Kore'de esir edilen 244 Türk askeri'nin hikayesini Dr. Aynur Onur Çifci ile konuştuk

Kore Harbi’nde verdiğimiz 244 Türk esirini ve onların esaret hayatları hakkındaki gerçekler, kamplarda nasıl hayata tutunduklarını ve düşmanın komünist propagandasına nasıl mukavemet gösterdiklerini, Türk, Amerikan ve İngiliz arşivlerinden elde ettiği askerî belgelere dayalı, esir olan, Türk askerlerle yaptığı mülakatlara ve ailelerin­den temin ettiği şimdiye kadar yayınlanmamış notlara dayanarak hazırlanan “Ben Türk” adlı kitabın yazarı Dr. Aynur Onur Çifci ile konuştuk.

Kore'de esir edilen 244 Türk askeri'nin hikayesini Dr. Aynur Onur Çifci ile konuştuk Kore Savaşı cumhuriyet dönemimizde TSK’nın katıldığı ilk sınır ötesi çok uluslu askerî faaliyetti. Kore’deki askerî personelimizin büyük çoğunluğu İngilizce bilmiyordu. Diğer ülke askerleri ile iletişim kurmaları pek kolay olmuyordu. Bu nedenle “Ben Türk” (“Me Turk”) karşıdakine kendilerini tanıtmalarını sağlayan bir slogan haline gelmişti.

Sayın Hocam yurt dışında eğitim gördünüz, başarılı projeler yürüttünüz. Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Subay bir baba ve ev hanımı bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldim ve dolayısıyla askerî ortamlarda büyüdüm. Sanırım biraz da bu nedenle akademik kariyerimde ordunun ve savaşın insan yüzünü araştırmaya yöneldim. 2006 yılında ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra Fulbright bursuna hak kazanarak Indiana Üniversitesi’nin Antropoloji Bölümü’nde yüksek lisans (2012) ve doktoramı (2017) tamamladım. Aynı üniversitede 4 yıl süreyle ordu, savaş/şiddet, toplumsal cinsiyet konularında çeşitli dersler verdim. Yürüttüğüm en önemli projelerden biri Ankara, Malatya, Diyarbakır ve Tunceli’de yaklaşık üç yılı aşkın bir süre kadın ve erkek askerî personel ile katılımcı gözlemcilik ve sözlü mülakatlar yoluyla saha araştırması yapmak oldu.

Yeni eseriniz yayınlandı, tebrik ederiz. Bu eser fikri nasıl oluştu?

Çok teşekkür ederim. Eşimle birlikte ABD’de Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi’ne yaptığımız bir ziyaret sırasında Amerikan Kara Kuvvetleri’nin Kore Savaşı’nda esir düşen Türk askerler hakkında George Washington Üniversitesi’nin Psikolojik Savaş Birimi’ne yaptırdığı akademik bir araştırmanın raporunu bulduk.

Raporun bulguları çok ilginçti: Kore’deki Amerikan Kara Kuvvetleri esirlerinin yaklaşık %50’si esarette hayatını kaybetmişti fakat 244 Türk esirden kamplarda ölen olmamıştı. Yine Amerikan Kara Kuvvetleri esirlerinin esaretleri boyunca kendilerini esir alan Çinlilerle iş birliği yapmış ve komünist propagandayı desteklemişlerdi. Türk esirlerden ise yalnızca bir çavuş ve bir er askerî istihbarat tarafından iş birlikçi oldukları gerekçesiyle fişlenmişlerdi.

Amerikan Kara Kuvvetleri’nin Kore’deki Türk esirler hakkında hazırlattığı bu rapor Amerikan Ordusu’nun 1955’te yayınladığı ve günümüzde halen kullandığı Muharip Kuvvetler için Davranış İlkeleri Rehberi’nin temelini oluşturmaktadır.

Kore Savaşı döneminde ABD’den ekonomik ve askerî yardım alan Türkiye’nin askerî başarısının ABD Ordusu’nu bugün halen şekillendiriyor olduğu gerçeğini çok önemli ve ilginç bulduğum için konuyu derinlemesine ele almaya karar verdim. Aynı esir kamplarında ve koşullarda yaşayan Amerikalı ve Türk esirlerin esaret performansları arasındaki uçurum onların kültürleri ve yaşam tarzları arasındaki farklardan ileri geliyordu. Kültür ile muharebe etkinliği/esaret performansı ilişkisi benim çalışma alanım olan askerî antropolojinin sahasına girdiği için Türkiye’de az sayıda kişinin bildiği bu askerî başarı hakkında detaylı bir kitap yazmaya karar verdim.

Kore R.

Siyasi endoktrinasyona karşı çıkan ve/veya kamptan kaçan esirlerin hapsedildikleri "ceza deliği"

 

Kitabın adı “Ben Türk” bu ismi vermenizi sebebi nedir?

Kore Savaşı cumhuriyet dönemimizde TSK’nın katıldığı ilk sınır ötesi çok uluslu askerî faaliyetti. Kore’deki askerî personelimizin büyük çoğunluğu İngilizce bilmiyordu. Diğer ülke askerleri ile iletişim kurmaları pek kolay olmuyordu. Bu nedenle “Ben Türk” (“Me Turk”) karşıdakine kendilerini tanıtmalarını sağlayan bir slogan haline gelmişti. Kore’deki Amerikalı ve İngiliz askerî personelin Türk askerleri hakkındaki anlatımlarında “Ben Türk” ifadesine sık sık rastlıyoruz. Örneğin, Amerikalı doktor ameliyat masasında yatan Türk askerine İngilizce canının yanıp yanmadığını sorduğunda Türk askeri bu soruya “Ben Türk” diye cevap vermişti. Ağır yaralı bir Türk askeri ona yaklaşan bir Amerikalı askerden yardım isterken ağzından çıkan tek söz “Ben Türk” olmuştu. “Ben Türk” Kore’deki askerlerimizin, özellikle de esirlerimizin, yaşadıkları acı-tatlı bir çok duyguyu içinde barından bir ifade. Bu nedenle “Ben Türk”ün bu kitaba yakışan bir isim olacağını düşündüm.

 

Eserin hazırlanmasında hangi arşiv ve kaynaklardan yararlandınız? Araştırma sürecinizden bahseder misiniz?

Bu çalışma için Türk, Amerikan ve İngiliz arşivlerinden yararlandım. Öncelikli olarak Kore’deki Türk esirler ile ilgili bilgi içeren askerî istihbarat belgeleri ve resmî raporları mercek altına aldım. Amerikan Kara Kuvvetleri ve İngiliz hükümeti kendi esirleri için resmî ve yarı resmî raporlar hazırlamışlardı. Fakat bizim ordumuz ve hükümetimiz benzer bir rapor hazırladıysa bile bu belge arşivlerimizde erişime açık değil. Bahsettiğim raporlar esirlerin esir takasları sırasında yapılan sorgularından elde edilen veriler incelenerek oluşturulmuştu. Bu nedenle, Türk ve bazı Amerikalı ve İngiliz esirlerin sorgu tutanaklarını mercek altına aldım. En çok zamanımı alan da araştırmanın bu aşaması oldu. Çünkü esirlerin esarette zaman ve mekân mefhumları kaybolmuştu. Bir esirin bahsettiği bir olayın tam olarak ne zaman, hangi kampta olduğunu tespit etmek, adı geçen diğer esirlerin izini sürmek ve onların tanıklıklarına başvurmak gerçekten büyük enerji gerektiren bir çalışma oldu. Bununla birlikte halen hayatta olan esirlerimiz ve hayatta olmayan esirlerimizin aileleri ile sözlü mülakatlar yaptım. Son olarak da esirlerimiz tarafından kaleme alınan hatıratlardan faydalandım.

 

Kore Savaşı’nda ne kadar Türk esiri verildi? Rütbeleri hangi düzeyde idi?

Kore Savaşı’nda esir kamplarında 244 Türk askeri tutsak edildi. Bunların 6’sı subay (2 yüzbaşı, 3 üsteğmen ve 1 teğmen) ve 3 astsubaydı (2 başgedikli ve 1 üstçavuş). Geriye kalan 235 tutsak askerimiz vatani görevini yerine getiren erbaş ve erlerden oluşuyordu. 244 esirimiz dışında ağır yaralı bir şekilde tutsak edildikten sonra cephe gerisinden kamplara nakil sürecinde hayatını kaybeden askerlerimiz de var. Fakat bunların sayıları net olarak bilinmiyor.

244 Türk esirden düşman ile iş birliği yapan oldu mu? Nasıl bir iş birliği yaptılar ve akıbetleri ne oldu?

Evet, Amerikan askerî istihbarat belgelerine göre Türk esirler arasından bir çavuş ve bir er komünist kuvvetleri öven ve Birleşmiş Milletler Ordusu, Türk Hükümeti ve Türk Ordusu’nu eleştiren bir propaganda konuşması yaptılar. Erişebildiğim TSK kayıtları ise bahsi geçen çavuşun düşmanla iş birliğini yaptığını göstermekle birlikte er hakkında bilgi içermiyor. Bu iki Türk askeri yaptıkları propaganda konuşmasının ardından diğer Türk esirler tarafından kurulan divan-ı harpte yargılandılar, ceza olarak ağır şekilde darp edildiler ve esaretleri boyunca göz hapsinde kaldılar. Düşmanla iş birliği yapan bu iki Türk iş birlikçi diğer Türk esirler tarafından öldürülecekleri korkusuyla esir takasları sırasında ABD Ordusu’ndan himaye istediler fakat sonuçta Türkiye’ye iade edildiler. Türkiye’ye döndükten sonraki akıbetleri bilinmiyor.

Esir kamplarında esirlere yönelik nasıl propagandalar yapıldı? Bu propagandalardan Türk esirler nasıl etkilendi?

Kore Savaşı’nın tarafları ellerindeki esirlere kendi ideolojilerini aşılayabilmek için esir kamplarını bir tür okul gibi kullanmışlardı. Türk esirler ve diğer BM esirleri Çin Halk Gönüllü Ordusu’nun kontrolündeki kamplarda zorunlu komünizm derslerine girdiler. Bu derslerin amacı esirlere komünizmi tanıtmak ve sevdirmek, mümkünse esirlerin komünist ülkelerin vatandaşlığa geçmesini veya ülkelerine döndüklerinde komünizmi yaymalarını sağlamaktı. Komünist propaganda özellikle siyahi Amerikalı esirler gibi kendi ülkelerindeki siyasal-ekonomik sistemin marjinalleştirdiği ve Türkiye gibi Batı’nın ekonomik ve askerî yardımını alan bir ülkenin esirlerini hedef alıyordu. Türk esirler özelinde konuşacak olursak, %57’sinin hiç okuma-yazması yoktu. Bu yüzden Türk esirleri büyük bir sınıfa doldurup, önlerine birer defter-kalem vererek onların siyasi görüşlerini değiştirmek pek kolay değildi. Bununla birlikte, Türk esirler Türk Hükümeti ve Türk Ordusu aleyhinde yapılan telkinlere aşırı tepki gösterdikleri için onlara yönelik propaganda daha çok ABD karşıtı bir içeriğe sahipti. Derslerde ABD’nin Türkiye’yi ve Türk askerlerini kendi çıkarları için savaşa sürüklediği vurgulanıyordu. İlginçtir, Türk esirlerin sorgu tutanakları gerektiğinde bu derslerde ABD’yi savunduklarını fakat aynı zamanda ABD’ye olan koşulsuz güvenlerini de yitirdiklerini gösteriyor. Okuduğum hatıratlar ve mülakatlarda esirlerimizin komünist endoktrinasyondan sonra “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” inancına sarıldıklarını gösteriyor. “Türk” derken şunu vurgulamak isterim: 244 Türk esir aralarında Türk-Kürt, müslüman-gayrimüslim, sünni-alevi ayrımı yapmadan birbirlerine kenetlendikleri için esir kamplarında hayatta kalabilmiş ve siyasi endoktrinasyona mukavemet gösterebilmişlerdi. Özetle, Sovyetlerin rehberliğinde ve Çinlilerin eliyle uygulanan komünist endoktrinasyon Türk esirlerin güçlü mukavemeti sayesinde beklenen başarıyı sağlayamadı. Fakat Türk esirlerin endoktrinasyondan hiç etkilenmediklerini söylemek de yanlış olur.

Kitaptaki en etkileyici anekdotlardan biri Kunu-ri Muharebeleri’nde esir düşen Üsteğmen İsmail Oknas’ın kendisini tutsak eden Kuzey Koreli muhafızlara parmağındaki evlilik yüzüğünü vermemek için direnmesiydi. Bu olayı biraz anlatır mısınız?

Birleşmiş Milletler askerlerini esir alan Kuzey Koreli askerler esirlerin üstlerindeki değerli eşya, sigara ve hatta postal-parka gibi kıyafetlere el koyuyorlardı. Üsteğmen Oknas kendisini binlerce kilometre uzaktaki evine bağlayan tek obje olan altın evlilik yüzüğünü vermediği için Kuzey Koreli askerler Üsteğmen’i parmağını kesmekle tehdit etmişlerdi. Üsteğmen Oknas’ın sert ve gözü kara bir karaktere sahipti ve geri adım atmayı sevmezdi. Fakat onun Kuzey Koreli askerlerle tartışmasına şahit olan Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy sağduyu göstererek “Kumandan, senin ölün değildirin lazım hanımına” diyerek genç Üsteğmen’i altın yüzüğü vermeye ikna etmişti. Üsteğmen Oknas ve Onbaşı Atasoy Kunu-ri Muharebeleri’nde tutsak olan yaklaşık 130 Türk esirimiz arasında grubun hayatta kalması açısından anahtar rol oynayan en önemli iki figürdür.

Kamplarda Türk esirler yiyecek ve içecek konusunda nasıl sıkıntı yaşadılar? Esir kamplarında sağlık imkânları nasıldı?

Çin ve Kuzey Kore savaşın başlamasından önce dahi uzun süreli fakirlik ve kıtlık yaşamış ülkelerdi. Savaşın etkisiyle birlikte komünist birliklerin beslenmesi yükü sivil halkın omzuna binmişti. Bu koşullar altında komünist birlikler esir aldıkları Birleşmiş Milletler askerlerine yeterli iaşe ve sağlık hizmetleri sağlayamadılar. Esirler savaşın ilk yılında günde bir en fazla iki defa bir yumruk büyüklüğünde süpürge tohumu veya mısır kırığı haşlaması ile yetinmek zorunda kaldılar. Çeltik tarlalarından içtikleri su dizanteriye neden oluyordu çünkü tarlalarda gübre olarak insan dışkısı kullanılıyordu. Yine savaşın ilk yılında esir kamplarında sağlık personeli yoktu ve aspirinle tedavi, donmuş ayak parmaklarının kesilmesi gibi basit müdahaleler esir düşen askerî doktorlar ve sıhhiye personeli tarafından yapılıyordu.

Özellikle Amerikalı otoriteler Çin ve Kuzey Kore’nin bilinçli olarak Birleşmiş Milletler esirlerini açlık ve hastalıkla kırıma uğrattıklarını iddia etseler de bu doğru değildir. Türk ve siyahi Amerikalı gibi zor koşullarda doğup büyüyen esirler üst Çinli rütbeli subaylar dışında kamptaki personelin de esirlere benzer yiyecekler yediklerini, hasta olan muhafızları tedavi edecek ilaç bulunamadığını rapor etmişlerdi. Sivil halk öylesine kötü bir durumdaydı ki esir kampı yakınlarına gelerek esirlerden yiyecek dileniyorlardı.

Esir kampındaki yaşam koşulları bu derece ağır olunca yüzlerce Amerikalı ve onlarca İngiliz esir kamplarda öldü. Fakat Türk esirler kamp içi ve çevresinde topladıkları yenebilir otlar, kapan ve sapanla avladıkları yabani kuşlar sayesinde hayati önem taşıyan protein ve minerallerden az miktarda da olsa tüketerek fiziksel ve zihinsel kondisyonlarını kısmi olarak koruyabildiler. Açlığın en yoğun yaşandığı 1951 yılının kış ve bahar aylarında insan ve hayvan dışkılarından tahıl toplayarak ve hatta kedi-köpek avlayıp etlerini yiyerek hayata tutundular. Çok sayıda esirin ölümüne neden olan dizanteri gibi hastalıklar ve bit salgını ile Sıhhiye Onbaşı Atasoy sayesinde başarılı bir şekilde mücadele ettiler. Sonuç olarak esir kamplarında her gün onlarca esir hayatını kaybederken Türk esirler arasından ölen tek kişi olmadı. Savaşın ilk yılının sonuna doğru esir kamplarının kontrolünü ele alan Çin Halk Gönüllü Ordusu esirlerin yaşam koşullarında aşamalı olarak iyileştirme yaptı.

kore r3

1951 Baharı'nda 5'inci Kamp yakınındaki Yalu Nehri'nde balık tutan Türk esirler. Sağda ayakta Üsteğmen Oknas bulunuyor.

 

Çinli Komutanın “1 Numaralı Bela” adını verdiği Adana Kozanlı Er Kerim Ergün’den bahseder misiniz?

Er Ergün Kore’deki esirlerimiz arasındaki en renkli karakterlerden biri. Amerikan Kara Kuvvetleri’nin kendi esirleri ve bizim esirlerimiz hakkında yaptırdığı bilimsel çalışmalar düşmanla iş birliği yapan esirlerin büyük çoğunluğunun cezadan kaçmak veya daha iyi yemek ve giyecek gibi ödüller almak için bu yola başvurduğunu gösteriyordu. Er Ergün gibi Türk esirlerden bazıları ise hücre cezası alacaklarını, aç bırakılacaklarını, dövüleceklerini bile bile kamptaki Çinliler ile zıtlaşmaktan ve tartışmaktan kaçınmıyorlardı. Hatta her defasında yakalanmalarına ve ağır şekilde cezalandırılmalarına rağmen Türk esirler kamptan kaçma işini bir tür gurur meselesi ve güç gösterisi haline getirmişlerdi. Bu yolla onları tutsak eden Çinlilere boyun eğmeyecekleri mesajını veriyor, kafa tutuyorlardı. Er Ergün kamptan kaçmak bir yana en basit kamp kurallarını dahi çiğnemeyi adet haline getirmişti ve belki de özgürlüğe kavuşacağına olan inancını bu sayede canlı tutabiliyordu. Bir defasında Türk Esir Bölüğü’nün komutanıyla bir arbede yaşamış ve arbede sonucu Çinli subay nehre düşmüştü. Bunun üzerine bir diğer Çinli subay Er Ergün’e silah çekmiş ve Çinli muhafızlar ile Türk esirler birbirlerine girmişlerdi. Adana Kozanlı esirimiz Er Ergün bu olayı kendine has o kabadayıvari üslubuyla Amerikan askerî istihbaratına söyle anlatmıştı: “Çektiğin silahı kullanacaksın, kullanmazsan korkaksın.” Binlerce sayfa arşiv belgesi okumak gerçekten yorucu ve bazen de sıkıcı bir iş. Fakat üstünde “Gizli” ibaresi bulunan bir askerî istihbarat belgesinde Er Ergün’ün bu sözlerini okumak beni çok güldürmüştü.

kore r2

1951 kış ve bahar aylarında yüzlerce Birleşmiş Milletler esiri açlık, soğuk ve hastalık nedeniyle ölürken, tek bir Türk esir dahi hayatını kaybetmedi. Önde solda Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy, sağında ise Türk esirlere 8 ay liderlik eden Üsteğmen İsmail Oknas bulunuyor.  

Onbaşı Veli Atasoy, Türk erbaş ve erler arasında ABD Ordusu tarafından verilen Üstün Hizmet Madalyası'na (Legion of Merit) layık görülen tek kişi olmuş. Bu ödülü kazanmasının sebebi nedir?

Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy tutsak edildikten sonra cephe gerisinden esir kamplarına nakil sürecinde ve esir kamplarında Türk esirlerin tamamının ve yüzlerce Amerikalı ve diğer Birleşmiş Milletler esirinin sağlık durumlarıyla yakından ilgilenmiş, hastaları sağlıklılardan ayırarak karantina uygulamasına gitmiş ve bit salgınıyla aktif ve başarılı bir mücadele yürütmüştü. Onbaşı Atasoy alanında o derece iyiydi ki, esir kamplarındaki revirlerde görev yapan Amerikalı esir doktorlar onun bir tabip subay olduğunu sanmışlardı. Bu nedenle bazı Amerikan askerî belgelerinde Veli Atasoy’dan onbaşı diye değil doktor diye bahsediliyor. Esir takasları sırasında çok sayıda Türk, Amerikalı ve İngiliz esir sorguları sırasında hayatlarını Sıhhiye Onbaşı Atasoy’a veya “Türk doktor”a borçlu olduklarını ifade etmişlerdi. Bu nedenle de Sıhhiye Onbaşı Üstün Hizmet Madalyası (Legion of Merit) ile ödüllendirildi.

Amerikalı esirlerden yaklaşık olarak üçte biri ila yarısının yolda öldüğü “Ölüm Yürüyüşü”nden bahseder misiniz? 

Çin ve Kuzey Kore birlikleri tutsak aldıkları Birleşmiş Milletler askerlerini cephe gerisinden esir kamplarına yürüterek naklettiler. Bu yürüyüşler sırasında savaş devam ettiği ve ordular Kore coğrafyasında bazen taarruz bazen geri çekilme halinde oldukları için esir kafileleri de bir ileri bir geri ilerlemek zorunda kalıyordu. Özellikle Kunu-ri Muharebeleri’nde esir düşen Birleşmiş Milletler askerleri esir kamplarına çok zor koşullar altında yürümek zorunda kalmışlardı. -20 dereceyi bulan soğuklarda açık alanda dinlenmek ve uyumak zorundalardı. Kendi askerleri için bile yeterli yiyecek bulamayan komünist birlikler için esirlerin karnını doyurmak bir öncelik teşkil etmiyordu. Kısıtlı ve kirli su dizanteriye neden oluyordu. Yaralı ve hasta esirlere gerekli sağlık hizmetini verecek personel ve malzeme bulunmuyordu. Böyle bir ortamda çok sayıda esir ne yazık ki esir kamplarına ulaşamadan hayatını kaybetti.

Kamptaki esirlerin birçoğu sürekli kaçma planı yapmış. Kaçma planlarında başarılı olan oldu mu? Kaçma serüvenleri nasıl gelişti? 

ABD’de Kore’de esir olan Amerikalı askerlere yöneltilen en büyük eleştirilerden biri esir kamplardan kaçmayı başaran tek bir Amerikalı askerin olmamasıydı. Bu bana kalırsa haksız bir eleştiri. Çünkü hem kampların kuruldukları bölgenin coğrafi yapısı ve BM birliklerine olan uzaklığı hem de Batılı ve Türk esirlerin dış görünüş itibariyle Asyalı yerel halka benzememesi kaçmayı neredeyse imkânsız kılıyordu. Buna rağmen Türk esirlerin kaçma planları yapmaktan ve ağır ceza almayı hatta vurulmayı göze alarak firar etmekten vazgeçmediklerini görüyoruz. Çok sayıda Türk er ve erbaş bir veya birden fazla defa kamptan kaçtı. Yakalananların aylarca tek kişilik hücreye atıldığı oluyordu. Bunlar hücreden tanınmaz halde çıkıyorlardı. Özellikle Yüzbaşı İhsan Serim kamptan kaçma işini saplantı haline getirmiş ve bu nedenle birçok macera yaşamıştı.

Şair Nazım Hikmet Türk esirlerini ziyaret etmiş. Bu ziyarette askerlerle görüşmesinde neler yaşanmış?

Biri üsteğmen, biri çavuş, ikisi er rütbesinde 4 Türk esirimiz Şair Nazım Hikmet’in Kuzey Kore’deki esir kampları ziyaret ederek Türk esirler ile görüştüklerini ifade ediyorlar. Fakat ben bu konuya ilişkin resmî bir belgeye rastlamadım. Nazım Hikmet’le görüştüğünü ifade eden esirlerimize göre Nazım Hikmet Türk esirlere savaşın sona ermesini ve barış yapılmasını talep eden komünist birlikleri desteklemeleri için telkinde bulunmuş. Kore Savaşı’nın Türkiye’nin savaşı olmadığını, Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Kore topraklarında ABD’nin çıkarları uğruna kendi canlarını feda etmemelerini öğütlemiş. Bunun karşılığında Üsteğmen Fevzi Gürgen Nazım Hikmet’e esir kamplarında çok ağır koşullarda, yarı aç ve çıplak yaşadıklarını anlatmış ve ondan bu durumu Türk yetkililere ve dünyaya duyurmasını istemiş. Fakat Nazım Hikmet ABD uçakları ikmal yollarını bombaladığı için kamplara yiyecek, giyecek ve ilaç gelmediğini ifade etmiş. Özetle, Nazım Hikmet ve Türk esirler arasındaki görüşmeler iki taraf için de hayal kırıklığı olmuş.

Amerikalı yazarlar Türk esirleri aşağılayıcı üslupla küçümsüyorlar. Bunun sebebi nedir?

Amerikan Kara Kuvvetleri’nin kendi esirleri ve Türk esirler hakkında yaptırdığı bilimsel araştırmalar aynı esir kamplarını ve yaşam koşullarını paylaşan bu iki esir grubunun esaret performansları arasında büyük bir uçurum olduğunu ortaya çıkardı. Şu iki soru Amerikan ordusu, akademisi ve basınını yaklaşık 10 yıl meşgul etti: Neden Kore’deki Amerikan Kara Kuvvetleri esirlerinin yarısı esarette ölürken Türk esirlerden ölen olmadı? Amerikan Kara Kuvvetleri esirlerinin ’i düşmanla iş birliği yaparken neden yalnızca 2 Türk esir düşmanla yakınlaştı? Bu konu hakkındaki tartışmalara dahil olan bazı Amerikalı askerî yetkililer ve araştırmacılar Amerikalı esirlerin “yumuşak” ve “zayıf” karakterli olduklarını için “çetin karakterli” Türk esirlere kıyasla başarısız bir performans sergilediklerini iddia ettiler. Bu kişilere göre Kore’deki başarısız Amerikan esaret performansı aslında Amerikan toplumunun “dejenere” bir toplum olduğunu gösteriyor, Soğuk Savaş döneminde bu toplumun Sovyetler karşısında ayakta kalamayacağını ortaya koyuyordu. Türk esirlerin ideal erkekler ve askerler olarak resmedilmesi, eleştirilerin Amerikan toplumunu hedef alması bazı Amerikalı askerî ve sivil akademisyenlerde tepki oluşturdu. Türk esirlerin nasıl olup da Amerikalı esirlerden daha iyi performans gösterdikleri sorusuna Türk esirlerin üstün muharebe eğitiminden geçirilmiş, esaretten önce en az 6 yıl ordu hizmeti olan, profesyonel ve elit askerler oldukları gibi asılsız bir iddia ile cevap vermeye çalıştılar. Aslına bakacak olursak bu iddia açıkça Amerikan Kara Kuvvetleri’nin yaptırdığı bilimsel araştırmalarının sonuçları ile çelişiyordu. 244 Türk esirin 235’i vatani görevini yerine getiren er ve erbaşlardan oluşuyordu. Türk esirler hakkındaki gerçekleri tahrif eden çalışmalardan bazıları aynı zamanda Türk esirleri ve Türk toplumunu açık bir şekilde “Batılı standartlardan çok uzak” “barbarlar,” “ilkeller” şeklinde tanımlayarak küçümsüyordu. Türklerin bu şekilde ötekileştirilmesi aslında Soğuk Savaş dönemi ABD’sinde Amerikan kimliğinin yeniden inşa edilmesine yönelik çabaları gösteriyor. Türk tarihi için kritik olan konu ise bazı Amerikalı askerî ve sivil akademisyenlerin zarar gören Amerikan askerî ve millî prestijini onarmak için Türk esirler hakkındaki gerçekleri tahrif etmiş olmaları ve ABD’nin askerî-ekonomik müttefiki olan Türk toplumunu “barbar” ve “ilkel” diye küçümsemeleri.

Önce Küçük Takas daha sonra Büyük Takas. Esirlerin Türkiye’ye dönüşleri nasıl olmuştur?

1953 Nisanı’nda hasta ve yaralı esirlerin takas edilmesinin ardından geriye kalan esirlerin takası ancak ateşkesin imzalanmasından sonra başladı. Büyük Takas Temmuz-Eylül ayları arasında gerçekleştirildi. Bu takaslar sırasında bazı esirler Tokyo'daki askerî hastanede tedavi gördüler. Bazıları askerî uçaklarla, büyük çoğunluğu ise Jutlandia gemisi ile Türkiye’ye döndüler.

 

Esirlerden Türkiye’yi dönmeyi reddeden Çavuş C.K. hakkında neler söylersiniz?

Çavuş C. K. esaretinin son birkaç ayına kadar Türk esirler arasında komünizm karşıtlığını en açık ve sesli şekilde dile getiren kişilerden biriydi. Bu nedenle de çok defa ve uzun süreli tek kişilik hücre cezası almıştı. Bu cezalar onun akıl sağlığına olumsuz etki yapmış gibi görünüyor. Çavuş C.K. esir takasları sırasında beklenmedik bir şekilde Türkiye’ye dönmek istemediğini açıkladı. Öyle ki Amerikan Kara Kuvvetleri’nin Türk esirler hakkında yaptırdığı araştırmanın raporunda bile Çavuş C. K.’nın iade edilmeyi reddetmesinden “gizemli bir vaka” diye bahsediliyor.  Çok sayıda Türk esir sorguları sırasında Çavuş C. K.’nın bir iş birlikçi olmadığını söyleyerek bir anlamda onu korumaya çalışmış, yetkililere çavuşun akli dengesini yitirdiğini rapor etmişlerdi. Çavuş C. K. esir takasları sona erdikten çok kısa bir süre sonra Türk yetkililerce teslim alındı, derhal Tokyo’daki askeri hastaneye yatırıldı ve çok geçmeden uçakla Türkiye’ye gönderildi.

Genelkurmayı ATASE arşivinde Kore Savaşı’na ilişkin belgeler kullanıma açılmış. Kore Savaşı ile ilgili çalışmak isteyenlere neler tavsiye edersiniz?

ATASE’deki Kore Harbi koleksiyonunun araştırmacılara açılması önümüzdeki 10 yıl içinde bu alanda yeni ve zengin çalışmalar ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Fakat bizim arşiv sistemimizde bir araştırmacının ihtiyaç duyduğu belgelere erişmesi arşiv bürokrasileri nedeniyle halen oldukça zahmetli. ABD’deki ve İngiltere’deki arşivlerden bizim esirlerimiz hakkında binlerce askerî-resmî belgeyi çok kısa zamanda ve kolayca edinmeme rağmen, Türk arşivlerinden bu konu hakkında çok kısıtlı belge edinebildim. İlginçtir, Türk esirlerin isim ve künyelerini barındıran resmî bir listeye bile ulaşamadım. Yalnızca Türk belgeleri ile çalışmış olsaydım ortaya böylesine detaylı bir eser çıkmazdı. Bu nedenle, Kore Savaşı çalışacak araştırmacılar bu alandaki dünya literatürüne Türkiye’den orijinal ve zengin bir katkı yapmak istiyorlarsa çok uluslu bu askerî operasyona katılan ülkelerin kaynaklarını mukayeseli bir şekilde mercek altına alarak bir temel oluşturmalı ve Türk belgeleriyle bu temel üstüne kendi argümanlarını inşa etmeliler.

Hocam arşivlerde epey emek verdiniz. Kore Savaşı ile ilgili başka eser projeniz var mıdır?

Kafamda birkaç proje var fakat henüz netleşmediği için kesin bir şey söyleyemiyorum. Ancak ilerleyen günlerde bunun bilgisini sizinle seve seve paylaşabilirim.

Hocam bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederiz.

Rica ederim. Ben teşekkür ederim.

 

Cevaplayan Hakkında
Aynur Onur ÇİFCİ

ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra Fulbright Bursu’nu kazanarak eğitimine Amerika Birleşik Devletleri’nde devam etti. Indiana Üniversitesi’nin Antropoloji Bölümü’nde yüksek lisans ve doktorasını tamamladı ve aynı üniversitede dört yıl süreyle savaş, şiddet, askerî kültür ve toplumsal cinsiyet alanlarında dersler verdi. Birçok ödülü bulunan yazar Erich von Ludendorf’un Der Totale Kriegadlı kitabını Topyekûn Harp adıyla Türkçeye tercüme etti. Halen Türk ordusu bünyesinde görev yapan asker kadınlar hakkındaki çalışmalarını sürdürmektedir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun