Gülsüm Polat ile dost ve düşmanlık söylemi arasında Türk-Arap ilişkileri üzerine söyleşi

"Geçmişin izlerini devletler üzerinde taşır. Bazen karamsar izlerdir bunlar. Bazen milletleri gururlandıran hatıralardır. I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yılları Türk-Arap ilişkilerinde bu iki özelliği de barındıran anlara şahitlik etmiştir. Medine’yi müdafaa eden Fahreddin Paşa’nın savunması bir gururdur Türk tarafı için. Buna karşılık Şam’a isyancı Arap ordusunun Faysal idaresinde ve İngiliz desteğiyle girişi karamsar bir hatıradır yine Türk tarafı için. Her ne kadar Arap milliyetçiliği açısından bu isyan ve ardından gelen askeri başarılar bir milliyetçilik zeminine oturtulmak istenmişse de tam anlamıyla bir millet ve vatan toprağı yaratmanın çok daha uzun zaman ve çabayla gerçekleşebileceğini günümüzde bölgede yaşananlar tekrar hatırlatıyor… "

Gülsüm Polat ile dost ve düşmanlık söylemi arasında Türk-Arap ilişkileri üzerine söyleşi Gülsüm Polat: I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yılları Türk-Arap ilişkilerinde iki taraf için de gurur ve karamsarlığı barındıran anlara şahitlik etmiştir.

Hocam öncelikle teşekkür ederiz. Okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Elbette. Lisans, Yüksek Lisans ve doktora Tarih alanından olan bir akademisyenim. Lisans eğitimi Eskişehir Osmangazi, Yüksek lisans araştırma görevlisi olarak göreve başladığım Dumlupınar Üniversitesinden. Doktoramı Gazi Üniversitesi’nde 2011’de tamamladım. Doktora çalışmalarım esnasında İngiltere’de Cambridge University, The Newnham Colllece bünyesinde bulunan The Skilliter Centre for Ottoman Studies bünyesinde misafir araştırmacı (visiting scholar)olarak bulundum. 2012 yılından itibaren Dumlupınar Üniversitesi’nde görev yapmaktayım. 2017’den itibaren aynı üniversitede doçent olarak görev yapıyorum. Çalışma alanım en genel ifadesiyle 1909’dan 1930’ları içine alan son dönem Osmanlı erken Cumhuriyet dönemi. Spesifik anlamda I. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin savaş performansı özelikle Arap coğrafyasındaki son periyodunu inceliyorum. Teşkilat-ı Mahsusa’nın Mısır ve Arap coğrafyasındaki faaliyetleriyle ilgileniyorum. 1914-1923 süreci devlet-toplum ilişkileri yine çalıştığım konulardan diyebilirim.

Bu eserin hazırlanma süreci nasıl oldu?

Çalışmanın zihinsel arka planı bir hayli eski aslında. Doktora yıllarından itibaren yavaş yavaş böyle bir çalışmayı inşa edecek fikri ve arşiv-materyal birikimini sağlamaya çalıştım. Yazmaya başlamam sanırım 2013’e tesadüf ediyor. Araya bazen kısa aralar girdi. Aslında I. Dünya Savaşı ile ilgili çalışırken bu sürecin pek çok bilinen dışında detay barındırdığını tespit etmiştim ama bu bilgilerin derinleştirilmeye ihtiyacı vardı. Dünya Savaşı sonrasında Anadolu’da Milli Mücadele’nin yaşandığı dönemde de eski Osmanlı Arap toprakları ile ilgili bilgiler parça parça bilinmesine rağmen sürecin 1914’den ve hatta daha geriden alınıp Lozan’a kadar bir bütün olarak ele alınmadığını fark ederek çalışmayı yazmak istedim. Biliyorsunuz son dönem Osmanlı ve Milli Mücadele tarihi ile ilgili yapılacak çalışmalarda arşivler büyük önem taşımakta ben de bu amaçla arşivlerin kapısını sık sık çaldım. ATASE, BOA, TİTE diğer taraftan İngiltere’deki arşivlerden aldığım kayıtlar… Arap tarihi ile ilgili ayrıca özellikle Batı literatüründe çok önemli eserler var. Kısacası benden önce yazılmış literatürün sağladığı-atladığı katkı ve noktaları tespitle uğraştım. Hepsi bir aşamaydı. Elbette tasnif önemli bir aşama bizim çalışmalarımızda. Bu işin çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Yazarken bile bilgi edinme süreci revize olabiliyor.

Çalışmayı zengin kılan taraflardan birisi de İngiltere’de geçirdiğim zaman oldu. Sadece arşivlerde değil aslında kütüphanelerde bir hayli zamanım geçti. Belgeleri okurken İngiliz karar alma mercilerinin davranış özelliklerini de gözlemeye çalıştım. Bu anlamda bir ülkenin arşiv kayıtlarının uzaktan edinmekle orada bulunarak elde etmek arasında fark olduğunu düşünüyorum. Kültürü gözlemlemek, tanımak önemli. En nihayetinde bu çalışma ortaya çıktı.

gülsüm polat türk arap ilişkileri kitap
 

Eserin hazırlanmasında hangi arşiv ve kaynaklardan yararlandınız?

Arşivler önemli. Ben en çok arşiv kayıtlarına önem veriyorum. Belki bu anlamda bazı eleştiriler olabilir. Arşiv kayıtları olaylar olup biterken yazılmıştır. Geleceğe not düşmek gibi derdi yoktur kısacası. 2020’de birisi beni okursa şöyle anlasın diye yazılmamıştır. Hatıratlar, gazeteler hepsi önemli lakin en önemlisi arşiv kayıtları. Elbette bu biraz da çalışmanın konusu ile alakalı. Sıradan erin olaylar karşısında ne hissettiğini arşiv kayıtlarında görmeniz neredeyse imkansızdır. Hatıratlara bakmanız gerekir. Ama devletler arası ilişkileri belirleyen kararların alınma aşamasında önceliğiniz belgeler oluyor. Ben de bunu düşünerek Arşivlerle başladım. ATASE ile tanışmam 2006’ya yani doktora yıllarına denk geliyor. 2006-2007’de neredeyse bir memur titizliğiyle gidip geldim bu arşive. Pek çok kişi bu günlerini biraz hayıflanarak anlatsa da ben orada çalışma imkanına sahiptim ve bunu takip eden yıllarda da aralıkla devam ettirdim. Bu arada BOA tahmin edersiniz ki inanılmaz bir veri kaynağı insan kendisini bazen kaybolmuş hissedebiliyor. Yine TİTE Arşivi önemli bir veri kaynağıydı. Burada karşınıza çıkan Türk makamları ile ilgili kayıtları gördükçe bir de karşı tarafın kayıtlarının incelenmesi gerektiğini fark ediyorsunuz. Buda sizi İngiliz arşiv kayıtlarına sürüklüyor. İngiliz yazılı kültürü çok gelişmiş olduğu için özellikle resmi makamlar genel itibariyle her şeyi rapor etmeyi ve detay vermeyi ihmal etmiyorlar. Bu durum İngiliz milli arşivlerinden karşınızdan inanılmaz bir kayıt envanteri ile karşı karşıya bırakıyor. Eğer sondajlama çalışmayı sevmiyorsanız ki ben genelde bunu yapmam, arşivde çok zorlu bir süreçle karşı karşıyasınız demektir. İngiltere’de ben Churchill’in kişisel evraklarını barındıran ve bugün Cambridge University bünyesindeki Churchill College’de bulunan arşivde çalıştım. Her aşaması çok şey kattı. İngiltere’de karar alıcıların evrakları genelde aileler tarafından iyi muhafaza edilip erken bir dönemde çeşitli üniversite ve kurumlara bağışlandığı için ülkenin dört bir yanında bulunan ve önemli şahsiyetlerin evrakının olduğunu farkettiğimde açıkçası işim biraz daha zorlaştı. Örneğin ünlü Doğu uzmanı Mark Sykes’ın evrakı Oxford University’deki St. Anthony College bünyesindeki arşivdeyken 1914’de Hindistan genel Valisi olan Lord Hardinge’nin evrakı Cambridge University Kütüphanesindedir. Bu arşivlerde çalıştım.

Arap Milliyetçiliğinin ortaya çıkışında neler etkili olmuştur?

Milliyetçilik çok efsunlu bir rüzgâr. Ondan nasibini tüm milletler aldı. Arapların bu rüzgârdan etkilenmemesini bekleyemezdik. Ama kaynaklar çok çeşitlidir. Din bir temel argüman mı yoksa İslamiyet bir tarafa Arap ulusu bir bütün arz eder mi hepsi büyük tartışma konuları olmuştur. Bunlar içerisinde Osmanlı Devleti’nin hakim olduğu coğrafyada en önemli kırılma noktalarının başında bu milliyetçilik anlayışının Osmanlı “boyunduruğundan kurtulmak” ile ilgili otaya çıkması olmuştur. Bölgeden olmayan aktörlerin etkisi olmakla beraber meseleyi sadece dışardan gelen etki/kışkırtma olarak bakmak da konuyu fazlaca basite indirgemek olur.

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi Arap Yarımadası’nda nasıl bir etki yaptı?

Biliyorsunuz Osmanlı Devleti’nin temel savaş propaganda söylemi Cihad-ı Ekber idi. Bu söylem tüm İslam tebaayı ilgilendirmekteydi. Lakin  bu çağrı aynı zamanda zorlayıcı bir talepti. Sağlıklı her erkek halifenin bayrağı altında savaşa katılmaya çağrılıyordu. Bu çağrıya olumlu cevap veren az sayıda kişi olacaktı zira dünyevi motivasyonlar daha ağır basacaktı. Şerif Hüseyin cihadı ekber ilanından memnun olmamıştır. İbn Reşid desteklemiş görünmektedir.

Şerif Hüseyin’in İsyanın tertiplenmesi ve gelişen süreç hakkında neler söylersiniz?

İsyan bana kalırsa her ne kadar savaşın öncesine dayanan bir geçmişe sahipse de savaş içerisinde gelişmiştir. Milliyetçilik akımının yani Arap milliyetçiliğinin ulaştığı nihai bir nokta değildir. Türk ordusunun iki ateş arasında kalması ile ilgili olarak isyana katılan kabileler sorumludur. Ama tüm Araplar isyan etmiştir demek Osmanlı ordusunun savaş performansına destek veren Arap kabilelerinin yaptıklarını görmezden gelmek olur. Her şeye rağmen isyan tüm psikolojik ve fiziki bağları değiştirmiştir.

Şerif Hüseyin isyanından haberdar olan Osmanlı Devleti nasıl bir önlem aldı ve nasıl mücadele etti?

Aslında önce olayı bir fesat hadisesi şeklinde aşağıya çekmeye çalışılmıştı. Uzlaşma ve olayın lokal kalması için yapılan girişimler başarısız kalıyor. İsyancı Arap ordusunun kısa sürede ele geçirdiği Mekke, Cidde, Taif ve Vech gibi şehirler Osmanlı Devleti açısından büyük bir kayıplardır. Şerif’in isyan beyannamesini boşa çıkarmak için azledip yerine Şerif Ali Haydar’ın gönderilmesi de alınan önlemlerdendi. 1917 sonrasında ise Faysal Bey ile temas kurma girişimlerinin devam ettiği görülmektedir.

şerif hüseyin
[Şerif Hüseyin 1853-1931]

İngiltere’nin Yahudiler için bir vatan yaratma projesinden bahseder misiniz?

Uzun bir arka planı olan proje Balfour Deklerasyonu ile önemli bir aşama kaydediyor. Ancak bu vatan yaratma söyleminin uzun vadeli sonuçlarının İngiltere’nin hayal ettiğinden de daha karmaşık bir hal aldığını belirtmeliyim. Bugün de bölgede devam eden sorunların arka planında tarihsel süreçler var.

Milli Mücadele döneminde Türk Arap ilişiklerinde nasıl bir etkileşim oldu?

Milli Mücadele yıllarında bu ilişkiler tamamen kesintiye uğramamıştır. Özellikle sınırı oluşturan bölgelerde sınır geçişkenliği oldukça faal bir biçimde devam etmiştir. Mustafa Kemal Suriye ve Irak’ta olan bitenle yakından ilgilenmiş, zaman zaman Arap Kuvayı Milliyesinin mücadelesinin başarısı halinde Konfederasyon gibi bir idarenin düşünülebileceğini ifade etmiştir. Lozan Antlaşması sonrasında fiili anlamda buradaki tüm hükümranlık haklarının (Musul ve Hatay ile ilgili durum bir yana bırakılırsa) resmen sona ermesi ile artık komşu devletlerle ilişkiler olarak ilişkiler şekillendirilmiştir.

Türk Irak sınırının oluşmasında aşiretlerin rolü ve tutumu ne olmuştu?

Aşiretler oldukça faal ve aslında sadakat ve otorite için bu yapılar çok önemli. Elbette Osmanlı hakimiyetinin devamı hususunda çabalayan aşiretler bir hayli var. Ancak Faysal’ın Arap devletine tabiiyiz deyip suiistimal yapan aşiretler de göze çarpıyor. Bu aşiretlerin örneğin Suriye bölgesinde Fransız işgal kuvvetlerine yönelik nizami olmayan hareketlerinde Türk askeri üniforması giymeleri gibi hususlar göze çarpıyor. İmparatorluk sınırlarının kolaylıkla netleşmediği bu süreçte sınırı oluşturan aşiretlerin de hareketleri oldukça değişken.

Yemen boşaltıldıktan sonra ilişkiler nasıl devam etti? İmam Yahya ile Ankara ve İstanbul Hükümeti arasında ilişki sürmüş müdür?

Yemen gerçekten çok ilginç bir şekilde Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerinde adı isyanlarla anılmış ve pek çok Osmanlı askerinin hayatına mal olmuş bir bölgedir. Ancak I. Dünya Savaşı sırasında İmam Yahya Osmanlı Devleti’nin bölgedeki askeri harekatlarına destek verdiği gibi mütareke sonrasında da diyalog özellikle Mahmud Nedim Bey vasıtasıyla sürmüştür. Hatta Mahmud Nedim Bey İmam Yahya’nın Ankara Hükümeti’ne bağlanmak yolunda isteklerini bildirmişse de Ankara Hükümeti ve TBMM bu isteklerin duygusal tepkilerden ibaret olduğunu öngörmüştür. Nereden bakılırsa bakılsın yakın tarihin izleri zihinlerde hala canlıdır ve Yemen hala “gidenin gelmediği” belde olarak hatırlanmaktadır.

Lozan’da Arap Coğrafyasına dair nasıl kararlar alındı?

Lozan Antlaşması fiili durumu hukuki açıdan belirledi aslında. Türkiye Büyük Niller Meclisi tüm hükümranlık haklarından hukuken vazgeçti. Arap Yarımadası ve Mısır’ın savaş yıllarında geçirdiği tüm fiili statü değişiklikleri hukuki bir zemine oturmuştur. Tabi burada en dikkat çekici istisna Musul ile ilgilidir. Arap Yarımadası’nda savaş yıllarının bakiyesi kimi sorunlar da Türkiye’nin istediği biçimde kapatılmıştır. Bunların başında da kutsal emanetlerin iadesi talebi vardır. Türkiye bunların halifenin koruması altında olduğu argümanını ileri sürerek kabul etmemiştir.

Sonuç itibariyle,

Geçmişin izlerini devletler üzerinde taşır. Bazen karamsar izlerdir bunlar. Bazen milletleri gururlandıran hatıralardır. I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yılları Türk-Arap ilişkilerinde bu iki özelliği de barındıran anlara şahitlik etmiştir. Medine’yi müdafaa eden Fahreddin Paşa’nın savunması bir gururdur Türk tarafı için. Buna karşılık Şam’a isyancı Arap ordusunun Faysal idaresinde ve İngiliz desteğiyle girişi karamsar bir hatıradır yine Türk tarafı için. Her ne kadar Arap milliyetçiliği açısından bu isyan ve ardından gelen askeri başarılar bir milliyetçilik zeminine oturtulmak istenmişse de tam anlamıyla bir millet ve vatan toprağı yaratmanın çok daha uzun zaman ve çabayla gerçekleşebileceğini günümüzde bölgede yaşananlar tekrar hatırlatıyor…Teşekkürlerimle.

Hocam bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederim.

Rica ederim. Ben teşekkür ederim.  

Cevaplayan Hakkında
Ü. Gülsüm POLAT

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Doç. Dr. olarak akademik yaşantısını sürdüren Ü. Gülsüm Polat, Osmanlı Devleti son dönemi, Birinci Dünya Savaşı ve Cumhuriyet Tarihi üzerine çalışmalar yapmaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun