Rusya'nın Avrasya Birliği Politikası ve Türkiye-Rusya Münasebetleri

Geçmişten günümüze süre gelen dalgalı Türkiye-Rusya münasebetleri günümüzde daha sıcak temas halinde devam ederken, bazı askeri, güvenlik ve ekonomik işbirliği iki devlet ilişkisi düzeyinden çıkıp dünyanın önemli devletlerinin gündemi haline gelmiş durumda. Özellikle Türkiye’nin stratejik bir hamlede bulunarak Rusya’dan S-400 savunma füzelerini tedarik etmedeki ısrarcı tavrı ABD’nin başını çektiği ülke ve uluslararası kuruluşlar tarafından tepki ile karşılaşılmakta. Günümüzle direkt ilişkili bu olguları bir kenara bırakırsak karşımıza en temelde karşımıza çıkan Rusya’nın Avrasyacılık politikası, günümüz Rusya dış politikasının temelini oluştururken, Avrasya coğrafyasında gerçekleştirdiği her stratejik faaliyet bu politikayla ilişkilendirilmekte. Gerek Türkiye-Rusya ilişki denklemini oluşturan olgular, gerekse de günümüz Avrasya coğrafyasındaki bu faaliyetleri daha iyi anlamak adına Rusya ve Türkiye üzerine akademik çalışmalar yapan İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İlsur Nafikov ile konuştuk.

Rusya'nın Avrasya Birliği Politikası ve Türkiye-Rusya Münasebetleri Doç. Dr. İlsur Nafikov: "Türkiye, Ortadoğu politikasında Rusya’nın müstakil bir partneridir"

Hocam konuya en temelden bir giriş yapmak adına sormak isteriz, Avrasyacılık nedir? Rusya’nın Avrasya Birliği politikasının coğrafi sınırları nerelerdir ve bu politika ile ulaşılmak istenen hedef nedir?

Avrasyacılık ideolojisi 1917’lerde ortaya çıkmaya başladı. Aslında ideoloji olarak daha önceki dönemlerde de var oldu ama 1917’lerde popüler hale gelmeye başladı. Avrasyacılık; 1917 İhtilali, eski Rusya İmparatorluğu döneminde yaşamış olan insanların yurt dışına sığınma ihtiyacı ve yurt dışında yaşarken kendi Rus kimliklerini koruma amaçlı geliştirdikleri bir ideolojidir. Diğer bir ifadeyle Avrasyacılık, sığınmacı Rusların kendi öz kimliklerini korumak amacıyla ortaya çıkan, tarihî ihtiyaçlardan dolayı oluşan doğal bir sürecin oluşturduğu bir ideolojidir. Coğrafi açıdan değerlendirirsek, bunun tek bir cevabı olmamakla birlikte, özetle tüm Avrasya kıtasını kapsamaktadır ama elbette böyle olması pek mümkün değil çünkü Avrasyacılık ideolojisi daha çok kültürel ve medeniyet açısından baktığımızda ortak kültürün bulunduğu kısımları kapsar. Hedefi nedir? Bunu Türkiye örneği üzerinden izah edecek olursak, şu anda Türkiye’nin ihracatının büyük kısmı batıya, geri kalan kısmı ise doğuya bağlıdır. Avrasya Ekonomik Birliği’nin hedeflerinden birisi Avrupa Birliği’ne ya da başka batı piyasalarına karşı alternatif bir piyasa oluşturmaktır. Siyasi açıdan bakarsak, siyasi bir güç oluşturmaktır. Fakat burada mühim olan gaye Avrasya Birliği’nin ekonomik birliği tesis etmesidir.

Avrasyacılık politikasına dair tek ve kesin bir görüş var mı yoksa farklılaşan görüşler mevcut mu? Bu görüşler arasındaki farklar nelerdir?

Avrasyacılık, farklı dönemleri içeren bir ideolojidir. Şunları bilmemiz lazım; Avrasyacılığın klasik, geçiş ve neo-avrasyacılık dönemleri var. Klasik avrasyacılık dönemi, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında oluşan, Rus kimliğini korumaya önem veren bir ideolojidir. Bu dönemde Batı’ya karşı tepki olarak kendilerine has olan Rus medeniyetini savunurlar ancak bununla beraber Avrupaî yapının etkin olduğu görülür. Geçiş döneminde ise ideolojide doğuya kayma eğilimi görülmeye başlar. Bir diğer önemli nokta Aleksandr Dugin’in öncülüğünü yaptığı neo-avrasyacılık meselesidir. 1917’de Sovyetlerin ortaya çıkmasıyla devlet yönetimi anlayışında bir Sovyet ideolojisi oluştu. Zaman geçtikçe Slav kökenli halk farklı coğrafyalarda yaşamaya başladı ve 1991 sonrası yani Sovyetler’in dağılması sonrası, buradaki insanların yeniden medeni kültür veya etnik açıdan, ortaklığı ifade eden bir ideolojiye ihtiyaç duydukları görülüyor. Uluslararası ilişkiler ve siyasi açıdan baktığımızda ise, Avrupa Birliği o zaman çok güçlü bir birlik. Onun cevabı olarak Çarlık Rusya ve Sovyetler döneminde, o coğrafyada yaşamış ve ortak kültüre mensup olanların birleştirici gücü olarak Avrasyacılık ideolojisinde ilerlediklerini görüyoruz. Avrupa Birliği’nin karşısında Avrasyacılık, alternatif bir kutup oluşturmaktadır. Son zamanlarda bazı ülkelerin politikalarını değiştirmesi ya da yeniden değerlendirmesi neticesinde siyasi, askeri, ekonomik açıdan çok kutuplu dünya oluşmaya başladı ve artık insanlar batı modeli etrafından uzaklaşarak yeni alternatif kutuplar oluşturmaya başladılar. İşte bu kutupların birisi de Avrasya Ekonomik İşbirliği’dir.

Klasik avrasyacılık ve neo-avrasyacılığın farkları elbette var. Ortaya çıkış nedenleri ve hedefleri farklıdır. İlkinde, yani klasik dönemde kendi kimliğini bulma, ifade etme, belirleme amacı vardır. Yerimiz ve coğrafyamız neresi, dünya mirasında yerimiz neresi gibi sorulara cevap aranır. Neo-avrasyacılıkta ise daha ziyade kendimizi çok kutuplu dünyada nasıl ifade edebiliriz, etrafımızda kimler olabilir, kimlerle nasıl işbirliği yapılabilir gibi sorulara cevap aranır. Yine bahsi geçen işbirliğinin ideolojik gerekçesi, bunun nasıl ifade edileceği sorgulanır. Sovyetlerin yıkılışı sonrası dinsiz bir ortam oluştu, 70 sene dini mirasın olmaması, dini faktörlerin aktif olmaması neticesinde bir boşluk oluşmasına yol açtı. Yine bu dönem neticesiyle neo-avrasyacılar kültür, medeniyet ve takip edilmesi gereken yol üzerine kafa yordular.

ilsur

Avrasyacılığın somut adımları nelerdir? Örneğin, Türk Akımı Enerji Projesi, Avrasyacılığın bir ürünü müdür?

Türk Akımı Projesi Avrasyacılığın ürünüdür diyemeyiz. Çünkü bu daha ziyade enerji güvenliğinin sağlanması içindir. Şöyle izah edelim; Rusya’nın ihracat açısından önemli noktalarından biri akaryakıtın yani petrol ve gazın ihraç edilmesidir. Burada şöyle bir sıkıntı karşımıza çıkar: Asıl ihracat yolu Ukrayna üzerindendir, fakat bazı yollardan gaz geçmez, petrol geçmez, risk altındadır. Dolayısıyla alternatif yollar aranır, bu nedenle Güney Akım diye bir proje ortaya konuldu. Türkiye de bu projede bulunmak istediğini söyledi. Çünkü bu projenin Türkiye’ye de hem petrol fiyatı açısından hem de stratejik açıdan kazandırdığı avantajlar var. Yani Avrupa’ya giden gaz ve petrolün belirli bir miktarı Türkiye üzerinden geçiyor. Yani hem Türkiye’ye yeni bir önem kazandırıyor hem de Rusya için önemli stratejik bir proje. Bu nedenle buna Avrasyacılık açısından bakamayız daha çok genel ticaret ya da enerji güvenliği açısından sorumluluğu koruma yollarından birisidir. Her iki ülkenin de lehine olan bir durumdur.

Avrasya Birliği politikası altında oluşan Avrasya Ekonomik Birliği somut bir adımdır. Bu oluşum çeşitli aşamalardan meydana geldi. Bu etaplardan birisi Gümrük Birliği idi. Gümrük Birliği’nin bir sonraki aşaması Avrasya Ekonomik Birliği oldu. Yani amaç aslında ortak sınırsız bir piyasa oluşturmaktı. Şuan mesela bazı Türk firmaları Rusya’da kendi fabrikalarını açıyorlar. Avrasyacılık temelli önemli bir proje de büyük ipek yolunun oluşturulmasıdır. Bu proje tam anlamıyla Avrasyacı bir projedir. Çünkü Avrupa’yı Asya’ya bağlar. Nitekim bu durum ortak siyasi platformu ve kültürel araştırmaları da doğuracaktır.

Ekonomik birliğe baktığımızda Avrasyacılık burada felsefi altyapıyı oluşturmaktadır. Fakat bazen birbiriyle alakası da olmayabilir çünkü ekonomi farklı bir yolla devam ederken felsefi boyutu daha farklı olabilir. Bu nedenle Avrasyacılığı felsefi bir akım olarak Avrasya Ekonomik Birliği’nden ayrı tutmak zaman zaman daha doğru olabilir.

Putin dönemi dış politikasında Avrasyacılığın yeri nedir? Putin Avrasyacı mıdır?

Putin Avrasyacıdır. Fikir danışmanlarından birisi neo-avrasyacılığın öncüsü olan Aleksandr Dugin’dir. Rusya’nın dış politikası tüm ülkelerle diyalog formatında işbirliğinin kurulması üzerinedir ama Putin döneminde uluslararası çerçevede bazı birlikler oluşmaya başladı. Birincisi az evvel bahsettiğimiz Avrasya Ekonomik Birliği’dir. Avrasya Ekonomik Birliği’nin oluşmasında Kazakistan kurucu cumhurbaşkanı Nazarbayev’in de büyük katkısı vardır. Putin döneminde oluşan ikinci bir birlik de BRICS’tir. Bu da Putin döneminde bazı ülkeler (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika)  tarafından oluşturulmuştur. Hâlâ gayri resmi bir birliktir. Fakat G-20’de bu ülkeler sık sık birbirini destekler. Uluslararası ilişkiler çerçevesinde ve başka rekabet çerçevelerinde birbirlerine destekte bulunurlar. Bu birlikler Putin döneminde oluştu. Dolayısıyla bu açıdan baktığınızda Putin Avrasyacı’dır.

Avrasyacılık ve Turancılığın ilişkisi nedir?

Turancılık için etnik mesele çok önemlidir. Avrasyacılık yalnızca Slavcılık üzerinden ilerlemez öyle olsa bugün Kırgızistan, Kazakistan Avrasya Ekonomik Birliği’ne üye olmazdı. Yani tarihsel ortaklık etnik ortaklıktan daha üstündür. Turancılıkta etnik faktör hakikaten çok önemlidir. Türkistan coğrafyası Türk halklarının beşiği olarak kabul edilir. Tıpkı Neo-avrasyacılığın doğuşu gibi son zamanlarda Turancılığın da değişime uğradığını söylemek mümkündür. Bu değişim olumlu yöndedir. Şu ana kadar Avrasyacılığın ve Turancılığın hiçbir yerde çatıştığını görmedik. Turancılığın Avrasya kıtasında felsefi fikirler arasında yeri vardır. Avrasyacılık; etnik, geleneksel mirası korumak amacıyla oluştu demiştik. Turancılık da bundan dolayı oluştu. Turancılığın asıl hedefi Türk dünyasındaki Türk halkların öz kimliklerini korumaktır. Türk kökenli olduklarını unutmamalarını ve kendi tarihlerine sahip çıkmalarını sağlamaktır.

ilsur2

Türkiye, Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik bir konuma sahip, dolayısıyla Avrasya’nın mühim bir parçasını oluşturuyor. Peki, Rusya Avrasyacılık politikasında Türkiye’yi yanında bulamazsa ne kaybeder?

Stratejik açıdan boğazların çıkışını kaybeder. Önemli bir piyasa kaybeder. Rusya’nın iklim özelliklerine bakarsanız gıda açısından belirli miktarda kendi ihtiyacını temin edemiyor. Bu konuda Türkiye’nin çok büyük yardımı ve desteği var. Türkiye için de Rusya çok önemli bir piyasa oluşturuyor. Ortak teknolojik projeler ortaya çıkıyor. Rusya’nın Ortadoğu’da kendi menfaatlerinin bulunduğu bazı bölgeler var. Rusya bu coğrafyada ilişkiler kurarken Türkiye bunun üzerinde bir köprü vazifesi görüyor. Yani Türkiye, Ortadoğu politikasında Rusya’nın müstakil bir partneridir. Güvenlik açısından ise Rusya, Türkiye’yi yanında bulamazsa, bu bölgeye hâkim olan, Ortadoğu’yu tanıyan bir müttefikini kaybeder. Çünkü Türkiye Ortadoğu üzerinde tecrübelidir, bölgeyi iyi tanır. Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri hissetmekte ve bilmektedir. Bunu anlama ve değerlendirme tecrübesine sahiptir. Rusya’nın da belirli bir tecrübesi vardır fakat bu iki tecrübenin bir araya gelmesi çok büyük bir başarı elde edilebileceğinin göstergesidir. Ama bahsi geçen bu şartlar elden giderse bu adımlar atılamayabilir. Türkiye coğrafi olarak küçük bir ülke ama Rusya burada sadece coğrafi olarak bakmıyor, Türkiye’yi müstakil bir partner olarak değerlendiriyor. Pek çok stratejik mesele üzerine üst seviyede devlet başkanları görüştüler, yani en üst seviyede aktif bir işbirliği sürecine şahit oluyoruz.

S-400 meselesi bir süredir gündemdeki sıcaklığını koruyor. Siz bu konuda hakkında ne düşünüyorsunuz? S-400 alımları Türkiye Cumhuriyeti için neden bu kadar önemli?

İlk olarak S-400’ün ne olduğunu bilmek lazım. S-400 nedir? S-400 bir hava savunma sistemidir. Biri füze biri radar biri kontrol noktası olmak üzere üç parçadan oluşur. S-400’lerin Türkiye’ye kazandırılması Türkiye’nin müstakil tavrının güçlenmesi, güvenlik masasına oturduğunda uluslararası ilişkiler bakımından yeni bir statü kazanacağının simgesidir, göstergesidir. S-400’lerin Türkiye’ye gelmesiyle artık Türkiye güvenlik masalarında bambaşka bir statü ile yer alacaktır. Bununla beraber S-400’lerin gelmesi tabii ki Türkiye’nin Rusya tarafına kaymış olması anlamına da gelmiyor.  Çünkü başka teknolojilerde savunma açsından batı teknolojisini kullanılıyor. Ve burada alternatif bir teknolojinin yani alternatif bir S-400 örneğinin olacağını, bunun Türkiye’ye ayrı bir statü kazandıracağını söyleyebiliriz. S-400’ler Türkiye’ye hem kendi hava sistemini korumak amacıyla, hem de Türkiye’nin stratejik ve önemli projelerinin güvenli bir şekilde devam etmesi için -mesela nükleer santral inşası için- gereklidir. Burada akla gelen bir diğer soru da şu olabilir; S-400’ler alınır fakat Türkiye bunları kullanır mı? Kullanır. Şuan Türkiye, gelişimine müstakil bir şekilde devam ediyor. Mesela, Türkiye uzun zamandır akaryakıt açısından tüketici bir ülkeydi artık üretici seviyesine çıkmaya başlıyor. Elbette bazı ülkeler –Batı’daki partnerler- Türkiye’nin bu şekilde ekonomik gelişmeleri gerçekleştirmesini istemiyor. Bu durumda S-400'ler ile havadan da kimsenin saldırmaya gücü yetmeyecek. Şu an S-400lerin alternatifi dünyada yok. Bu açıdan S-400 bazı önemli stratejik projelerde hem sermaye hem politik açıdan Türkiye’ye bir özgürlük kazandırıyor.

Bu süreç dış politikada Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerini nasıl etkileyecek? ABD yaptırımları mevcut Türk-Rus münasebetlerine darbe vurur mu ve Türkiye’yi NATO’dan ayrılma sürecine sürükler mi?

Mevcut Türk-Rus ilişkileri karşılıklı anlayış çerçevesi üzerinden ilerliyor. Her iki tarafta da sabote edilmiş bazı önemli olaylar yapıldı. Hem şu an hem de daha önce Batı’nın oluşturduğu tehditler olduğunu biliyoruz. Misal, Türkiye’de üst düzey bir diplomatın öldürülmesi sabotajdır. Bunun neticesinde Türkiye-Rusya arasındaki ilişkilerin yok olması beklendi. Ama artık herkes bunu görüyor. Artık satranç masasında insanlar iki üç hamle ilerisini düşünerek hareket edebiliyor. Nitekim bu tarz eylemler, yapılan işlerin ne kadar doğru olduğunun göstergesidir. Ondan sonra uçak krizi yaşandı. Bu işbirliğinden rahatsız olanlar daha çok olacaktır. Fakat artık herkes neyin ne olduğunu görmektedir, bu işbirliğini bozmak güçtür. Öte yandan önemli olan diğer bir faktör de iki ülkenin halkları arasındaki münasebetlerin de çok iyi olmasıdır. Örneğin çok sayıda Türk-Rus evliliği mevcuttur. Halklar arası olan bu olumlu münasebetler de elbette iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlenmesindeki faktörlerden birisidir. Yani artık hem halk birliği seviyesinde hem işbirliği seviyesinde gelişmeler yaşanmaya başlandı. Bu durumda birbirlerinden kopmaları zor ama yine de bunun için mücadele edenler var. Sadece Amerika değil Avrupa’da da bu durumdan rahatsız olanlar var. Şunu unutmamak lazım; Türkiye-Rusya arasındaki ilişkiler köklü bir tarihe sahip ve bu ilişkide adımlar yavaş ama çok somut bir şekilde atılmaktadır.

Türkiye 1952’de NATO üyesi oldu ve NATO’ya girmek için Kore Savaşı’nda şehit verdi. Ordu bakımından Türkiye NATO için önemli bir kısmı kapsıyor çünkü bu oluşumda asker sayısı açısından Türkiye ikinci sıradadır ve Türkiye askeri maliyeti ABD için çok düşüktür. Bu şartlar altında NATO’dan çıkarılması zor. Çünkü NATO’dan çıkarılırsa Türkiye’nin boşluğunu doldurabilecek başka bir ülke yok şu an. Yani onca tatbikattan geçmiş, ordu gücü ve hazırlığı bakımından profesyonel askerleri başka yerden kolay kolay bulamazsınız. Türkiye’nin çıkması NATO’nun çok büyük bir kaybı olur.

Rusya Federasyonu’nun, Türkiye için önemli ticari ortaklardan birisi olduğunu biliyoruz. Peki, iki ülke arasında ticari ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz? Mevcut durum şu an hangi ülkenin lehine işliyor?

Böyle bir kıyaslama yapılması zor. Kâr açısından bakacak olursak değerlendirmek biraz zor çünkü Türkiye, Rusya için gıda açısından çok önemli, Rusya da Türkiye’ye en çok petrol ve gaz satıyor. Bu açıdan mukayese edemeyiz. Kazanılmış olan sermaye açısından Rusya miktar olarak daha çok kazanıyor çünkü gaz satıyor. Bazı konularda da ortak üretim söz konusu. Örneğin Türkiye’nin Rusya’da çok sayıda Türk fabrikası var. Bunlar Rus malı olarak geçiyor çünkü üretim yeri Rusya. Ama kazanan Türkiye oluyor.

Adasd

 

Putin, 2000 yılında göreve başladıktan sonra günümüze kadar olan Rus iç ve dış politikasında neleri değiştirdi ve bu durum Türkiye ile olan ilişkileri nasıl etkiledi?

Putin yönetimi konusunda ilk yıllarda gerçekleşen Münih Konferansı’ndan bahsetmek gerekir. Burada Rusya tarafından dünyanın artık eskisi gibi tek kutuplu olmadığı, her ülkenin kendi sınırlarını ve güvenliğini koruma ihtiyacı ve imkânı olduğu dile getirildi. Rusya’nın imkânı oldukça dünya çapında uluslararası güvenliğin sağlanması için kendi çabasını göstereceğinin altı çizildi, bu bir. İkincisi, Putin geldiğinde Rusya ekonomik açıdan çökmüş durumdaydı. Fabrikalar kapatılmıştı, yerli üretim sıfırdı. İnsanların tek derdi karnını doyurabilmekti, kültürel değerler neredeyse yok olmuş durumdaydı. Bu esnada içeride, Kafkaslarda savaş da vardı. Yani Rusya farklı cephelerde pek çok sorunla mücadele ediyordu. Bunlar teker teker düzeltilmeye başlandı fakat elbette henüz hepsi bitmiş durumda değil, daha yapılacak çok iş var. Fakat bunlar zaman isteyen şeyler, yani bunların çözümü başka insanların dönemlerine de sarkabilir. Güvenlik meselesine bakacak olursak, milli savunma alanında Şoygu’nun atanmasıyla Rusya çapında askeri tatbikatlar başlatıldı. Kâğıt üzerinde olan askeri potansiyelin pratikte de olup olmadığı test edildi. Böylece eksiklikler tespit edilerek Rusya savunması ve milli güvenliği yeniden yapılandırıldı. Spor teşvik edilerek insanların sosyal hayatının da canlanması sağlandı. Yani genel bir modernizasyona imza atılmış oldu. Fakat dediğimiz gibi daha yapılacak işler çok, Putin geldi ve her şey çok güzel oldu diyemeyiz. Fakat bir ufuk açılmış oldu.

Dış politikaya geldiğimizde Rusya artık yavaş yavaş ekonomi, güvenlik ve farklı teknolojik açılardan uluslararası arenada rakip ülke seviyesine yükselmeye başladı. Ve kimse karşısında rakip görmek istemez, dolayısıyla şu an günümüzde, 21. yüzyılda dahi savaş mevzusu konuşuluyor. Burada esasında ticari bir savaş söz konusu. Artık ağır sanayi üretimi önemli değil, artık teknoloji üretimi önemli.

Türkiye-Rusya ilişkileri tarihte farklı dönemleri yaşadı. Putin’in göreve geldiği ilk dönemlerden 2015-2016’ya kadar çok iyi bir tempoyla devam etmekteydi. Ancak uçak krizi yaşandı ve uçak krizinin etkisi ilişkilerde hâlâ görülmektedir. Çok zor bir dönem yaşandı ve 9 ay neticesinde atlatıldı. Bir sürü konuşmalar, değerlendirmeler yapıldı. Fakat kimse bu ilişkilerin 9 ayda çözüleceğini düşünmedi. Her iki ülkenin başkanlarının etrafında bulunan diplomatların büyük çabası oldu. Çünkü bu süreçte ilişkilerin kesilmesi her iki ülkeyi de zarara uğrattı ve pek çok açıdan olumsuz etkiledi. Ve şunu anladılar; düzgün bir hayat için birbirimize ihtiyacımız var. Bunu anlayınca ülkeler artık eski hallerinde dönmeye çalıştılar. Düzeltildikten sonra bu ilişkilerin sağlıklı kalmasını istemeyenler yeniden bozmaya çalıştılar; örneğin Rus büyükelçisi Karlov’un öldürülmesi gibi olaylar ile... Yani modern dönemde böyle bir olayın yaşanması, üst düzey bir diplomatın öldürülmesi hakikaten hayret vericiydi.

Rusya ve ABD’nin karşı karşıya geldiği olası bir Üçüncü Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin tavrı sizce ne olur?

Böyle bir savaş halinde Türkiye’nin misyonu çok önemli olacaktır. Çünkü her iki tarafı da sakinleştirmek durumunda kalacaktır.  Hiç şüphe yok ki, Rusya ve ABD arasında çıkacak olan bir savaşta etkilenmeyen ülke kalmayacak. Einstein’ın dediği gibi Üçüncü Dünya Savaşı gerçekleşirse Dördüncü Dünya Savaşı sopalarla ve taşlarla olacak çünkü insan kalmayacak. Her iki ülkenin de elinde büyük miktarda nükleer silah var. Rusya’ya bu kadar geliştirilen silah teknolojisi ile savunmadan atak haline mi geçildiği soruluyor. Putin diyor ki; “biz yalnızca kendi sınırlarımızı ve menfaatlerimizi korumaya çalışıyoruz”. Üçüncü Dünya Savaşı çıkarsa Türkiye’nin işi zor olacak, Allah korusun hepimizi. Her iki tarafı da bağlamayı ve masada toplamayı amaçlayan ülkelerden biri olacak. Çünkü her iki tarafla da bir ilişki tecrübesi var. Yani Türkiye böyle bir savaşın meydana gelmemesi için elinden geleni yapacaktır ve bu konuda da yalnız değildir.

Türkleri ve Rusları, her iki milleti de yakından tanıyorsunuz. Bu iki milletin yaşam tarzlarına dair ortak özellikler var mıdır? Varsa nelerdir?

Var. Aslında bildiğimizden daha çoktur. Modern, çağdaş Türk insanına bakarsanız şöyledir; hem modern hayatı hem geleneksel hayatı bünyesinde toplamış, bir sentez oluşturmuştur. Rusya’da da aynısıdır. Yemek kültürü açısından da iki ülke için ortak şeyler söz konusudur. Çorba kültürleri vardır, etli çorbalar olur, et kültürleri vardır. Dil, evlilik kültürü, giyim açısından da yakınlık vardır. Ortak tarih dönemlerine sahiplerdir. Yani aslında bu ortak özellikler, liderlerin yapısı, ülke anlayışı, gelenek anlayışı, ortak tarihi özgeçmiş, şuan mevcut tehditler, bazı noktalarda ortak hareket tecrübesi gibi faktörler Rusya ve Türkiye işbirliğinin olumlu ve belirli miktarda verimli olmasına hizmet etmektedir.

Hocam, cevaplarınız, fikir ve görüşleriniz için çok teşekkür ederiz.

Rica ederim, ben teşekkür ederim.

Cevaplayan Hakkında
İlsur Nafikov

1985 yılında Başkurdistan’da dünyaya gelen İlsur Nafikov, Tataristan’ın başkenti Kazan’da eğitim öğretim hayatını devam ettirerek “İdil-Ural Bölgesi’nde Post-Sovyet Döneminde Dini Eğitim Sisteminin Oluşması” ve “Modern Türkiye’de Dini Kurumların ve Cemaatlerin Siyasi Etkisi” konuları ile uzmanlık kazandı. “Rusya Federasyonu’nda Müslüman Eğitim Sisteminin Oluşması (1990-2000)” konulu doktora tezini yazdı. Kazan Federal Üniversitesi’nde, Tarih ve Şarkiyat Enstitüsü’nde görev yaptı. Tatarca, Rusça, Farsça, İngilizce ve Türkiye Türkçesi bilmektedir. Rusya ve Türkiye üzerine akademik çalışmalar yapan Doç. Dr. İlsur Nafikov, şu anda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde çalışmaya ve ders vermeye devam etmektedir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun