Erol Erdoğan: “Orucun çağımız insanına verdiği en önemli mesaj sabırdır.”

Müslümanlar tarafından her yıl hoş bir misafir geliyormuşçasına karşılanan Ramazan ayının içerisindeyiz. Farz kılındığı günden itibaren taşıdığı evrensel mesajların yanı sıra değişimin bir parçası olan toplumların yaşadığı farklı çağlara özel mesajlar da taşıyan oruç ibadeti Ramazan ayı içerisinde inananlar tarafından gerçekleştirilmeye devam ediyor. İslam alemi için oldukça kıymetli olan bugünlerde orucun anlamı, çağımız insanına verdiği mesajı, folklorik ve kültürel unsurlara bürünüşünün olumlu ve olumsuz yanlarını ve Ramazan ayına dair çeşitli konuları İlahiyatçı ve Sosyolog Erol Erdoğan ile konuştuk.

Erol Erdoğan: “Orucun çağımız insanına verdiği en önemli mesaj sabırdır.” Erol Erdoğan: “Orucun dinde ümmet, insanlıkta kardeş olmanın önemini hatırlattığını düşünüyorum.”

Müslümanlar tarafından her yıl hoş bir misafir geliyor edasıyla beklenen Ramazan ayındayız. Öncelikle size ait bir tanımlama olan ve üzerine kitap kaleme aldığınız “Oruç Mevsimi” tanımlamasıyla tam olarak ne ifade etmek istediğinizi sormak istiyorum? Nedir Oruç Mevsimi?

Ben oruç günlerini mevsim olarak tanımlıyorum. Bu tanımlamanın gerekçesi şu: Mevsim değişimin kendisinde ortaya çıktığı dönemler demektir. Yani, Allah doğayı mevsimlerle değiştiriyor ve değişimi bu mevsimler üzerinden bizlere gösteriyor. Kainatın mevsimleri olan ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsiminde bizler sürekli olarak değişimlerin gerçekleştiğini görüyoruz. Güneşin dünyaya geliş açısı değişir, gece ile gündüz arasındaki fark değişir, iklim değişir, bitki örtüsü değişir, kıyafetlerimiz hatta yürüyüşümüz dahi değişir. Kainatla, doğayla olan ilişkimiz mevsime göre değişir. Yani kısacası mevsim değişimin bir aracı ve bir tezahürüdür. Bu durumdan yola çıkarak doğanın mevsimleri varsa insanların da mevsimleri vardır diye düşündüm. İnsanların mevsimlerinde ise bebeklik, çocukluk, yetişkinlik, ileri yaşlılık ve ihtiyarlık gibi dönemler söz konusu. Bunlar da insan yaşamındaki değişimlerin dönemleri. Biz bu dönemlerde insanın farklı hallerini, farklı iklimlerini görebiliriz. Doğanın mevsimleri var, insanların mevsimleri var, peki Müslümanların mevsimleri var mı? diye sorduğumda da en azından iki tane Müslümanlara ait mevsim olduğunu gördüm. Bunlardan birisi hac, diğeri ise oruç. Her ikisinde de Müslümanlar farklı bir hale, farklı bir iklime ve farklı bir ruh haline bürünüyorlar. Ramazan günleri de bu anlamda bir mevsimdir. Çünkü, oruç döneminde Müslümanlar geçen 11 ay içerisinde yaptıkları ibadetler varsa onlara daha sıkı sarılıyorlar. Kuran-ı Kerim’den uzak kalmışlarsa daha çok yaklaşıyorlar, zikirden uzak kalmışlarsa daha çok yaklaşıyorlar, tefekkürden uzak kalmışlarsa hem Ramazan ayı boyunca hem de itikaf günleri boyunca bu eksiklerini telafi ediyorlar. Dolayısıyla Ramazan aslında bir mevsim gibi insanı değiştiriyor ve onu tekrardan yaşama hazır hale getiriyor. Teknik bir tabir kullanırsak bir anlamda rektefe ayı gibidir. Benim Ramazan ayını mevsim olarak tanımlamamın gerekçesi özetle bu.  

Orucun insanlığa verdiği evrensel ve her çağa hitap eden mesajlarını az çok biliyoruz. Ancak zamanla birlikte sosyolojik birçok değer de dönüşmeye devam ediyor. Bu açıdan bakarsak oruç ibadeti evrensel değerlerinin yanı sıra çağımıza ne tür nasihatlerde bulunuyor?

Aslında ilahi mesajlar bir yönüyle sabit mesajlardır, ancak insan, zaman ve mekan değiştiği için bu mesajların algılanma biçimleri de değişiyor. Dolayısıyla insanın değişimine, kainatın değişimine, zamanın ve mekanın değişimine göre mesajlar da farklılaşıyor veya bir çağdaki mesaj listenin gerisine doğru düşerken başka bir mesaj çok daha önemli bir hale geliyor. Orucun çağımız insanına, modern insana mesajı nedir diye kendime sorduğumda, ben listenin ilk başına sabır mesajını koyuyorum. Çünkü modern insan hızlı yaşama biçimine bürünüyor, oysa oruç sabır gerektiren bir ibadet. Peki hızlı yaşamak çok iyi bir şey mi? Elbette geç kalmamak doğru bir şeydir, ancak hız da kötüdür. Bunun makulü mutedil olmaktır, mutmain olmaktır. Dolayısıyla oruç bu anlamda yavaş giden insanı ileri çekiyor. Bazı vakitler koyarak ileri çekiyor ama çok hızlı davranmak isteyen insana ise bir dakika, yavaş ol, sabırlı ol, mutedil ol diyor. Çünkü aç kalmak sabır ve irade gerektirir. Kendisine sataşan bir insanla kavga etmemek irade gerektirir. Yoğun çalıştığı bir iş gününde çok susuz kaldığı anda önündeki bardakta duran soğuk suyu içmemeyi ancak iradeyle ortaya koyabiliriz. Modern insan hızı sevdiği kadar hazzı da seviyor. Bunu da ikinci mesaj olarak düşünebiliriz. Günümüz insanı her şey çok hızlı olsun, haz alayım ve bir sonraki hazza geçeyim düşüncesiyle hareket ederek hedonist duygularını tatmin etmeye çalışıyor. Oruç buraya da müdahale ederek esas olanın haz almak değil mutmain olmak olduğu mesajını veriyor. Orucun günümüz insanına verdiği ikinci nasihati budur. Üçüncü nasihati ise yardımlaşma ve dayanışmanın hatırlatılması, dördüncü mesajı özellikle iletişimin artmasıyla birlikte dinde ümmet, insanlıkta kardeş olmanın önemini hatırlattığını düşünüyorum. Arka arkaya çok sayıda mesajı sıralayabiliriz ancak günümüz insanı için benim önemsediğim temel mesajlar bunlar.

erol erdoğan

Her ramazan çevremizde “nerde o eski ramazanlar” nidalarını duymak artık bir çeşit ritüele dönüştü. Toplumumuzda “eski ramazanlara” dair ciddi bir romantizm söz konusu. Siz bu eski-yeni ramazan ayrımı için neler düşünüyorsunuz?

Aslında bu eski ramazan söylemine biraz itiraz ediyorum. Şundan eminim; bugünün çocukları da 30-40 yıl sonra kendi dönemine atıfta bulunarak eski ramazanlara atıfta bulunacaklar. Çünkü biz her ne kadar bugünkü ramazanların keyifsiz geçtiğini düşünüyor olsak bile bence bugünün çocukları bugünkü ramazanlardan keyif alıyorlar ve eğleniyorlar. Ben çocuklarla oturup konuştuğum zaman bu olumlu mesajları alıyorum, 20-30 yıl sonra bu durumu kendileri ifade edecekler. Bugünün çocukları Ramazan sofralarından keyif alıyorlar, düzenlenen kültür-sanat etkinliklerinden keyif alıyorlar, ailesiyle birlikte büyükannesinin ve büyükbabasının yanına gittiklerinde keyif alıyorlar. Biz çocukken Ramazan ayında bizlere şeker verilmesinden keyif alırken, bugünün çocukları harçlık verilmesinden keyif alıyor. Dolayısıyla eskiyenin Ramazan olmadığını, bizim eskidiğimizi söyleyebiliriz. Bizim o eski ramazanlar diye andığımız şey çocukluğumuzun ta kendisidir. İtirazım bir yönüyle bu duruma ancak bir yönüyle de bu itirazlara hak veriyorum. Hayatın varlığı değişimin varlığını da gerektiriyor. Muhakkak bir takım değişimler oluyor. Dolayısıyla bu değişimlerden bazıları bizim canımızı acıttığında eskiye olan özlem durumu da kendini göstermeye başlıyor. Bu değişimlerin kötü yanı olduğu kadar iyi yanı da mevcut. İyi yanına şunu örnek verebiliriz: Eskiden yardım etmek için sadece çevremizdeki insanlara ulaşabilirken, günümüzde Türkiye’de sayısı onu geçen yardım kuruluşları vasıtasıyla Afrika’nın derinliklerinden Asya’nın yüksek kesimlerine kadar olan kardeşlerimize yardım götürebiliyoruz. Bu durum eski ramazanlarda olmayan bugünün şartlarında ortaya çıkan övünebileceğimiz bir şey. Eskiden olup da bugün kaybettiğimiz şey nedir diye soracak olursak da “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisinin bugün maalesef çok da yerine getirilemeyen bir anlayış olduğu söylenebilir. Bizlerin mükellef sofraları olabildiği gibi alt kattaki komşumuzun iftar yapacak yiyeceği olmayabiliyor. Özellikle büyük şehirlerde bu durumun farkında olamayabiliyoruz. Şairin dediği gibi; “Geçen geçmiştir, artık an-ı müstakbelse müphemdir. Bizim hayattan nasibimiz şu geçmek isteyen demdir.”  Dolayısıyla bugünü doğru yaşarsak, bugünün gereğini yerine getirirsek bence Ramazan dün olduğu gibi bugün de güzel olmaya devam edecektir.

İslam inancının farz ibadetleri arasında yer alan orucun dini bir muhtevası olduğu kadar insanla hayat bulmasından ötürü kültürel ve folklorik yanları da söz konusu. Özellikle son yıllarda farz ibadet yönünün yanında folklorik yönü de çok ön plana çıkmaya başladı gibi. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

İlahiyat eğitimi alan biri olarak bu folklorik yönün ortaya çıkmasını biraz sıkıntılı buluyorum, sosyoloji eğitimi alan biri olarak da bunu çok önemsiyorum. Bu bakış açısı aynı zaman benim tarihi seyrimi de gösteren bir durum. Her ibadet başlangıçta bir emir olarak gelir, zaman içerisinde o ibadetlerin etrafı süslenir. Yani ibadetlerin gelenekleri, ritüelleri ve alışkanlıkları oluşturulur. Bu ritüellerden bazıları o farz ibadetin ruhuna ters olabilir ancak bazıları da o ibadeti daha da kalıcı hale getiren bir medeniyet unsuruna dönüştürebilir. Ramazan ayındaki oruç günlerinde de bunlar var. İbadetler arasında folklor yönü, kültürel yönü en güçlü olan ibadet oruçtur. Bunun gerekçesini de şöyle açıklayabiliriz; oruç hicri takvimin gereği olarak hem bütün yılı dolaşıyor, hem günün her anını kapsıyor. Mekan olarak da evden camiye kadar olan bir alanı meşgul ediyor. Dolayısıyla her zemini, her zamanı ve her dönemi dolaştığı için de toplumların bu ibadete folklorik unsurlar katması kolay hale geliyor. Ben bunların her birini çok önemsiyorum. Bunların her biri Ramazan ve oruç ibadetini sadece kişinin yaptığı bir ibadet olmaktan çıkarıp toplumu kuşatan bir iklime dönüştürüyor. Elbette israfa kaçmak gibi bazı yönleri eleştirebiliriz ama Ramazan geleneklerinin büyük bir çoğunluğu o iklimi oluşturan unsurlardır. Dolayısıyla ben bunların hepsini önemsiyorum.

Hocam sanırım Ramazan ayının artık bir çeşit ekonomiye de döndüğünü söylemek abartılı bir söz olmayacak. Pazar ve reklam ekonomisinden medya ekonomisine kadar birçok alan için velinimet gözüyle bakılıyor. Ramazanda yükselen gıda fiyatlarından, reklamlarla ramazan sofralarının parçası haline getirilmeye çalışılan ürünlere kadar çok sayıda örnek verebiliriz. Televizyonlarda her yıl ağızlara sakız haline getirilen soru-cevaplar da cabası. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Tabi bu bahsettiğimiz ve olumlayamayacağımız durumlar sadece Ramazan ayına mahsus bir durum değil. Kapitalizm bu ayı bir pazara dönüştürdüğü gibi söz gelimi bir anneyi, kadını ve çocuğu da dönüştürebiliyor. Dolayısıyla sadece Ramazan’ın pazarlaştırılması üzerinden değil modern dönemlerdeki kapitalizm ve insan ilişkisi üzerinden bakmamız gerekir. Bu nedenle de toplu bir arınma biçimi üzerinde düşünmemiz gerekir. Burada her bir Müslüman’ın aynaya bakması gerekir. Söz gelimi bir iftar menüsünü 300 lira olduğu tabelalar gördüyorum. Oysa bir başka pazarlama tekniği olarak piyasada yer alan uluslararası bir firmanın iftar menüsünü 17 liraya veriliyor. Eğer inanan insanlar aynaya bakar ve aynı zamanda ayna tutarlarsa bu arınma mümkün olacaktır. Kapitalizmin o her renge bürünebilen yapısından ötürü bundan toplum olarak bütünüyle kurtulmak mümkün olacak mıdır? Cevabım hayır. Ama sınavımız da budur zaten. Bu sınavda başarılı olanlar olduğu gibi başarısız olanlar da olacaktır. Bunun fark ettirilmesi gerekir, tıpkı sizin bana sorduğunuz gibi. Ben de bütün konuşmalarımda bu konuya ayna tutmaya çalışıyorum. Kapitalizmin içine girip de yozlaştırmadığı herhangi bir mesele yoktur. Dolayısıyla biz önce Müslüman bir birey olarak kendimizi bu konulardan arındırmamız lazım. Ancak birey olarak kendimizi arındırmamız yeterli mi? Yeterli değildir. Toplum olarak bu konularda zaman zaman frene basma görevini yerine getirmemiz gerekir. Bunlarla ilgili de çeşitli mekanizmaların oluşturulması gerekir.

erol erdoğan2

“Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz” ayeti kulaklarda aşina olan bir ayet. Fakat günümüzde lüks otellerde büyük meblağlar ödenerek düzenlenen Ramazan yemeklerinden, evlerde kurulan şatafatlı ramazan sofralarındaki israfa kadar ayetle ciddi zıtlıklar söz konusu. Nedir bu çelişkini panzehiri?

Öncelikle İsraf meselesinin teolojisi, sosyolojisi ve ekonomisi üzerine kendimizi derin uykudan uyandıracak gerçek bilgiyi kavramamız gerekir. Allah ve Hz. Muhammed israf meselesi ile ilgili şiddetli bir dil kullanır ve israf edenleri şeytanın arkadaşı olarak ilan eder. Bunun üzerine düşündüğümde, Allah diğer konularla ilgili bildiğimiz dili kullanırken israf konusunda neden sert bir dil kullanıyor sorusu zihnimde beliriyor. Bu soruya cevaben de şu düşünceler oluştu zihnimde: Lüks ve israf kişinin sadece kendi malını israf ettiği anlamını taşımıyor. Aslında hem yaşadığı dönemdeki insanların, hem de gelecek kuşakların, hem de insan dışındaki diğer varlıkların haklarına tecavüz edildiği anlamı taşıyor. Çok meşhur bir hadisi şerif vardır bilirsiniz; “Irmak kenarında abdest alsanız dahi israf etmeyiniz.” Beni bu düşünceye ulaştıran temel aforizma budur. Irmaktan abdest alırken neyi israf edeceksiniz? Kullandığınız her fazla su o ırmakta yaşayan canlıların hakkına girmek anlamına geliyor. Ve israf ettiğiniz her damla su sizden sonraki kuşakların ulaşacağı temiz su oranını düşüreceğiniz anlamına geliyor. Hatta biraz incelterek söyleyeyim, o suyun da hakkına girmiş oluyorsunuz. Belki de o su başka bir şey için kullanılacak. Dolayısıyla dini metinlerde bu kadar sert bir dilin kullanılmasını lüks ve israf kelimelerinin yanı sıra adalet, haksızlık, hakka tecavüz, haddi aşma gibi kavramlarla ilgili olduğunu gördüm. Bunun fark ettirilmesi gerekiyor. İkinci olarak sanıyorum insanlara 200-300 liralık menünün tamamının doyuma kullanılmadığını, esasında 20-30 liralık kısmıyla doyulduğunu bazı örneklerle göstermek gerekiyor. Sözgelimi pahalı menülerin maliyetinin esasında ne kadar olduğunu birilerinin yazması gerekiyor. Özellikle açık büfelerde hiç kimse aldığı tabağı bitirmiyor. Ben sık sık bu gözlemleri yaparım. Açık büfe formatının uygulandığı yerlerde bırakılan yemekler yenilenden neredeyse daha fazla. Belki bunları fark ettirmek israfı azaltabilir, lüks yaşama tenezzül etmeyi düşürebilir. 

Ramazan ayının içeriğiyle alakalı okurlarımıza son olarak söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Üç şey söylemek isterim. Kim tarihe, anıya ve hatıraya meraklıysa kesinlikle aile içinde oruçla ilgili bir sözlü tarih çalışması yapmalarını öneririm. Çünkü büyüklerimizin hatıralarında Ramazan ile ilgili kaydedilmesi gereken çok güzel hatıralar var. Yaşayanların ağzından böyle bir çalışma yaparsak, adeta bir resim tablosu gibi kaydetme imkanımız olur. Çünkü anılardaki detayları, detaylardaki letafeti ve inceliği birincil ağızdan aldığımız bu bilgilerle aktarmak mümkün. Birincisi bu. İkincisi de hepimizin dindarlığında Ramazan’ın yeri vardır. Daha açık ifade etmek gerekirse; Müslümanlara ne zaman İslam’ı sevdiniz diye sorsak alınacak cevapların büyük çoğunluğunun Ramazan ayı içerisinde denileceğini tahmin ediyorum. Dolayısıyla aileler çocuklarına Allah’ı, Peygamber’i, Kuran’ı, namazı sevdirme konusunda Ramazan’ı vesile yapsınlar. Ramazan ve çocuk arasından çıksınlar, onları buluştursunlar. Ramazan, çocuk dindarlığını arttan, Müslümanlık ile tanıştıran çok doğal bir arkadaştır. Üçüncüsü de son yıllar da oruç tutanlar azalıyor mu diye bir soru doğdu. Azalıyor mu? Evet, azalıyor ancak sanıldığı kadar büyük bir azalma yok. Ancak bu durumu önemsememiz lazım. Azalmanın ona yakın nedeni var. Ben bu konu kapsamında iki nedeni özellikle söylemek istiyorum. Birinci neden; oruç bir aile ortamında daha iyi tutuluyor. Ailesinden uzak üniversite okuyan gençlerin sayısının hızla artması ve ailesinden uzak çalışanlarında sayısının artması bu anlamda oruç tutulmasının azalmasında etkili oluyor. Özellikle ailesinden uzak olan gençlere oruç ikliminin yaşatılması adına birtakım etkinlikler yapılması lazım. Burada hem sivil toplum kuruluşlarına, hem ilgili kuruluşlara hem de ailelere görev düşüyor, bunun altını çizmemiz lazım. İkincisi olarak da korumacı aile tavrını söyleyebiliriz. Yani, çocuğum aç kalmasın, bünyesi zayıf düşmesin, yarın sınavı var vb. düşüncelerden ötürü ailelerin çocukla oruç arasında bir bariyer oluşturmaları. Sahura kalkmak isteyen çocuğu kaldırmamaları, ben bugün oruç tutmak istiyorum diyen çocuğa tutma önerisinde bulunan ailelerin gittikçe çoğalması da oruç tutanların bir miktar azalmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü çocukken oruçla tanışmayan kişilerin yetişkinlik döneminde oruçla yakınlaşması zor oluyor.

Kıymetli değerlendirmelerinizden ötürü teşekkür ederiz.

Rica ederim, ben teşekkür ederim.

Cevaplayan Hakkında
Erol ERDOĞAN

Lisans eğitimini Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tamamlayan Erol Erdoğan Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. BengisuNet, Nida, Mavikuş, Yeni Dünya, Şehrengiz, İSMEK El Sanatları, SPD-Sosyal Politikalar, Minika Çocuk, Minika Go dergilerinin kurucu kadrolarında yer alan Erdoğan’ın yazılarıMilli Gazete, Radikal Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Yeni Birlik Gazetesi ile CF Dergisi ve Kültür Ajanda dergilerinde; şiirleri Ay Vakti, Şehrengiz ve Tütün dergilerinde yayınlandı. İnsan Mevsimi (2013), Çocuk Oyunları (2014), Oruç Mevsimi (2016), Günbegün (2017) adlarında yayınlanmış 4 kitabı bulunan Erol Erdoğan, halen TURKUVAZ Medya Grubu çocuk dergilerinin yayın danışmanlığı ve ARGETUS Araştırma Şirketi’nin danışmanlığı yürütüyor. Siyasi gündemin yanı sıra, çocuk ve gençlik politikaları, kültür ve medeniyet konuları ilgi alanına girmektedir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun