Moğol İstilası ve Türkiye Selçukluların Çöküşü: Kösedağ Savaşı

Moğol İstilası ve Türkiye Selçukluların Çöküşü: Kösedağ Savaşı

II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in saltanatı döneminde başlayan Türkiye Selçuklu Devleti’nin çözülme süreci, Keyhüsrev’in yönetim kabiliyetinin sınırlı olması ve keyfe düşkünlüğüyle direkt ilişkilidir. Devlet mekanizmasını kontrol altına alamaması sonucu oluşan otorite boşluğunu fırsat bilen Sadeddin Köpek’in iktidarı ele alma çabaları iç siyasette ciddi sorunlara yol açtı. Ekonomik ve siyasi olumsuzluklar ile birlikte halka yüklenen ağır vergilerden dolayı hoş olmayan yansımalar meydana geldi. Bu süreç Selçuklu Devleti’nin önünü alamadığı ve otoriter imajını zedeleyen Babaî isyanının çıkmasına neden oldu. Bu ayaklanma sonucu dış politikada güçsüz imajının oluşması ise Anadolu’ya gözünü diken Moğolların iştahını kabarttı. Yıkılmaya evrilen bu süreç Türkiye Selçuklu Devleti’nin kaderini belirleyen ve Moğollara karşı gerçekleşen Kösedağ Savaşı’nı doğurdu.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Uluğ Sultan Alaaddin Keykubad (1220-1237) dirayetli ve ileri görüşlü bir hükümdardı. Yaklaşan Moğol tehlikesinin farkındaydı. Kayseri, Sivas, Erzurum gibi önemli şehirlerin etrafına yeniden surlar çektirip sınırları tahkim etmişti. Müslüman ülkelerle dostça geçinip Moğollara karşı ittifaklar kurmaya çabaladı. Ancak bu sırada Moğollar ile İslam dünyası arasında büyük bir set teşkil eden Harzemşahlar'la hâkimiyet mücadelesi çıktı. Aslında Selçuklular ile Celaleddin Harzemşah’ın savaşmaması gerekiyordu. Harzemşahların yıkılması demek Selçukluların doğrudan Moğollar'la komşu olması demekti. Ancak Celaleddin Harzemşah’ın Ahlat’a saldırması üzerine savaş çıktı. Selçuklular 1230 yılında Harzemşahlar'la yaptıkları Yassıçemen Savaşı’nda kazandılar, ancak Celaleddin’in ordusu dağıldı ve binlerce Harezmli başsız kaldı. Bir yıl sonra Celaleddin’in ölmesiyle de Moğolların önündeki en güçlü engel ortadan kalkmış oldu. Anadolu’ya gelen Harezm Türkmen aşiretleri A.Keykubad tarafından sınırlarda yerleştirilmişlerken daha sonra Gıyaseddin Keyhüsrev’in bunlarla mücadele etmesi bu savaşçı kitlenin sınırları boşaltmasına sebep oldu. Moğollarla savaşmak şöyle dursun gittikleri yerlerde önemli sorunlar yarattılar. Bu durum, Moğol istilasına davetiye çıkarmış oldu.

Alaaddin Keykubad, Anadolu’yu Moğol istilasından korumak için Ogeday’a ağır hediyelerle birlikte elçiler gönderip bir sulh akdine muvaffak olmuştu. Böylece bir süreliğine de olsa Moğolların Anadolu’ya saldırısını engellemiş oldu.

Uluğ Keykubad’ın şaibeli bir şekilde ölümünden sonra Selçuklu tahtına genç yaştaki oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev geçti. Gerek yeni sultanın basiretsiz ve kötü yönetimi, gerekse kendisini tahta çıkaran muhteris veziri Sadeddin Köpek’in saraydaki baskı ve entrikaları ülkeyi kaosa sürüklüyordu. Rakiplerini sindiren Sadeddin Köpek’in amacı Selçuklu tahtını ele geçirmekti. Halkı da Selçuklu yönetimine soğutan vezir, Moğol istilasının önünden kaçarak Anadolu’yu dolduran kesif Türkmen nüfusu idare edecek politikalar üretmekten uzaktı. Bu meşum vezirinden kurtulmanın yollarını arayan Sultan, bir plan tertip ederek ondan kurtulduysa da Babaî Türkmenlerinin isyanına engel olamadı.

Babaîler İsyanı

II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Sadeddin Köpek’ten kurtulmuş olsa da yetenekli bir sultan olmaması, eğlenceye düşkün olması, kısaca kötü yönetimi Anadolu’da karışıklıkların çıkmasına sebep oluyordu. Moğol istilası dolayısıyla Anadolu, akın akın Türkmen kitlelerinin göçüne sahne oluyordu. Uluğ Keykubad’ın yerinde müdahaleleriyle bu göç sorunu halledilmişken, Keyhüsrev’in aynı siyaseti sürdürememesi, yerleşiklerle göçebeler arasındaki problemler, iskân ve sürgün politikaları, başsız kalan Harezmli Türkmenlerin yağma ve çapulları ve ağır vergiler halkı canından bezdirmiş ve bu olaylar fukaralığı arttırmıştı.1 Ekonomik zorluklar çeken göçebe Türkmenleri etrafında toplayan Baba İlyas, II.G. Keyhüsrev’in bozuk idaresine karşı halkı ayaklanmaya davet ediyordu. Konar-göçer hayat yaşayan halk Baba İlyas ve Baba İshak gibi Türkmen babalarının propagandalarına kolayca kanıyorlardı. İnsanlar kendilerini kurtaracak, özlemini duydukları saadeti sağlayacak bir mehdi bekliyorlardı. Kısacası, iktisadi ve sosyal faktörler, Baba Resul’ün propagandalarını kabule yarayacak elverişli dini şartlar, iç ve dış siyasi tahrikler, Türkmenleri, yaşadıkları kötü hayat şartlarını değiştirmek ve siyasi iktidarı ele geçirerek devlete bizzat sahip olmak maksadıyla ayaklanmaya itti. İsyanın ikinci adamı Baba İlyas Orta Anadolu’da, isyanı fiilen başlatan Baba İshak ise Kuzey Suriye ve Maraş Türkmenleri arasında halkı Selçuklu yönetimine karşı harekete geçirdi. Şehirliler tarafından hor görülen çoğu göçebe Türkmenler, ‘Baba Resul ve Peygamber’ diye inandıkları Baba İlyas’a ulaşmak için büyük bir isyan başlattılar. İsyan kısa sürede çığ gibi büyüdü. Türkmenler önlerinde ne çıkarsa çiğneyip geçiyor, şehir, köy ve kasabaları yağma ve talan ediyorlardı. Elbistan, Malatya ve Sivas’ı ele geçiren Babailer, üzerlerine gönderilen Selçuklu kuvvetlerini dağıttılar. Tokat’ı geçip Amasya’ya doğru ilerlediklerinde Sultan, Konya’dan kaçıp Kubadabad’a sığınırken, Armağanşah’ı büyük bir Selçuklu ordusunun başında Amasya üzerine gönderdi. Amasya kalesinde bulunan Baba İlyas, Selçuklu kuvvetlerine karşı koymuşsa da çarpışma sırasında hayatını kaybetti.2

Baba İlyas’ın ölümünden kısa bir süre sonra Amasya’ya ulaşan Baba İshak komutasındaki Babaîler ise Baba İlyas’ın öldüğünü duydularsa da şeyhlerinin ölümüne inanmadıkları için teslim olmadılar. ‘Baba Resul, Baba Resulallah’ diyerek Selçuklu kuvvetlerinin üzerine kadın-erkek var güçleriyle saldırdılar. Korkunç bir mücadeleden sonra Selçuklular bir kez daha yenildiler ve komutan Hacı Mübarüziddin Armağanşah öldürüldü. Bu zaferin vermiş olduğu coşkuyla Babaîler, Sultan’ın bulunduğu Konya’ya yöneldiler. Kırşehir istikametinde ilerleyen Babailer, bütün ağırlıkları, çocukları ve sürüleriyle Malya ovasında toplandılar. Selçuklu ordusu ise Türklerden başka yabancı ücretli askerlerle takviye edilmiş olarak Emir Necmeddin komutasında Babailerin bulunduğu Kırşehir’e doğru hareket ettiler. 1240 yılında Malya Ovası’nda karşılaşan iki tarafın çarpışmasında Babaî Türkmenlerin büyük bir kısmı kılıçtan geçirildi. Baba İshak da yakalanıp öldürüldü. Böylece bu büyük ve korkunç isyan güçlükle de olsa bastırılabildi (1240). Selçuklu Sultanı II. G. Keyhüsrev tehlikenin bittiğinden emin olduktan sonra Konya’ya döndü ve eğlenceli hayatına kaldığı yerden devam etti.3

 İsyanın Sonuçları

Babailer hareketi bütün Anadolu Türk tarihinin en geniş kapsamlı ve sonuçları itibariyle en önemli ayaklanmalarından biri olarak kabul edilebilir. Bu isyan dini ideolojileri kullanmasına rağmen, dini değil, siyasi-sosyal bir harekettir. Aynı zamanda Selçuklu Devleti açısından da çok önemli sonuçları olmuştur. İsyandan kısa bir süre sonra Selçuklular, siyasi ve askeri açıdan tam bir sarsıntı geçirdi. O zamana kadar Anadolu sınırlarında bekleyen Moğollar, Selçuklu ordusunun bir çapulcu güruhu karşısındaki acziyetini görünce ve isyanın güçlükle bastırılıp devletin zayıf düştüğünü anlayınca fırsatı değerlendirip Anadolu’yu istilaya başladılar.

Bu isyandan kurtulabilen Babaî Türkmenler Anadolu’nun uçlarına doğru göç ettiklerinden Selçuklu ordusu büyük bir güçten mahrum bırakmıştı. Zira Selçuklu ordusunun önemli bir gücü Türkmenlerden oluşuyordu. Anadolu’nun toplumsal düzeni de bozulmuştu. Bu büyük isyan ve ağır kayıplar halk tabakaları arasında büyük ayrılıklara sebep olacaktı. Artık halk kültürel anlamda aynı sosyal tabana dayanmakla birlikte dini düşünce açısından birbirine paralel (Ortodoks ve heterodoks) iki toplum olarak günümüze kadar gelecektir. Bu isyandan itibaren devlete karşı sürekli muhalefette kalan Türkmen halkı fırsatını buldukça, çeşitli adlar altında, isyan edecektir. Zira ilk defa bu isyanla iki toplum arasındaki saflar netleşmiş her iki tarafın dini düşünce ve dünya görüşleri artık belirginleşmiş olacaktı.

Türkmenler'den mahrum olarak Moğolların karşısına çıkan Selçuklu ordusu, Kösedağ’da doğru dürüst savaşmadan ağır bir hezimete uğrayacaktır. Dolayısıyla Babaî Türkmenlerinin bu isyanı Moğolları Anadolu’yu istilaya davet eden bir olay oldu.

Kösedağ Savaşı

Yassıçemen Savaşı’ndan sonra Moğollar Selçuklulara komşu olmuşlardı. Anadolu’ya saldırmayı düşündükleri için her an fırsat kolluyorlardı. Babaîler İsyanı’ndan sonra Selçuklu ordusunun, köylü ve güçsüz kalabalıklara neredeyse yenilecek duruma düştüğünü görünce Anadolu’yu istilaya başladılar. Moğollar, Gürcistan ve Ani Kalesi’ni (Kars’ı) ele geçirip Gürcü ve Ermenilerden devşirdiği birliklerle Selçuklu sınırına dayanırken II. G. Keyhüsrev, güneydoğudaki Müslüman prenslikler ve Eyyubilerle meşgul oluyordu. 

Moğolların yoklama niteliğindeki ilk istilası tam bu sırada başladı (1242). Erzurum’dan Sivas’a kadar Selçuklu topraklarını yağmalayan Moğollar ertesi yıl dönmek üzere geri çekildiler. Baycu Noyan komutasındaki asıl ordu Erzurum’dan Anadolu’ya girdi. Kale komutanının ihanetiyle Erzurum’u ele geçiren Moğollar, büyük bir katliam yaptıktan ve şehri yağmaladıktan sonra Erzincan üzerinden Sivas’a vardılar. II. Gıyaseddin Keyhüsrev ise Moğollara karşı savunmak üzere güçlü bir ordu kurmaya çalışmıştı. Selçuklu ordusu Sivas’a gelip öncü kuvvetlerle Moğolları düz ovada karşılamak istediler. Moğollar bu öncü birlikleri dağıtınca Sultan diğer askerleri düzenleyip düşmana saldıramadan kaçmayı düşündü. Askerlerin savaşacak moralleri kalmayınca onlar da Sultan’ın arkasından savaş meydanını terk ederek hezimeti kendi elleriyle hazırladılar. Böylece Moğollar 1243 yılında Sivas yakınlarındaki Kösedağ’da kolay bir zafer kazanmış oldu. Moğol hükümdarı Baycu Noyan, Kösedağ’dan sonra ordusuyla harekete devam ederken karşılarında bir savunma kuvveti kalmamıştı. Moğollar Sivas’ı, ardından Kayseri’yi yağmalayıp, yakıp yıktılar. Bundan böyle Anadolu’da bütün felaketlerin başı sayılan “Baycu Yılı” başlamış oldu.4 Moğol Hanı Kayseri’den sonra ele geçirdikleri birçok ganimet malı ve hazine ile Mugan’a döndüler.

Bu sırada Selçuklu veziri Mühezzübiddin Ali, Moğollar ile bir anlaşma yapmak için harekete geçti. Sultana bile söylemeye gerek duymadan pahalı hediyeler ve yüklü bir servetle Baycu’nun huzuruna çıktı. Sonunda yıllık vergi ve tabi olmayı taahhüt ederek anlaşmaya varıldı. Anadolu’da bundan sonra, zulüm ve baskı altında geçen Moğol hâkimiyeti dönemi başladı.

Kösedağ hezimetinden sonra Selçuklu devletinin çöküşü başlayacaktır. Selçuklu sultanları bir kukladan öteye geçemeyecektir. Artık Selçuklu yöneticileri, ardı arkası kesilmeyen Moğol istekleri için seferber olmak zorunda kaldılar. Bu sırada eğlenceye düşkün olan II. G. Keyhüsrev keyfine bakarken, Moğol felaketinden sonra devlet işlerini, İranlı bürokrat sınıfından gelen Mühezzibüddin Ali, Şemseddin İsfahani ve Celaleddin Karatay gibi tecrübeli eller yönetiyordu. Türkmenler yönetimden uzaklaştırıldıktan sonra devleti, Moğol Hanı’nın atadığı vezirler ve Anadolu genel valileri yönetecek, ağır vergilerle Anadolu soyup soğana çevrilecekti.

Kösedağ Savaşı’nın Sonuçları

13.yy. Anadolu tarihinin en önemli olayı, siyasi ve sosyal sonuçları bakımından, Moğol istilası olmuştur. Batı Anadolu uçlarında canlı ve bağımsız yeni bir Türkiye’nin doğuşu da Moğol baskısı altında meydana gelen yeni şartların neticesidir. Moğol istilasından sonra Anadolu’nun etnik ve demografik yapısı değiştiği gibi meydana gelen yeni âlemde Türk dili ve Türk kültürü önemli mevkiye yükselmiştir. Anadolu’da Moğol istila ve baskısına karşı bağımsızlık mücadelesi veren yegâne kuvvet göçebe Türkmenler olmuştur. Moğol istilası ile kitleler halinde Anadolu’ya gelen yeni unsurlar ile kuvvetlenen uc Türkmenleri kendi başlarına Selçuklu Devleti’nin zapt edemediği Batı Anadolu ve Marmara bölgelerini açarak buraları Türkleştirdiler ve İslamlaştırdılar. Anadolu’nun şuurlu bir Türkleşme sürecinin en ücra yerlerine kadar tamamlandığı bu zaman, Batı Türklüğünün doğmasına ve güçlenmesine neden olmuştur.

Anadolu’nun Türkleşme sürecini fütuhat ve sızma yoluyla yapılmış olan Türk muhaceretinin müspet bir sonucu olduğu kabul edilirken, Moğol istilası bu göç selinin en son ve en önemli halkasını teşkil eder. Anadolu’nun etnik ve kültür yönüyle yapı değiştirmesinde, hatta Anadolu’nun Hristiyan kaynaklarında, ‘Türkiye’ olarak adlandırılmasında Moğol harekâtı sonunda Anadolu’ya gelen ve adeta sığınan Türkmenler başrolü oynamıştır.5  

Moğol istilasının Anadolu’da maddi bir yıkıma sebep olduğu bir gerçektir ancak bunun önemli manevi müspet neticeleri olduğu da bir hakikattir. 1332’de Kırşehir’de eserini yazan Âşık Paşa, Türklük şuuruna önemli yer verdiği Garibname’sinde6 Türk diline ve Türk-İslam kültürüne vurgu yapmakta, vahdet mesajlarıyla Türk toplumunu uyarmaktadır. Moğol kasırgasının önünden çekirge seli gibi kaçıp Anadolu’yu istila eden Türkmenler arasında Türkistan, Harezm, Horasan ve Azerbaycan’dan gelen potansiyel, donanımlı zümreler de vardı. Horasan Erenleri namı altında edebiyatımıza konu olan Türkmen şeyh ve dervişleri yanında, çok sayıda ilim ve din adamı, tasavvuf ve tarikat erbabı da Anadolu’yu, hep bu dönemde, şenlendirdi. Yeni gelenler şüphe yoktur ki Anadolu’nun mukadderatını belirlemiş oldular. Bunun yanında Moğol tahribatının sebep olduğu siyasi ve sosyal bunalımlara bağlı olarak, bu hareketli ve dinamik sınıfın en faal oldukları zaman yine bu dönemdir.

İşte Türkiye tarihinin en hareketli ve canlı, neticeleri bakımından da bir o kadar önemli dönemlerinden biri olan Moğol hâkimiyeti dönemi, Anadolu siyasi ve sosyal tarihinin, etkileri bugüne kadar devam eden en önemli kesitini oluşturmaktadır.

Moğol Hâkimiyetinde Selçuklu Yönetimi

Anadolu’nun bundan sonraki siyasi hayatı artık Moğol hükümdarlarının iradesine tabidir. İbn Bibî ve Aksarayî’nin vekayinameleri bu dönem Anadolu’sunun siyasi vaziyetine, İlhanlı bakış açısıyla da olsa, ışık tutmaktadır. Selçuklu hanedanından bazen biri, bazen diğeri, bazen de birkaç şehzade birlikte Moğol hanlarının yarlıklarıyla saltanat sürüyordu. Moğol sarayının itimadını kazanmış ve Selçuklu idaresini fiilen ellerine alan bazı devlet adamları sultandan daha büyük nüfuz kazanıyordu. Anadolu’daki Moğol genel valileri gerçekte bütün devletin yöneticisi, nazımı, sarayın denetçisidir. Bir taraftan hükümdarı ve Selçuk ümerasını beslemek, diğer taraftan Moğol ordusunun ve komutanlarının ihtiyaçlarını tatmin etmek, Moğol hanına senelik vergi ve hediyelerini göndermek, mali sıkıntıları arttırıyor, artan vergiler halkı tazyik ediyor bu da iktisadi ve sosyal huzursuzluğu tetikliyordu. Bu karışık ve kozmopolit idare mekanizması daima halkın zararına işlemesi, Selçuk sultanları ve ümerası arasındaki rekabet ve mücadeleler, birbirlerinin aleyhinde Moğollar nezdindeki jurnal ve entrikaları, bazen Moğol komutanlarının birbirleriyle mücadeleleri ve Han’a karşı isyanları, huzursuzluğu arttırıyor, bunları takip eden savaşlar birbirini kovalıyordu.

Gıyaseddin Keyhüsrev öldükten sonra üç oğlu arasında taht kavgaları başlamıştı. En büyükleri Keykavus 7 yaşlarındaydı. O, en küçüğü Keykubad’ı veliahd naspetmekle birlikte devlet adamları örfe uyarak Keykavus’u tahta geçirdiler. Ancak Keykavus’un gitmesi gerekirken, İlhan’ın katına sultanlığını onaylatmak üzere diğer kardeş Kılıç Arslan gönderilmişti. Kılıç Arslan Anadolu’ya İlhan’dan aldığı yarlıkla birlikte 2000 Moğol askeri ile dönmüştü. Sivas’ta tahta çıkan Kılıç Arslan, rakibi Keykavus’un adamı olan vezir İsfahani’yi öldürttü. Bunun üzerine tecrübeli devlet adamı Celaleddin Karatay, ‘Atabek-i Rum’ unvanıyla üç kardeşi birden tahta çıkartarak saltanat kavgalarına son vermek istedi (1249). Böylece üç kardeşi devlet adamlarının ihtiras ve tesirlerinden kurtarmayı hedefledi.7

Ancak Karatay 1254’te ölünce dört yıllık sulh ve sükun dönemi yerini tekrar saltanat çekişmelerine bıraktı. Keykubad, İlhan’a saltanatının tasdiki için giderken yolda ölünce meydan II. İzzeddin Keykavus ve IV. Rükneddin Kılıç Arslan’a kaldı. Keykavus Konya’da, Kılıç Arslan ise Kayseri’ye gelip sultanlığını ilan etti. 

Keykavus, Anadolu’da Türkmenlerin desteğini alırken, rakibini hapse atmış, Moğol Hanı’na ısrarla gitmemiş, bilakis Moğol işgaline karşı bağımsızlık mücadelesi onun önderliğinde yürümüştür. Bunun üzerine Baycu Noyan Anadolu’ya girdi. 1256 yılında Sultanhanı Savaşı’nda Selçukluları mağlup ederek, Erzurum’dan Aksaray’a kadar olan şehir ve kaleler yağma ve tahrip edildi. İ. Keykavus’un Konya’dan kaçmasıyla Moğolların desteğini arkasına almış olan Kılıç Arslan ise tek başına tahta çıkarken (1257), Baycu Noyan yardımcılığına Muineddin Pervane’yi getirmişti. Bazı tarihçilerce diktatör olarak anılan Süleyman Pervane, bütün devlet işlerini eline alacaktır.8

Moğol karşıtı cephenin umudu olan II. İ. Keykavus, arkasına aldığı Türkmen gücüyle Moğollara karşı başlattığı cihadı mütemadiyen devam ettirmiş, Memlük Sultanı Baybars ile de anlaşmıştı. Moğolların Bağdat seferini fırsat bilen Keykavus, kardeşini mağlup ederek Anadolu’daki prestijini yükseltmişti. Anadolu’yu rahatlıkla sömürebilmek için sulhu çıkarlarına uygun gören İlhan, ülkeyi iki kardeş arasında taksim ederek, Kızılırmak’ın batısı Keykavus’a, doğusu R. Kılıç Arslan’a bırakılmıştı. Her iki sultan da Hülagu’nun huzuruna çıkarak taksimi kabul etti. Muineddin Pervane ise taksim fikrinden dolayı Moğollar nezdindeki itibarını arttırdı.

Moğolların 1260’ta Suriye’de Ayncalut Savaşı’nda Memlüklere yenilmesi Anadolu Türkmen beylerine ve Keykavus’a bağımsızlık yolunda cesaret vermişti. Keykavus Türkmen beyliklerinden tam destek alırken, öte yandan Baybars’tan ve Altınordu Hanlığı’nın ilk Müslüman hükümdarı Berke’den de yardım istemişti. Ancak bu temaslardan haberi olan Pervane, Keykavus’u Hülagu’ya ihbar edince Selçuklu-Moğol ordusunun kendisine karşı harekete geçmesine neden oldu. Bunun üzerine tahtını-tacını geride bırakan Keykavus ailesini yanına alarak İstanbul’a sığındı. Böylece 17 yıl aralıksız süren saltanatı sona erdi ve maceralarla dolu uzun gurbet hayatı da başlamış oldu. Bu arada Rükneddin Kılıç Arslan da tek başına -uclar, sahiller ve dağlar müstesna- bütün Türkiye’nin sultanı oldu.9 

Kösedağ felaketi ile başlayan Moğol hakimiyeti döneminin 20 yılına damgasını vuran muhteris devlet adamı Muineddin Pervane, Moğollara dayanarak IV. R. Kılıç Arslan’ı avucuna almış, Selçukluların gerçek ve tek hakimi olmuştur. Entrikalarıyla yerini sağlamlaştırırken rakiplerini jurnallemek suretiyle ortadan kaldırmaktan çekinmiyordu. Kendisine müdahale eden Türkmenler Moğol yanlısı Selçuklu iktidarına karşı cihat ve mücadelelerini sürdürürken en büyük rakipleri Pervane idi. Tokat ve Sinop’u mülküne geçiren Pervane, avucuna aldığı Sultan Kılıç Arslan’ı dahi kendisine karşı harekete geçirtmişti. Ancak Pervane, 1266 yılında Sultanı da ortadan kaldırarak 3 yaşındaki şehzadeyi tahta geçirdi.10

İçeride Pervane’nin dışarıda da Moğolların baskı ve soygunlarından bıkan Türkmen beyleri, Memlük sultanı Baybars’ı Anadolu’ya davet ederek Moğol işgaline karşı koymak istediler. Bu arada Pervane de ikili oynayarak el altından Baybars’a gönderdiği elçi vasıtasıyla sultanın ve koltuğunun güvenliği şartıyla ülkeyi Memlük idaresine vermeye hazır olduğunu belirtiyordu. Baybars da memnuniyetini bildirirken Anadolu’ya geldiğinde gerekli yardımda bulunmasını istemişti.11 Hatiroğlu ve Karamanoğlu Türkmenleri, Pervane ve Moğol düzenine karşı harekete geçmişlerdi. Baybars’ın da bir keşif kolu gönderip desteklediği bu hareket, Anadolu’ya gelen 30 bin Moğol ordusu ve Pervane’nin yardımıyla Ulukışla’da bastırılmış, asiler cezalandırılmıştı (1276).  

Baybars, Türkmenlerin isteklerine, Pervane’nin davetine ve kendisine Anadolu’dan sığınan devlet adamlarının teşvikine olumlu cevap vererek, büyük bir ordu ile Halep’ten hareket ederek Anadolu’ya girdi. Kendisini Elbistan’da karşılayan Moğollara ağır bir yenilgi tattırdı (1277). Baybars’ın zaferi Anadolu Türkmenleri için büyük bir heyecan yaratmıştı. Selçuklu beylerinin çoğu Baybars’ın ordusuna katıldı. Pervane ise Moğol korkusuyla Baybars’a katılmazken ailesini ve sultanı alıp ikametgâhı Tokat’a gitti. Kayseri’ye kadar ilerleyen Baybars, tahta oturdu ve şehirde 10 gün kaldı. Baybars, Pervane’den söz aldığı desteği göremeyince dönmek zorunda kaldı. Pervane’nin ikili oyunu pahalıya mal olmuş, intikam hırsıyla Anadolu’ya gelen Abaka Han, büyük bir katliam yaparak on binlerce Türkmen’i kılıçtan geçirmişti. Bu arada Pervane’ye Elbistan Savaşı’nda bulunmamasının hesabını soran Abaka Han, onun bu ikili siyaset ve entrikalarıyla dolu yaşamına son verdi (1277).12

Baybars’tan destek alan Karamanoğlu Mehmed Bey, emrindeki Türkmenlerle birlikte bağımsızlıktan vazgeçmemiş, hatta durumu lehinde görüp Konya’ya yürüyerek başkenti ele geçirmişti. Keykavus’un geride bıraktığı oğullarından biri olduğunu öne sürdüğü Alaaddin Siyavuş’u da tahta geçirip, halkı zorla biat ettirdi. Karamanlı Mehmed’in Konya’da iken her yere haber yollayarak Türkmen liderlerini davet etmiş, divan toplantıları, tayin ve tevcihler yapmış, o günlerde Anadolu Türkünün yabancı idaresinden ve kültürel baskılarından ne derece bunaldığını gösteren meşhur fermanı yayınlamıştı: “Bundan sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden gayrı dil kullanılmayacaktır”.13

Karaman Türkmenlerinin Konya saltanatı 37 gün sürdü. Selçuklu-Moğol ordusu Konya üzerine yürüyerek Türkmenleri çıkardı, tarihlerin tezyif amacıyla Cimri diye adlandırdıkları meczup derviş, Karamanlı Mehmed Bey gibi yakalanarak öldürtüldü (1279).14 

Bir dönem II. İzzeddin Keykavus’un önderliğini yaptığı ve Karamanoğulları ile başlayan Türkmen harekâtı bütün uc Türkmenlerine yayılmıştı. Genel bağımsızlık hareketleri haline gelen bu baskı ve sindirme dönemi Anadolu Beylikleri dediğimiz milli Türk devletlerini ortaya çıkaracaktır. 

Artık Selçukluların bağımsızlığını bu tarihten itibaren ortadan kaldırarak Anadolu’ya atadığı genel valilerle yönetmeye başlayan İlhanlılar, istikrarı bitirmiş, ülke parçalanmıştı. Birbirleriyle post kavgasına giren Moğol komutanları, Anadolu’yu kasıp kavururken, Aksarayî bu orduyu, “Müslümanların derisini soymakla geçinen Moğol çerileri” diye anmıştır.15

Anadolu’da mali düzenlemeler yapmak üzere görevlendirilen Cüveyni, akabinde Kazvini ile İlhanlılar Anadolu’yu doğrudan sömürgeleri haline getirirken, Sultan Mesud’un fikri dahi alınmamıştı. Devlet adamları İlhanlı hükümetine yaranmaya çalışırken, Anadolu’da siyasi birlik diye bir şey kalmadı. İlhanlıların kendi aralarındaki post kavgası, Türkmenlere yavaş yavaş bağımsızlıklarını katileştirme fırsatı veriyordu. Son Selçuklu hükümdarı Mesud’un ölümü hiç bir akis yapmamış, hatta son Selçuklu sultanı Mesud mu yoksa başka biri mi olduğu henüz aydınlatılamamıştır. Kadı Ahmed’in II. Mesud’un ölümüne dair tereddütle verdiği 1308 tarihi münakaşasız kabul edilmiştir.16   

Türkmen Beyliklerinin Teşekkülü

Moğol tahakkümü ile Selçuklu hâkimiyeti gittikçe sönerken uçlarda Türkmen beylerinin zuhur ve istiklalleriyle Anadolu’da yeni bir hayatiyet ve Türkleşme devri başlar. Zaten Anadolu’da İlhanlıların tam bir hâkimiyet kurdukları da söylenemez. Doğu ve Orta Anadolu’nun askeri ve ticari yol güzergâhlarında bulunan başlıca merkezlerde İlhanlılar hâkimken uçlar, Bizans sınır boyları, dağlık ve sahil kesimler Türkmenlerin kontrolü altındaydı.

Moğol istilasının dehşeti önünden kaçan ve ilk fetih zamanındaki kalabalıkla Anadolu’ya giren Türkmenler Selçuklu sınırlarına yığılarak buralarda göçebe nüfusun kesafetini ve Bizans topraklarına tazyiki arttırdılar. Türkmen istilası İznik, Bursa kapılarına yaklaşıyor, Ortodoks rahipleriyle anlaşarak şehir varoşlarına göçmenler yerleştiriliyordu. Rumların boşalttığı şehirleri ele geçiriyorlardı. Bu sebeple Moğol istilası onların felaketlerine değil saadetine sebep oluyordu. Kitleler halinde Roma arazisi yağmalanıyor, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan sahil şeridinde küçük siyasi teşekküller halinde muntazam bir yerleşme gerçekleşiyordu. Bu beyliklerin kuruluşunda iki önemli faktör; göç ve gaza başlıca rolü oynamıştır.17

Arap kaynaklarında İlhanlıların zayıflamasıyla Anadolu’da pek çok tavaif-i müluk (Beylikler) ortaya çıktığı belirtilir. Bunlar arasında Osmanlı beyliğinin henüz önemsiz bir durumda bulunduğunu fakat Orhan zamanında İstanbul İmparatoru ile sürekli savaş halinde olduğu yazar.18 Saltanat iddiası güden veya isyan eden şehzadeler, bazı devlet adamları, Türkmen beylerine sığınıyordu. İran ve Azerbaycan’dan göçen pek çok din adamı, Türkmen şeyh ve dervişi de bu uçlarda sığınak bulurken eski örf ve geleneklerine bağlı olan Türkmenleri İslamlaştırıyor, uçlarda İslam kültürünü ve gaza mefkuresini kuvvetlendiriyordu. Türkmen beyleri, uc gazileri sıfatını kazanıyordu. Mesela ilk Türkmen Beyliği İnançoğullarını, Denizli-Ladik, Honas ve Dalaman civarında kuran Mehmed Bey bir uc gazisiydi. Beylikler topraklarında mantar gibi biten tekke ve zaviyeler de bu iman coşkunluğunu arttırıyor, bölgenin bir vatan haline gelmesine katkıda bulunuyordu.

Türkmen beylikleri şeklen Selçuklu-İlhanlı hükümetine bağlıyken aslında bağımsız hareket etmekteydiler. Türkmenlerin bağımsızlık mücadelesinde en önde Karamanoğulları gelmektedir. El-Ömeri’nin naklettiğine bakılırsa Gazan Han’ın, “Eğer Karamanoğlu Rum Türkmenleri olmasaydı güneşin battığı yere kadar atımla çiğnerdim” demiştir. Oğuzların Avşar boyundan gelen Karamanoğullarının ilk beyleri Nure Sufi, Baba İlyas’ın müritlerindendir. Babaîler isyanından sonra Karaman ve Ermenek bölgesine sığınıp beyliklerini kurmuşlardır. Kendilerini Selçukluların varisi sayıp diğer beylikler üzerinde sürekli hâkimiyet tesis etmeye çalışmışlarsa da gaza bölgesinde bulunmadıklarından dolayı büyüyememişler ve Anadolu içlerine hapsolmuşlardır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Dipnotlar
1Aksarayî, Müsameretü’l-Ahbar ve Müsayeretü’l-Ahyar, nşr. O.Turan, TTK Basımı, Ankara 1944, s. 71.
2İbn Bibî, el-Evamirü’l-Alaiye Fi’l-Umuri’l-Alaiye (Selçuk-name), haz. M.Öztürk, C.II, KB Yay., 1996, 54.
3İbn Bibî, a.g.e., II, 53; A. Yaşar Ocak, Babailer İsyanı (Aleviliğin Tarihsel Altyapısı), dergah yay., İst. 1996, 95-98.
4Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan neşr. İst. 1971, s. 432.
5Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, 1969, Ankara 1970,  1-147; A.Yuvalı, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğollar”, TDA, S.38, Ekim 1985, 90-91; 1279’da Anadolu’dan geçen Marco Polo, bölgeyi ‘Türkmania’ diye anar, İnalcık, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, Türkler, C.9, s.66.
6Aşık Paşa, Garib-name, IV cilt, Yay. Kemal Yavuz, TDK Yay., İst. 2000.
7İbn Bibî, el-Evamir, 123-130; Aksarayî, Müsameretü’l-Ahbar, s. 133-150; Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 464; Nejat Kaymaz, Pervane Muineddin Süleyman, DTCF Yay., Ankara 1970, 45-47.
8Kaymaz, Pervane Muineddin, s. 56-92.
9Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 580-81.
10Kaymaz, a.g.e., s. 122.
11Kaymaz, a.g.e., s. 139.
12Kaymaz, a.g.e., s. 178.
13F.Sümer, Cimri’nin gerçek bir Selçuklu şehzadesi olduğunu öne sürmüştür. Bk. a.g.m., SAD I, 1969, TTK Ankara 1970, 50; Turan, a.g.e., s. 62.
14Aksarayî, a.g.e., s. 210; İbn Bibî, a.g.e., II, 236; Turan, a.g.e., s. 570.
15Aksarayî, a.g.e., s. 137.
16Turan, a.g.e., s. 645.
17Halil İnalcık, “Osmanlı İmparatorluğu”, Studies in Ottoman Social and Economic History, London 1985.
18Ömeri, Mesalikü’l-Ebsar’dan naklen Y.Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I, TTK Basımevi Ankara 1991, 183-203.

 

Kaynakçalar
Aksarayî, Kerimüddin, Müsameretü’l-Ahbar ve Müsayeretü’l-Ahyar, nşr. O.Turan, TTK Basımı, Ankara 1944.
Aşık Paşa, Garib-name, IV cilt, Yay. Kemal Yavuz, TDK Yay., İst. 2000
İbn Bibî, el-Evamirü’l-Alaiye Fi’l-Umuri’l-Alaiye (Selçuk-name), haz. M.Öztürk, C.II, KB Yay., 1996.
İnalcık, Halil, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, Türkler, C.9, Yeni Türkiye Yay. Ankara 1999.
Kaymaz, Nejat, Pervane Muineddin Süleyman, DTCF Yay., Ankara 1970.
Sümer, Faruk, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, 1969, Ankara 1970.
Ocak, A. Yaşar, Babailer İsyanı (Aleviliğin Tarihsel Altyapısı), dergah yay., İst. 1996.1
Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Turan neşr. İst. 1971.
Yuvalı, Abdülkadir, “Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğollar”, TDA, S.38, Ekim 1985.
Yücel, Yaşar, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I, TTK Basımevi Ankara 1991.

 

DİĞER MAKALELER
Moğol İstilası ve Türkiye Selçukluların Çöküşü: Kösedağ Savaşı
Eski Çağ Tarihi
Antik Çağ’da Mutfak Kültürü

Solunum, beslenme ve barınmadan oluşan zorunlu ihtiyaçlarımız arasında yalnızca ikincisi bu denli seçici özelliklere tabi tutulmuştur, üçüncüsünün zorunluluk mu yoksa seçim mi olduğu konusu hala tartışmalı olmakla birlikte Neolitik Çağ’dan beri artan oranlarda seçime tabi tutulduğu ortadadır. Paleolitik Çağ’da yaşayan atalarımız protein ihtiyaçlarını başlarda karada ve suda yaşayan küçük boyutlu hayvanları avlayarak karşılıyordu, toplumsal yapıdaki gelişme ve artan nüfus daha büyük boyutlu hayvanların da avlanmasına olanak sağladı. Paleoantropologlar bu işin erkekler tarafından gerçekleştirildiği tezini ortaya atarken kadınların da çevreden toplayabildikleri kadar tahıllar, kök sebzeler, meyveler, fındık-ceviz gibi sert kabuklu yemişlerle menüyü zenginleştirmeye çalıştıklarını söyler. Onların bu faaliyetleri Neolitik Çağ’da tarımın doğuşuna ön ayak olmuş olabilir. Bu süreçte artık insanoğlu her yıl elde ettiği besin maddelerinin en iyi türünü evinin yanındaki tarlaya ekerek daimi besin kaynağına ulaşırken ağıllarına koyduğu et kaynaklarını uysal türler arasından seçmeye dikkat etmiştir. Mağara duvarlarındaki av sahneleri ile yerleşim yerlerinde ele geçen fosilleşmiş yiyecek artıkları tarih öncesi insanının beslenme alışkanlıklarına en açık şekilde tanıklık yapan izlerdir. İnsanoğlu yaklaşık 8 bin yıl boyunca arkasında tek bir satır yazılı iz bırakmadan bu şekilde yaşadı. Mısır ve Mezopotamyalılar yediklerini bir şekilde kayda geçiren ilk uygarlıklar oldular. Onlar hala tahıl temelli beslenip av hayvanları ile protein sağlıyorlardı. Ancak artık tapınaklarda tanrıları adına kestikleri kurbanlar da zengin bir kaynak oluşturdu. Daha sonraki uygarlıklar mutfak kültürleriyle ilgili daha fazla kayıt tutmaya başladılar. M.Ö. I. bin yıla gelindiğinde Anadolu ve batısındaki topraklarda zenginlikle doğru orantılı olarak gelişen bir mutfak kültürü oluşmaya başladı.

Moğol İstilası ve Türkiye Selçukluların Çöküşü: Kösedağ Savaşı
Osmanlı Tarihi
Elmalılı Hamdi Yazır: Sultan Abdulhamid’in Tahttan İndirilişinde Bir İslâm Alimi

Osmanlı son dönem alimlerinden biri olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır(d. 1878/ö. 1942), bir geçiş dönemi alimi ve siyasetçisi olarak, hem Osmanlı Devleti’nin yıkılışına, hem de Cumhuriyet’in kuruluşuna şahit olmuş bir şahsiyettir. Halk nazarında ise daha çok Hak Dini Kur’an Dili adlı meşhur tefsiriyle bilinir. Meşrutiyet idaresini destekleyerek Sultan II. Abdulhamid devrindeki siyasî duruşunu da ortaya koyan Elmalılı Hamdi, II. Meşrutiyet’in ilk meclisine Antalya mebusu olarak girmiş ve Sadrazam Damad Ferit Paşa’nın ilk hükümetinde, Evkâf Nâzırlığı yani günümüz ifadesiyle Vakıflar Bakanlığı yaptı(1918-19). Bununla birlikte Elmalılı Hamdi Yazır, dönemin İslâm halifesi ve Osmanlı padişahı II. Abdulhamid’in tahttan indirilme fetva müsveddesini kaleme alarak ve meclis kürsüsünde okuyarak söz konusu hal/tahttan indirme olayında etkili oldu. Onun, “Hayatımda yaptığım en büyük hata, Sultan Abdulhamid’in hal’ine karışmamdır.” şeklindeki ifadeleri, o dönemde karıştığı bu olaydan duyduğu pişmanlığı göstermesi açısından önemlidir. Fakat burada şu hususu da özellikle belirtmeliyiz ki, onun siyasî anlamda içerisinde bulunduğu bu tercih, günümüzün en güvenilir tefsirlerinden biri olan eserini ve ilmî kimliğini gölgeleyemez. Yazımız, meşhur müfessir ve siyaset adamı Elmalılı Hamdi Yazır ve Sultan II. Abdulhamid’in hal’inde yani tahttan indirilişinde oynadığı rol üzerine olacaktır.

Moğol İstilası ve Türkiye Selçukluların Çöküşü: Kösedağ Savaşı
Osmanlı Tarihi
Avrupa’da Bir Osmanlı Sultanı Portresi: Yıldırım Bayezid

Prof. Dr. Feridun Emecen’in tabiriyle ihtirasın gölgesinde bir sultan olarak adlandırılan ve yaşadığı dönemlerde sahip olduğu kudrete göre tarihsel bir imaj çizilen Yıldırım Bayezid’in içerisinde bulunduğu bu durum şüphesiz ki Avrupa’da da benzer şekilde yankı buldu. Avrupa’da devam eden Türk tedirginliğinin daha da derinleştiği dönemin hükümdarı Yıldırım Bayezid, gerek yöneticilik kabiliyetinden gerekse de genel karakterinden dolayı Avrupa tarih yazıcılığında önemli ifadelerle yer aldı. Batı kaynaklarında I. Murad gibi önemli bir padişah “bey” manasına gelen "bahy" gibi bir unvanla gösterilirken Yıldırım Bayezid’in çok daha üst düzeyde bir unvanla "roy", rex" ve hatta doğrudan Soldan unvanı ile gösterilmesi, Osmanlı tahtının yeni sahibinin çok daha güçlü bir şahsiyet olarak görüldüğünün ipucunu verir. Elbette bu durum yalnızca Bayezid’in sahip olduğu güçle değil, onun kendine koyduğu cihan hedefleriyle de ilgiliydi. Yıldırım Bayezid’in Avrupalı entelektüellerce tam olarak bir “dünya fatihi” olarak görülmesi buna en iyi örnekti. Ancak her ne kadar bu yönde ifadeler söz konusu olsa da okun Niğbolu Savaşı’yla kendilerine döndüğünü gören Avrupalıların tarih yazıcılığında Yıldırım Bayezid’e yönlendirilen sert ifadelere daha çok yer verilmeye başlandı. Nitekim Yıldırım Bayezid, Avrupalı kronik yazarlarınca komşu ülkelerin topraklarıyla yetinmeyen, gözünü çok daha uzaktaki diyarlara diken bir hükümdar olarak görülmeye başlandı. Hristiyanlarca tanrının kendilerine gönderildiği bir bela olarak görüldü. Bununla birlikte yine de Yıldırım Bayezid, Avrupalı kaynak yazarlarının hayranlığını üstüne çeken bir hükümdardı.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun