Erkan Kambek: Türkiye’de restorasyona bakış açısı diğer inşaat işleriyle çok yakın seviyede

Malumunuz memleketimizdeki tarihi eserler adına en talihsiz hadiseleri restorasyon çalışmalarında görüyoruz. Toplumun ortak değeri olan, geçmişlerini bugün ile var ettikleri bu kıymetli eserlerin korunması, onarılması ve yarınlara taşınması devletin ve toplumun üstlendiği zaruri bir görev. Ancak tarihi eserlerin restorasyonunda yaşanan ve kamuoyunda kendine geniş yer bulan vahim hatalar, bu yapıların kalbine hançer sapladığı gibi, kamu vicdanında da derin yaralar açıyor. Toplum olarak hassasiyet gösterilmesi gereken bu meseleyi bizler de dert edindik ve restorasyon sürecini, yaşanılan güçlükleri, düşülen hataları ve restorasyona direkt etki edecek süreçleri restorasyon uzmanı Erkan Kambek’e sorduk.

Erkan Kambek: Türkiye’de restorasyona bakış açısı diğer inşaat işleriyle çok yakın seviyede Erkan Kambek: Türkiye’de restorasyona bakış açısı diğer inşaat işleriyle çok yakın seviyede. Batı’da ise bu iş ciddi bir zanaat olarak görülüyor.

Tarihi eserlerin restorasyonu özellikle ülkemizde çok sık tartışılan bir konu. Aslına uygun olmayan çok sayıda restorasyon çalışmasından, var olan iyi işleri de bilgisizce eleştirmeye kadar çok ciddi sıkıntılarımız olduğunu düşünüyorum. Sizce Türkiye bu anlamda dünyanın neresinde? Söz gelimi tarihi eserlerin restorasyonu konusunda Batı Avrupa’da olan ve bizde olmayan şey ne?

Öncelikle böyle bir röportajı gerçekleştirdiğiniz için size teşekkür ederek başlamak istiyorum. Ayrıca Beyaz Tarih gibi objektif, bilimsel bir yayın platformu oluşturduğunuz için de güzel dileklerimi iletip başarılarınızın devamını diliyorum. Türkiye’nin restorasyon konusunda dünyanın neresinde olduğu kısmına gelmeden önce aslına uygun restorasyon tanımlamasını biraz açmak istiyorum. Bizde aslına uygun kelimesi yapının eski hali nasılsa birebir ona uygun olacak çağrışımı yapıyor genelde. Tabi ki yapıların korunması gereken pek çok değeri var. Bunlar mutlaka korunmalı ama aslına uygun demek yapının illa ilk yapıldığı dönemdeki gibi yapıyı tekrarlamak anlamı taşımıyor. Sultanahmet Camisi’ni örnek verecek olursak kullanıma ilk günkü gibi devam ettiği için o tarz yapılardaki yaklaşım daha farklı. Ancak şu an röportajımızı gerçekleştirdiğimiz Kuyucu Murat Paşa Medresesi’nin restorasyona dair durumu çok daha farklı. Çünkü burası üniversitenin bir parçası ve dolayısıyla kullanım amacı farklı. Yani restorasyonu matematik gibi iki artı iki dört eder yaklaşımından kurtarmak gerekiyor. Yüz yıldan fazla süredir tartışılan bir restorasyon teorisi var. Bu teoriyi de iki üç kelimeyle özetlemek pek mümkün değil. Bu açıdan yapıların durumlarına ve kullanım şekillerine göre restorasyonlarındaki durum da farklılaşmakta. Türkiye restorasyon konusunda dünyanın neresinde sorusuna gelecek olursak; restorasyon konusunda yön olarak Batı’ya bakıyoruz. Konuya dair ilk çalışmaların orada gerçekleşmiş olması bunda etkili oldu. Eğitimimizi ve uygulamalarımızı Batı’daki duruma göre geliştiriyoruz ve orayla kıyaslıyoruz. Ama restorasyon aslında sizlerin en son gördüğü bir ürün. Mesela bunu şu duruma benzetebiliriz; marketten yoğurt alıyorsunuz, bu o ürünün son hali. Ancak öncesinde sütün elde edilmesi, yoğurt haline getirilmesi vb. birçok süreç var. Bundan kasıt bizim beslendiğimiz kültürel kodlarla Avrupa’nın beslendiği kodlar da çok farklı. Ancak yapılan işleri hep Batı’yla kıyaslıyoruz. Batı nesnenin ömrünü uzatabilmek için çok çaba gösteriyor. Bununla birlikte yine Batı medeniyeti içinde gösterebileceğimiz Avusturalya’dan gelen bir “Burra Tüzüğü” var.  Bu tüzük ise maddeden çok manaya önem veriyor. Yüzümüzü bu yöne doğru döndürebilsek, Batı tarzı restorasyon olayını biraz daha kendi kültürümüzle bağdaştırabiliriz diye düşünüyorum. Tabi bu kişisel bir görüş. Uluslararası düzeyde baktığımızda ise Türkiye ile Batı arasındaki restorasyon dengesini görmek adına bazı kıstasları ortaya koyabiliriz. Bazı ödüllerde ne kadar sayıda restorasyonumuzla yer alabildiğimiz, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde kaç eserimizin olduğu gibi nicel örneklere baktığımızda oldukça gerideyiz diyebilirim. Bununla birlikte şunu da eklemek gerekiyor: Türkiye’de restorasyona bakış açısı diğer inşaat işleriyle çok yakın seviyede. Batı’da ise bu iş ciddi bir zanaat olarak görülüyor. Bu nokta çok önemli. Özellikle zaman kıstası bu noktada oldukça önemli. İnşaat projelerinde zamanı kısaltabilirsiniz,  ancak aynı durum tarihi eser için mümkün olmuyor. Sürenin plansız kısalması restorasyonun niteliğine ciddi zarar veriyor. Bu nedenle restorasyon işlerine inşaat işlerinden farklı bakılması gerekiyor.

Konunun derinliklerine inmeden şu soruyu sormak istiyorum; bizde kültür ve turizm işleri bir bakanlık altında toplanmış durumda. Dünyada bu durum ne şekilde seyrediyor?

Kültürü ve turizmi aynı bakanlık altında toplanmış olmamız da ülkemizdeki kültürel mirasa bakış ile Batı’nın bakış açısı arasındaki farkı ortaya koyan önemli bir gerçek olduğunu düşünüyorum. Elbette her ülke bu konuda kendi tercihlerini ortaya koyabilir. Mesela, Almanya’da kültür ve medya bir arada düşünülüp bir bakanlık kurulmuş durumdadır. Fransa’da ise bakanlığın adı kültür bakanlığıdır. Bununla birlikte bazı ülkelerde kültür, eğitim ile birlikte anılmaktadır.

Bizim ülkemizde özellikle turizm gelirlerinin kültürel miras için önemli olduğu gereğinden yola çıkılarak iki kavram bir arada değerlendirilmektedir. Kanımca kültür işlerinin turizm işlerinden ayrılması gereklidir. Çünkü turizm her ne kadar işin gelir getirici kısmı gibi gözükse de kültürün finansı için gerekli düzenlemeler yapılabilir. Çok farklı kaynaklar yaratılabilir. Kültürü turizmden önce düşünmemiz gerekiyor. Mesela şu sorunun cevabı önemli; İtalya’ya çok turist geldiği için mi kültürel miras korunuyor yoksa İtalya kültürel mirası korunduğu için mi çok turist çekiyor?

Söz konusu eser tarihi bir kimliğe sahip olduğundan restorasyon olayı sadece bir inşaat faaliyetinden çıkıyor gibi. Bu açıdan doğru bir restorasyon işlemi için sanat tarihçiliğinden kimyaya birçok disiplinin bir araya gelmesi de gerekiyor diye düşünüyorum. Bu süreç tam olarak nasıl işliyor?

Öncelikle restorasyonun teorik işleyen bir planlama süreci var. Pratik olan uygulama işlemi kısmı biraz farklılaşabiliyor. Özellikle cami, medrese, sarnıç vb. anıtsal yapılardan bahsediyorsak Türkiye’de bunların tamamı devlet eliyle restore ediliyor. Devlet kurumlarında da şöyle bir ayrımcılık oluyor; önemli eserler ile daha orta düzeyde eserler arasında ciddi bir muamele farkı görebiliyorsunuz. Benim yaptığım akademik çalışmalar yirmiden fazla farklı alanda iş icra eden aktörün bir restorasyon projesinde çalışması gerektiğini gösteriyor. Bunların arasında elektrik mühendisi, makine mühendisi ve mimar gibi mesleklerin yanı sıra bölge planlamacı, sanat tarihçisi, hatta sadece tarih üzerine çalışan kişilerin restorasyon sürecine dahil olması gerekebiliyor. Bununla birlikte restorasyonun uygulama kısmını elleriyle icra eden restoratörler de var. Ancak restoratörleri örgütlü bir şekilde restorasyon işleri içerisinde yeterlikleri tanımlanmış bir şekilde bulamıyoruz. Teorik olarak şunu söylemek oldukça doğru olur; restorasyon yirmiden fazla meslek erbabının sürece dahil edilmesini gerektiren çok disiplinli bir iştir.

Peki restorasyon işi ile ilgili yasal mevzuat nedir? Proje onay süreci nasıl gerçekleşiyor? Belki de en önemlisi bu restorasyon uygulamaları nasıl denetleniyor? Ya da denetleniyor mu?

Aslında bu can alıcı bir nokta. Denetleme mekanizması biraz karışık. Ülkemizdeki eski eserlerin restorasyonu konusunda ilk yetkili 2863 yasa gereği Kültür ve Turizm Bakanlığı’dır. Restorasyon müdahalelerinin yapılması ve denetleme noktasında Kültür ve Turizm Bakanlığı tam yetkilidir. Ancak iş pratiğe döndüğünde bakanlık biraz Koruma Bölge Kurulu seviyesinde kalıp, işin içerisine çok fazla girmeme yönünde hareket ediyor. Süreci yanlış da ifade etmek istemiyorum, çünkü çok fazla kurum var. Kültür Bakanlığı’nın da uygulamalar yapan Rölöve Anıtlar Müdürlüğü gibi farklı bir kurumu da var. Onlar bu uygulamaları yapıyorlar. Ancak belediyelerin, vakıfların ve diğer devlet kurumlarının yaptırdığı restorasyon çalışmalarında Kültür Bakanlığı bu süreci teğet geçiyor. Proje üzerinde Koruma Bölge Kurulları aracılığıyla sıkı kontroller var. Projelerde hata hiç yapılmıyor diyebilirim. Ancak orada da şöyle bir eksiklik var: Restorasyon bir binada bazı inşa faaliyetlerini yapmak demek. Dolayısıyla mevcuttaki bir şeye farklı bir şey eklemlemek bazen yapıya dokunmayı gerektiriyor. Yapıya dokunmadan hazırlanan projelerde ise bu konu eksik kalıyor. Burada da onaylı bir proje ile onaylı projenin bitmesi arasında geçen inşa faaliyetinin yürütüldüğü kontrol mekanizması genellikle o binayı restore eden kamu kuruluşunun kontrolleri vasıtasıyla yapılıyor. Açıkçası bu kontrollerin de kişisel deneyim ve bilgi birikimine bağlı olarak işin niteliği yelpazenin farklı uçlarında olabiliyor. Bunun sonucunda iyi örnekler çıkabildiği gibi çok kötü örnekler de çıkabiliyor. Bunlarla birlikte belediyeler bünyesinde kurulan KUDEB (Koruma Uygulama Denetleme Büroları) diye de bir kuruluş var. Bu kuruluş restore edilen yapıları denetlemekle sorumlu. Ama bunların etkin denetleme gerçekleştirmelerinin önünde sanırım mevzuata ve pratiğe dayalı engeller mevcut. Bu nedenden ötürü ne yazık ki KUDEBler tarafından sağlanmış güçlü bir denetim mekanizması söz konusu değil.

Bir restorasyon uzmanı olarak tarihi eserlerin restorasyonu sürecinde ana hatlarıyla yaşadığınız sorunlar neler?

Mesleğe ilk başladığımda işin detay gerektiren kısımlarında daha çok çalışırken şu an idari kısımlarıyla da ilgileniyorum. Restorasyon sürecinin idari kısmını da bildiğim için bu süreci bir anlamda kaynak yönetimi olarak da görmek gerekiyor. Tarihi binalar da bir kaynak, yetişmiş elemanlar da bir kaynak ve restorasyona ayırdığımız bütçe de bir kaynak. Dolayısıyla ciddi bir kaynak yönetimi söz konusu. Genel çerçeveden bakınca yaşanılan sorunların büyük kısmının kaynak yönetiminin doğru planlanmadığından kaynaklandığını düşünüyorum. Bunu biraz detaylandırmak gerekiyor. Mesela yetişmiş insan bulmakta çok zorluk çekiyoruz. Mimarlar Odası’nın her yıl yayınladığı metrekare birim maliyetleri vardır ve restorasyon en pahalı iş olarak görülür. Ancak ne yazık ki ülkemizde bu durumun tam karşılığını göremiyoruz. Yetişmiş elemanların ve ustaların en iyi ücretleri aldığı işler restorasyon işleri değil.  Teorik olarak Mimarlar Odası’nın her sene kullandığı bu tabloda en üst sırada olsak da durum böyle olmadığından yetişmiş eleman bulmakta çok zorlanıyoruz. Tabi restorasyon işleri son yıllarda biraz daha canlandı diyebiliriz. Özellikle burada Kültür ve Turizm Eski Bakanı Erkan Mumcu’nun adını anmak istiyorum. Bu alana katkı veren önemli bir kişi. Onun o dönemki girişimleri sayesinde bugün de restorasyon işlerine daha ciddi bütçeler ayrılabiliyor. Yetişmiş eleman ve bütçe ilişkisi üzerine bir örnek vermek istiyorum. Sivas Gök Medrese’nin restorasyonunda görev aldığım dönemde çok yetenekli bir taş ustamız vardı. Bütün bezemeleri birebir üretebilecek kapasiteye sahip genç bir insandı. Maalesef onu restorasyon alanında tutamadık. Tutamamamızın nedeni ise maddiyat. Kendisi Ortadoğu’daki Arap ülkelerine çeşme, sütun başları vb. şeyler üreten bir şirkette çalışmayı tercih etti. İşte bu değerli iş gücünü restorasyon alanında tutabilmek için kaynak yönetimini doğru yapmak önemli. Bir de projelerin onay süreçleri hakikaten Koruma Bölge Kurulları’nın iş yükünden dolayı yavaş işliyor. Bu da bizlere sorun olarak dönen bir diğer husus olarak söylenebilir.

Sizce ülkemizdeki tarihi eserlerin restorasyonlarında düşülen hatalar neler? Sizin bu konudaki önerileriniz neler?

Sorun olarak söylemek istediğim ilk konu, doğru bir süreç yönetiminin gerekliliği. Bu süreçte müdahaleyi yaptıktan sonra karşınıza çıkacak ürünü biliyor olmanız lazım. Çünkü her şeyden önce kültürel miraslar herkesin ortak malıdır. Tapusu herhangi bir belediyeye ya da idareye ait olabilir ancak bu tür değerler insanların ortak malı olduğu için kötü yapılan restorasyonlara eleştiri ve tepki gelmesi oldukça normaldir. Her şeyden önce bu yerler insanların tarihleriyle etkileşim kurduğu alanlardır.

İlk olarak işlem bittikten sonra karşınıza ne çıkacağını bilmeniz gerekiyor. Bunu görmek de bugünkü teknolojiyle mümkün.  İkinci olarak da restorasyonu yaparken insanları bir şekilde sürece dahil etmek gerekir. Perdeleri çekip iç tarafta birtakım çalışmalar yürütmek sanıldığı kadar da iyi geri dönüşler sağlamıyor. Avrupa da özellikle buna “open house” deniyor. Bunun Türkçedeki karşılığı açık kapı, buyurun gelin. Bu etkinliği belirli dönemlerde ve belirli insan sayıları üzerine organize ediyorlar. Bu vesileyle insanlar şantiyeleri gezip görme fırsatı buluyor. Hatta İtalya’da şantiyelere bilet alıp girme tarzında uygulamalar var. Hem oradan gelir elde ediyorlar hem de restorasyon sürecini şeffaflaştırarak sürece insanları dahil ediyorlar. Ben bu uygulamayı Gök Medrese’nin şantiyesinde çalıştığım süreçte ilk önerdiğimde Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından tatlı bir tebessümle karşılandı. O süreçte Gök Medrese’nin şantiyesini yapıyorduk ve çok ilgi vardı. Yurt dışından da hatırı sayılır ziyaretler oluyordu.  Röportajdan önceki sohbetimizde siz tarihin dilini topluma yaklaştırmamız gerekiyor demiştiniz. Restorasyon da aslında böyle olmalı. İnsanlara restorasyonu göstermek, anlatmak lazım, insanlara bu süreçte ne olup bittiğini anlatmak lazım. Bu süreci şeffaflaştırarak doğru bilgiyi doğru insanlardan alınmasını da sağlamak lazım. Yanlış hatırlamıyorsam Aspendos ile ilgili bir haber okumuştum. İçinde bulunmadığım bir projeyi olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirmem mümkün değil ama Aspendos’ta mermer sıralar güncellenmişti. Eleştiri toplayan bu süreçte haber için görüş alınan kişi ise bir turist rehberiydi. Restorasyon alanında bir haber yaparken bu duruma da hassasiyet göstermek gerekiyor. Çünkü bu durum da sürecin bir parçası. Böylesi bir durum için haber hazırlarken turist rehberinden görüş alınmasını doğru bulmuyorum. Onun yerine Koruma Bölge Kurulu’nda bu alan üzerine görev almış biriyle konuya dair görüş alınabilirdi. İki tane fotoğraf karesinden değerlendirme yapmak süreci zora sokar. İtalya’nın Pompei kentini ben de iki fotoğrafla yerin dibine geçirebilirim. Bilirsiniz muhtemelen heykellerin ağzından su çıkan çeşmeler var ki onlar gerçekten de çeşme. Ancak bu durum da manipüle edilebilir. Bunu yapmamak lazım.

Eski yapılar uzun yıllardır ayaktalar. Bu yapıların restorasyonunu aceleye getirmeye gerek yok. Ben Şerefiye Sarnıcı’nda görev alırken oradaki restorasyon sürecimiz proje süreci hariç dört yıl sürdü. Proje süreciyle birlikte ise sekiz yıla yakın bir süreç oluştu. Bir grafik hazırladım o dönemde. Yapı 1500 yıllık. Sekiz yıl ile 1500 yılı bir grafik ile sunumunda kıyasladığınızda o sekiz yıl 1500 yıl yanında küçük bir çizgi olarak görünüyor. Dolayısıyla uzun yıllar boyu ayakta kalan bu yapıları bitirmeyi aceleye getirmemek gerekir. Doğru bütçelerle doğru ekiplerle doğru zamanda restorasyon işleminin yapılması gerekir. Ne kadar çok sayıda eser restore ettiğimiz değil ne kadar iyi restore ettiğimiz önemli.

Tarihi eserlerin restorasyonu için gerçekleştirilen ihale süreçlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Çeşitli araştırmalarda mevcut ihale sistemlerinin birçok sıkıntıyı da beraberinde getirdiği düşünülüyor. Siz bu konuda olumlu ya da olumsuz neler söylemek istersiniz?

Ne yazık ki restorasyon işlerini mevzuat gereği diğer inşaat işlerinden çok fazla ayıramıyoruz. Böyle bir handikapımız var. Az önce de belirtmiştim; özellikle Avrupa’da bu tarz işler zanaat olarak görüldüğü için restorasyon işlerine yaklaşım bizimkilerden daha farklı. Ülkemizde bir ihale olduğunda en az fiyat verene ihalenin bırakılması söz konusu. Ben burada önemli olanın iyi niyet olduğunu düşünüyorum. İhaleyi alan firmanın oluşturduğu ekip ve ihale makamının iyi niyeti olursa bence mevzuatımızda ciddi problemler yok. Bu konuda şunu önerebilirim; özellikle ihaleye konu olan eski eserlerde yaklaşık maliyetlerin daha titiz şekilde hazırlanması gerekir. Çünkü müdahale etmeden göremeyeceğiniz şeyler olabiliyor. Bunları da ancak deneyimli kişilerle öngörebilirsiniz. Bunun için de bazı yöntemler var. Projeyi hazırlarken de yapıya müdahale edebiliyorsunuz. Bazı noktaları açıp bakabiliyorsunuz. Mevzuata bu tarz hususlar eklenebilir. Bunlar eklendiği zaman daha da iyi olur iddiasında değilim.

Restorasyon biraz da gönül işi. İşin içerisinde zanaat var, sanat var, tarih var, kültür var, kültürü sevmek var. Dolayısıyla bütün bunları bir arada değerlendirdiğimizde ihale verildiğinde fiyatla birlikte ekibin de bir kriter olması gerekiyor. Mevzuatımızda ekip üyelerine dair bir kriter yok. Sadece şu var; şu sayıda mimar çalıştırman gerekiyor, şu kadar yıl deneyimli olması gerekiyor vb. kriterler var. Ancak bundan ziyade kişiler üzerinden benzer iş deneyimine sahip ve bunu belgeleyebilecek kişiler üzerinden ekip sorgulamasına girmek lazım ve bunun üzerinden bir değerlendirme tablosu oluşturmak lazım. İhale mevzuatına bunlar eklenebilirse doğru ekipleri doğru işlere kanalize etmek mümkün olacaktır.

Bir ekleme daha yapmak istiyorum. Ülkemizde genellikle şu sistem icra ediliyor. Bir firma ihaleyi alıp, daha sonra aldığı ihaleyi diğer küçük alt taşeronlar vasıtasıyla gerçekleştirme yönünde hareket ediyor. Eğer idare kendisi bu ihaleyi küçük kısımlara ayırıp yapılabilir hale getirebilirse hem zamandan hem de bütçeden tasarruf edecektir ve daha kaliteli işler ortaya çıkacaktır. Ama tabi bunların olabilmesi için yetişmiş elemanların bu alanda hizmet vermesi gerekiyor.

Bazı önemli tarihi yapıların ticari bir işletmeye dönüştürülmesi amacıyla restore edildiğini görüyoruz. Bu konuda aklıma ilk gelen örnekler Galata Kulesi ve Kız Kulesi. Sizce bu tarz yapıların ticarileşmesi eserlerin aslına olumsuz etkide bulunur mu?

Bir yapının ticari işlevle kullanılıyor olması bence o yapının tarihselliğine ve kültürel miras değerine zarar vermez. Bunun dünya çapında çok örneği var. Ancak bütün yapıları da ticarethane olarak kullanmak zorunda da değiliz. Yapıları ticarethaneye çevirirken, ticareti bir amaç değil de araç olarak görmek lazım.  Buradan gelen kaynağı yine yapıyı restore etmek için kullanmak için kullanırsak bu çok faydalı olur. Ancak bu durum maddi amaca dönmeye başladığı noktalarda bazen olumsuz örneklerle karşılaşabiliyoruz. Burada üzülerek bir iki isim vereceğim; biri Binbirdirek Sarnıcı, diğeri ise Fatih’teki Sultan Sarnıcı. Bu yapılarda bina bağlamından kopmuş durumda. Bu iki eserle ilgili kaygı duyuyorum gerçekten. Dediğim gibi amaç bir kültür mirasını korumak ve bunu restore etmekse ticari amaçla gelen kaynak çok önemli. Ama amacımız ticaret yapmaksa ve yapıyı buna ortak etmekse orada tehlike başlıyor diyebiliriz. İnanın buralardan devlete gelir gelmese devletten hiçbir şey eksilmez. Ancak buraların doğru kullanımıyla, tarihi yapıların kültürel aktivitelere, tasarımsal ve yaratıcı etkinliklere ev sahipliği yapması sağlanabilirse bu eserlerin topluma getireceği katma değer çok daha yüksek olur.

Türkiye’de gerçekleşen ve sizin beğeninizi alan restorasyon çalışmaları var mı? Hangi nedenden ötürü bu çalışmayı değerli görüyorsunuz?

İçinde bulunmadığım projeler hakkında çok iyi ya da çok kötü demek benim için güç. Ama benim içerisinde bulunduğun projeler özelinde Şerefiye Sarnıcı’nda gerçekleştirdiğimiz çalışmayı çok değerli buluyorum. O çalışmamız hakkında ulusal ve uluslararası alanda bu işle ilgilenen kişilerden çok olumlu eleştiriler aldık. Bununla birlikte iyi bir uluslararası modern mimarlık mirası koruma örneği olarak Kayseri’deki Cumhurbaşkanlığı Abdullah Gül Müzesi önemli bir örnek. Orada da çalışma fırsatı buldum. Proje müellifi olan Emre Arolat, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden değerli hocam Gülsün Tanyeli, müteahhit firma, görev alan restorasyon firması ve mimari uygulamayı yapan firma ile sürece kurulun da dahil olduğu bir çalışma dönemi yaşadık orada. Bu bence çok önemli bir örnekti. Yani, ortaya konulan ürüne olumlu ya da olumsuz yaklaşabilirsiniz ama süreç anlamında baktığımızda Kayseri’deki örneği kendi adıma çok olumlu buluyorum.  Sürecine dahil olmadığım yapılar hakkında çok fazla bir şey söylemesem de bazı yapılar için üzülüyorum. Mesela İshak Paşa Sarayı için acaba daha iyi ne yapılabilirdi? diye düşünüyorum. Başka çare yok muydu? diye de düşünüyorum. Öte yandan da bu yapılar en azından ayakta duruyor, iyi kötü bir bakım görüyor diye de düşünüyorum. Olumlu yanlarından bakmaya çalışıyorum.

Yaklaşık bir ay önce Dünya kültür mirasının en özel mimari yapılarından biri olan Paris’teki Notre Dame Katedrali’nde yangın çıktı. Üzücü bir hadiseydi, birçok televizyon programında canlı olarak yayınlandı. Ancak yine yakın zamanda dünyanın en eski kapalı çarşısı olan İran’daki Tebriz Çarşı’nda da ciddi boyutta bir yangın meydana geldi. Ancak bizler ve dünya kamuoyu aynı duyarlılığı Tebriz Çarşısı için gösteremedik. Sizce neden böyle oluyor?

Öncelikle iki yapıda çıkan yangına benzer hassasiyet gösterilmediği konusunda size katılıyorum. Ben de Notre Dame’ı gördüğümde çok üzüldüm. Hatta konuyla ilgili Türkiye’deki restorasyon yaklaşımlarını eleştiren bir yazı kaleme aldım. Bu konu Türkiye’de dahi restorasyon konusunda bir gündem oluşturdu. Bir restorasyon uzmanı olarak restorasyon konusunun gündeme gelmesini, ön plana çıkmasını çok önemsiyorum.  Bununla birlikte Notre Dame yangınından bir iki hafta sonra Tebriz Çarşısı’nın yandığını okuduğumda da çok üzüldüm ve Notre Dame ile aynı şekilde gündeme gelmemesine daha da üzüldüm. Bu konuyla ilgili sosyal medyada sitemkar bir paylaşımda bulundum. Bu paylaşımımın altına ise çok ciddi yorumlar geldi. Bunun böyle olmasının çok normal olduğunu söyleyenler oldu. Daha sonra İran’daki sosyokültürel hayatı bilmediğimi fark ettim. İran’da sosyal medya yasak. Notre Dame yangınını Twitter’dan duydum ve süreci yine bu ağdan takip ettim.  Ancak Tebriz için bizim böyle bir şansımız olmadı. Ancak Tebriz Çarşısı’nda çıkan yangın bir şekil duyuldu, bilindi ama yine de Notre Dame kadar ilgi görmedi. İran’da yasaklar var deyip işin içinden sıyrılmak çok kolay. Asıl önemli nokta tüm bu olumsuzluklara rağmen Tebriz Çarşısı’nı da gündemde tutmak. Burada yine restorasyon konusunda yönümüzü Batı’ya dönmüş olmamızın da payı var. Suriye iç savaşında, Irak’ta buna benzer birçok tarihi kıyım oldu ancak hiç gündemimize gelmedi. Tabi şunu da belirtmek gerekir. Bilimsel anlamda restorasyonun doğduğu yer Batı. Bugün bu alanda lokomotif olan ülkeler yine Batı ülkeleri. O yüzden ilginin ve duyarlılığın Batı’ya dönmüş olması da oldukça doğal.

Bizim size soracaklarımız bu kadar, sizin eklemek istediğiniz bir şeyler varsa memnuniyetle dinleriz.

Öncelikle çok teşekkür ediyorum. Ve şunu eklemek istiyorum; biz restorasyon tarihinden bahsederken 19. Yüzyılın ikinci yarısından Emmanuel Viollet le Duc ismi ile başlarız. Kendisinin yaklaşımlarını da şiddetli bir şekilde eleştiririz. Kendisi, Notre Dame Katedrali’nin üzerindeki (yangında kaybettiğimiz) o sivri kuleyi, özgün yapıda olmadığı halde, gotik mimarinin uygun bir mimari öğesi olarak görüp onu oraya yerleştiren kişidir. Aslında bu ek dönemi için oldukça çağdaş bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. Üslup birliği kaygısı duyan bu tarz restorasyon yaklaşımlarına gelen eleştiriler üzerine konservasyon ağırlıklı yaklaşımlar gelişmiştir. Benim günümüzde gördüğüm restorasyonlarda konservasyon ile birlikte tarihi yapılara çağdaş ek yaparak çağın ruhunu katma çabasının da yükselmeye başladığı yönündedir. Dolayısıyla restorasyonda tek bir mutlak doğrunun peşinde koşmak pek mümkün değil gibi gözüküyor. 150 yıldır hem akademik alanda hem de kamuoyunda herkesin tartıştığı bir konu restorasyon ve geniş kitleler tarafından çok sevilen hap gibi cevapları yok. Bu konularda tartışa tartışa doğru yolu bulacağız. Bir binada denediğimiz yöntemi belki başka bir binada denemeyeceğiz. Özetle söylemeye çalıştığım şey; restorasyon konusuna daha analitik bakmayı kendimize şiar edinmemiz gerektiğidir.

 

Cevaplayan Hakkında
Erkan KAMBEK

İstanbul Teknik Üniversitesi’nde restorasyon alanında doktora çalışmalarını sürdüren Y. Mimar Erkan KAMBEK, kültürel miras üzerine akademik calışmalar ile uygulama deneyimlerini dengeleme çabası içerisindedir. Anıtsal yapıların restorasyon projelerinin yönetim süreçleri üzerine eğilerek yeni bir yönetim modeli ortaya koymak için akademik çalışmalarına devam etmektedir. Şerefiye Sarnıcı ve Cumhurbaşkanlığı Abdullah Gül Müzesi restorasyon uygulamalarında da görev almıştır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun