Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer: Batı’nın gözü bugün bile İstanbul’da

1453’te Türkler tarafından İstanbul’un fethedildiği günden itibaren Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında önemli bir tartışma konusu olan, mekânsal kimlikle bütünleşen dini ve siyasi etkiden dolayı uluslararası bir mahiyete bürünen Ayasofya günümüzde halen daha çeşitli yönleriyle tartışılmaya devam ediyor. Yapının Hristiyan ve Müslüman toplumlar açısından sinir ucu olması ise Ayasofya’yı uluslararası bir mahiyete bürüyor. Hristiyan toplumların belleğinde hazin bir öykü olarak bulunan Ayasofya kimi zaman Batılı devletlerin dış politikası için hassas bir zemin oluştururken kimi zaman da yakın zamanda Yeni Zelanda’da meydana gelen alçak terör saldırısında olduğu gibi gün yüzüne çıkabiliyor. Tarihsel kodlarının iyi anlaşılması gereken ve uluslararasılığı ön planda olan bu yapının tarihini, neden bu kadar önem atfedildiğini, Batı toplumları ve bizler için bu yapının ne anlam ifade ettiğini İstanbul Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer’e sorduk. İyi okumalar dileriz.

Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer: Batı’nın gözü bugün bile İstanbul’da Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer: "Ayasofya’nın İslami bir kimliğe bürünmesi Batı için Hristiyanlığın kalbine hançer sokulması gibi algılanabilir. O hançer halen daha Hristiyan dünyasının kalbinde yer alıyor. O hançer orada durduğu sürece Ayasofya ne bugün ne de yarın unutulmayacaktır."

Ayasofya’nın tarihini incelediğimizde aslında büyük bir Batı tarihi özetine de temas etmiş oluyoruz. Bu yüzden Ayasofya dediğimizde yalnızca bir ibadethaneden bahsetmiş olmuyoruz. Konunun ehli olarak size sormak istedik, Ayasofya tarihin neresinde kalır? Ve ayrıca Ayasofya’nın Bizans dönemindeki statüsü tam olarak neydi?

Ayasofya’dan bahsedebilmek için ilk başta Hristiyanlıktan bahsetmemiz gerekir. Hz. İsa’nın ölümünden sonra dini yayma görevini 12 Havari üstlendi. Bahsettiğimiz bu 12 Havari çeşitli coğrafyalarda misyonerlik faaliyeti göstererek Hz. İsa’nın dinini tebliğ etmeyi sürdürdü. Tabii bu faaliyetler kendine zamanla etki alanı bularak birçok coğrafyada karşılık bulduğu gibi zamanla Ayasofya’nın temellerinin atıldığı o dönemki adıyla Kostantinapolis yani İstanbul’da da nüfuz buldu. Mimari bir bütün olarak Ayasofya’nın tarihine değinecek olursak yapının tarihini henüz adının Ayasofya olmadığı dönemlere kadar götürebiliyoruz. Bu da aşağı yukarı MS. 360 yılına denk düşüyor. MS. 360 yılında, Bizans imparatorları I. ve II. Konstantin zamanında, burada adı Ayasofya olmayan, ancak dönem itibariyle isimsiz bir ibadethane olarak kullanılan yapı söz konusu. Bugün bildiğimiz anlamdaki Ayasofya, daha sonra MS. 532’deki Nika Ayaklanması’nda yerle bir olunca bu yapının üzerine inşa edildi. Yani Ayasofya’nın süreç içerisinde sonradan inşa edilen bir yapı olduğunu söylemek mümkün.

Öte yandan Bizans-Hristiyanlık birleşimi sürecine de kısaca değinmekte fayda var. Doğu Roma İmparatorluğu bir dönem Hristiyanlığa karşı radikal politikalar uyguluyordu. Bunun nedeni ise putperest olmalarıydı. MS. 311 yılına kadar Hristiyanlığa karşı aşağı yukarı 10 büyük katliam oldu. Daha sonra MS. 313 yılında Batı Roma İmparatoru Likianos ve Doğu Roma İmparatoru Konstantinos dini hoşgörü çerçevesinde bir ferman yayınlayarak Roma İmparatorluğu topraklarında Hristiyanlığı serbest bıraktılar. İmparatorluğa yeni bir başkent arayan Konstantinos, MS. 324 yılında başkenti İstanbul’a taşıdı. Burada yeni başkenti kurduktan sonra Hristiyanlığı seçti. MS. 392 yılında ise İmparator Theodosios tarafından Hristiyanlık resmi din olarak kabul edildi. Hristiyanlığın resmi din olarak kabul edilişinden önceki hoşgörü ortamında az önce bahsettiğimiz yapı üzerine Ayasofya Hristiyan mabedi olarak MS. 360 yılında II. Konstantin zamanında Ayasofya inşa edildi. Ayasofya gibi önemli bir mabedin bu şehirde hayat bulması, şehrin Hristiyan dünyası için önemini daha da arttırdı. Şehirle özdeşleşen mabet dönemsel ve tarihsel algıda İstanbul’dan ayrılmaz bir sembol haline dönüştü. Bundan sonraki süreçlerde İstanbul Batı bilincinde üç simgeye sahip oldu. Bunlardan bir tanesi Ayasofya, ikincisi Bizans İmparatorluğu, üçüncüsü ise Şehir . Bunların üçü Batı zihninde birbirinden ayrılmaz bir bütün haline dönüştü. İstanbul denildiği zaman akıllarda daima bu üç sembol beliriyor. Tabii Ayasofya’nın tarihsel inşası durmuyor, İmparatorluk ve halk Hristiyanlaşırken, 537 yılında Hristiyan mabedi olarak eski yapının üzerine yeniden yapılandırılıyor. Yeniden yapılandırılmasının bir nedeni de süreç içerisinde yangın, deprem ve ayaklanmalardan ötürü gördüğü zarar. 537 yılında İmparator Jüstinyen Ayasofya’yı tekrardan yaptırdıktan sonra şu ifadede bulunuyor: “Böyle bir eserin hayata geçirilmesini sağladığın için sana bin kere şükürler olsun Tanrım.” Ve asıl vurucu cümlesi ise şu oluyor; “Seni yendim Süleyman”.(Burada Süleyman’dan kasıt Tevrat’a göre Yahudilerin ilk ibadethanesi olan Süleymaniye Tapınağı) Bu ifadeyle artık Ayasofya’nın medeniyetler arası bir mahiyete büründüğünü görebiliyoruz. Bundan sonraki süreçte ise Ayasofya gerek Bizans için gerekse Hristiyan dünyası için önemli bir dini merkez haline geliyor. 1204 yılında şehre Haçlı birlikleri geldiği dönemde ise Ayasofya kalben kırılma noktası yaşıyor. Her ne kadar biz 1453 fetih dönemini bu anlamda kırılma noktası olarak görsek de ilk kırılma Haçlı birliklerinin şehre gelmesinden sonra Ortodoks olan kiliseyi Katolik kilisesine çevirmesiyle yaşıyor. Bu süreçte Ayasofya bir Ortodoks kilisesi olduğu için içerisine hayvanlar ve hayat kadınları ile dolduruluyor. Hatta bu süreç patriğin koltuğuna hayat kadını oturtup şarkı söyletilmesine kadar gidiyor. Ancak evrensel olarak ilk travma İstanbul’un Osmanlı tarafından fethi ile gerçekleşiyor. Tabi 1461 yılında Trabzon’un da fethedilmesi Müslüman Osmanlı’nın Hristiyanlara karşı üstünlüğünü ortaya koymasının önemli bir kanıtı oluyor. Hristiyan dünyasında oluşan bu travmanın esas nedeni ise Hristiyan kimliğe olan tehditti. İslam’dan bağımsız bir Türk kimliği onlar için bu denli bir tehlike olarak görülemezdi. Çünkü Hristiyanlar açısından Müslüman tehdidinin artalanı Emeviler dönemine kadar dayanıyordu. İslam öncesi Türklerin Batı’ya olan akınlarına dair bilinçaltıyla asıl büyük tehdit olan İslam’ın bir araya gelmesi onlar için olayın trajik boyutunu daha da derinleştirmiş oldu. 1453 ise bu kaygının sonlandığı tarih olarak göze çarpıyor, çünkü Hristiyan dünyası için net bir yenilgi var. Hristiyan dünyası için az önce bahsettiğim üçlü sembol artık tamamen elden çıkmış ve Müslüman Türklerin hükmü altına girmişti. Bu tarihten sonra Hristiyan sembolü olan şehir bu kimliğinden tamamen sıyrıldı, şehre ve Ayasofya’ya İslami bir kimlik yerleşti. Bu bir anlamda Batı için Hristiyanlığın kalbine hançer sokulması gibi algılanabilir. O hançer halen daha Hristiyan dünyasının kalbinde yer alıyor. O hançer orada durduğu sürece Ayasofya ne bugün ne de yarın unutulmayacaktır.

esra özsüer

Türk-Yunan ilişkilerinin tarihsel süreci üzerine çalışmalar yapan biri olduğunuzdan bu temele daha çok değinmek istiyorum. Peki Ayasofya’nın Türklerin kontrolünde olduğu süreçte günümüzdekine benzer Ayasofya tartışmaları yürütüldü mü? Hristiyanlar daha özelde de Yunanlar Ayasofya’yı geri alma misyonuyla şiddetli girişimlerde bulundular mı?

Aslında bu anlamda gerçekleşen 1821 Mora İsyanı, Bizans’ın yeniden diriltilme fikriyatıyla gerçekleşti. Yunanların “Büyük Düş” dedikleri “Megali İdea” akla ilk gelen büyük isyan girişiminin altyapısını oluşturuyor diyebiliriz. “Megali İdea” Osmanlı Devleti’ni parçalama projesi olan Sevr Antlaşması’nın da bir parçasıdır diyebiliriz. Ancak bunun öncesinde Yunanlardan hiç kimse elinde silahlarla İstanbul’u basmadı, bu zaten öyle kolay bir şey de değildi. Ancak birçok Yunan ayaklanmaları ve Birinci Dünya Savaşı döneminde İstanbul’un işgali bu minvalde Yunanlar için tarihsel dayanak olarak gördükleri Bizans’ın tekrar canlandırılması adına bir adım olarak düşünülebilir. Yunanlar kendilerini Bizans İmparatorluğu’nun devamı olarak değerlendirdiği için Ayasofya da onlar için önemli bir konuma sahip. Evet, Ayasofya Hristiyanlık ve Ortodoksluk inancının da önemli bir sembolü ama burada hak iddia eden ve kendini mirasçı olarak gören ülke Yunanistan. Elbette bu çok tartışılabilecek bir durum. Tarihsel gerçekliği tartışmaya açık bir konu. 19. yüzyılın başında kesinlikle reddettikleri Bizans’ı 19. yüzyılın ortalarına doğru kabul ettiler. Çünkü uluslaşma sürecinde bir ulus şeceresine ihtiyaçları vardı. Özellikle geç uluslaşan devletlerde bu tarihsel sahiplenme durumları çok daha güçlü durumda. Yunanistan da bu anlamda tarihsel arka planını güçlendirebilmek için Bizans mirasına dört elle sarıldı. Çünkü vardık, varız ve var olacağız denklemini kurmanız gerekli. Şu konuda iddialı konuşabilirim, bundan da geri adım atmam: Batı’nın gözü bugün bile İstanbul’da. Bu durum öyle kolay kolay vazgeçebilecekleri bir şey de değil.

Hocam hazır bu noktaya değinmişken üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Yunanistan’nın kendini Bizans’ın mirasçısı olarak görmesinin tarihsel bir karşılığı var mıdır?

Bu durumun esasen tam bir tarihsel karşılığı yok, ama bir Yunan için benim ne düşündüğümün de bir önemi yok. Çünkü bugün bir Yunan’a Bizans Yunan değildir dediğiniz zaman size yüzünü eğecektir. Neden? Çünkü tarih inşası bu görüş üzerine değil. Ancak bu bakış açısında da ciddi bir sorun var. Yunanlar 1860 yılına kadar Bizans ile tarihsel bağlarının olduğunu reddediyorlardı. Hatta hiçbir şekilde Bizans’a tarih kitaplarında yer vermiyorlardı. Neden yer vermiyorlar biliyor musunuz? Çünkü Bizans’ın teokratik yapısından ötürü. Yunanistan’ın oluşumu Yunan aydınlanmacıları tarafından şekillenmiştir. Bu açıdan bakıldığında Yunan Aydınlanma ruhuna Bizans’ın teokratik yapısı tamamen zıt durumda. Yunanlar Bizans’ı aydınlanmanın karşıtı olarak reddediyordu.  Bu durumda  MS 4. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar olan süreci tamamen reddetmiş oluyorsunuz. 1453 yılından 1821 yılına kadar olan süreci de “Türkoktaria” olarak tanımlayıp zaten kabul etmiyorsunuz. MS.4. yüzyıldan 1821 yılına kadar olan büyük boşluğu bir düşünün. E o zaman sorarlar, sen bunca zaman nasıl oldu da Yunanlılığını korudun? Ancak şunu da belirtmek gerekir. Bizans’ın resmi dili Yunanca, aynı zaman da dini Ortodoks. Bu vesileyle Yunanların tarihsel bir bağ kurması tamamen bağlantısız bir sürece işaret etmiyor.  Aslında Bizans’ta hiç Yunan unsuru yoktu demek de doğru değil. Ancak bu verilerden koca Doğu Roma İmparatorluğu’nu Yunanlaştırmak da akli değil. Zaten Bizans da kendine hiçbir zaman Bizans dememişti. Bunu da biliyoruz. Bu ifade Hieronymus Wolf’un 17. Yüzyılda ortaya koyduğu bir adlandırmadır. Kısaca buradaki kişiler Romalı. Onları Yunanlaştıran şey ise dönemin emperyal dili olan Yunancanın kabulü ve Ortodoksluğun resmi din olarak İmparatorluk tarafından benimsenmesidir.

Bizans devrinin halk inanış ve efsanelerinde büyük yer edindiği gibi Türk devrinde de birçok rivayete konu olan Ayasofya’nın ikircikli inançsal görünümü (Hristiyan-Müslüman) günümüz dünyasında kendisine ne şekilde yer buluyor?

Bugün eğer Batı dünyası Hristiyan dünyası olarak düşünülürse, ki düşünülmelidir, Batı’nın kendi kimliğini Hristiyanlık üzerinden benimseyip, Hristiyanlığın tarihi köklerinin bağlı olduğu Ayasofya gibi yerleri unutması, bırakması, bunlardan kendini soyutlaması mümkün değil. Az önce Ortodoks dünyanın, daha genelde ise Hristiyan dünyanın kalbi olduğunu söylediğimiz Ayasofya günümüzde farklı güç odaklarının arasında da siyasi denge unsuru konumunda. Bugün Rusya gibi bir güç söz konusu. Örneğin Rusya Duma Meclisi milletvekillerinden Sergey Gavrilov, Türkiye’den Ayasofya’nın Ortodoks Kilisesine teslim edilmesini istemişti. Aynı şekilde Yunan liderleri için de aynı durum söz konusu. Çipras da son geldiğinde Ayasofya’yı ziyaret etti. Dikkat ederseniz Batı liderleri İstanbul’a geldiğinde genel olarak Ayasofya’yı ziyaret etmeden gitmiyorlar. Çünkü ona vermiş oldukları misyon sadece dini güç değil, dinin siyasallaştırılması babında da bir siyasi olgu olarak kendini yeniden tanımlıyor. Ayasofya bugün bilindiği üzere bir ibadethane değil, bir müze. Ancak bu yapı daha çok dini tarihi zemininin ötesinde fazla siyasallaştırıldığı için, siyasal da bir yapıdır aynı zamanda. Sizin Ayasofya’ya yüklediğiniz atıf hem dini hem de siyasi bir yapıya sahipse, bu durumu siyasal anlamda iyiye de kötüye de kullanabilirsiniz.

esra 2

Çalışmalarını farklı medeniyetlerin mukayesesi üzerine oturtan bir akademisyen olarak Hristiyan inanışa aidiyet duyan devletlerden ziyade Batılı toplumların, bireylerin Ayasofya’ya bakış açısı özellikle günümüzde ne durumda?

Öncelikle şunu belirteyim. Avrupa çoğunlukla Ortodoks değil Katolik’tir. Ancak direkt olarak Hristiyan üst kimliğiyle bakıldığı zaman manevi anlamda elbette bağları mevcut. Bu anlamda Bizans’ın resmi dini Ortodoksluk diye Ayasofya’yı sadece Ortodoks camiaya indirgemek doğru değil. Ancak elbette ki Ayasofya’nın Ortodoks geçmişi olduğu için günümüzde Yunanistan ve Rusya gibi devletler tarafından daha fazla önem atfediliyor. Ortodoksların Ayasofya’yı Kudüs’ten bile önemli gördüklerini söylemek abartı bir ifade olmayacaktır. Bu anlamda hac görevlerini gerçekleştirmek için Yunanistan’dan Ayasofya’ya gelen bir dindar kesim mevcut. İstanbul ve Ayasofya ile buluştuğunda duygulanıp ağlayan insanları bizzat biliyorum. Bu durum bizim Mekke’yi, Medine’yi ziyaret ettiğimizde yaşadığımız duygulanımla farksız değil. Bu açıdan bakıldığında toplum bazında burayla ciddi bir manevi bağın kurulduğunu söylemek mümkün.  Her ne kadar örneği Yunanlar üzerinden versem de genel itibariyle Ortodokslar için de durum bu şekilde.

Ayasofya tarihi farklı yönleriyle çeşitli yayınlarda defalarca yazıldı, çizildi. Özellikle İstanbul’un fethinden sonra gelişen tarihsel sürecin her döneminde uluslararası tartışmalara konu oldu. Günümüzde ise Yeni Zelanda’da gerçekleşen terör saldırısının ardından Ayasofya’nın uluslararasılığı tekrardan gündemde. Görüyoruz ki Ayasofya’nın biletli girişe tabi oluşu Müslümanlar için olduğu kadar Hristiyanlar için de bir şikayet konusu. Genel olarak bu konuda ve Yeni Zelanda saldırısı hakkında neler söylemek istersiniz?

Biletli girişiyle ilgili kesin bir yargıda bulunamam. O Turizm Bakanlığı ile ilgili bir konu.  Bugün dünyanın neresine gidersek gidelim bu tarz yerleri bilet alarak ziyaret edebiliyoruz. Akropol de bir dünya değeri ama bilet alarak ziyaret ediyoruz. Bu durum ülkenin turizm politikası olduğu için bir yorumda çok da doğru değil, zaten kişisel olur bu yorum. 

Son dönemlerde Batılı ülkelerde sağ ideolojilerin yükseldiğini söyleyebiliriz. Bu konudaki tartışmalar haliyle milliyetçi ve dindar kimliği yükselen Batılı ideolojileri bizim karşımıza çıkartıyor. Yeni Zelanda’da gerçekleşen saldırının, başıboş biri tarafından bireysel olarak gerçekleştirildiğini düşünmüyorum. Silahların üzerinde birçok sembol yer alıyor. Bu sembollerin hepsinin vermek istediği bir mesaj var, bu mesajların bir tarihsel arka planı var. Ben bu saldırının arkasında bireysel değil örgütlü bir gücün olduğunu düşünüyorum.  Terör eylemini gerçekleştiren şahıs Balkan ülkelerini dolaşmış ve birçok tarihi veri toplamış mesela. Bu durumda planlı ve programlı bir seyir defteri çıkıyor karşımıza. Bugünden itibaren Ayasofya’da güvenlik tedbirleri arttırılmalı diye düşünüyorum. Bir başka teröristin bizzat Ayasofya’da böylesi bir saldırı gerçekleştirmeyeceğinin garantisini kimse veremez. Böylesi bir vahşeti gerçekleştiren kirli zihin, buna benzer bir saldırıyı burada neden gerçekleştirmesin diye düşündüğümüzde olayın korkutucu yanı daha da gün yüzüne çıkıyor. Ayasofya’nın korunduğunu elbette biliyoruz, ancak bu saldırıyla birlikte güvenlik konusundaki hassasiyetin daha da arttırılması gerektiği kanaatindeyim. Bu nedenle bilet kesmek dahi bir güvenlik barajı gibi geliyor bana.

Ayasofya’nın Hristiyan ve Müslüman toplumlar açısından önemli bir sinir ucu olduğunu söylemek mümkün. Dünya’nın birçok ülkesi Ayasoyfa’ya karşı bu denli hassasiyet duyuyorken, ibadethane olarak açılması uluslararası ilişkiler açısından ne tür sorunlara yol açar?

1453 yılında gerçekleşen İstanbul’un fethinin ardından Ayasofya cami olarak kullanıldı. Fatih Sultan Mehmet döneminden 1936 yılına kadar süreç bu şekilde işledi. Fakat, bu kadar sembolleştirilen ve atıf yüklenen bir yere şu dönemde tekrardan camiye dönüştürülmesi Batı’nın hoşgörü ile karşılayacağı bir durum olmayacaktır. Hatta Ortodoks dünyası Ayasofya’nın kilise olmasından yana görüş beyan ediyor. Uluslararası ilişkilerde bu denli denge noktası olmuş bir yapının, tüm bu dengeleri korumak adına müze statüsünde tutulması daha doğru gibi duruyor. Şu bakış açısına oldukça karşıyım; Batı ile siyaseten gerçekleşen her tartışmada Ayasofya cami olsun demek doğru değil. Bu söylem siyasi dengeleri bozan da bir söylem. O yüzden Ayasofya’nın mevcut olan durumunu, tarafsız bir şekilde koruması oldukça önemli. Bu doğrultuda Ayasofya’nın ibadethaneye açılması bir çatışma ortamı doğuracaktır. Ayasofya ve İstanbul gibi iki önemli değerin Türklerin, dolayısıyla  Müslümanların elinde bulunması onlar için hala büyük bir yara. Uluslararası ilişkiler anlamında birçok muhatap var Türkiye’nin karşısında. Rusya var, Yunanistan var, Hristiyan kimliğine sahip Batılı devletler var… Ayasofya’ya verilecek olası bir ibadethane statüsü bu denklem içerisinde uluslararası ilişkilere olumlu yansımayacaktır. Çünkü bu tavır, onlar tarafından sanki bir kılıç çekme hamlesi gibi algılanabilir.

Cevaplayan Hakkında
Esra ÖZSÜER

İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde akademik çalışmalarını sürdüren Dr. Öğr. Üyesi Esra Özsüer, siyasi tarih, karşılaştırmalı tarih ve Balkan tarihi üzerine araştırmalar yapmaktadır. Özellikle Türk-Yunan ilişkileri üzerine önemli akademik çalışmalarda bulunan Özsüer’in “Türkokratia: Avrupa’da Türk İmajı” adlı bir kitabı bulunmaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun