (ö.1328) mektebinin mirasçıları sayılabilir. Selefi düşüncenin en büyük temsilcisi Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed İbn Hanbel idi. Bağnaz bir hareketi ve softa bir zihniyeti ifade eden Kadızadeliler hareketi, bidatlara karşı savaş açmak düşüncesiyle ortaya çıktı. Kuran ve sünnetin dışında her türlü İslami geleneği reddeden ilk tasfiyeci olan Birgivî Mehmed Efendi’den günümüze kadar bu dini ve toplumsal sorun gündemdeki yerini korumuştur. Mehmed Birgivî (ö.1573), Kadızadelilerin fikri seviyedeki lideri, İbn Teymiyye mektebinden etkilenen Türkçe bir ilmihal kitabı olan Risale-i Birgivî (Vasiyetname) adlı eseri en çok okunan kişidir. Bu hareket, adını ünlü vaiz Kadızade Mehmed Efendi’den (ö.1635) almıştır. Birgivî’nin etkisinde kalmış olan Kadızade Mehmed Efendi, Balıkesir’den İstanbul’a gelerek asıl şöhretini burada kazanmıştır. Selefi düşünceye dayanan bu hareketin görünürdeki hedefi, Peygamber zamanındaki (Asr-ı saadetteki) İslam anlayışını topluma ikame etmek, diğer bir ifadeyle Kuran ve Sünnet dışındaki bütün yenilik ve uygulamaları kaldırıp saf ve orijinal İslam anlayışını toplumda ve devlet kademelerinde yerleştirmek olarak özetlenebilir.  

Kadızadeliler nasıl yok edildi?
Selahattin DÖĞÜŞ
Kadızadeliler nasıl yok edildi?

Toplumu geren ve bidat suçlamalarıyla ihtilaflara sebep olan Kadızadelilerin hoşgörüsüzlüğünden padişahlar bile şikayetçiydi. Tekkeler kapatılıp da dervişler hapse atılınca halk da umutsuzluk içinde, bu huzursuzluktan kendi çıkarlarına yararlanmak isteyen Celali isyancıların himayesine giriyorlardı. Kadızadelilerin saraydaki nüfuzu, 1656 Çınar Vakasına kadar sürdü. Aynı tarihte geniş yetkilerle sadaret makamına getirilen Köprülü Mehmed Paşa (ö.1661), tayinlerde ulema ve fakılara danışmaktan vaz geçti. Bunun üzerine Kadızadeliler son bir hamle ile vaiz kürsülerinde halkı tahrik ederek devletin yaşadığı siyasi ve iktisadi bunalımlara sebep olarak, bid’atların artmasından ve tarikat ehlinin kayırılmasından kaynaklandığını ileri sürdüler. Selatin camilerinde tek minare dışındaki minareleri yıkmaya, tekkeleri yakmaya, dervişleri öldürmeye, onları himaye edenleri dahil hepsini tecdid-i imana davet etmeye, padişaha çıkıp bid’atları kaldırmak için izin istemeye kadar çeşitli teşebbüslere giriştiler. Bardağı taşıran bu hareketi, nihayet devletin içerisinde bulunduğu siyasi ve sosyal buhranlara son vermek isteyen veziriazam Köprülü Mehmed Paşa, ortadan kaldırmaya karar vermişti. Devrin önemli alimlerinden, Kadızadeliler aleyhinde fetva almış, onların bir fitne grubu haline geldiğini tespit ederek padişahtan katli fermanını da istemişti. Ulemayı da arkasına alan Köprülü, Kadızadelilerin mallarına el koydu. Hareketin liderlerini yakalatıp Kıbrıs’a sürgüne gönderdi. Böylece senelerce toplumu geren, saraya ve padişaha istedikleri her şeyi yaptırmaya muvaffak olan Kadızadeliler hareketi kısa süre sonra sönüp gitti  

Tarihte Korsan kime denir?
Selahattin DÖĞÜŞ
Tarihte Korsan kime denir?

Tarihte korsanlık, meşru ve saygıdeğer bir meslek olarak görülen belli kuralları ve kanunları olan bir faaliyettir. Savaş zamanında düşmanın deniz ticaretini sekteye uğratmak için devletler tarafından geçici olarak göreve alınan gemiler ve kaptanlar bir izin belgesi alarak hizmetine girdikleri devletin bayrağını taşıyarak bir çeşit ticaret savaşı yaparlardı. İslam’ın gaza anlayışının bir gereği olarak karada sınır boylarında öncü kuvvet göreviyle mücadele veren akıncıların benzeri denizlerde korsanlık şeklinde devam etmiştir. Korsan kavramı (İng. corsair), deniz eşkıyası, haydudu (İng. piracy), kelimesinden farklı bir anlam taşır. Ortaçağlarda Türk korsan kelimesini de türeten corso ve corsair kavramları kullanılırken, denizcilik faaliyetlerinde pirate yani eşkıya ve haydut kelimeleri kullanılmazdı. Korsanlık meşru bir faaliyeti tanımlıyordu. Bir siyasi otoritenin koruması altında hareket eden ve etseler de uluslararası anlaşmalara uymakla mesul Akdeniz korsanlığının töre ve adetlerine saygılı denizcilere korsan denilmekteydi. Braudel’in deyimiyle, “korsanlık, canlı adetleri, nizamları ve tekrar eden diyalogları ile yerinde olgunlaşmış kadim bir deniz eşkıyalığıdır. Hırsızlar ve soyulanlar adeta mükemmel bir oyun gibi önceden anlaşmamışlarsa da hep tartışmaya ve uzlaşmaya hazırdırlar”. Osmanlılar, kendi korsanları için levent ya da gönüllü levent tabirini kullandılar ki bu korsanlar, hukuk dışına çıktıkları zaman ‘harami levent’ olarak adlandırılmış ve cezalandırılmıştır. Faaliyetlerinin arkasındaki meşruiyeti bir hükümdardan alan Hıristiyan korsanlardan farklı olarak Osmanlılar, korsanlarını gaza ve cihat yani İslami bir görev yerine getirir bir şekilde sunmaktaydı. Levent ile korsan arasındaki bu anlamda bir fark göze çarpmakta. Prof. İnalcık, Osmanlı korsanlarını deniz gazileri olarak anarken, Prof. Bostan, karanın gazileri gibi Osmanlı korsanlarının İslam hukukuna uygun bir kutsal savaş yaptıklarını savunmuştur. Bu korsanlar savaş zamanları dışında bağımsız hareket ederlerdi. Ünlü birer denizci olan Kemal Reis, Turgut Reis, Hızır Reis (Barbaros Hayreddin Paşa) vd. aslında birer korsandılar ve sonradan devlet hizmetine girmişlerdi.  

Gazi Umur Bey'in Türk denizciliğindeki yeri nedir?
Selahattin DÖĞÜŞ
Gazi Umur Bey'in Türk denizciliğindeki yeri nedir?

Gazi Umur, sahil bölgesinde gaza seferlerini örgütleyen ve bağımsız hareket eden bir gaza lideri durumundaydı. Diğer sahil beyliklerinden gelen deniz gazileriyle işbirliği halindeydi. Çaka Bey’den sonra, Hıristiyan dünyasının son kalesi olan İzmir’in sahil kalesiyle birlikte tamamına hakim olması Anadolu’da mutlak hakimiyet kurmaya çalışan Türk tarihi için olduğu kadar İslam tarihi için de çok önemliydi. İzmir’i savunamayan Bizans’tan şehri ele geçiren Katolik-Latin dünyası, Türklerin denizlerde faaliyetlerine ticaret ve askeri açıdan hayati önemi olan liman ve kalesi sayesinde engel olabiliyordu. Bu yüzden Gazi Umur Bey’in elinden İzmir’i geri alabilmek için çok sayıda Haçlı ittifakları kurmuşlar, şehri kuşatmışlardı. Aydınoğullarının başına getirildiğinde 25 yaşındaydı. Onun dönemi aralıksız gazalarla geçmiştir. İzmir’de takviye ettiği tersanede kurduğu güçlü donanma ile Adalar denizi hakimiyetini elde etmiş, Girit ve Kıbrıs’a seferler düzenlemiş, Gelibolu’dan Balkanlara çıkmış, Boğazlardan geçerek Karadeniz sahillerinde yağma akınlarında bulunup dönmüştür. Düsturname-i Enverî’ye göre Umur Gazi, 350 yelkenli gemi ve 2600 leventten oluşan donanmasıyla Boğazlardan geçip Karadeniz’e çıkmış, Kili ve Eflak ülkelerini yağmalayıp İzmir’e dönmüştür. Bizans İmparatoruna askeri yardımda bulunup muazzam miktarda gelirle geri dönüyordu. Gazi Umur, leventlerine bey fermanı ile denizci yaptığını, sonradan ‘Umurca oğlanlarıyız’ diye kendilerine üstünlük hissi duyacak olan Türk askerlerini deniz gazalarına teşvik etmişti. Onun denizlerdeki korsan faaliyetleri ve başarıları donanmasıyla birlikte Osmanlı denizciliğine ve leventlerine örnek olmuştur.  

Ahi teşkilatı nasıl kuruldu ve amacı neydi?
Selahattin DÖĞÜŞ
Ahi teşkilatı nasıl kuruldu ve amacı neydi?

Ahi Teşkilatı, kökleri Orta Asya Türk cömertliği ve yiğitlik değerlerine dayanmakla birlikte Arap Fütüvvet geleneğinin etkisiyle Anadolu’da kurumlaşmış, Bizans loncalarının tesiriyle de sonuçta bir esnaf ve sanat teşkilatı olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Türkiye Selçuklu Devleti zamanında Abbasi Halifesi Nasır’dan fütüvvet şalvarı ve teşkilata bağlılık alametlerini almak üzere Selçuklu sultanı tarafından Bağdad’a gönderilen elçilik heyeti beraberinde Anadolu Ahi Teşkilatı’nın bilinen ilk kurucusu Ahi Evren, hocası Evhaduddin Kirmani ve müritleri ile birlikte önce Kayseri’ye sonra da Kırşehir’e geçerek buradaki faaliyetleriyle Anadolu Ahi Teşkilatı kurumlaşmasını tamamlamıştır. Ahi Evren dericiliğe dayanan ilk sanayi sitesini Kayseri’de kurmuştur. Özellikle 13. ve 14.yüzyıllarda çok etkili olan bu teşkilat Osmanlı merkeziyetçiliğinden sonra siyasi ve askeri fonksiyonlarını bırakarak sadece esnaf ve sanatkâr loncaları şeklinde şehirlerde fonksiyonlarını devam ettirmiştir. Ahi Teşkilatının amacı öncelikle siyasi mülahazalarla Selçuklu sultanının Abbasi halifesinden saltanat meşruiyetini almak için saltanat için meşruiyet kaynağı idi. Ancak bu teşkilat siyasi olduğu kadar, sosyal, ekonomik, sanat ve dini-tasavvufi açılardan Türk toplumunu örgütlemeyi amaçlamıştır. Göçebe ve yarı göçebe olarak hayvancılıkla geçinen bir toplumu yerleşik hayatın değerlerine adaptasyonunu sağlamak ve şehir ekonomisine entegre olabilmesi için toplumu bir sanat ve meslek dalı etrafında uzmanlaşmasına katkı sağlamıştır. Ahi reisleri şehirlerin en önde gelen kişileri oldukları için siyasi ve ekonomik açıdan son derece güçlü kimselerdi. Yeri gelince emrindeki esnaf ve sanatkârlarla istilalara karşı şehir avunmasında rol aldıkları gibi, siyasi istikrarsızlık zamanlarında toplumun dirlik ve düzenliğiyle de doğrudan ilgilenirlerdi. Ahi zaviyeleri, aynı zamanda toplumun eğitim ve öğretim faaliyetlerini organize ettikleri birer yaygın eğitim kurumları olarak fonksiyonlar ifa etmişlerdir. 

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun