Dr. Bilgehan Alagöz: Türkiye’nin sahadaki askeri varlığı diplomasi mekanizmasına işlerlik kazandırdı

Türkiye’nin en uzun kara sınırını oluşturan Suriye’de son yıllarda yaşanan küresel krizin neticesinde Türkiye’nin gerçekleştirdiği sınır dışı operasyonlardan sonuncusu olan Barış Pınarı Harekatı ekseninde Suriye’de yaşanan bölgesel krizin iç savaştan küresel bir soruna evrilme sürecine ilişkin Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Ortadoğu Siyasi Tarihi ve Uluslararası İlişkileri bölümü hocası Öğr. Gör. Dr. Bilgehan Alagöz’le konuştuk.

Dr. Bilgehan Alagöz: Türkiye’nin sahadaki askeri varlığı diplomasi mekanizmasına işlerlik kazandırdı Öğr. Gör. Dr. Bilgehan Alagöz:"Ulusal güvenlik perspektifinden baktığımızda Suriye’nin kendi iç güvenliği gündemde olduğu kadar aynı zamanda Türkiye açısından da bir ulusal güvenlik sorunuyla karşı karşıyayız."

Hocam malumunuz Türkiye kısa süre önce sınır ötesine Barış Pınarı Harekatı adıyla bir askeri operasyon gerçekleştirdi. Bu husus Türkiye’nin ana gündemi olduğu gibi uluslararası kamuoyunda da derin yankı uyandırdı. Bize kısaca gelinen noktaya kadar yaşanan sürece, Barış Pınarı Harekatı’na ve bölgedeki aktörlere dair paylaşımda bulunur musunuz?

Suriye krizi başladığından bu yana birçok evre yaşandı. İlk etapta bir iç savaş niteliğinde başlayan sorun daha sonra bölgesel aktörlerin dahil olmasıyla bölgesel bir soruna dönüştü. Ve nihayetinde Rusya ve ABD gibi küresel aktörlerin devreye girmesiyle küresel bir sorun haline geldi. Dolayısıyla bizim Suriye krizini analiz ederken aslında elimizde 3 tane analiz düzeyimiz var. Birinci olarak ulusal güvenlik perspektifinden yaklaşmak gerekiyor. İkincisi bölgesel güvenlik, üçüncüsü de küresel güvenlik. Ulusal güvenlik perspektifinden baktığımızda burada Suriye’nin kendi iç güvenliği gündemde olduğu kadar aynı zamanda Türkiye açısından da bir ulusal güvenlik sorunuyla karşı karşıyayız. Nihayetinde Türkiye, Suriye ile en uzun sınıra sahip olan ülke olması sebebiyle buradaki krizin doğrudan sonuçlarıyla karşı karşıya kalmakla birlikte yoğun bir göçe uğradı. Dolayısıyla da Türkiye karşı karşıya kaldığı bu yoğun mülteci krizi sebebiyle hem de Suriye’nin özellikle kuzeyinden kaynaklı IŞID ve PKK terörü sebebiyle doğrudan bir ulusal güvenlik kriziyle karşı karşıyadır. Öte yandan bölgesel aktörler düzeyinde baktığımızda karşımıza ilk etapta çıkan ülke de İran’dır. İran İslam devriminden bu yana yürütmüş olduğu dış politikası çerçevesinde bir levanten siyasetine sahiptir.  Ve Suriye, Lübnan hattı üzerinde bir nüfuz kurma çabası içindedir. Nihayetinde Esad rejimiyle kurmuş olduğu doğrudan ilişki ve Lübnan Hizbullah’ı üzerindeki etkisi sebebiyle de bölgesel çıkarlarını gerçekleştirmek için önemli müttefiklere sahiptir. Dolayısıyla İran’ın Suriye’de bulunma sebebi bir ulusal güvenlikten ziyade bölgesel güvenlik politikasının parçasıdır. Öte yandan küresel aktörlere baktığımızda karşımıza Rusya ve ABD çıkmaktadır. Putin’in uzun dönemli yürütmüş olduğu bir siyaset vardır ki bu aslında Kırım’ın ilhakıyla başlayan bir süreçtir. Önce Karadeniz’de kurmuş olduğu hakimiyet gündeme gelmiş, nihayetinde Akdeniz’de de Suriye üzerinden bir hakimiyeti kurma çabasına girmiştir. Esad rejimiyle yürüttüğü yakın diyalog sebebiyle ve Suriye’de bulunan üsler dolayısıyla da Suriye’nin siyasetini yönlendiren en önemli aktörlerden birisi haline geldi. Bu anlamda ABD’nin Rusya’ya oranla sahip olduğu nüfuz oldukça sınırlıdır. ABD kriz ilk patladığında önce Türkiye üzerinden bu krizi yönetmeye çalıştı. O dönem önemli kişilerden birisi senatör McCain’di. Özgür Suriye Ordusu’nun Türkiye öncülüğünde kurulmasını teşvik eden bir takım yaklaşımları vardı. Ancak Başkan Obama döneminde ciddi stratejik hatalar yapıldı. O dönemde İran nükleer anlaşmasının nihayete kavuşması öncelikli hale getirildiğinden Suriye’deki İran varlığına ABD tarafından göz yumulması gündeme geldi.  Türkiye ile kurulan bu ilişki de bir anlamda rafa kaldırıldı. Sonrasındaki etaplarda yine başkan Obama’nın son dönemlerinde yürütülen en önemli yanlış siyasetlerden birisi de buradaki İran askeri varlığını dengelemek adına YPG/PKK unsurlarının silahlandırması oldu. O sebeple şunu net bir şekilde diyebiliriz. ABD’nin YPG unsurlarını silahlandırmasındaki en temel gaye aslında İran’ın askeri varlığını sınırlandırma çabasıydı. Ancak burada şu siyaset öngörülemedi. Bunun Türkiye tarafından doğrudan bir ulusal güvenlik krizi olarak algılanacağı ve Türkiye’nin buna sert bir tepki koyacağı anlaşılamadı.

Peki hocam Obama döneminde bunun anlaşılamadığını söylediniz. Şu an Trump döneminde de bu siyaset yürütülüyor. Bunun sebebini anlatabilir misiniz?

Bunun sebebini izah edeyim. Başkan Trump seçim kampanyasından bu yana bu siyaseti çok sert bir şekilde eleştirmiş bir kişi. O dönemki Demokrat Parti başkan adayı Hillary Clinton’la üç defa televizyon tartışması yaptı ve her birinde de en başta Irak savaşını ABD’nin gerçekleştirmesini eleştirdi.  ABD’nin bu müdahaleci siyasetini eleştirdi.  Suriye’de ABD askerlerinin olması için hiçbir sebep olmaması gerektiğini söyledi. O sebeple de aslında bu vakte kadar devam eden ABD politikasının hala Obama döneminden kalmış olan bir siyaset olduğunu söyleyebiliriz. Trump’ın kendi siyaset yaklaşımını henüz yürürlüğe koyduğunu da dile getirebiliriz. Bu dönemde tabi önemli kırılma noktaları oldu. Türkiye’de 15 Temmuz süreci yaşandı. Onun akabinde Türkiye Fırat Kalkanı operasyonuyla Suriye’deki terör kaynaklarına asla ve asla sessiz kalmayacağını gösterdi. Nihayetinde Türkiye Fırat Kalkanı operasyonuyla buradaki IŞİD unsurlarını hedef aldı. Daha sonraki Zeytin Dalı operasyonundan sonra YPG unsurları Türkiye’nin hedefi haline geldi. Burada yine ABD‘nin yanlış değerlendirdiği bir durum vardı.  Türkiye hatırlarsak Rusya’nın uçaklarını düşürmesi sebebiyle ciddi bir krizle karşı karşıya kalmıştı. ABD Türkiye ve Rusya’nın bir araya gelerek diplomatik bir süreç gerçekleştirebileceğini öngöremedi. Ama burada önemli bir siyaset devreye girdi. Rusya, Türkiye'siz bir Suriye çözümünün olamayacağını öngürdü ve Türkiye’nin  YPG unsurlarının ABD tarafından silahlandırılmasından ciddi rahatsızlık duymasını bir avantaja çevirerek bir diplomatik kanal geliştirdi. Astana sürecinin başlaması aslında bir Türkiye-Rusya inisiyatifidir. İran buna daha sonra eklemlendi. Çünkü Türkiye ve İran’ın özellikle 2014-2015 ve 2016’nın ilk yarısı çok ciddi bir kriz dönemi söz konusudur. Bu dönemde  İran’ın PKK terörüne üstü kapalı bir rızasının da olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Türkiye ve Rusya bu diplomatik mekanizmayı kurduktan sonra İran bu denklemin dışında kalmak istemedi. Nihayetinde İran’ın da Rusya’yla diplomasiye ciddi şekilde ihtiyacı var aynı şekilde Türkiye’nin de. Ve böylelikle biz Türkiye-İran- Rusya arasındaki Astana sürecinin başlamasına şahit olduk.  Bu sahadaki en sonuç doğuran diplomatik süreç oldu. Çünkü öncesindeki BM inisiyatifiyle gelişen Cenevre süreçleri başarı elde edemedi. Zaten Türkiye ve ABD arasında bir kriz var. Türkiye ve Esad yönetiminin doğrudan bir teması yok. O sebepten sahada gördüğümüz en aktif işleyen süreç Astana süreci. Ama şunu da dile getirebiliriz. Tüm bu diplomatik süreçlerin başlamasını sağlayan Türkiye’nin sahadaki askeri varlığıdır. Türkiye bu askeri operasyonları gerçekleştirmemiş olsaydı tüm bu diplomasi mekanizması işlerlik kazanamayacaktı. Türkiye’nin doğrudan ulusal güvenlik tehdidi olarak algıladığının en somut göstergesidir bu operasyonlar. Hem bu bölgedeki devletler hem de küresel güce sahip devletler Türkiyesiz bir çözümün mümkün olamayacağına vakıf oldukları için bu süreçlerin parçası oldular.

İran’ın PKK’nın uzantısı olan PJAK örgütü ile yürüttüğü mücadeleyi biliyoruz. Bu oluşumların İran ile Türkiye’nin ortak düşmanları olduğunu söylemek mümkün olmasına rağmen İran bir anlamda Barış Pınarı Harekatı’na karşı duruş sergiliyor. Bu tavrın sebebi nedir?

İran bu noktada hassas bir süreçten geçiyor. Çünkü ABD’nin ciddi bir baskısı altında. ABD tarafından İran politikası maksimum baskı siyaseti olarak adlandırılıyor. İran önemli yaptırımlarla karşı karşıya. Nükleer anlaşmadan ABD’nin çekilmesi, İran’ın en önemli askeri unsuru olan Devrim Muhafızları ordusunun terör listesine alınması, İran dışişleri bakanı ve birçok önemli kişinin yasaklı isimler listesine alınması İran açısından önemli bir krizi işaret ediyor. Keza Basra körfezinde Suudi Arabistan’la da İran arasında önemli bir gerilim söz konusu. Şu an gerçi birtakım görüşmeler devam ediyor iki ülke arasında ama İran’ın çok fazla manevra alanı yok. Şu an İran’ın dışarıya açılan tek kapısı Türkiye ve Rusya’yla yürütmüş olduğu diplomasi. O sebeple de İran o diplomatik kanalın öyle ya da böyle açık kalmasından yana. Ama öte yandan Türkiye ve ABD’nin bu Barış Pınarı Harekatı sürecinde elde etmiş olduğu mutabakat İran’da bir rahatsızlık yarattı. Çünkü İran ABD ve Türkiye arasında acaba İran’ı çevreleme siyasetine götüren yeni bir yakınlaşma mı var endişesi içerisinde. Bu sebeple  İran kendi askeri gücünün Türkiye aracılığıyla Suriye’de sınırlandırılması endişesini de taşıyor. ABD’nin YPG unsurlarını İran askeri gücüne karşı bir güç elde etmek için oluşturduğu ve silahlandırdığı düşüncesi de var aynı zamanda. O sebeple de İran ABD‘nin buradaki askeri varlığından da rahatsız. Yani bir dilemma söz konusu. ABD askeri varlığından da rahatsızlık duyuyor. Ancak Türkiye’nin burada bir geniş manevra alanına sahip olmasından da rahatsızlık duyuyor. Bu sebeple de bazı Türkiye karşıtı söylemleri İran’da görüyoruz. Ancak ben bunları çok uzun süreye yayılacak söylemler olmayacağı kanaatindeyim. Nihayetinde İran diplomasiyi iyi kullanan ve Türkiye’nin öneminin farkında olan bir devlet. Türkiye ile tüm kapıları kapatması İran’ın aleyhine bir süreç olacağı için uzun süreye yayılan bir tansiyon ben beklemiyorum. Zaten dün Rusya başkanıyla elde edilmiş olan görüşme İran açısından başka bir tabloyu ortaya çıkarıyor.

Hocam Rusya ile yapılan mutabakatta yer alan 6. Maddeye istinaden sormak isterim, sınır güvenliği sağlandıktan sonra YPG ve silahlara ne olacak? Terörle mücadele kapsamında ordayız. Peki terörler mücadele edebildik mi?

Bu soruya cevap vermek için henüz çok erken bir evredeyiz. Henüz daha bir çözümün başlangıç aşamasındayız. Türkiye’nin askeri anlamda ki kararlılığı devam ettiği müddetçe de terörle mücadelede geri adım atmak söz konusu olmayacaktır. Devriye unsurlarının olmasından bahsediliyor. Bunlar uygulamada görülecek gelişmeler. Bu mutabakattaki maddeler uygulamada nasıl gerçekleşecek bunlar sahada zaman içinde ortaya çıkacaktır. Fakat şu bir gerçek ki özellikle Türkiye bu konuda kararlılığını sürdürdüğü için hem Rusya hem ABD açısından da bir yanılsamadan ziyade Türkiye’nin yanında yer alma çabası da devreye girecektir. Yani ben mutabakatı bir krize dönüştürecek bir hamle hem Rusya’dan hem ABD ‘den yakın zamanda beklemiyorum. Ama saha çok karışık mesela İsrail’in ciddi rahatsızlıkları var. İsrail’e yakın lobilerin ABD başkanının aleyhine şu an birtakım söylemleri var. Türkiye ve Rusya’nın almış olduğu kararlar Rusya-İran ilişkileri açısından ne gibi yansımalara sebep olur. İki ülke arasında bir tansiyon yükselmesine sebep olur mu bunları zaman içinde göreceğiz. Yakın zaman için ben bu iki diplomasi mekanizmasının da olumlu olduğu kanaatindeyim. Ama uzun vaade de henüz bir şey söylemek erken.

Güvenli bölge oluşturup oraya mültecileri geri alma planları var. Peki bu altyapıyı oluşturabilecek harcamalar Türkiye’nin bütçesinden mi çıkacak yoksa bunun için Türkiye BM ile nasıl bir yol çizmeyi planlıyor?

Hem BM hem de AB’nin devreye sokulması çabaları Türkiye tarafından sıklıkla dile getiriliyor. Nihayetinde bu artık uluslararası bir kriz haline geldiği için özellikle BM kararlarıyla bağlantılı olarak bir eylem planının ortaya çıkması daha doğru olacaktır. Aynı şekilde AB’de mültecilerle ilgili birtakım fonlar sözünde bulunmuştu. Her ne kadar sayın cumhurbaşkanı bunların tam gerçekleşmeyeceğini dile getirse de zaman içinde Türkiye’nin kararlı tavrı sebebiyle Avrupa’da gerekli bütçe desteklerini sağlayacaktır.

Bu arada Rusya ile yapılan mutabakatta mültecilerin güvenli ve gönüllü bir şekilde geri dönüşleriyle ilgili olarak “gönüllü” vurgusu dikkatimi çekti. Bir gönüllülük esası varsa mültecilerin gitmek istemeleri mümkün mü?

Yani şimdi bu biraz sosyolojik bir yaklaşım da gerektiriyor. Sadece siyasetin karar verebileceği bir şey değil. Göç araştırmaları gösteriyor ki belli bir süre bir ülkede yaşayan insanların geriye dönmesi çok da kolay olmuyor. Şimdi farklı kategorilerde mülteciler var. Bir kamplarda yaşayanlar özellikle sınır şehirlerinde olanlar. Bir de şehirlerde özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşayan mülteciler var. Burada ilk etapta sanırım kamplarda yaşayanlar öncelikli olarak yerleştirilecektir. İlerleyen zamanda şehirlere yayılmış olan mülteciler için belki bir politika devreye girecektir. Ama gerçekçi de olmak lazım Suriye’den Türkiye’ye gelmiş tüm göçmenlerin dönmesi elbette ki mümkün olmayacaktır. Bu hem iç siyaset gündemini ilgilendiren hem de dış siyaset gündemini ilgilendiren bir konu olduğu için klişeler ekseninde bakmamak ve olabildiğince rasyonel bir zeminde değerlendirme yapmak gerekiyor. Ama maalesef her ülkenin iç siyaset gündemini etkileyen bir konuya dönüştü. Bugün ABD televizyonlarını açtığınızda da Türkiye ve Suriye bağlamında haberler görüyorsunuz. Türkiye’de de aynı şekilde. Dolayısıyla bu aynı zamanda bir iç siyaset malzemesine de dönüşebilen bir konu haline geldi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemleri Türkiye’de çok fazla karşılık buluyor. Yabancı basında nasıl bir portre çiziyoruz?

Yabancı basında Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsına indirgenen bir yaklaşım var ki bu çok sakıncalı bir durum. Uluslararası basının da hiç objektif unsurlarla haber yapmadığını ve çoğu zaman yalan habere de başvurduğunu biz bu süreçte maalesef gördük. Şu bir gerçek ki Erdoğan’ın şahsiyle ilişkilendirilecek siyasi bir gereklilik değil. Bugün bir başkası da cumhurbaşkanı olsa Türkiye 40 yıldır PKK terörüyle mücadele halinde olduğu için benzer bir siyaset devreye girecektir. O sebeple de Türkiye’de iktidarı destekleyen vatandaşlar kadar muhalefet partilerine oy veren vatandaşlar da terörle mücadele konusunda hem fikir. Uluslararası basının anlamadığı, gözden kaçırdığı unsur da bu. O yüzden cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şahsına yönelik ve manüpülatif haberler yapılıyor. Bu da aslında kendi ulusal çıkarlarının aleyhine çünkü kendi kamuoylarını yanlış bilgilendirmiş oluyorlar. Sanırım zaman içinde onlarda bu manipülatif haberlerden geri adım atacaklardır.

Hocam verdiğiniz değerli bilgiler için çok teşekkür ederim. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Teşekkür ederim böyle bir imkan verdiğiniz için.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun