Prof. Dr. Pınar Ülgen: “Orta Çağ’ı herhangi bir kelime ile tanımlamak zorunda değiliz.”

Orta Çağ Avrupa’sı denilince, yaşanan kötü olayları ve Kilisenin insanlar üzerindeki etkisini içeren bir tablo belirir gözümüzde. Soyluların hizmetindeki serfler, savunduğu düşüncelerden dolayı yargılananlar, masum olduğu halde ölüme mahkum edilenler, ölümcül hastalıkların pençesinde kıvrananlar akla gelir. Hatta günümüzde karşılaştığımız ve bu çağa ait olamayacağını düşündüğümüz olayları dahi “Bu ancak Orta Çağ’da olabilirdi!” şeklinde ifade ederiz. Fakat düşünülenin aksine, Orta Çağ sadece bunlardan mı ibarettir? Bu soruya cevap aramak ve Avrupa’nın Orta Çağı’nı daha iyi anlamak üzere, Orta Çağ Avrupa tarihi üzerine araştırmalar yapan Prof. Dr. Pınar ÜLGEN ile konuştuk.

Prof. Dr. Pınar Ülgen: “Orta Çağ’ı herhangi bir kelime ile tanımlamak zorunda değiliz.”

BEYAZ TARİH / RÖPORTAJ

Hocam, ülkemizde Orta Çağ Avrupa tarihi üzerine çalışan akademisyenlerden biri olduğunuz için size sormak istedik. İnsanlık tarihinde Orta Çağ’ın yeri nedir? Orta Çağ’ın belirli bir sınırı var mıdır?

Aslında insanlık tarihinde uzun bir zaman çizgisi çizecek olursak Orta Çağ, her şeyin gölgesi olup aynı zamanda uzantısıdır. Belki kabul etmek zor gibi görünse de Orta Çağ, bir geçiş çağıdır. Etkisi oldukça büyük ve geniş bir alanı kapladığı için kesin bir şekilde şu tarihte bitiyor denilemez. O dönemde her milleti etkileyen farklı önemli olaylar ve durumlar söz konusu olduğundan Orta Çağ’a sınır çizmek oldukça zor bir durum. Daha çok gerçekleşen olayların etkilerinin azaldığı dönemler bir bitiş sınırı olarak belirlenebilir. Buna göre bir çağ ayrımı yapmak gerekir çünkü Orta Çağ Avrupa’sını etkileyen olaylar kendine özgü olup Türk-İslam tarihini etkileyen olaylar kadar belirgin bir tarih içermemektedir. Batı, bu noktada bizdeki gibi Eski Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ, Yakın Çağ ve Cumhuriyet Tarihi gibi bir tasnife gitmemiş. Hatta Orta Çağlar şeklinde bir ifade kullanılır genellikle. Bu nedenle Orta Çağ’da gerçekleşen bir olay anlatılırken, onun bitiş anı etkisinin bittiği tarihe kadar uzatılır. Çağlara sınır çizmekten ziyade kronolojik olarak olayları, kişileri ve durumları değerlendirmeye çalışmak ya da anlatmak daha uygun olacaktır diye düşünüyorum. Buna en iyi örnek olarak Yüzyıl savaşlarını verebiliriz. Bir savaştan bahsediyorsunuz ama YÜZ YIL! Çok uzun bir süre değil mi? Sonuçta onu anlatırken çağ olarak değil de savaşın kendisi üzerinde bunu anlatmaya çalışmak daha doğru…

Fransız entelektüeller tarafından Rönesans olarak anılan dönemden itibaren, tarih yazımında, Orta Çağ’ın karanlık bir dönem olduğuna dair bir yargı ortaya çıkmıştır. Bu düşünce günümüzde de taraftar bulabiliyor. Buna bağlı olarak Orta Çağ’ın karanlık bir dönem olduğu şeklinde bir algı mevcut. Hocam, siz Orta Çağ’ı nasıl bir dönem olarak görüyorsunuz? Orta Çağ’ı karanlık ya da aydınlık olarak nitelemek doğru mudur?

Her zaman söylediğim gibi “karanlık” kelimesi çok keskin bir kavram. Kime ve neye göre sorularını sormak lazım. Orta Çağ’ı herhangi bir kelime ile tanımlamak zorunda değiliz. Çünkü tek kelimeye sığdırılamayacak kadar çok özelliğe sahiptir. Antik Çağ’da gerçekleşen pek çok yeniliğin kendini geliştirme imkanı bulduğu, başta Yunan ve Roma mirası olmak üzere iyi bir şekilde temellendirilmiş bir çağdır. Entelektüel açıdan bakıldığında günümüzdeki üniversite eğitiminin temellerinin atıldığını görüyoruz. Master ve doktora dereceleri dahi var. Önemli profesörler yetişiyor ve hatta günümüzde uygulanmaya çalışılan Bologna sisteminin aslında ilk üniversitelerden olan Bologna’da 1200’lü yıllarda oluşturulan öğrenci merkezli bir sistem olduğunu da burada belirtmek gerekir. Manastır sisteminde bile tarih yazımının ihmal edilmeden keşişler tarafından yazılmış olması ve bunun bir görev olarak belirtilmiş olması bu kadar karmaşa arasında bu konulara nasıl önem verildiğine güzel bir örnek kabul edilebilir.

Eğer gelişmişliği teknolojik açıdan bakıp değerlendirecek olursak, Türk-İslam dünyasından el-Cezeri’nin eseri 1200 yılında Batı dünyasında yer bulmuştur. Onun tasarladığı mekanik düzenekler yine çağdaşı Vilard de Honnecourt tarafından yapılan yeni tasarımlarla birlikte, makine tasarımında bu iki mühendisten faydalanılmıştır. İslam dünyasının etkileri zaten yadsınamaz çünkü XII. Yüzyılda Batı dünyasında bir çeviri hareketi başlatılmıştır. Aynen 800’lü yıllarda Halife Memun tarafından Beytü’l Hikme kurulurken Yunanca ve diğer dillerdeki eserlerin Arapçaya çevrilmesini teşvik eden bir hareket başlatması gibi. Bu dönem Batı dünyası için o kadar önemlidir ki bu yüzyılı XII. Yüzyıl Rönesansı olarak kabul etmektedirler. Çünkü bir dönüm noktasıdır. İbn Sina’da İbn Rüşd’e, Roger Bacon’dan Robert Grosseteste’ye kadar bilimsel açıdan bir yeniden doğuştur. Farklı kültürlerden beslenmedir. Bu nedenle Batı’da dört Rönesans vardır. Karolenj Rönesansı, Otto Rönesansı, XII. Yüzyıl Rönesansı ve XV. Yüzyıldaki Bilim Rönesansı. Tarımsal Devrimden, Ticaret Devriminden üniversitelere kadar pek çok yenilenmenin yaşandığı çağlarda elbette bazı sorunlar da olacaktı. Örneğin XIV. yüzyıl bu noktada en kötü yüzyıldır. Hatta felaketler yüzyılı olarak adlandırılır. Ancak böylesi bir dönemde bile farklı fikirlerle yola çıkan insanların olması her ne kadar heretik yani sapkın olarak kabul edilseler bile devrim yaratmaları ve ilerleyen yüzyıllardaki ulus fikrinin oluşumuna zemin hazırlamış olmaları oldukça ilgi çekicidir. Bu nedir aslında? Bu bir kimliğini bulmadır. İşte Orta Çağ’da Avrupa toplumunun da yaptığı buydu. Ve acı tatlı yaşadığı bu çağı bazen şiddet içeriği fazla da olsa, bir o kadar güzel ve de önemli gelişmenin yaşanması bakımından önemlidir. Günümüzdeki pek çok önemli gelişmenin oluşum sebebi feminizmden ünlü kadın portrelerine kadar -ünlü ilk kadın Profesör Trotula gibi- Orta Çağ’da gerçekleşmiştir. Dolayısıyla genel olarak ifade etmek gerekirse şöyle bir tanımlama yapabiliriz: Sefalet ve talihsizlik = Acı ve mağlubiyet = Yeni bir Avrupa toplumu. Buradan da anlaşılacağı üzere karanlık tanımlamasından ziyade yeni bir oluşum değişim ve yenilenme ya da kimlik aranan bir çağ olarak Orta Çağ’ı tanımlamak daha doğru olacaktır.

Orta Çağ felsefesinin Orta Çağ insanının hayatına ne gibi etkileri olmuştur? Bu dönemde ortaya çıkan düşünsel hareketlerin, Orta Çağ’ın karanlık olarak algılanmasında etkisi var mıdır?

Orta Çağ felsefesi daha çok Orta Çağ insanının ruhunu ve davranışlarını anlatmaya yönelik gelişirken kimlik çatışmaları ortaya çıkmıştır. Bu durum çeşitli heretik yani sapkın grupların oluşumunu hızlandırmıştır. Ancak bu düşünsel hareketler, eğer Katolik inancı açısından değerlendirilecek olursa sapkın olarak kabul edildiğinden dolayı bu çağdaki dindışı hareketlerin çoğaldığı düşünülebilir. Dolayısıyla bu durum, bu çağın karanlık olarak düşünülmesini sağlar. Bunun yanı sıra genel olarak düşünüldüğünde bu düşünsel değişimler aslında bir tür baskıdan kurtulma girişimleri olarak algılanabilir. Çünkü diyalektik yani sorgulama felsefesinin yaygınlaşması en doğru olanı aramaya yöneltmiştir insanları. Bu açıdan bakıldığında ise karanlık tanımlaması pek uygun düşmemektedir. Hristiyan inancıyla Helen felsefesinin özel bir şekilde karışmasıyla oluşan Orta Çağ felsefesi bir nevi hiçbir şeyden ödün vermeyen bir evren görüşü meydana getirmiştir. Günümüzdeki anlayışla tek farkları, aslında doğa bilimlerinin tam olarak bilinmemesidir. Ayrıca onu gözlemlemeyi düşünmeden doğayı yüceltmeye çalışmışlardır. Daha sonra da bu durum, Aristotelesçi fizik anlayışıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Buna dayanarak şunları söyleyebiliriz. Öncelikle bu noktada Orta Çağ’ın bir içe kapanma dönemi olduğunu düşünmek yanlıştır. Aristoteles, Platon ve Yeni-Platoncular, insan düşüncesinin eğitimcileri yeniden eğitimci olurken her eserin çevirisinin yapılması, Orta Çağ insanları için yeni bir dünyanın keşfi anlamına gelmekteydi.

Hristiyan düşünce tarihi, doğal akıl ile imanın uzlaşma sergilediği ya da olmayan yerde bu ortamı yaratmanın gayretli bir dönemi olmuştur. Şunu unutmamak gerekir ki şimdiki zamana dair yönettiğimiz yargılar geçmişlerini ortaya koyarlar. Bu nedenle bazıları için minnettar bir hayranlığa yol açarken bazıları içinse nefrete neden olabilmektedir. Bu da Orta Çağ’ın karanlık olduğu şeklinde bir algıya neden olmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki; her türlü Batı düşüncesi için Orta Çağ’ı inkar etmek kendini inkar etmektir. Peki Avrupa neden önemlidir diye bir soru burada akla gelebilir. Şöyle ki; o dönemde Doğu’dan bağımsız olarak kendi şartları ve dünyalarında değerlendirecek olursak iki önemli özellik göze çarpmaktadır. Bunlardan birincisi Avrupa devletlerinin güçlü olmaları diğeri de aralarındaki rekabet nedeniyle herhangi birinin Avrupa içinde bölgesel ticareti denetleyememesi ve sonuçta bölgesel bir niteliğe sahip olan kapitalist bir ekonominin ortaya çıkmasına zemin hazırlanmış olmasıdır. Her ne kadar bu tartışmaya açık bir konu olsa da XV. yüzyıldan sonra Avrupa ile Avrupa dışındaki toplumların birbirlerinden kesinlikle kopuk olmadıklarını görüyoruz. Bu nedenle de bu kadar önemli bir etkiye sahip olan toplumun zeminini oluşturan Orta Çağ’daki Avrupa tarihi önemli bir yere sahiptir. Ancak bu şekilde sonraki yıllarda gerçekleşen olayları, devletler arasındaki ilişkileri anlayabilir ve yorumlayabiliriz.

Bilim tarihi, özellikle de Doğu ve Batı arasındaki bilimsel etkileşimler üzerine çalışmalar yapmış bir akademisyen olarak, sizce bilimsel gelişmelerde İslam dünyasının Batı dünyasına etkisi yeterince biliniyor mu? Bilim, Haçlı seferleri ve Reconquista gibi yüzyıllar boyunca devam edecek olan askeri mücadeleler esnasında, nasıl değişme ve gelişme imkanı bulmuştur?

Bu soruya iki boyutlu cevap verebiliriz. Şöyle ki; Batı, bu etkiyi biliyor ve yansıtıyor zaten. Somut olarak İbn Sina’nın eserlerinin XVI. Yüzyıla kadar Batı’daki üniversitelerde okutulmuş olması ve de ünlü Türk-Müslüman Mühendis el-Cezeri’nin eserinin XII. yüzyılda Avrupa’ya götürülmesi -belki etik olarak doğru bulmasak da ve en iyi şekilde muhafaza edilmiş olması- buna örnek gösterilebilir. Ancak, üzülerek söylüyorum, bu kadar geniş bir bilimsel birikime sahip İslam dünyasında zirveye ulaşılan XII. yüzyıldan itibaren bir ihmallik söz konusu olmuştur. Batı, bu noktada daha erken davranmış; gerek Batı gerekse Doğu dünyasında ayrım yapmaksızın tüm bilim adamlarına değer vererek onların eserlerin daha önce de bahsetmiş olduğum gibi XII. yüzyıldaki çeviri hareketleri çerçevesinde değerlendirmiştir. Haçlı seferlerine gelince bu seferler, Doğu’daki bilimsel gelişmelerin Batı’ya aktarılmasında aynen Endülüs (İspanya) gibi bir köprü vazifesi görmüştür. Her ne kadar Haçlı seferleri askeri mücadele gibi görünse de bunlar çok yönlü birer sefer niteliğindeydi. Avrupa beşinci haçlı seferinden sonra kendi özüne dönmeye yani kendi içinde haçlı seferleri düzenlemeye başlayınca kendi toplumunu sapkınlardan temizlerken ve yeni bir değişim yaratırken bir yandan da bu seferler sırasında öğrendiklerini ve kendi ülkelerine aktardıklarını uygulamışlardır. Bu yüzden Batı’nın gelişim sürecinde İslam dünyasının etkisi çok büyük olup yadsınamaz. Batı dünyası da öğrendiklerini geliştirmesini bilen bir topluma dönüşmüştür sonraki süreçte.

Ülkemizdeki Orta Çağ Avrupa tarihi çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Tarih bölümlerinde, Avrupa tarihi üzerine verilen eğitim nasıl olmalı? Orta Çağ Avrupa’sı üzerine çalışma yapmak isteyen öğrenciler için bir yol haritası çizebilir misiniz?

Üzülerek söylemeliyim ki son bir kaç yıla kadar Orta Çağ Avrupa tarihi pek de cazip bir alan gibi görünmüyordu ya da görünmek istenmiyordu. Ancak şu anda bazı meslektaşlarımızla bu alanın da çalışılması gereken bir alan olduğunu gösterme çabası içerisindeyiz. Çünkü Orta Çağ, Doğu’suyla Batı’sıyla bir bütün olarak ele alındığında ve öğrenildiğinde gerçek görüntüsüne kavuşacaktır. Tarih bölümlerindeki Avrupa tarihi derslerine gelince oldukça yetersizdir. En kötü şekilde bir yılda ve dörder saatten verilmesi gerekir. Böylece hem siyasi hem de medeniyet tarihi rahatlıkla anlatılabilir. Bu alanı çalışmak isteyen öğrenciler ise öncelikle siyasi mi medeniyet tarihi mi çalışmak istediklerine ve ilgi duydukları alan ve coğrafyayı belirlemelilerdir. Ardından bu coğrafya dahilinde İngilizce ve Latince başta olmak üzere Batı dillerinden en az iki tanesini çevirilerini kendileri yapabilecek düzeyde bilmeleri gerekir.

Son olarak Odin’in Vecizelerinde (Nors Tanrılarının Kralı) yer alan şu tavsiyeyi örnek olarak vermek istiyorum:

“Arkadaşıma arkadaş ol; armağana armağanla karşılık ver. Gülümsemeyi gülümsemeyle karşıla ve yalanları ikiyüzlülükle. Cömert ve cesur adamlar hayattan alabileceklerinin en fazlasını alırlar; onlar nadiren kendilerini sıkıntıya düşürürler. Fakat bir korkak her şeyden korkar ve bir cimri bir hediyeye sızlanır.”

Bu şiir, 164 kıtadan oluşur ve çeşitli tavsiyeler verir. Vikinglerin hayatı aslında bu basit etik kuralın, savaşın ve korsanlığın bir karışımıdır. İşte genel anlamda Orta Çağ Avrupa tarihi de böyle bir karışımdan ibarettir. Ve de Orta Çağ’ın ruhuna özgü olarak, doğal ve içten duygular teoloji ile birleşmiş ve çekici bir görünüme sahip olmuştur Avrupa toplumu.

Hocam bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederiz.

Rica ederim. Ben teşekkür ederim.

 

Cevaplayan Hakkında
Pınar ÜLGEN

Gaziosmanpaşa Üniversitesi Orta Çağ Ana Bilim dalı başkanı olarak görev yapan profesör doktor Pınar Ülgen, çalışmalarında Avrupa Tarihi üzerine yoğunlaşmaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun