İlkin Başar Özal’la ‘Kısa İkinci Dünya Savaşı Tarihi’ Üzerine

Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı üzerine önemli çalışmalarda bulunan, uyguladığı metotla tarih anlatıcılığına yeni bir soluk getiren tarihçi İlkin Başar Özal ile yeni çıkan “Kısa İkinci Dünya Savaşı” adlı kitabı üzerine konuştuk. İkinci Dünya Savaşı üzerine çalışmanın zorlukları ve önemi üzerinde duran Özal, kitabın detayları hakkında bilgi verdi.

İlkin Başar Özal’la ‘Kısa İkinci Dünya Savaşı Tarihi’ Üzerine Avrupa’da savaşı kazanan Londra ile Paris’in savaşı kaybeden Berlin’den farkı yoktu.

Hocam öncelikle hayırlı olsun. Yeni bir kitapla tarih okurlarının karşısındasınız. Kısa Birinci Dünya Savaşı Tarihi kitabınızın ardından,  Kısa İkinci Dünya Savaşı Tarihi kitabınızla da savaş tarihi anlatıcılığına yeni bir soluk getirdiğinizi söylemek mümkün. Bu yönüyle okurlarınızdan nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

Tabi kitap çıkalı çok kısa bir zaman oldu ama, bu kısa zaman içerisinde kitabı edinen kişilere baktığımızda şöyle geri dönüşler var: Birincisi; içerisinde İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye diye bir bölümün olmasını isteyen bir grup var. Hatta onlardan bazılarına cevap olarak şunları ilettim; genel bir dünya savaşı tarihi anlatıyorsanız içerisine koyacağınız her şeyi genel sistemde ele almanız lazım. Oraya koyulacak bölüm İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye olamazdı. Ancak şu olabilirdi; İkinci Dünya Savaşı’na girmemiş ama bundan etkilenmiş devletler olarak ayrı bir başlık hazırlanabilirdi. Esasen öyle de yaptım, fakat olay öyle bir noktaya geldi ki Türkiye, İspanya gibi devletlerin bir araya gelmesi kitabın hacmini korkunç boyutlara ulaştırdı. Biz de bu durum üzerine konuyu ayrı bir kitap olarak ele almaya karar verdik. İkinci nokta; özellikle kitabın savaşı cephe cephe ele alması üzerine. Birçok okur bundan memnun kalmış ki Kısa Birinci Dünya Savaşı kitabım da cephe cephe anlatıma dayanıyordu. Bu kitapta da bir cepheye girip, bu cepheyi başından sonuna kadar inceleyebiliyorsunuz. Bu da okurları rahatlatan bir durum oldu. Almanya ile Rusya’nın yapmış olduğu mücadeleyi, önce geri çekilen Rus askerinin sonrasında toparlanıp Berlin’e girmesine kadarki süreci tamamen görebiliyorsunuz. Bu da ister Rus tarafı olun ister Alman tarafı olun yaşanılan süreci tamamlayıcı bir anlayış ortaya koyuyor. Araya bağlantıyı koparacak başka şeyler girmiyor. Tabi içerisinde atıflar var. Bir tarafta bir harekat gerçekleşince diğer tarafta nelerin olduğunu biliyorsunuz. Üçüncü olarak ise, şu şekilde bir eleştiri geldi ki bu benim beklediğim yönde bir eleştiriydi: İkinci Dünya Savaşı dendiği zaman genel olarak çalışmak hayli zor. O yüzden de insanlar kendilerini belirli konular üzerinde geliştirme çabası içerisinde girdiler ki bu kayda değer bir yaklaşım. Ben İkinci Dünya Savaş’ına bu denli derinlemesine hobi olarak ilgilenen insan sayısının bu kadar fazla olduğunu tahmin etmiyordum. Kitabı okuyup sahiplenen ve ilgilenen insan sayısının fazla olması gerçekten mutluluk verici. Mesela bir okur, tam beş sayfa Alman-Rus ittifakı ile ilgili ek bilgi gönderdi. Tamamında dipnot mevcuttu. Dolayısıyla ilk bakışta bu kitabın merak uyandıran bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Metodolojisiyle de insanların ilgisini çeken bir kitap. Bu kısa zaman içerisinde üzerinde durduğum bu üç noktadan geri dönüşler aldım.

İkinci Dünya Savaşı’na dair çok yakın zamanda araştırmalar yapıp konuyla ilgili kitap çıkartan biri olduğunuz için birinci ağızdan öğrenmek isterim. İkinci Dünya Savaşı üzerine araştırma yapan tarihçileri siz başta olmak üzere en çok zorlayan husus nedir?

Şimdi burada iki tane önemli nokta var. Birincisi biz Birinci Dünya Savaşı’nı yaşamış bir toplum olduğumuz için o savaşla alakalı elimizde dokümanımız ve birinci el kaynağımız çok fazla. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili çalışıyorsanız birincil kaynağa ulaşmakta ister istemez birtakım güçlüklerle karşılaşıyorsunuz. İkinci Dünya Savaşı ile ulaşabildiğiniz kadar birincil kaynaklardan ve birincil kaynakları kullanmış ikinci el kaynaklardan faydalanmak durumunda kalıyorsunuz. Ancak yazılan kitaplar hep bir bakış açısını ön planda tutuyor. Bu nedenle bilgilerin güvenli ve tutarlı olması açısından sürekli şüpheci yaklaşmanız gerekiyor. Kitap içerisinde çok ciddi sayıda bibliyografya olmasının nedenlerinden biri de bu. Bu nedenle ikincil kaynakların içerisindeki bilgilerden yararlanacaksam mutlaka karşılıklarının nerelerde ve nasıl kullanıldığına baktım. Özelikle de şuna dikkat ettim; bir kitabın dipnotundan hareket ederek başka bir kitaba ulaşıp, oradan başka bir kitaba ulaşmaktan ziyade, aynı konu üzerinde birbirini etkilemeyen kitaplara bakmaya çalıştım. Bu durum doküman bulma ve değerlendirme noktasında bir zorluk olarak karşıma çıktı. Şunu da belirtmeliyim ki yaklaşık 20-25 senelik bir birikimin ürünü olan bir kitap. Çok uzun zamandır sürdürdüğüm okumalarımın ve birikimlerimin bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkan bir eser. İkinci olarak ise, savaşın geneline baktığımızda yaşanılan o kadar çok şey var ki, bunları bir araya getirdiğinizde bir özetleme yapmanız kaçınılmaz hale geliyor. O özetlemenin içine girdiğiniz zaman da herkese doyurucu bir öz vermek için daha fazla çaba sarf etmeniz gerekiyor. Bu zahmete girdiyseniz, cephe cephe yazıyorsanız şöyle bir handikap karşımıza çıkıyor; savaşın başından sonuna kadar devam eden bazı süreçler var. Mesela 1940’tan 1945 yılına kadar devam eden bir Fransız direnişi var. 1941 yılından sonra çıkan ve Avrupa’nın geneline yayılan partizanlar var. Karneyle yemek satışı, petrol krizi, casusluk faaliyetleri, sabotajlar vs. tamamı savaşın geneline yayılmış durumlar. Hal böyle olunca cephe cephe çalışma sürecinde bu bilgileri de doğru bağlantılarla serpiştirmek gerekti. Dolayısıyla farklı zamanlara, farklı coğrafyalara, farklı cephelere ve farklı savaşlara yayılan bir bütün olarak karşımıza çıkan İkinci Dünya Savaşı’na dair bilgileri bir araya getirmek zor oldu diyebilirim. Bu nedenle bu ana kitabın arkasından dört tane destek kitabı hazırlamayı planlıyorum.

kştap

İkinci Dünya Savaşı her ne kadar bir bütün olarak ele alınıp tek bir savaş izlenimi uyandırsa da çok sayıda savaşı bünyesinde barındıran bir süreç. Bu yönüyle çok sayıda denklemi bünyesinde barındıran bu savaş sürecini ana hatlarıyla tek bir kitap olarak ele almak İkinci Dünya Savaşı’nı anlamak isteyenlere sizce nasıl bir avantaj sunuyor?

Bu kitabı dallanıp budaklanacak bir ağacın kökü olarak kabul edebilirsiniz. Kitabın içerisinde girdiğinizde savaşa dair hemen hemen her şeyden haberdar oluyorsunuz. Dolayısıyla bu haberdar olma durumuyla birlikte kitap okurlara şöyle bir avantaj sunuyor: Kitap içerisinde yer alan bilgiler sayesinde olayların örümcek ağı misali birbirlerine olan bağını geniş bir perspektiften görebiliyorsunuz. İkinci olarak da her konunun kendi içerisindeki özel durumunu görmeniz mümkün. Kitabı okuyan herhangi bir okurumuz, kitabın içerisinde bulunan Monte Cassino’da geçen muharebeleri gördüğünde, olaya dair merak uyandıracak ve kendisinde merak uyandıran bu konuya dair altyapı oluşturacak bir birikimle karşılaşıyor. Dolayısıyla genel bir okuyucu da olsanız, derinlemesine akademik çalışma yapan biri de olsanız kitap size savaşın genel ve özel hususlarına dair veri tabanı sağlıyor. Mesela şu çok ilginç bir durumdu benim için: Denizcilik sektöründe tanınan bir isim olan bir dostum, bu kitabı eline aldığında ilk baktığı yer Pasifik Savaşları oldu. Bu noktada yaptığı yorum ise, “Pasifik savaşlarında ABD ve Japonya’ya ait stratejileri ve sürece dair olguları ilk defa bir Türkçe eserde bu kadar detaylı gördüm” oldu. Yani daha spesifik bir konuya değinmek isteyen bir araştırmacı da bu kitapta bir ön altyapı bulabiliyor, genel bir okuyucu da. Diğer yönüyle de kitap salt bir savaş anlatısından ziyade, senaryovari bir yapıda ilerliyor. Bu yönüyle kitabın okuyucu zihninde somutlaşması kolaylaşırken, içerisinde verilen derin dipnotlarla da araştırmacılara önemli bilgiler sunuyor. Özellikle kitabın arka bölümünde yer alan geniş bibliyografyayı incelediğinizde dahi alanla ilgili önemli bir literatür birikiminin ortaya konduğunu görmüş olursunuz.

Hocam buna çok kısa değindiniz ama ben konuyu biraz daha açmak istiyorum. Kitabınızı incelediğimizde gözümüze çarpan ilk unsur, birçok tarih kitabından farklı olarak olaylar kronolojik bir sırayla ilerlemek yerinde, olay olay, cephe cephe anlatılmış durumda. Bu yöntemi seçmenizin özel bir nedeni var mı?

Az önce İkinci Dünya Savaşı’nı birçok cephede cereyan eden olayların toplamı olarak ifade etmiştim. 1939 ve 1941 yılları arasındaki süreci kronolojik göstermeniz işinize yarayan bir şey. Çünkü çarpışmanın gerçekleştiği dar bir alanda,  yer açık ve net bir şekilde ortada. Almanya Polonya’ya giriyor, Rusya’da Polonya’ya giriyor. Ardından Polonya’yı aralarında paylaşıyorlar. Ardından ise Almanya Norveç’e gidiyor Rusya ise Finlandiya’ya gidiyor. Oralar tamamlandıktan sonra Almanlar batıya dönüyor, Fransa’ya girerek altı haftada Fransa’yı ele geçiyorlar. Daha sonra ise Britanya’ya karşı sürekli devam eden bir hava harekatı gerçekleşiyor. İngiltere’yi ele geçiremeyen Hitler, bu kez doğuya dönüp Rusya’ya karşı harekete geçerek Barbarossa Harekatı’na başlatıyor. Aynı dönemde Japonlar Pearl Harbor’a saldırarak olayın boyutunu farklılaştırıyorlar. Bu sırada İtalyanlar Kuzey Afrika’ya girmiş vaziyette, Balkanlar üzerinde hak iddia etmeye başlıyorlar ve 1941’den sonra birdenbire olayın coğrafyası genişliyor. Bu genişleyen coğrafya içerisinde siz 1942 yılını anlatmaya kalktığınızda işler daha da karışıyor. 1942 yılının dönüm noktası sayılacak üç tane önemli olayı var. Almanlar Stalingrad’da Ruslar tarafından Afrika’da ise El Alamein Muharebesi’nde İngiliz Milletler Topluluğu tarafından durduruluyor ve ABD Pasifik’te Midway Muharebesi’nde dört uçak gemisini batırdıkları Japonya’ya ağır bir darbe indiriyor. Bu durum karşınıza en basitinden üç cephe çıkartıyor. Dolayısıyla sizin anlatımda cephe cephe dolaşmanız gerekiyor. Kronolojik gitmek bazen olayların geçiş sırasını anlamamız adına işe yarayabilir. Ancak bu kadar geniş bir coğrafyada insanın olaylara odaklanarak devam etmesini de engelleyen bir durum. Dolayısıyla ben okuyucunun bir cephe içerisinde olaya tamamen konsantre olarak, olayın içerisine çekmeye çalıştım. Mesela, 1939 yılında Almanların giriştiği Yıldırım Harekatı’nın 1945 yılına geldiğinde olayların nasıl tersine döndüğünü rahatlıkla görebiliyorsunuz. Aynı şekilde 1941’den 1945’e kadar Almanlar ile savaşan Rusya’nın durumunu görebiliyorsunuz. Bu metodolojiyi kullanmamdaki bir diğer amaç ise, araştırmaya yönelen kişinin, kitap içerisinde sunulan cephe ve olaylar üzerinde uzmanlaşmasına destek olmasıydı. Örnek vermek gerekirse, tank üzerinde yoğunlaşan bir araştırmacı, tank kullanımının sadece Avrupa ile Afrika muharebeleri ile sınırlı kalmadığını Pasifik Savaşı’nda da tankların etkin bir şekilde kullanıldığını görebiliyor. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında cephe cephe ve olay olay anlatmak, okurlarda olayları anlama sürecine katkıda bulunduğu gibi, araştırmacıların belli konular üzerine yönlenmesi noktasında da katkı sağlayacak nitelikte.

lll

Kitabın hemen ilk bölümünde Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan antlaşmalara atfen “Barışı Katleden Barışlar” gibi oldukça vurucu bir ifadeyle adlandırılan bir bölüm yer alıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda da hesaplaşma tam olarak tamamlanmadığından dünya iki kutuplu bir düzene girdi. Her ne kadar SSCB yıkılmış olsa da o süreçten kalan antlaşmaların ve anlaşmazlıkların uluslararası boyutta bir savaşa neden olacağını düşünüyor musunuz?

Birinci Dünya Savaşı’nda antlaşmalar yapıldığında silahlar susmuştu ama savaş henüz tamamlanmamıştı. Mücadele eden devletler belki kenara çekilmişlerdi ama savaşın net ve kalıcı bir şekilde çözüme kavuşturulduğu bir oluşum göremedik. Birinci Dünya Savaşı her ne kadar “bütün savaşlara son verecek savaş” olarak adlandırılsa da sürecin hiç de öyle olmadığı ortada. Bir tarafta 1917 Ekim Devrimi’nden sonra devam eden bir Bolşevik yükselişi varken, diğer tarafta devasa sömürge imparatorlukları var. Dönemin en önemli devletlerinden Osmanlı Devleti ile Avusturya-Macaristan ortadan kaldırılmış durumda, bu coğrafyalarda yapay devletler oluşturuluyor ve çok sayıda da etnik hareketlenmeler söz konusu. Bunun yanı sıra bir daha harp çıkarmaması adına Almanya’ya korkunç denilecek seviyede ekonomik baskı uygulandı. Netice itibariyle, Birinci Dünya Savaşı geriye üç tane problemli devlet bıraktı. Onuru ve gururu kırılmış bir Almanya, umduğunu bulamayan bir İtalya, savaşta sadece dört ay kaldığı için Batılı müttefikleri tarafından dışlanmış bir Japonya. Bütün bunları bir araya getirip, üzerine bir de ekonomik buhranı eklersek savaşın kaçınılmaz hale geldiğini görürüz. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ise şu durumla karşılaşıyorsunuz: Avrupa’da savaşı kazanan Londra ile Paris’in savaşı kaybeden Berlin’den farkı yok. Doğal olarak savaştan güçlü çıkan Ruslar ile kendi topraklarında savaşı yaşamayan ve bu süreçte endüstrisini korkunç derecede ilerleten ABD var. Bu durum ise savaşın sonunda dünyayı iki kutuplu bir sisteme götürdü. Bu noktada Wiston Churchill’in 1946 yılında Westminster College’da  yaptığı konuşma oldukça önemlidir. Churchill orada iki tane terim kullandı. İlk olarak Demirperde terimini kullanarak, “Avrupa’nın doğusuna bir Demirperde inmektedir ve o Demirperde’nin arkasında kalan devletler Rus etkisinde olacaktır, bu nedenle de burada büyük bir problem yaşanacaktır” demiştir. İkinci olarak da Avrupa’nın bu savaş sonrasında aralarındaki tüm düşmanlıkları bırakarak bir araya gelmesi şarttır der. Bu laf ise Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun kurulmasından günümüzdeki Avrupa Birliği’ne uzanan bir sürecin yol haritası oldu. Bu durum iki kutuplu sürecin içerisinde bizlerin üçüncü bir dünya savaşı yaşamamamızın nedeni olarak farklı coğrafyalarda cereyan eden Kore ve Vietnam savaşlarının “küçük depremler olarak enerji boşalması sağlayıp büyük bir depremi engelleyen bir rol üstlendiğini” söyleyebiliriz. İkinci Dünya Savaşı’nın ardındaki bu kırıntılar günümüze kadar ulaştı. Bu sürecin üçüncü dünya savaşına neden olup olmama noktasında cevap vermek ise esasında benim işim değil gibi duruyor. Bu noktada belki uzun vadeli planlar yapan uluslararası politika uzmanının alanına gireceğim ama şunu söyleyebilirim: Üçüncü bir savaş olasılığına baktığımız zaman benim önüme çok ciddi iki parametre çıkıyor. Bunlardan ilki siyasi yapılar arasındaki bir çatışmadan ziyade, siyasi yapılar ile uluslararası şirketler arasında yaşanma durumunun olasılığını öngörüyorum. İkincisi ve bence daha önemlisi gelişen teknolojik ilişkilerle alakalı olanıdır. Şu an dördüncü sanayi devrimini yaşıyoruz. İlk üç sanayi devrimi döneminde insanlık ile makine arasında akıl, zihin, mantık ve zeka bizdeyken, dördüncü sanayi devrimi dönemde ise tüm bu olgular makineye aktarılmaya başlandı. Dolayısıyla biyogenetik ile bilişim teknolojisi bir arada ilerliyor. Yani ilk üç dönemde insanda olan koz, artık makinelerle paylaşılmak durumunda. Bu noktada, zekaya sahip bir makine bir gün siz ile kendisi arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında neyi seçecektir, bu önemli bir soru.

Hocam son olarak Beyaz Tarih okurlarına iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Birincisi okurlar Beyaz Tarih’in değerini bilmeliler. Gerek siz Beyaz Tarih çalışanlarından ve gerekse de Beyaz Tarih okurlarından özellikle rica ettiğim bir husus var. Bilgi paylaşılarak çoğalan bir şeydir. Beyaz Tarih sadece okunarak değil, aynı zamanda katkı sağlanarak de geliştirilmesi gereken bir platform konumunda. Beyaz Tarih’e küçük bir tavsiyede bulunmak isterim. Her yıl kurulacak bir yayın kurulu eşliğinde gönderilen makalelerden kalıcı bir kitap ortaya konulması. Böyle bir çalışma Beyaz Tarih ve okurları için ömürlük bir ağaç niteliğinde olacaktır. Ben inanıyorum ki Beyaz Tarih, gerekli desteği gördüğü takdirde uzun vadede güven veren ve akademik çalışmalara referans olacak çok daha önemli bir yapıya dönüşecektir. Tarihin, birbirimize üstünlük sağlamak için kullanılan bir alan olmaktan çıkartılıp bizim birlik ve beraberliğimizi sağlayacak, geçmişimizi paylaştığımız, bugünümüzü ve geleceğimizi şekillendirmemize katkı sağlayacak bir platforma dönüştürülmesi lazım. Bu açıdan Beyaz Tarih gibi oluşumlar bu doğrultuda önemli rol taşımaktadırlar.

Hocam değerli önerileriniz ve paylaşımlarınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun