İran-ABD İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı, Bugünü ve Geleceği

Dünyanın kaynayan kazanı Ortadoğu’nun önemli devletlerinden İran ile bölgenin ağabeyi olmaya çalışan ABD arasındaki gerilim yıllardır dinmezken, gerek ABD’nin uyguladığı sert ekonomik yaptırımlar gerekse de iki devlet arasında zaman zaman cereyan eden fiziki temaslar bu gerilimi arttırmaya devam ediyor. Özellikle Trump dönemi İran politikaları üzerine inşa edilen politik dil bu zemini daha da kırılgan hale getirmiş durumda. Yanı başımızda bulunan ve sürekli olarak yoğun gerilim hattının oluştuğu İran ile ABD ilişkilerinin serencamını bilmenin bu gerilimi anlamak adına önemli olduğunu düşündük ve sorularımızı modern İran tarihi, İran’da toplumsal hareketler, devlet-toplum ilişkileri ve güncel İran siyasetine yoğunlaşan İstanbul Medeniyet Üniversitesi Tarih Bölümü Dr. Öğretim Üyesi ve İRAM Genel Yayın Yönetmeni Sayın Serhan Afacan’a yönelttik. Keyifli okumalar dileriz.

İran-ABD İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı, Bugünü ve Geleceği Dr. Öğr. Üyesi Serhan Afacan: "ABD, İran’ı belirli bir ideolojik sertliğe mahkum etti. Bu sertlik İran İslam Devrimi öncesinde, Şah döneminde başlamıştı."

Hocam öncelikle İran-ABD ilişkilerinin temel seyrini doğru anlamak adına İran açısından bir kırılma noktası olan İran İslam Devrimi öncesi ve devrim sonrasını İran-ABD ilişkilerini kapsayacak özet bir çerçeve çizer misiniz?

İran- ABD ilişkisi 20. yüzyılda inşa edildi. Esasen ABD’nin önemli ve sonraları “Süper Güç” olarak eski dünyaya gelişi de bu yüzyıla dayanıyor diyebiliriz. I. Dünya Savaşı’ndan sonra bu süreç bir merhale atladı. İki dünya savaşı arasındaki dönemde ise ABD’nin eski dünyadan uzak durma ve kendi ekonomik dinamiklerine yönelme tarzında bir politikası var. İran-ABD ilişkileri sanıldığının aksine oldukça karışık bir geçmişe dayanıyor. İran’da 1906 yılında anayasal devrim gerçekleştiğinde, bu anayasal devrim söylem olarak dış güçler bağlamında Rusya ve İngiltere’yi hedef alıyordu. Çünkü dönem itibarıyla bu devletler seçkinler ve hatta toplum nezdinde sömürgeci mütehakkim güçler olarak görülüyorlardı. Rusya’ya 19. yüzyılda İran’a yaşattığı askeri mağlubiyetlerden ve sırasıyla 1813 ve 1828’de imzalanarak İran’a ağır maliyetler getiren Gülistan ve Türkmençay anlaşmalarından ötürü büyük öfke duyuluyordu. Diğer taraftan İngiltere’ye de İran üzerinde ekonomik ve siyasi hesapları olan bir ülke olduğundan ılımlı bakılmıyordu. 1907 yılında, Meşrutiyet Devrimi’nden yaklaşık bir yıl sonra gizli bir antlaşma ortaya çıktı. Bu anlaşma ile Ruslar ile İngilizlerin İran’ı üç nüfuz alanına böldüğü anlaşıldı. Bu bölünme fiilen bir işgal değil daha çok iki devlet arasında bir tür “centilmenlik” antlaşması gibi bir şeydi. Bu durum elbette ülke içinde çok büyük tartışmalara neden oldu ve ulusal egemenliğe bir tecavüz girişimi olarak görüldü. Bu nedenle de bu iki ülkeye karşı ciddi bir nefret söz konusuydu. ABD’ye bakış ise farklıydı. ABD dönem itibarıyla nispeten eli temiz bir devlet olarak görülüyordu. Diğer taraftan da İran’da Morgan Shuster adında ilginç bir şahsiyet vardı. Shuster, Milli Şura Meclisi tarafından 1910 yılında İran maliyesine düzen getirmek amacıyla istihdam edilen ve daha önce Asya’da farklı yerlerde çalışmış ABD’li bir uzmandı ve kendisinden önce görev yapan örneğin Belçikalı Joseph Naus’tan, ki bu zat Meşrutiyetçilerin büyük öfke duyduğu ve baskılar sonucu görevden aldırdığı bir isimdi, farklı olarak bu görevde oldukça başarılı bir performans ortaya koyarak büyük bir hüsnükabule şayan oldu. Shuster İran maliyesine disiplin getirdi. Aynı Shuster, 1911 yılında Rusların ültimatomu ve İngilizlerin de arka çıkmasıyla meclis tarafından azledilmek zorunda kaldı. Yeri gelmişken Shuster’in görevden alındıktan kısa süre Strangling of Persia (İran’ın Boğazlanması) adını taşıyan kitabında sürece ilişkin şahsi tanıklığını aktardığını belirtmek gerekir. Dönemin tarihine ilgi duyanlar bence bu kitaba bir göz atmalı. Kitabın uzun alt başlığı da fazlasıyla anlamlı: “On İki Milyon Muhammedi’nin (Mohammedans) Milletsiz Kalmasına (Denationalization) Neden olan Avrupa Diplomasisi ve Şark Entrikası: Kişisel bir Hikaye”. Kitapta Avrupalılara atfedilen hataların sonraları Amerikalılar tarafından da irtikap edilmiş olması ilginç bir noktadır. Bu açıdan bakıldığında II. Dünya Savaşı’na kadar, hatta II. Dünya Savaşı’ndan sonra dahi ABD İran kamuoyunda hoş bilinen bir ülke ve İngilizlere ve Ruslara karşı sığınak olarak görülen bir güç konumundaydı. II. Dünya Savaşı sonrası ise bu durum değişmeye başladı. ABD’nin Eski Dünya’ya bir daha çıkmamak kaydıyla gelmesi ve buradaki Avrupalı güçleri ikame etmeye başlaması bütün dengeleri değiştirdi. 1941 yılında savaş devam ederken İngiltere ve Rusya’nın Almanlar lehine iş çevirdiği iddiasıyla Rıza Şah Pehlevi’yi tahttan oğlu Muhammed Rıza lehine feragat zorlaması önemli bir diğer merhaledir. Savaşın bu şartlar altında tamamlanmasının ardından İsviçre eğitimli genç ve tecrübesiz Muhammed Rıza Şah yönetimindeki İran, dönemin ruhuna ve ABD’den gelen sinyallere de uygun şekilde oldukça özgürlükçü bir sürece girdi. Ancak ABD bu dönemde yavaş yavaş Ortadoğu politikasını ve emperyal oyunun kurallarını öğrenmeye başladı. Diğer bir ifadeyle ABD, İngiltere’den bölgeye dair birtakım entrika ve strateji hamleleri öğrendi. Bu durumun ilk somut örneği 1953 yılında görüldü. Bu, ABD-İran ilişkileri bağlamında tespit edilebilecek en önemli gelişmelerden ve günümüzde iki ülke arasında gördüğümüz husumetin kilometre taşlarından biri ve hatta kıyaslamak gerekirse ABD-İran ilişkileri bağlamında önem itibariyle 1979 devriminden geri kalmayan bir olaydır. Şöyle ki; 1951 yılında milliyetçi Muhammed Musaddık başbakan oldu. Musaddık’ın ilk işi bizatihi kendisini o koltuğa getiren petrol meselesini masaya yatırmak oldu. Çünkü petrol gelirlerinin taksimindeki eşitsizlik ve petrol endüstrisinde İranlıların alt kademelerden istihdam edilerek üst kadroların Avrupalı ve Hindistanlı uzmanlarca doldurulduğu yönündeki gözlem milli çıkarlar açısından sorunlu görülüyordu. Bu nedenle de Musaddık İngilizleri yeni bir antlaşmaya davet etti. İngilizler bu duruma ayak direyerek görüşmeyi reddettiler. Bunun üzerine Musaddık İran petrolünü millileştirdiğini ve İngilizlerin ülkeden uzaklaştırıldığını ilan etti. Bununla birlikte İran ciddi bir petrol bunalımı yaşamaya başladı. Çünkü İngilizler buradan çekildiklerinde bölgede görev alan yabancı mühendislerin de gitmesini sağlayarak fiilen İran petrol endüstrisini çökme noktasına getirdiler. Musaddık konuya dair uluslararası platformlarda sahne alıp İran’ın pozisyonunu ortaya koymaya çalıştıysa da özellikler İngilizler onun “Kızıl” olduğu tezviratını yayarak ABD’yi kendi pozisyonlarına çekmeye çalıştılar. Ez cümle, ABD, İngiliz ve İran’dan işbirlikçiler marifetiyle Ajax Operasyonu olarak bilinen darbeyle Musaddık’ı devirildi. İran’ın gerçek ilk demokratik deneyimi bu şekilde ABD tarafından akamete uğratıldı ve bu vaka hiç unutulmadı. Darbenin ardından, girişim başarısız olacak korkusuyla ülkeyi terk etmiş bulunan Muhammed Rıza Şah tekrar ülkeye döndü. Denebilir ki bu tarihten itibaren uzunca bir süre Şah, ABD’den neredeyse koşulsuz destek alarak devasa bir ordu, istihbarat ve siyasal dikte inşa etti. Elbette ABD külfetleriyle mütenasip surette İran’ın doğal kaynakları, ekonomik imkanları ve stratejik konumu gibi imkanlarından fazlasıyla yararlandı. Bugün Suudi Arabistan’ın yaptığı gibi ABD’den ciddi silah alımları yapılıyordu. NATO üyesi olmamasına rağmen ABD dönem İran’ına ciddi arka çıkıyordu. Ancak 1970’lerden sonra Rıza Şah ABD’de meydana gelen bazı gelişmelerin aleyhine dönmeye başladığını anladı. Aynı dönemde Musaddık çizgisinden gelen Milliyetçi Cephe’nin tavrı, Ali Şeriati ve Ayetullah Humeyni gibi şahsiyetlerin içinde bulunduğu İslamcı gurubun tavrı ve yükselen antiemperyalist söylemler haliyle Şah’ı da sıkıştırıyordu. Bunların dışında 1973 petrol krizini fırsata çeviren Rıza Şah, İran petrolleri üzerinden önemli bir ekonomik gelir elde etti ve bunu siyasi güce çevirmek istedi. Bu bir yandan da güç zehirlenmesiyle sonuçlandı ABD’nin bölgenin tamamında uyguladığı dengeleme politikasının yanında alanının daraldığını düşünen Şah tabiri caizse birtakım izinsiz işlere girişerek kendine yeni mevziler inşa ediyordu. 70’li yıllar boyunca bu alan daralmasını hissetmeye başladı. Devrimin arifesinde Şah’ın ülkede baş gösteren olaylarla ilgili ABD’den net dönüş alamayışı onu daha da geriyordu. Kısacası devrime gelene kadar ABD-İran ilişkilerinde iniş çıkışlı bir süreç yaşandı. Tabi burada yine de ittifak durumu temel zemindi. Devrimin ABD-İran ilişkilerine tesiri ise izahtan vareste bir konudur. Yalnız şunu not etmek gerekir, devrimden hemen sonra, devrimci elitler arasında sanıldığı gibi tavizsiz ve üzerinde ittifak edilen bir ABD karşıtı hava esmiyordu. Benim görebildiğim kadarıyla Ayetullah Humeyni dahi böyle tavizsiz bir karşıtlığı gerekli bulmuyordu. Devrimden hemen sonra Kasım 1979’da yaşanan bir olay ise İran-ABD ilişkilerini dönüşü olmayan bir yola soktu. O olay ise elçilik baskınıydı. Bu olay halen daha İran’da çok tartışılan bir olaydır. Kim bastı, nasıl bastı, baskın kimin emriyle gerçekleşti? gibi soruların cevabı olayın seneidevriyelerinde ülke içinde ve özellikle o dönem devrimci olup sonra koparak yurt dışına kaçanlar arasında dönem dönem tartışılır. Ancak o dönemde kahraman olma peşinde koşan ve emperyalizme tokat atma heveslisi genç önde gelen bazı devrimcilerin arka çıkmasıyla bir şekilde elçilik baskınına dahil oldu ve bu olay gerçekleşti. ABD elçiliğinin basılmasının ardından ABD-İran ilişkileri artık tamamen kopmuş oldu. Malum olduğu üzere bu olay sonrasında ABD ile İran’ı diplomatik ilişkileri kopmuştur ki bu durum hala caridir. Olduğu kadarıyla diplomatik ilişkiler daha çok İsviçre’nin Tahran Büyükelçiliği üzerinden gerçekleşiyor. Örneğin mevcut krizli dönemde “İranlılar beni arasında diye telefon numaramı bıraktım” diyen Trump bu telefonu söz konusu elçiliğe iletmiş ve hatta basında İranlı yetkililerin bu numarayı aldığına dair haberler çıkmıştı. Elçilik baskınından sonra ABD ekonomik ve politik açıdan öç almak amacıyla İran’ ciddi yaptırımlar uyguladı. İran’ı dize getirmek bir yönüyle de haysiyet meselesi olarak görüldü. Çünkü elçilik baskını ve 52 Amerikalı diplomat ve vatandaşın 444 gün süreyle esir tutulması ABD’nin imajına ciddi manada zarar vermişti. 80’ler boyunca ikili ilişkilerde gerilim sürdü. Gerilimin vahim sonuçları da oldu. 1983 yılının Nisan ayında, ABD’nin Beyrut Büyükelçiliğine yapılan bombalı saldırıda 63 kişinin hayatını kaybetmesi ve ayrıca Ekim 1983’te yine Beyrut’ta ABD askerî üssüne yapılan intihar saldırısı sonucunda 241 Amerikan askerinin ölümü ve bunlardan İran’ın sorumlu tutulması ABD’nin İran’a karşı tutumunun daha da sertleşmesine neden oldu. Diğer bir trajik olay da 3 Temmuz 1988’de yaşandı. İran’ın körfez şehirlerinden olan Bender Abbas’dan Dubai’ye gitmek üzere kalkan bir uçak, kalktıktan yedi dakika sonra düştü. Uçaktan bir süre haber alınamadı. Araştırıldıktan sonra Körfez’de bulunan bir ABD kruvazörü tarafından uçağın düşürüldüğü anlaşıldı ve iki yüz doksan  kişi bu olayda hayatını kaybetti. İlişkileri geren bir diğer olay ise İran-Irak Savaşı’ydı. İran Saddam’ın onlara saldırmasından ABD’yi sorumlu tutuyordu. 80’ler bu şekilde geçerken o günden sonra günümüze kadar İran ABD için bir yaptırım öznesi haline geldi. Bu yaptırımlarla İran dize getirilmeye çalışıldı.

1979 Devrimi sonrası İran-ABD ilişkileri tarihini incelediğimizde karşımıza adeta bir ambargo tarihi çıkıyor. Uygulanan uluslararası ekonomik ambargo koşullarını göz önüne alırsak devrim sonrası İran devletinin yönetim performansını genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu söyleyeceğim ülkemizde de dillendirilen olan ve İran’a ilişkin sıkça duyulan birkaç klişeden biridir. Belli oranda doğru olan ancak bazı yönleriyle de tam olarak geçerliliği olmayan bu klişeye göre: Karşımızda 40 yıldır ABD ambargosu altında olmasına rağmen ayakta kalabilen bir İran vardır. Bu durum vakıada hem böyle hem değil. Bu sözün geçerliliği olan yön, bugün hala ABD yönetiminin, özellikle Trump yönetiminin sık sık İran’a karşı yaptırım ilan etmesi bu baskının güçlü olduğunu gösteriyor. Bu yaptırımlar birincil seviyede kalmayıp küresel ölçekte devam ediyor. Örneğin, ABD bir kişinin hem ABD ile hem de İran ile aynı zamanda ticaret yapmasına müsaade etmez ki buna ikincil yaptırımlar deniyor. Bu tarz işlere girişen özel ve tüzel kişilere ciddi müeyyediler uygulandığı malumalinizdir. Ancak manidar bir nokta, elçilik baskınının ardından dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter televizyona çıkarak artık İran’dan petrol almayacağız dedi. Halefi Reagan da bu yolda ilerledi. Fakat 1987 yılında bir skandal patlak verdi. ABD’nin yaptırım kararlarına rağmen ABD’nin İran’dan petrol almaya devam ettiği ortaya çıktı. Bu süreçten sonra ise daha sıkı yaptırım rejimleri devreye sokuldu. Ama her ne kadar ABD ideolojik olarak İran’ı ezmek istese de Ortadoğu’nun dengeleri ve elbette İran’ın kendi kapasitesi çerçevesindeki askeri ve siyasi kapasitesi buna müsaade etmedi. İran, yıkılamayacak kadar büyük bir devlet ve dahası denge unsuru olarak görülüyordu. İran’ın Ortadoğu’da oynadığı denge rolü o kadar önemli ki dengesiz bir şekilde bastırılıp yok edilmesi ciddi sorunları beraberinde getirebilirdi. Hulasa ABD, bunu başarabilir mi başaramaz mı ayrı konu olsa da, İran’ı işgal edip rejime son verse devamında ne gibi götürülerinin olacağı kestirilemeyecekti. Dolayısıyla şunu söyleyebilirim ABD, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı oldukça dengeli davrandı. Bu süreci bazılarının söylediği gibi ABD ile İran arasında danışıklı dövüş var noktasına çekmiyorum. Ancak ABD’nin İran’ı mevcut ekonomik ve beşeri imkanlarının belki ancak yarısını kullanacak kadar bastırıp ciddi sıkıntılara soktuğunu söyleyebilirim. Burada bir denge söz konusu. ABD’nin denge için ara ara frene bastığı çok açık. Çünkü İsrail’in var olduğu, Sünni Arap devletlerinin var olduğu, bunlarla birlikte Şii unsurların bulunduğu bir coğrafyada elbette İran gibi denge unsuru olan bir devletin yıkılmasının oluşturacağı istikrarsızlığın muhtemel sonuçları öngörülmeyecek gibi değildir. Dolayısıyla ABD, İran’ı bir yönüyle sıkıştırırken bir yönüyle de “negatif denge” denen yöntemle bir dengelemeyle belirli bir mesafede tutuyordu. Nitekim bu “kuşatma” ile “uluslararası sisteme entegre” arasında gelgitler farklı ABD başkanlarının İran politikalarına yansımıştır.

serhan hıca

Siyasal tutum ve devlet dinamiklerini bir kenara bırakırsak İran’ın ABD’ye karşı koymuş olduğu diri tavrın Ortadoğu coğrafyasının geleceği açısından önemi nedir?

Öncelikle diri tavır ifadesi tartışmalı bir ifade olabilir, bunu belirtmek gerekir. ABD, İran’ı belirli bir ideolojik sertliğe mahkum etti. Bu sertlik İran İslam Devrimi öncesinde, Şah döneminde başlamıştı. İran 79 devriminde bugünkü 82 milyon nüfusunun yaklaşık yarısına sahip bir ülkeydi. Günümüzdeki nüfusun yaş ortalaması 29 civarındadır. İran, ABD’nin sert tutumu ve ambargoları nedeniyle bu genç nüfusun siyasi ve fikri ihtiyaçlarına cevap veremez ya da bu kesim arasındaki dönüşümlere ayak uyduramaz hale geldi. Az önce belirttiğim nedenlerden dolayı ekonomik performansı düşük kaldı. İdeolojik anlamda da değişen dünya koşullarına uyum sağlayamadı. Hal bu olunca, İran’ın bugün en fazla bu mevzularla yüzleşiyor olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Binaenaleyh, bu durum İran’ın siyasi politikalarında da bir kırılmaya neden oldu. Muhafazakar olarak adlandırılan insanlar Ayetullah Humeyni söylemleri ve devrim değerlerine sürekli olarak vurgu yaparken, bu değerlere inanan ancak farklı açılımlardan yana olan bir grup daha ortaya çıktı. Bunlar kendilerini reformist olarak tanımladılar. Bu kesimler devletin ve devrim değerlerinin güvenliğinin ancak reformlarla sağlanabileceğine vurgu yaptılar.

İran, yüz ölçümü olarak Türkiye’den yaklaşık 2 kat daha büyük ve Hazar’a ve Körfez’e kıyısı olan önemli bir ülke. Diğer taraftan Asya’dan Anadolu’ya geçiş açısından da kritik bir konumda. Dünyada deniz üzerinden taşınan petrolün yüzde 30’unun geçtiği Hürmüz Boğazı’nda çok güçlü konumda bu ülke. Doğal kaynak yönünde zengin olduğu zaten harcıalem bir bilgi. Kültürel boyut açısından da oldukça zengin bir ülke olduğu da bilinmektedir. Diğer yandan, bölgedeki politik etkisi, Ortadoğu’daki bazı Şii gruplarla olan münasebeti İran’ı bölge açısından önemli kılan hususlardan. Dolayısıyla İran askeri, ekonomik, siyasi, kültürel anlamda bölgenin en önemli ülkelerinden biri.

Körfezlerin kapatılması İran’ın ABD’ye karşı kullandığı önemli bir koz olarak görünüyor. En azından İran söyleminde durum böyle. Sizce de Körfez yaptırımları ABD için büyük bir ekonomik tehdit mi? Ya da İran’ın ABD’ye yaptırım uygulama gücü var mı?

Mevcut ABD Başkanı Donald Trump 2018 Mayıs ayında ülkesini İran’ın da içerisinde bulunacağı antlaşmadan çekti ve yaptırım kararı aldı. Bu yaptırım paketlerinden birincisi Ağustos, ikincisi Kasım ayında devreye girdi ve yaptırımlar böylece devam etti. Aynı dönemde İran parlamentosu da ABD’ye karşı yaptırım kararı aldı. ABD, 2019 Nisan ayı başlarında İran’ın Devrim Muhafızları Ordusu’nu ülkenin resmi ordusunu terör örgütü ilan etti. İran parlamentosu da ABD’nin CENTCOM Merkez Kuvvetleri’ni misilleme yaparak terör örgütü ilan etti. ABD İran’a “terör örgütlerini desteklemeyi” bırakma çağrısında bulundu ve İran da benzer ithamlarla ABD’ye yüklendi. ABD, İran’a sana petrol sattırmam dedi, İran ise petrol sattırmazsan Hürmüz Boğazı’nı kapatırım şeklinde mukabelede bulundu. Bütün bu gürültü patırtının arasında bir gerçek var: İran 82 milyon nüfusa sahip bir ülke, işsizlik çok büyük bir problem. Ekonomik kırılganlıklar da söz konusu. Bu ülke olağan koşullarda takriben 2,4 milyon varil petrol satıyor ve bunu satabildiğinde işler nispeten yolunda gidiyor. Çünkü devlet ekonomisi çok büyük oranda petrole bağımlı durumda. Son gelen raporlara göre İran’ın günlük petrol satışı 500 milyona kadar geriledi ki İran için psikolojik sınır 1 milyon varil civarıdır. Bu rakamın altında İran veryansın etmeye başlar. İran’ın son dönemde nükleer anlaşma ve zenginleştirilmiş uranyum stoku konusunda ortaya koyduğu gergin tavır bu durumla ilgilidir. Demem o ki, İran Hürmüz Boğazı’nı kapatamaz ve fiili bir çaıtşma zemini oluşmadıkça ve hatta biraz daha ileri gideyim oluşsa dahi, ki bunu öngörmediğimi tekrar edeyim, İran böyle bir şeyi yapmak da istemez. Çünkü İran açısından o ya da bu şekilde legal ya da illegal olarak petrol ticaretinin devam etmesi önemli. 4 Temmuz’da İran’dan Suriye’ye gittiği iddia edilen Grace-1 tankerinin İngilizlerce Cebelitarık’ta alıkonması bunun bir örneği. Görüldüğü kadarıyla İran, tankeri olağan Süveyş Kanalı üzerinden göndermek yerine izini kaybettirmek için Ümit Burnu’ndan dolaştırmış ancak yine de radara takılmış. Nihayet İngilizlerin iddiasına göre İngilizlerin bu hareketini “korsanlık” olarak niteleyen İran, mukabelede bulunmak için bir İngiliz tankerini Hürmüz Boğazı’ndan gerçerken Devrim Muhafızlarının botları marifetiyle durdurmaya teşebbüs etmişse de bir İngiliz firkateyninin vaziyet almasıyla başarısız kalmıştır. Elbette bu henüz İran’ın teyit etmediği bir iddiadır. Her halükarda, İran Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği tehlikeye sokacak bir şey yaparsa oldukça şiddetli bir petrol krizi çıkabilir, dolar fiyatları bir anda tavan yapabilir ve bu İran’ın Avrupa’daki birtakım makul ortaklıklarını kaybetmesini intaç edebilir. Peki İran ne yapabilir? İran 20 Haziran’da yaptığı gibi ABD’nin insansız hava aracını düşürme gibi uluslararası arenada arkasında durabileceği güç gösterilerinde bulunabilir. Bu arada bu hava aracı bayağı değerli bir araç. 110-120 milyon dolar arası bir değere sahip. Dolayısıyla İran uluslararası hukuk kapsamında haklı noktalarda bu şekilde diş göstererek birtakım hareketlerde bulunabilir. Mayıs ve Haziran aylarında Umman Körfezi’nde toplan 6 tankere düzenlenen ve arkasında İran’ın bulunduğu iddia edilen saldırı ise İran’ın sahiplenmediğini yeri gelmişken belirtmeliyim.

Hocam baktığımızda İran’a karşı Ağustos 2018’de başlayarak aynı yılın Kasım ayında ivmelenen ve 2019’un geride kalan aylarında da hız kesmeyen yaptırımlar silsilesi söz konusu. Bu durum özellikle temel gelirini enerji üzerinden sağlayan bir devlet için çok büyük bir sorun. Bizde Rahip Brunson ve S-400 meseleleri çözüme kavuşmadığında dahi ekonomik dengeler şaştı. Peki İran bu süreçle nasıl başa çıkıyor?

Tarihsel olarak her ne kadar benzerlikler olsa da İran ile Türkiye çok farklı devletler. Bu bilhassa iki ülkenin dış politika tercihleri açısından böyle. Kaldı ki Türkiye ekonomik örgütlenmesi açısından İran’dan farklı bir ülke. En basitinden ülke ekonomisi doğal kaynaklara dayanmıyor. Türkiye Cumhuriyeti farklı başarı derecelerinde olsa da başlangıçtan itibaren hatta 19. Yüzyıldan itibaren sanayileşme hamlelerinde ısrarcı oldu. Buna özellikle 1950’lerden bilitibar önem kazanan tarım sektörünü de eklemek lazım. Daha yakın dönemlerde bu ekonomik örgütlenmeye turizm sektörü de güçlü şekilde dahil oldu. İran ise hiçbir zaman sanayi açısından Türkiye ile kıyaslanabilecek bir ülke olmadı. Petrol sanayi hariç. Tarım, sulama ve barajlar konusunda ise İran’ın sorunları bizzat ülkenin önde gelen simalarınca sık sık dillendirilir. İran’ın turizm gelirleri ise Türkiye’ye kıyasla son derece önemsizdir. Ayrıca, Türkiye’nin ekonomi alanındaki tavrı her zaman ne bir şekilde Batı ile iş yapma eksenli oldu. İran’da ise özellikle siyasi açıdan bu böyle olmadı. Şah her zaman Batı yanlısı oldu, Batı’yı sevdi ancak bir yandan da denge politikasını ihmal etmedi. 1979 yılından sonraki İran İslam Devrimi’nden sonra ise “Ne Şark, ne Garp, İslam Cumhuriyeti” hakim yaklaşım oldu. Zaman zaman Rusya, şu an itibarıyla Çin üzerinden ABD’ye direnmeye çalışıldı. Belli noktalarda bu durum meyve verdi. Dolayısıyla İran Türkiye’nin kendini konumlandırdığı yer açısından oldukça farklı bir ülke. Türkiye’de ABD yaptırımları birkaç nokta dışında yapısal olmazken, İran’daki ABD yaptırımlarının neredeyse tamamı yapısal oldu. Diğer bir ifadeyle, 1960 ve 70’lerdeki Kıbrıs Harekatı ve Haşhaş Krizi gibi yahut sizin işaret ettiğiniz Branson olayı gibi dönemlerde gerilen ABD-Türkiye ilişkilerinde yaptırımlar istisna normallik kaide iken ABD-İran ilişkilerinde bahusus 1979 sonrasında durum tam tersidir.

İran-ABD ilişkilerini etkileyen çeşitli nedenleri ve kırılma noktalarına değindiniz. 1979 sonrası ABD’nin genel tavrı esasen belli ancak Trump’ın çığırtkan dili ile birlikte ilişkiler daha da gerginleşti gibi. Trump öncesi dönem ile sonrası arasında keskin farklılıklar söz konusu mu? Bu saldırganlık sadece Trump’ın dilinde mi var yoksa yapısal olgular da mevcut mu?

Bu gerçekten çok iyi ve çok önemli bir soru. Nedeni ise şu: İran konusunda gelgitler yaşasa da Obama’nın dili daha farklıydı, farklı bir şahsiyetti. Değişik yollar izleyen bir ABD başkanıydı. İran’ı uluslararası sisteme entegre etmek istiyordu. Nitekim nükleer anlaşmayı imzalayan ABD başkanı olarak tarihteki yerini aldı. Trump ise birkaç açıdan avantajlı ve dezavantajlı. Dezavantajı şu: Trump sadece İran açısından değil, uluslararası camianın büyük bir bölümü tarafından tartışılan ve endişe duyulan edilen bir şahsiyet. Çok haz edilen bir isim olmadığı anlaşılıyor. Gerçi ben bunun son 5-6 aylık dönemde biraz daha düzeldiğini düşünüyorum. Avantajları ise dezavantajlarından daha fazla. Trup diyor ki: İran 2015 yılında nükleer anlaşmayı imzaladı, peki neden imzaladı? Cevabı net, çünkü İran ekonomik anlamda darboğazdaydı. Demek ki ben baskıyı biraz daha şiddetlendirirsem o anlaşmadan elde edilenden daha fazlasını elde edebilirim. Bu, ahlaki açıdan sıkıntılı bir bakış olsa da reel politika açısından anlaşılabilir bir politika. İkinci olarak ise “smart sanction” denilen “akıllı yaptırımlar” sistemi üzerinde ciddi mesai harcanmış olduğu görülüyor. ABD bu politikayla yaptırımları devreye sokmakla kalmıyor, mekanizmayı İran’ın kaçış yolu bulamayacağı ve hedefe götürecek şekilde kodluyor. Bu önemli bir durum. Yani paravan şirketler üzerinden de ticaret yapılmasının önüne geçecek hamleler yapılmış durumda. Bir yandan da ilaç ve gıda gibi kalemler yaptırım dışı bırakılarak insanı bir dramın amaçlanmadığı izlenimi veriliyor. İran ile ticaret yapan şirketlerin izlerini silme tekniklerini ABD çözmüş durumda. Geçtiğimiz günlerde İran Petrol Bakanı Bijen Namdar Zemgene bir açıklama yaptı ve o açıklamada İran-Irak Savaşı döneminden daha kötü durumda olduklarını belirtti. Çünkü o dönemde bir şekilde petrol satılabilirken, bugün ABD petrol sattırmıyor. Yukarıda bahsettiğim Cebelitarık olayı bunun bir tezahürü. Her ne kadar o olayda belirleyici olan tankerin gittiği Baniyas rafinerisinin AB yaptırımlarına tabi olmasıysa da tankeri takip ederek tespit eden ABD oldu.  Yani Trump’ın şu an yaptıkları kesinlikle kuru gürültü değil. Her alandan İran’ı sıkıştırıyor. Hatta Trump yaptıklarının karşılığını aldığını gördükçe bu durumun tonunu düşürdü. İktidara gelmeden önce İran ile ilgili çok daha kışkırtıcı ifadelerde bulunuyordu. Son dönemlerde çok fazla böyle laflar etmiyor. Çünkü artık fiili anlamda İran’ın canını yeterince sıkıyor. Tüm bunlarla birlikte ABD artık İran halkını da karşısına almak istemiyor. İran halkı ciddi bir darboğazda. İran halkını daha da karşısına almak yerine şöyle bir imaj çizmek istiyor. İran öyle bir darboğaza düşsün, bu dönemde öyle bir söylem inşa edilsin ki halk olan biten her şeyi İran yönetiminden bilsin. Bu anlamda Trump yönetiminin ülkesindeki İran diasporasından bazı isimlerden de destek aldığı aşikar. Dolayısıyla ABD’nin bu konuda artık daha dikkatli hareket ettiğini söyleyebiliriz. Trump’ın İran üzerine çizdiği politika, şu an itibarıyla kendisi açısından başarı gidiyor denebilir.

İran Devrim Muhafızları Ordusu, 20 Haziran’da Umman Körfezi’ne kıyısında “İran hava sahasını ihlal ettiği” iddiasıyla ABD Hava Kuvvetlerine ait RQ-4 Global Hawk tipi insansız hava aracının karadan havaya füzeyle vurularak düşürüldüğünü duyurmuştu. Bugün halen daha bu olayın yankıları sürüyor. Sizce ABD İran’ı tehdit etme ötesinde bir tavır geliştirecek mi?

ABD o hadiseyi biraz yumuşak geçti. Bir süreden beri devam eden gerilim sonucunda böylesi bir hareketin gerçekleşmesi sonucu zihinlerde şöyle bir soru oluştu: İran, ABD’yi savaşa mı çekmek istiyor? Eğer savaş kaçınılmazsa İran’ın savaşı şu an yapmak istediğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü İran yaptırımlardan tamamen yılmadan, tamamen ezilmeden kaçınılmaz ise bu sürece girmeyi yeğleyecektir. İran’ın çatışma yolunu tercih etmediğini yanlış anlaşılmaya mahal vermemek adına vurgulamak isterim. Ancak çatışmadan çekinmediği izlenimini vermek konusunda da son derece hassas. Dolayısıyla İran’da ABD’ye tabiri caizse biraz diş gösterelim, savaşmak istiyorlarsa görelim yaklaşımı sergileyen kesimler var. Ama birtakım gruplar da bunun aksine diplomatik ilişkilerin sonuç vereceği inancında. ABD insansız hava araçlarının düşürülmesi olayına söylem bazında sert girdi. Ama günün sonunda uluslararası toplumun İran’ın pozisyonunu kabullendiğini görüyoruz. Çünkü İran bu hamlesinin uluslararası hukuk boyutunu görsel malzemeler ve hukuki metinler üzerinden iyi savundu. Saldırı anının görüntüsünü paylaştı, hava aracının konumunu paylaştı ve kendi hava sahasında olduğunu kanıtladı. Bu kriz şu an itibarıyla aşılmış gibi görülüyor. G-20 zirvesinde Trump, İran’ın anlaşmak istediğini söyledi ama İran’dan bu konuya ilişkin net bir mesaj gelmedi. Burada iki yol var: birincisi düşük bir yoğunlukta gerilim sürer ve bu arada anlaşmanın girizgahı hazırlanır; ikincisi, ABD’nin artık görmezden gelemeyeceği bir oldubitti olabilir. Ama şu anki izlenim ABD’nin 20 Haziran’daki mevzunun üzerini örttüğü yönünde.

ABD-İran geriliminde Türkiye nasıl bir tutum sergiliyor? Siz bu tutum hakkında neler düşünüyorsunuz?

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bir sözü var. Onu son dönemlerde çok sık dile getiriyorum. Nisan ayında ABD, Devrim Muhafızlarını terörist ilan ettiğinde Çavuşoğlu dikkat çekici bir açıklama yaptı ve mealen şunları söyledi: “İran’ın Devrim Muhafızları Ordusu’nun Suriye’deki tasarruflarında biz de rahatsızız ama bu sorun böyle çözülmez”. Türkiye’nin ABD- İran ilişkilerine dair pozisyonu tam olarak bu. Şunu diyebilirim: Türkiye de neredeyse ABD’nin İran hakkında rahatsız olduğu birçok konuda rahatsız. Yemen, Suriye, Irak ve Körfez’deki gerilim dahil belirli alanlarda kaygılar aynı değilse de benzer. Fark Türkiye’nin sorunların çözümüne yaklaşımında ortaya çıkıyor. Yangın benzin dökülerek söndürülemez. Türkiye birkaç açıdan bölgede patlak verecek olası bir yeni çatışma cephesinden rahatsız. Birincisi, Suriye benzeri bir göç dalgasının ülkemize gelmesi elbette arzu edilecek şey değil. İran’da bu tarz bir yerinden olma hususunda maalesef zemin uygun görünüyor ve insanların Suriye yahut Yemen’dekine benzer bir dramla karşı karşıya kalması her açıdan vahim olur. İkincisi ise, her şeye rağmen İran ile Türkiye, Rusya’nın da bulunduğu bir zeminde Suriye konusunda çözüm arayışını sürdürüyor. Bu ve benzer nedenlerden dolayı Türkiye konu üzerine oldukça hassas davranıyor. ABD’nin bu meyanda Türkiye’nin önemini fark ettiğini düşünüyorum. Endişem ise Körfez’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta İsrail gibi devletlerin durumu kapsamlı değerlendirmiyor olma riski. Türkiye’nin son dönemlerde tüm taraflarla yalnızca İran konusunda değil bütün bölgesel konularda hassas bir diplomatik süreç yürüttüğü görülüyor.

Değerli paylaşımlarınız için çok teşekkür ederiz

Rica ederim, ben teşekkür ederim.

Cevaplayan Hakkında
Serhan AFACAN

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Tarih Bölümü’nde akademik çalışmalarını sürdüren Dr. Öğr. Görevlisi Serhan Afacan Leiden Üniversitesi İran Çalışmaları bölümünde başladığı yüksek lisans eğitimini tamamlayıp aynı üniversiteden doktora derecesini aldı. Çalışmalarında modern İran tarihi, İran’da toplumsal hareketler, devlet-toplum ilişkileri ve güncel İran siyasetine yoğunlaşan Serhan Afacan iyi derecede İngilizce, Farsça ve Arapça bilmektedir. Aynı zamanda İran Araştırmaları Merkezi(İRAM) Genel Yayın Yönetmeni olarak çalışmalarda bulunmaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun