Osmanlı'nın I. Dünya Savaşını ve işgal sürecini Amerikalı tarihçi Sean McMeekin ile konuştuk

Dünya'nın kaderine yön verecek olan I. Dünya Savaşı, Anadolu Türklerinin hayatında dönüm noktası oldu. İmparatorluktan Cumhuriyete giden tarihi süreçte küresel emperyal mücadele içinde kalan Osmanlıların savaşa katılmasını nasıl anlamlandırabiliriz? Bu soru Türkiye'de halen tartışılan ve uzlaşılamayan bir problem olarak daha da devam edecek gibi görünüyor. Geniş kaynaklara ulaşım kolaylığıyla yazan tarihçilerde Osmanlıların bu savaşa girişini daha olağan karşılayan yaklaşımlar bulunuyor. Bu elbette Avrupa'nın Osmanlı'ya yaklaşımı ve emperyal siyasetin tutumunu kavramak ile alakalı. Rusya'nın I. Dünya Savaşı'na katılım süreci ve savaş arifesinde Avrupa tarihi çalışmalarıyla bilinen, ancak son dönemde Osmanlıların son yılları ve Birinci Dünya Savaşına katılımı üzerine önemli çalışmaları olan Amerikalı tarih bilimcisi Sean McMeekin ile konuştuk. McMeekin, Osmanlı'nın savaşa giriş konusunda temkinli olduğunu ve yeterince beklediğini söyleyerek savaşın getirdiği yıkıcı etki için en önemli uyarıyı yapıyor; Osmanlı karar alıcıları "İttifak devletlerinin kaybedeceğini ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çökeceğini bilmiyorlardı. Kimse bunu önceden bilemezdi."

Osmanlı'nın I. Dünya Savaşını ve işgal sürecini Amerikalı tarihçi Sean McMeekin ile konuştuk Sean McMeekin: Savaşa katılmadan önce savaşın nasıl ilerlediğini görmek için yeterince beklediler. Enver Paşa'nın ve diğerlerinin savaşa katılma koşullarına ilişkin olarak ittifak devletleriyle neden makul bir anlaşmaya varmak istediğini anlıyorum. İttifak devletlerinin kaybedeceğini ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çökeceğini bilmiyorlardı. Kimse bunu önceden bilemezdi.

Öncelikle vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim Sayın McMeekin. Türk okuyucuların sizi tanıyabilmesi için kendinizden ve çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Lisans eğitimimi Stanford Üniversitesi Tarih Bölümünde tamamladıktan sonra Berkeley, Kaliforniya Üniversitesinde eğitimime devam ettim, şimdi bir tarihçiyim.  Bu işe Osmanlı ya da Türk tarihi uzmanı olarak değil, Avrupayla ilgilenen biri olarak, Rusya ve Sovyet tarihine ilgi duyarak başladım. Türkiye'ye taşınıp 2002'de Bilkent Üniversitesinde ders vermeye başlayınca, geç Osmanlı tarihine ve Birinci Dünya Savaşına hayran oldum.

Birinci Dünya Savaşına ilişkin yazılmamış konularda  çok özel çalışmalarınız var. Bu bakımdan, yeni neslin en yetkili kişisi sizsiniz. Türkiye'de savaşın çıkışı hakkında yaşanan tartışmayı biliyorsunuz. Türkiye'nin savaşa girmesi hakkında ne söyleyebilirsiniz? Yanlış mıydı? Zorunluluk muydu?

Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşına girmesi kadar önemli bu soruya doğru ya da yanlış bir cevap var mıdır, emin değilim. 1914'de iktidardaki devlet adamları son derece tehlikeli bir uluslararası çevrede hareket ediyordu, özellikle de savaş halindeki iki büyük Rusya Çarlığı ve Britanya İmparatorluğunun ve bu iki imparatorluğun topraklarının sınırdaşı olan Osmanlı İmparatorluğu. Ayrıca, Fransa'nın çeşitli planları vardı. Bence temkinli olmaları gayet yerindeydi, savaşa katılmadan önce savaşın nasıl ilerlediğini görmek için yeterince beklediler. Enver Paşa'nın ve diğerlerinin savaşa katılma koşullarına ilişkin olarak ittifak devletleriyle neden makul bir anlaşmaya varmak istediğini anlıyorum. İttifak devletlerinin kaybedeceğini ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çökeceğini bilmiyorlardı.  Kimse bunu önceden bilemezdi.

Çalışmalarınızda, savaştaki bazı tezleri sorgulayarak Rus tehdidini vurguluyorsunuz. Ruslar Boğazlarla ilgili olarak geleneksel politikalarında sona gelmek üzereydi.  Rus tehdidinin savaşın başlaması üzerinde ne etkisi olmuştur?

Bence Boğazlar konusu Saint Petersburg'da karar verme sürecini etkiledi, sanki Dışişleri Bakanı Sergei Sazonov'un savaşa girmenin olası avantajlarını düşünürken bu hep aklındaydı. Ama bu oyunda, Saraybosna olayına ve Avusturya-Macaristan'ın bu olaya tepkisine (Sırbistan'a ültimatom verilmesi ve Rusya'nın Sırbistan'ı destekleme kararı) dönüşecek Temmuz krizi sırasında gerçekten kayda değer bir konu değildi.

Türk-Alman ittifakı hakkında düşünceleriniz nedir?

Her iki taraf da somut çıkarları açısından müzakerede bulundu; Almanya, İngiliz ve Rus düşmanlarına saldırmak ve İtilaf kutsal savaşı ilan etmek için Osmanlı İmparatorluğu'na girmeye çalışıyordu, Osmanlı ise kaybettiği toprağı geri kazanmak için Berlin'den malzeme yardımı ve vaatler alıyordu. Fakat diplomaside her zaman gerçek dışı düşüncelerin hüsnükuruntuları bulunur. Almanlar neredeyse 2 Ağustos 1914'te imzalanan antlaşmada verdiği müdahale vaadini almayarak müzakereyi bozuyordu; Osmanlılar savaşa girmeyi üç ay erteledi, dahası, Almanlar Karadeniz'deki deniz saldırısından sonra son anda Rusya'ya sahte bir özür göndererek sıyrılmaya çalıştı. Osmanlı ise açıkça Almanya'nın Kapitülasyonları kaldırmasını ve imparatorluğu Avrupa yönetiminden kurtarmasını bekliyordu.  İttifak devletleri savaşı kesin olarak kazansaydı, çok büyük ihtimalle Türkiye, Avrupa yönetiminden Almanya'nın himayesine geçecekti.

Bir varsayımda bulunmanızı istiyorum. Amerika savaşa katılmamış olsaydı, Batı cephesinde ne olurdu?

ABD'nin 1917-1918'de savaşa girmemesi durumunda, Batı cephesi çıkmaza girerdi ve bir çeşit tükenmişlik barışı müzakere edilebilirdi. ABD müdahalesine yol açan 1916-1917 kışındaki olaylar serisinden (Almanların sınırsız denizaltı savaşına devam etmesi, Zimmermann telgrafı ve Rusya'daki "Şubat Devrimi") önce, arabulucuk yapan ABD ile uzlaşmacı bir barışa doğru gidiliyordu. Fransa ve Britanya, Wall Street kredilerine bağımlıydı bu yüzden ABD bu iki ülke üzerinde avantajlıydı. Almanya Washington'daki duruşunu sınırsız denizaltı savaşı ve Zimmermann telgrafıyla mahvetmemiş olsaydı, bence ABD 1917'nin sonuna kadar barış anlaşması sağlayabilirdi.

Bu soru Türkiye'de her zaman merak edilir.  Britanya Türklerden ne istedi? Neden işgal ettiler? 

Bence İngiliz çıkarları, 1914 ve 1918'de Dünya Savaşının sonu arasında ciddi anlamda değişti. Britanya savaşın başında çoğunlukla Basra Körfezi bölgesindeki petrol çıkarlarını korumak istedi, bu yüzden İngiliz Hindistan'dan bir seferi gücü Basra'ya bu kadar çabuk indi.  Süveyş Kanalını ve genel olarak Mısır'daki İngiliz konumunu savunmak da temel İngiliz çıkarlarındandı. İngilizlerin başlangıçta Mezapotamya'nın (Irak) ya da Filistin'in geri kalanını almayı planladığını düşünmüyorum, aslında İngiliz hükümetinde Orta Doğu'da yeni emperyal taahhütler alma konusunda ciddi tartışmalar vardı. Bazı İngiliz haklarının genişlemesi, Rusya ve Fransa Osmanlı toprakları üzerinde hak iddia etmeye başladığı için gerçekleşmiştir, Britanya ikisini de kontrol altında tutmak istedi, özellikle de Rusları. 1918'de, Rusya savaştan çekildiğinde, İngilizler Fransız ve Rus çıkarlarına bakmadan alabildikleri her şeyi almaya karar verdi; Musul petrol sahasını güvence altına aldıklarından emindiler ve hatta Fransa'ya bırakmamak için Haşimi müşterileri aracılığıyla Suriye'yi yönetmeye bile çalıştılar, bu arada, 1919'dan sonra Anadolu'yu işgal etmek için Yunan birliklerini kullanıyorlardı (çünkü Birtanya'nın yeterli insan gücü yoktu). Bence 1914'te Britanya'nın planı bu kadar ileri gitmek değildi.  Britanya'nın Osmanlı topraklarındaki hak iddiası fırsatçılığı ve Lloyd George'un Britanya İmparatorluğu'nu genişletmenin sıradan Britanyalıları savaşmaya değer olduğunu ikna edeceği görüşünü aşıyordu ("Noel için Kudüs!").  Bence Llyod George 1922'de çok ileri gitmişti, neredeyse Boğazlar üzerinde Kemalist Türkiye ile bir savaşa girecekti, İngiliz halkı ona yeterince katlandığına karar verip iktidardan attı.

Cevaplayan Hakkında
Sean MCMEEKİN

Amerikalı bir tarihçi Prof. Dr. Sean McMeekin, özellikle Birinci Dünya Savaşı'nın kökenleri, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun rolü ile ilgili olarak 20. yüzyılın başlarında Avrupa tarihi uzmanıdır. Halen New York'taki Bard College'da Avrupa Tarihi ve Kültürü Profesörü olarak çalışmalarına devam ediyor.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun