Mesut Uyar ile Askeri Tarih Üzerine Söyleşi

Dünya Askeri Tarihine dair kapsayıcı bir eser olan “Dünya Askeri Tarihi” kitabı Türkçe bir telif eser ilk defa yayınlanmaktadır. Türkiye ve Dünyada Askeri Tarih üzerine Prof. Dr Mesut Uyar ile konuştuk.

Mesut Uyar ile Askeri Tarih Üzerine Söyleşi

Öncelikle teşekkür ederiz hocam. Okuyucularımızın sizi daha iyi tanıyabilmesi için kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Bu fırsatı sağladığınız için teşekkür ederim. Kitabın girişinde kendimi ve nasıl askeri tarihçi olduğumu anlatıyorum. Özetleyecek olursam, 1969 doğumluyum. 1987’de Kuleli Askeri Lisesi’nden 1991’de Kara Harp Okulu’ndan mezun oldum. Harbiye’deki eğitimin akademik seviyesinden tatmin olamadığım için bir süre Ankara Hukuk’ta okudum. Ama orada da aradığımı bulamadığım. Aslında tarih okumak istiyordum ama danıştığım hocalar Türkiye’de tarih eğitiminin kötülüğünden dert yanıp uluslararası ilişkileri tavsiye etti. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi yüksek lisansı ve Uluslararası İlişkiler doktorası yaptım. Yüksek lisans ve doktora süreci benim için zorlu geçti. Öğrenciliği subaylıkla beraber yürütmem gerekti. 1998’de Kara Harp Okulu’na öğretim elemanı olarak atandım. Yurtdışı görevler ve ikinci Güneydoğu görevini saymazsam 2012’de emekli oluncaya kadar Harbiye’de görev yaptım. Avustralya’daki akademisyen arkadaşların teşviki sonucunda University of New South Wales, Kanberra’da beş sene Osmanlı Askeri Tarih Doçenti olarak çalıştım. 2017’de Türkiye’ye döndüm ve şu an Antalya Bilim Üniversitesi’nde İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi dekanı olarak akademik çalışmalarıma devam etmekteyim.

                                                                          mesut uyar

Hocam yeni kitabınız “Dünya Askeri Tarihi” hayırlı olsun. Dünya Askeri Tarihine dair kapsayıcı Türkçe bir telif eser ilk defa yayınlanıyor. Kitap hakkına neler söylersiniz?

Uzun süreden beri akademik faaliyetler ve sohbetlerde bu eksiklikten rahatsızlığımızı belirtiyorduk. Her ne kadar birkaç tercüme eser mevcut olsa da bunlar batılı okurlar için batı odakla hazırlandığından ülkemize çok uygun değiller. Batı ülkelerinde hem askeri tarih akademik eğitimi verilen bir alan hem de geniş bir literatür ve oldukça donanımlı bir okur kitlesi var. Bizim okurumuzun altyapısı zayıf olduğu gibi kendi atalarının tarihi deneyiminin yer almadığı kitaplara ilgisi oldukça azdır. Sonuçta iş bana kaldı ve yaklaşık bir sene içinde yazabildim. Kitabı Türk okuru dikkate alarak yazdım. Mümkün olduğunca teknik dilden ve ağır terminolojiden kaçındım. Aslında bol resimli ve haritalı bir kitap planlamıştım ama işin teknik ve mali zorlukları yüzünden bunu gerçekleştiremedim. Giriş kitabı konsepti yüzünden arzu ettiğimden daha kısa yazmak mecburiyetinde kaldım ve dipnot kullanamadım. Müteakip baskılarda bu eksikliği gidermek istiyorum. Uzmanı olmadığım deniz ve hava bölümleri beni epey zorladı. Zaten genel tarih yazmanın en büyük sıkıntısı da budur. Bir askeri tarihçinin savaşın bütün boyut, coğrafya ve zaman diliminde uzman olması mümkün değildir. Allahtan özellikle son dönemde oldukça kaliteli İngilizce kitap ve makaleler yayınlandı ve benim işimi nispeten kolaylaştırdı.

Tabii 2020 yılına kadar Dünya askeri tarihi konulu telif bir eserin neden yazılmadığını da sorgulamamız lazım. Birinci sebep çoğu Türk tarihçisinin oryantalist geleneğin etkisiyle Türk tarihini genel bütünün bir parçası olarak değil bağımsız kendi parametreleri çerçevesinde incelemesidir. Bu anlayış sonucu sanki bir perde veya fanus bizi dış dünyadan ayırmaktır. Doğal olarak dünya tarihini bilmeye gerek kalmamakta kendi ürettiklerini kendileri tüketmektedir. İkinci sebep tarihçilerin geniş bir coğrafya ve uzun bir zaman dilimini inceleyen giriş niteliğinde tarih kitabı yazmaya isteksiz olmalarıdır. Bu tarz kitapları yazmak hem zaman alıcıdır hem de akademik getirisi azdır. SSCI-AHCI endeksli bir dergide makale yayınlamak çok daha prestijli ve daha az zaman aldığı düşünülecek olursa bu isteksizlik daha iyi anlaşılır. Son sebep ise tarihçi bencilliği ile ilgilidir. Ne yazık ki Türk tarihçilerinin çoğu büyük bir emekle edindikleri tarihsel altyapıyı paylaşmakta isteksizdir. “Ben biliyorum zaten. Niye bunu yazmak için değerli zamanımı harcayayım ki?” düşüncesi şaşılacak kadar yaygındır.

Hocam Türkiye’de askeri tarih camiasında önde gelen örnek çalışmalarınız var. Mesut Uyar askeri tarih anlamında nasıl bir çalışma yürütüyor?

Akademik hayata ilk atıldığım dönemde savaş çalışmaları (war studies) alt disiplini çerçevesinde güncel deneyim ve sorunları çalışmak istiyordum. Ama batının kendi deneyimlerinden oluşturdukları hazır veri bankaları yerine Türk deneyiminden istifade etmek istedim. İşin içine girince hem mevcut askeri tarih literatürünün akademik kalite sorunu yaşadığını hem de gereken bilgileri sağlamadığını fark ettim. Örneğin Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı İmparatorluğu’nda kaç kişinin askere alındığı, ne kadarını savaşta öldüğü, yaralandığı, hastalandığı ve esir düştüğü bilgilerine kolaylıkla ulaşamıyorsunuz. Sonuçta kendi verilerimi kendim toplayıp incelemeye çalışırken ilgi alanım değişti ve askeri tarihe daha çok zaman ayırmaya başladım.

Kendi deneyimim araştırma ve akademik üretimimi etkiledi. Türk askeri tarihini dünya askeri tarihinin bir parçası yapmak ana kaygım haline dönüştü. Bunu yapmanın yolu yabancı tarihçi ve okurların kolaylıkla bulup okuyacağı eserler yazmanın yanı sıra Türk tarihçi ve okurlarına da kaliteli mukayeseli tarih kitapları sağlamaktan geçmektedir. Bu yüzden genellikle önce İngilizce yayın yapıp sonra onun Türkçe halini hazırlıyorum. Örneğin ilk kitabım olan Osmanlı Askeri Tarihi önce 2009’da Amerika’da yayınlandı sonra aynı eseri Türkçe tekrar kaleme aldım ve 2014’te yayınlandı. Tabii bazen evdeki hesap yayın piyasasına uymuyor. 2015’te Avustralya’da yayınlanan ve şaşırtıcı derecede çok satan kitabım “The Ottoman Defence Against the Anzac Landing 25 April 1915” yayıncı bulamadığı için Türkçesi yayınlanamadı.

Askeri tarihimizin ihmal edildiğini veya hatalı bilindiğini düşündüğüm önemli konularında çalışmayı tercih ediyorum. Edward Erickson ile yazdığım ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nın amfibi safhasını inceleyen “Phase Line Atilla” isimli kitap bu sene Amerika’da yayınlandı. Kıbrıs ile ilgili bir kitap bölümü yayınlanmak üzere ve kapsamlı savaşın her boyutunu inceleyen bir başka kitabı ise yazmak için araştırma yapmaya devam ediyorum. Yaklaşık beş yıllık bir emek sonucu hazırladığım “The Ottoman Army and the First World War” isimli kitabım ise yakında İngiltere’de yayınlanacak. Hali hazırda ise fırsat buldukça Kurtuluş Savaşı ile ilgili eserleri okuyorum.

Bu önemli konular dışında Türk askerlerinin yazdıklarını Türk ve yabancı okurlarına kazandırmaya çalışıyorum. Birinci Dünya Savaşı’nda askerlik yapmış yedek subay Taşköprülü Mehmed Efendi’nin anılarını dostum Ahmet Özcan ile hazırlayıp 2015’te yayınlamıştım. Birinci Dünya Savaşı esnasında Genelkurmay Başkanı başyaverliği yapmış Abdürrauf Bey’in Balkan ve Birinci Dünya Savaşı anıları seneye yayınlanacak. Sırada bir askeri tarihçinin eserlerinin topluca yayınlanması var.  

Tabii sadece araştırma ve eser yazmakla uğraşmıyorum. Yeni nesil askeri tarihçileri ve savaş çalışmaları uzmanlarını yetiştirmek için de gayret sarf ediyorum. Üniversitede verdiğim lisans ve yüksek lisans dersleri dışında her sene savaş çalışmaları yaz okulu düzenliyoruz. Bu yılın yaz okulu için Korona karantinası neticelenmesini bekliyoruz.

Askeri kurumlar dışında akademik olarak askeri tarih ve savaş konusunda yayın yapan Türk Savaş Çalışmaları Dergisi (Turkish Journal of War Studies)ni çıkarmaya başladık.  İdari konularda da gayret sarf ediyorum. Üniversitelerde askeri tarih lisans ve yüksek lisans derslerinin verilmesi için uğraşıyorum. Askeri tarihin bir doçentlik alanı olarak tanınması başka bir uğraşı alanı. Tabii en büyük arzum savaş çalışmaları ve askeri tarih lisans programlarının üniversitelerde açılmasıdır.

Askeri tarihi nasıl tanımlamalıyız? Batı ve Türkiye’deki çalışmaları ya da anlayışı karşılaştırmalı olarak ele alırsak neler söyleyebilirsiniz?

Tanımı kitaptan alayım: Askeri tarih genel ve basit olarak ifade edersek savaş ve savaşanların tarihidir. Yalnız savaş iki veya daha fazla rakip arasında çok boyutlu ve kanlı bir etkileşimdir. İşin içinde sadece savaş, savaşanlar, ordular, toplumlar, devletler değil savaşın cereyan ettiği coğrafya (kara, deniz, hava) da vardır. Askeri tarih, zaman dilimi olarak sadece savaşa giden süreç ve ilanı, savaşın cereyanı, sona erdirilmesi ve barışın tesisi gibi doğrudan belirli bir savaşla ilgili dönemle ilgilenmekle yetinmez. Orduların nasıl teşkil edildiği (teşkilat tarihi), seferberlik, askerin ve subayın eğitimi, silah, teçhizat, lojistik destek, ordunun barış dönemi faaliyetleri ve sivil-asker ilişkileri gibi konular da askeri tarihçinin ilgi alanına girer.”

Modern tarih yazımı Avrupa’da doğduğu gibi akademik askeri tarih yazımı da Avrupa’da ortaya çıktı. Alman tarihçi Hans Delbrück akademik askeri tarih alt disiplininin kurucudur. Delbrück şanslıydı çünkü kökleri 16. yüzyıla ulaşan bir askeri tarih literatüründen istifade edebildi. Bizde ise askeri tarih ilk modern askeri okulların 19. yüzyıl başında açılmasıyla gündeme geldi. Bu tarih öncesindeki bazı Osmanlı eserlerini askeri tarih kapsamını alanlar var. Mesela Katip Çelebi’nin bazı kitapları gibi. Ama bence bu çok doğru değil. Bir savaşın tarihini yazmak sizi doğrudan askeri tarihçi ve eserinizi de askeri tarih yapmaz. Bizde gerçek anlamda ilk askeri tarihçiler yeni askeri okullardan mezun olan Ahmed Cevad Paşa, Ali Fuad Erden, Halil Sedes, Bursalı Mehmed Nihad, Ahmed Refik Altınay, Süleymaniyeli Mehmed Emin gibi subaylardır. Ne yazık ki askeri tarih sadece ülkemize geç gelmedi sorunlu bir şekilde geldi. Kendi tarihimiz ve hatalarımızla sağlıklı yüzleşemediğimiz için askeri okullarda Avrupa askeri tarihi okutuldu. Osmanlı askeri tarihi çok sonraları müfredata girdi ve moral motivasyon amaçlı girdiği için kahramanlık hikayeleri tarzında işlendi. Önemli bir başka sorun ise batının aksine askeri tarih yerine harp tarihi tabirinin tercih edilmesidir. Bu tabir tercihi sadece harekâta odaklanmayı savaşın siyasi, ekonomik, sosyo-ekonomik boyutları ile lojistiği tamamen dışlamayı getirdi. Gene siyasi ve başka çekincelerden dolayı askeri tarihin savaş oyunu, muharebe alanı ve kurmay gezileri gibi uygulamaları da ülkemize gelmemiştir.

Cumhuriyet döneminde özellikle Fevzi Çakmak Paşa’nın gayretleriyle 1940’lara kadar askeri tarihte ciddi bir atılım sağlansa da bunun devamı gelmemiştir. Askeri tarih, harp tarihi adı altında meslekten askerlerle hevesli amatörlerin denetiminde kalmış üniversitelerin ve genel olarak akademik dünyanın dışında kalmıştır. Günümüzde durum çok daha iyi olsa da birkaç akademisyenin şahsi gayreti dışında halâ askeri tarih akademik olarak tanınan doçentlik alanı bulunan bir alt disiplin değildir.

Biz yeni yeni askeri tarihi benimserken batıda askeri tarih büyük değişim geçirmiştir. İkinci Dünya Savaşı tecrübesi sayesinde farklı disiplinlerde uzmanlaşmış akademisyenler kendi perspektiflerinden askeri tarihe girmiş, savaş ve toplum, yeni askeri tarihçilik gibi yeni akımlarla askeri tarihin alanı genişlemiş ve çeşitlenmiştir. Özellikle mukayeseli incelemeler önem kazanmıştır. Batıda askeri tarihin önemli bir işlevi farklı bilim dallarına veri sağlamasıdır. İşte bu arz ve talep ilişkisi askeri tarihin canlı ve popüler bir alt disiplin olarak varlık ve gelişmesini temin etmektedir.

Bizde ne yazık ki klasik askeri tarih altyapısı henüz kurulamadı. Bu altyapı olmadan yeni askeri tarihçiliği benimseyip uygulamaya kalkanlar çıktı. Verisiz olsa olsa usulü ile “bon pour Orient” tarzı çalışmalar yapılmaktadır. Bu kötü çalışmalar henüz emekleme aşamasındaki ve akademik kalitesi tartışılan askeri tarihi olumsuz etkilemektedir.

Askeri Tarih metodolojisinde ileri düzeyde hangi ülke bulunuyor. Ön plana çıkan çalışmaları var mı? 

Şu an askeri tarihin merkezi Amerika ve İngiltere’dir. Almanya üstünlüğünü İkinci Dünya Savaşı sonrasında kaybetti ve bu savaşın mirası yüzünden özellikle harekâta yönelik askeri tarih çalışmak bu ülkede güç. Benzeri bir durum Fransa için de söz konusu İkinci Dünya ve sömürge savaşları askeri tarihçiliği olumsuz etkiledi. Durum diğer Avrupa ülkelerinde daha kötü. Ancak en kötü durumdaki Avrupa ülkesinden bile daha kötü düzeyde olduğumuzu eklemeliyim.

Amerika ve İngiltere’de üniversite ve askeri okullarda kaliteli askeri tarih eğitimi verilip dünya çapında şöhretli tarihçiler istihdam edildiği gibi doktora çalışmalarının tamamı burslarla desteklenmekte arşiv ve kütüphaneler de askeri tarih çalışmalarını hem kolaylaştırmakta hem de maddi destek sağlamaktadır. Kaliteli akademik ve mesleki dergilerin varlığı ise bilgi ve denetim açısından önemli platformlardır. Her iki ülkede şu an savaş, strateji ve savunma çalışmaları gibi alt disiplinlerin rönesansı yaşanmaktadır. Bu sayede askeri tarihçiler birçok farklı disiplinde yer ediniyor. Örneğin bence yaşayan en önemli askeri tarihçi olan Sir Hew Strachan İskoçya St. Andrews’ta uluslararası ilişkiler profesörü kadrosundadır.

Amerika ve İngiltere’nin bir başka şansı silahlı kuvvetlerde okullar dışında da askeri tarihçi istihdam etmeleridir. Çünkü nihayetinde gelecek endişesi yaşanırken bilim yapmak mümkün değildir.

Fransız Devrimi dünya sistemlerinde çok büyük etki yaptı. Bu devrim, askeri sistem açısından ne getirdi?

Silahlı kuvvetler toplumdan bağımsız değil onun parçasıdır. Büyük sosyo-ekonomik ve siyasi değişimler askeri sistemi de değiştirir. Köylü bir toplumun ordusuyla şehirli endüstriyel bir toplumun ordusu birbirine ne şekil ne de zihniyet açısından benzerdir. Fransız devrimi sosyo-ekonomik yapının değişimine siyasi yapının ayak uyduramaması sonrasında yaşanan bir patlamadır. Normalde uzun bir süreçte yavaş yavaş yaşanacak değişim çok kısa sürede radikal ve kanlı bir şekilde gelişmiştir. Profesyonel küçük orduların yerini vatandaş asker yükümlüler alırken aristokrat subayların yerine akademik eğitim almış orta sınıf subaylar geçmiştir. Muharebelere yüzbinlerce asker iştirak etmeye başlamış bunları eğitmek, silahlandırmak, teçhiz etmek ve beslemek sadece idari yapıyı değil ekonomileri de çok zorlamıştır. Gerekli endüstriyel ve sosyo-ekonomik altyapı olmasaydı, Napoleon savaşları gerçekleşemezdi.

Ancak askeri düşüncede devrim biraz gecikmeli olmuştur. Napoleon bir dâhiydi. Onun başarılarını inceleyip kalıcı sonuçlar çıkarmak, teoriler geliştirmek kolay olmamıştır. Clausewitz ve Jomini Napoleon savaşlarını analiz edip askeri düşüncedeki devrimi başlatan en önemli isimlerdir.

Modern askeri tarih için strateji alanında akla ilk gelen isim Clausewitz, hakkında neler söylersiniz?

Clausewitz önemli bir askeri düşünürdür. Yarım kalmış eseri Savaş Üzerine bir askeri klasiktir. Bir eserin klasik statüsünü kazanması demek yüzlerce yıl sonra bile okunduğunda okuyucusuna savaşı ve askerliği anlamak, güncel ve gelecekteki sorunları çözmek için ilham vermesidir. Askeri düşünce olimpik bir spor dalı değildir. İstatistiki olarak ondan daha zeki ve vukufu geniş kişiler çıkabilir. Ancak tek başına dahilik Clausewitz olmayı garantilemiyor. Clausewitz’i yaratan koşulların da olması gerekir. Dikkat edilecek olursa barış döneminde büyük askeri düşünürler çıkmıyor. Onların çıkması için uzun ve askeri açıdan büyük dönüşüme yol açan savaşlara ihtiyaç vardır. Napoleon savaşları olmasa Clausewitz olmazdı. İkinci olarak askeri düşünce bir birikimdir. Her düşünür alana katkı yapar birikimi arttırır. Clausewitz seviyesinde veya üstünde bir düşünürün çıkması demek Clausewitz çöpe atılacak demek değildir. Tam tersine Clausewitz ve diğerlerinin omuzları üstünde daha ileri ve yukarıya ulaşılabilecek demektir.

Türk askeri tarih literatüründe az yer edinen Antonie-Henri Jomini, nasıl bir çalışma yürütmüştür?

Türkiye’de şimdiye kadar hiçbir askeri düşünür yer edinememiştir ki Jomini yer etsin. Jomini Napoleon sonrası 1914’e kadar batı askeri sistemlerini en çok etkileyen düşünürdür. Çünkü Clausewitz’den farklı olarak eserleri anlaşılırdır ve askerlerin istediği gibi başarı reçeteleri sunar. Şu listede olanları doğru ve tam yaparsanız zafer garantidir der. Bir de uzun yaşadığı için değişimi takip edip kendini yenilemiştir. Jomini’nin derdi seferi orduyu muharebe meydanına getirip tek ve başarılı bir manevra ile düşmanı yenmekti. İç hat-dış hat onun geliştirdiği kavramlardır. Şansı döneminde çok popüler olduğu için savaşta orduların başındaki subayların hepsinin onun öğretilerini uygulamaya kalkışmasıdır. Böylelikle herkes inanıp uyguladığı için onun prensip ve kehanetleri doğru çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda Jomini kavram ve paradigmaları ortadan kaldırmıştır. Bugün akıllı asker ve siviller Clausewitz okur ama Jomini’yi okumaz. O artık devrini tamamlamış ancak askeri tarihçilerin istifade edebileceği bir düşünürdür.

Türkiye’ye dönecek olursak, Napoleon savaşları döneminde Osmanlı askeri reformları henüz başlamıştı. Harp Okulu’nun 1848’de ilk mezunlarını verdiğini hesaba katacak olursak Osmanlı’da Napoleon sonrası askeri teorik tartışmaları anlayabilecek kimse yoktu. Bizimkiler talimnameleri, ders kitaplarını tercüme ederek batıyı taklit etmeye çalışmışlardır. Bunu bile zamanında ve devamlı yapamamışlardır. Örneğin 1826 sonrasında yeni kanunname ve talimnameler yazılırken Napoleon öncesi Fransız ve Alman literatüründen istifade edilmiştir. Yani II. Mahmud’un övündüğü Mansure alayları çağdaş orduların en az 30 sene gerisindeydi. Osmanlı subayları Jomini’yi kendi eserlerinden değil ders kitaplarından tanıdı. Tıpkı lise öğrencisinin Aristo’yu ders kitaplarında anlatıldığı kadar bilmesi gibi. III. Selim döneminde Vauban ve Montecuccoli gibi düşünürlerin eserleri Türkçeye çevrilmişti. Benzeri bir durumu sonraki dönemlerde görmüyoruz. Belki tek istisna Goltz’un Millet-i Müselleha’sıdır. Ancak teorik açıdan Goltz ile Clausewitz veya Jomini’yi mukayese etmek pek mümkün değildir.

 

Savaşların teknolojik gelişimde katalizör etkisi gördüğü biliniyor. Bu anlamda Birinci Dünya Savaşında askeri teknolojik gelişimi nasıl etkiledi? Devamında Avrupa’da daha yıkıcı olarak yaşanan İkinci Dünya Savaşı’ndaki teknolojik gelişmelerle mukayese edersek iki savaş teknolojik gelişmede nasıl etki yaptı?

Birinci Dünya Savaşı askeri teknoloji açısından bilinen en talihsiz savaştır. Buhar gücü ve yeni yeni benimsenmekte olan petrol gemiler ve trenlerle stratejik hareket imkânı sağladı ama operatif ve taktik alanda büyük ölçüde insan ve hayvan gücüne dayanan binlerce yıllık sistem devam etti. Örneğin Schilieffen manevrası esnasında Alman asker ve teçhizatı hızlı bir şekilde Fransız sınırına taşındı ama buradan itibaren Roma ordusu iki bin yıl önce nasıl ilerliyorsa Alman askerleri de aynı şekilde intikal etmiştir.

Bir başka sorun ise haberleşmede yaşanmıştır. Yeni silahların gücü ve orduların büyüklüğü yüzünden ordular geniş bir alana yayılmış. Komutanların eskisi gibi ses, flama ve habercilerle birlikleri sevk ve idare etmesi mümkün değildi. Ama telsiz gibi haberleşme vasıtaları çok ilkel olduğu için gereken haberleşme olanağını sağlamamıştır. Telefon ise savunmada kısmen kullanılabilmiştir. Çünkü yoğun topçu atışları kabloları koparmaktaydı. Dolayısıyla modern silahlarla teçhiz edilmiş asker ve birlikler ilkçağ ulaşım ve haberleşmeye kabiliyeti ile savaşmaya kalkışmıştır.

Birinci Dünya Savaşı bir başka gerçeği tekrar ispat etmiştir. Savaşı askerler kazanır veya kaybeder, silah değil. Bir silahın değeri onu teknik ve taktik açıdan kullanabilecek askerin kabiliyeti ile sınırlıdır. Makineli tüfek, topçu, hazneli tüfek ve tel örgünün beraber yarattığı muazzam savunma karşısında 1917’ye kadar çözüm üretilememiştir. Önce yeni müttefik ve cephelerle stratejik çözüm aranmış başarılı olmayınca zehirli gazlar, denizaltı, uçak ve tank gibi yeni silahlarla teknik çözüm arayışına girişilmişti. Bu da sonuç getirmeyince derinlikte savunma, hücum birliği gibi taktik arayışlara girişilmiş, çözümü de taktik yenilikler sağlanmıştır.

Sonuç olarak silah, teçhizat ve araç önemlidir. Ama zaferi bunları teknik ve taktik açılarından değerlendirebilen kazanır.

Soğuk Savaş deyince ne anlamalıyız? Bu örtülü savaş döneminde fail devletlerin amacı neydi? 

Soğuk Savaş bence sorunlu bir tabirdir. Belli bir düzeyin üstünde ölüm ve yıkım yoksa savaştan bahsedemeyiz. Amerika ve Sovyetler Birliği nükleer silahların yarattığı dehşet dengesi yüzünden doğrudan savaşamadı. Çünkü aralarındaki konvansiyonel savaşın tırmanıp nükleer savaş dönüşmesi tehlikesi vardı. Nükleer bir savaş ise dünyanın sonu yani kazananı olmayan bir savaştı. Daha da kötüsü NATO ve Varşova paktları Avrupa coğrafyasında da savaşı olanaksız kıldı. Soğuk Savaş diye adlandırılan aslında budur. Kore Savaşı ve Küba krizi örneklerinde olduğu gibi birkaç kez süper güçler kıl payı savaştan sıyrılabilmiştir. Savaşın olmamasına rağmen silahlanma yarışı devam etmiştir. Zaten bu dönemin savaşmadan bitmesini sağlayan da budur. Sovyet ekonomisi silahlanma yarışının maliyetini kaldıramamış ve Sovyetler Birliği çökmüştür. Ancak bu dönem içinde sömürge imparatorluklarının dağılması bağımsızlık ve iç savaşları arttırmış iki süper güç arasındaki mücadele de bu savaşları vekil savaşlarına (Proxy Wars) dönüştürmüştür. Yani soğuk savaş süper güçler ve Avrupa için geçerlidir. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da çok sayıda savaş ve iç savaş cereyan etmiştir. İşte bu yüzden bu döneme bu ismin verilmesi sorunludur.

Soğuk Savaş sona erdiğinde “yeni dünya düzeni” nasıl oldu? Sizce bu dönemi adı konmamış bir savaş olarak ansak çok mu ileri gideriz?

Son zamanlarda her mücadeleye savaş demek alışkanlığı doğdu. Ekonomik savaş, psikolojik savaş, terörle savaş, yoksullukla savaş gibi. Bu doğru değil savaşın terim olarak kullanışlılığını yıpratıyoruz.

Dediğim gibi ölüm ve yıkım yoksa savaştan bahsedemeyiz. İletişim imkânlarının artması yüzünden sanki savaşlar artmış gibi yanlış bir algı içindeyiz. Sayı ve şiddet açılarından savaşlar ciddi derecede azalmıştır. Aslında insanlık tarihinin en barışçı dönemini yaşıyoruz ama ilginç bir şekilde bunun tam tersinin olduğunu düşünüyoruz.

Sovyetlerin yıkılması ile iki kutuplu sistem sona erdi. 1991’de karşımızda iki olasılık vardı. Amerika’nın bir hiper güce dönüşüp bütün dünyayı kontrol altına alması veya bölgesel hegemonların iyice güçlenip çok kutuplu bir sistemin doğmasıydı. Amerika 2010’lara kadar hiper güç olmaya çabaladı ama başaramadı. Buna karşın Çin dışında kayda değer bir bölgesel güç de doğmadı. Şu an yaşadığımız belirsizlik bundan kaynaklıdır.

Ülkemizde askeri tarih çalışmaları son dönemlerde artmaya başladı. Bu anlamda MSÜ bünyesinde kurulan askeri tarih branşı Yüksek Lisans ve Doktora gibi programlarla da artarak devam ediyor. Genel olarak ülkemizdeki askeri tarih alanı ve tarih yazımı için neler söylersiniz?

MSÜ başta olmak üzere askeri alanda askeri tarih konusunda yapılan atılımları canı gönülden destekliyorum ve daha da artması gerektiğini düşünüyorum. Ama Türkiye’de askeri tarihin gelişmesinin yolu bu alt disiplinin üniversitelerde akademik olarak tanınması ve eğitiminin kadrolarının sağlanmasıdır. Aksi takdirde ne eğitimde ne de askeri tarih yazımında ileriye gidemeyiz.

Askeri tarih çalışan akademisyen ve ilgi duyan öğrenci ve araştırmacılara ne söylemek istersiniz?

Öncelikli olarak dikensiz bir gül bahçesi vaat etmiyorum. Çabucak başarılı olmak, bir yerlere gelmek veya para kazanmayı ümit edenler varsa hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Şu an askeri tarih üniversitelerde akademik olarak tanınan, eğitimi verilen, kadrosu olan bir alan olmadığı gibi iş imkânı da bulunmamaktadır.

Diğer bir konu ise gençlerin çoğu filmler, bilgisayar oyunları ve İkinci Dünya Savaşı Alman ordusu hayranlığı nedenleriyle askeri tarihe ilgi duymaktadır. Askeri tarih bekledikleri gibi renkli aksiyon dolu bir alt disiplin değildir. Yıllarca eğitim görmeyi, yüzlerce akademik kitap okumayı, aylarca arşivlerde çalışmayı gerektiren emek yoğun ve sıkıcı bir akademik uğraşıdır. Yani nasıl arkeolojinin kamçılı Indiana Jones ile alakası yoksa askeri tarihin de Rambo veya Jochen Pieper ile ilgisi bulunmamaktadır.

Son olarak askeri tarih Türkiye’de yeteri kadar gelişmemiş olsa da alan boş değildir. Fırsatçılığa ali cengiz oyunlarına açık değildir. Bu söylediklerime rağmen sıdkı sadakatle ömrümü bilime ve askeri tarihe adayacağım diyenleri var ise bekleriz.

Hocam bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim, iyi günler.

Cevaplayan Hakkında
Mesut UYAR

Savaş çalışmaları, özellikle savaş dışı harekât üzerine uzmanlaşan Mesut Uyar, on bir boyunca Kara Harp Okulu'nda uluslararası ilişkiler yardımcı doçenti çalışmıştır. Ayrıca beş yıl boyunca Harp Okulu Arşivi ve Müze Bölümü küratörlüğünü yapmıştır. Osmanlı askeri tarihi ile ilgili araştırmalarına bu dönemde başlamıştır. Bosna-Hersek'teki Barışı Destekleme Eğitim Merkezi'nde bir yıl öğretim görevlisi ve akademik danışman olarak görev yaptı. University of New South Wales Canberra-Avustralya’da Osmanlı askeri tarihi doçenti olarak beş yıl çalıştı. Halen Antalya Bilim Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler profesörü olarak görev yapmaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun