Cihan İmparatorluğu’nun Kurucusu Osman Beg

Osmanlı kuruluş ve yükselme dönemleri, Osmanlı Balkanları, imparatorluğun askerî, idarî, sosyal-ekonomik yapı ve kurumları, Osmanlı sultanları üzerine araştırmalar yapan “Cihan İmparatorluğu’nun Kurucusu Osman Beg” kitabının da yazarı Doç. Dr. Uğur Altuğ ile konuştuk.

Cihan İmparatorluğu’nun Kurucusu Osman Beg

Hocam öncelikle teşekkür ederiz. Yeni kitabınız akademi ve okur dünyasına hayırlı olsun. Okuyucularımız için kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Sağ olun, ben teşekkür ederim efendim, umarım bolca istifade edilen bir çalışma olur.

Kırıkkale Üniversitesi Tarih Bölümü mezunuyum. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı’nda Prof. Dr. Ahmet Güneş danışmanlığında Yüksek Lisans, Prof. Dr. Halil İnalcık danışmanlığında da Doktora süreçlerini tamamladım. Osmanlı kuruluş ve yükselme dönemleri, Osmanlı Balkanları, imparatorluğun askerî, idarî, sosyal-ekonomik yapı ve kurumları, Osmanlı sultanları ve İstanbul, Ankara gibi şehirlerin tarihleri üzerinde araştırmalar yapıyorum.

Çok zor bir dönemi-kişiyi yazdınız. Bugüne kadar sanıyorum Osman Bey üzerine odaklanılan bir çalışma olmadı. Bu kaynak kıtlığı içinde bu kararı nasıl aldınız?

Her çalışma gibi Osman Beg biyografisinin temellerinde de birtakım zorluklar bulunuyor. Osmanlı kuruluş dönemi, ilk Osmanlılar ve özellikle de Osman figürü, belirttiğiniz üzere zorlu bir araştırma alanı. Dönem üzerine kaynak kıtlığından dolayı çökmüş olan sis perdesi, H. A. Gibbons’un 1916’da ileri sürdüğü görüşlerin yol açtığı bulanıklıkla daha da yoğunlaşmıştır. Bu iki olgu kuruluş tarihini çift yönlü bir zorluklar kıskacının içerisine itmiştir. Bugün geriye dönüp baktığımızda karşımıza çıkan kuruluş manzarasını büyük ölçüde bu iki olgunun karakterize ettiğini görüyoruz. Bu kıskaç, bazı istisnalar dışında araştırmacıları genellikle içerisinde Osman Beg’in pek de etkin ve belirleyici bir unsur olarak yer almadığı incelemelere yöneltmiş, uzmanlar daha çok sürecin diğer yapıcı ögelerini açıklamaya ağırlık vermişlerdir. Araştırmacıların önündeki zorlaştırıcı, hatta yanıltıcı bir etmen de, literatürde döneme ilişkin bazı kavram ve yapıların ıskalanması ya da ekseriyetle günümüz değer yargılarıyla değerlendiriliyor oluşudur.

Bu gizem perdesi, Osman Beg efsanesine karşı erken dönemlerden itibaren duyduğum ilgi ve merakı zamanla daha da büyüttü. Yaptığım okumalarda sürecin tam merkezinde bulunan kurucu figürün, genelde tüm gelişmelerin dışında tutulması yönlü bir temayül görüyordum. Akademik hayatımın başlangıcından itibaren her araştırmada, bir yandan Osman Beg ve kuruluş dönemi üzerindeki soru işaretlerine de cevaplar ararken, diğer yandan da bu soruların sayısını çoğaltmaya çalıştım. İmparatorluğun gerek kurumsal ve yapısal, gerekse siyasal, askeri, mali, sosyal ve ekonomik süreçleri üzerinde yaptığım bütün araştırma ve okumalarda bir yandan da Osman Beg’in izini sürmeye çalıştım. 14 ve 15. Yüzyıllarda karşınıza çıkan Osmanlı görüntüsünün sadece gizemi değil, temel dinamiklerinin ve kurumsal yapılanma süreçlerinin düğümü de sizi Osman Beg ve dönemine götürüyordu. Geldiğim noktada beni karşılayan manzaranın cazibesi oldukça büyüleyiciydi ve son yıllarda büsbütün Osman efsanesi üzerinde yoğunlaşmamı sağladı.

Osman Bey kimdir hocam? Yani Şümullu bir İmparatorluğun kökenlerine inildiğinde bir bey olan Osman Gazi’yi nasıl tanımlamak gerekir.

Osman Beg’i bir alp beyi, Söğüt nahiyesi ve ucunda bir Selçuklu subaşısı ve uc beyi olarak tanımlamak gerekir. Âşık Paşa’nın Garibnâme’de tanımladığı alp olmanın dokuz koşuluna haiz olup, karizmatik kişiliğiyle diğer alpları ve birçok unsuru çekimi altına alan bir figür; subaşı sıfatıyla, Selçuklu eyalet sisteminde görevli bir idarî-askerî elit; Anadolu’nun Moğol işgali ve baskısı altında bulunduğu ve Selçuklu merkeziyetçi yönetim yapısının çöktüğü bir dönemde Bizans sınırında en ileri ve kritik hatta yer alan Söğüt ucunun uc beyi. Gaza, istimâlet, adâlet, fetih gibi dinamikler çerçevesinde, siyasi, askeri, idari, mali, demografik süreçlerin ve kurumsal yapılanmaların temellerini atan kurucu baba…

Osmanlı’nın kuruluş ve gelişmesi nasıl oldu? Bir boşluktan yararlanıldı diyebilir miyiz?

Tabiatın en önemli prensiplerinden biri, boşluk kabul etmemesi ve eskiyen-eksilen-ortadan kalkan yapıların yerini yenilerine bırakmasıdır. Moğol istilasıyla Anadolu Selçuklu Devleti’nin içerisine düştüğü durum, kuşkusuz büyük kırılmalar ve boşluklar doğurmuştu. Bu suretle oluşan otorite boşluğu, vilâyetlerde görevli birtakım vali ve subaşıların bir dereceye kadar müstakil birer figür şeklinde sahneye çıkmalarına yol açtı. Bunun yanı sıra, İznik’te ihya edilen Bizans merkezinin 1261’de tekrar İstanbul’a taşınmasıyla Bithinia’daki yapılar üzerindeki merkezi otoriter yapı da epeyce aşınmıştır. Kuşkusuz ciddi boşluklara neden olan bu tip çözülmeler, yeni yapı ve oluşumların vücut bulmasında önemli bir yere sahiptir.

Fakat Osmanlı’nın kuruluşunda başka etmenlerin rolleri de büyük önem taşır. Osman Beg’i öncelikle bu bağlamda değerlendirmeliyiz. Zira o, söz konusu otorite boşluğunun yanı sıra, kişiler, kadrolar, önemli hadiseler, siyasal-askerî gelişmeler gibi kuruluş sürecinin belirleyici unsurlarını isabetli bir öngörüyle görerek, mahiyet ve önemlerini tüm yönleriyle kavramıştır. İşte bu özelliği ve yetenekleri sayesinde, söz konusu boşluğu ve diğer önemli faktörleri oluşumunun temellerine döşemiştir. Mevcut koşul ve unsurlar tüm rakipleri için aşağı yukarı aynı düzeydeydi, hatta Osman’ın oluşumu bu manzaradaki en küçük ve önemsiz ögelerdendi. İşte tam bu noktada karizmatik bir liderin, söz konusu süreçleri beylik oluşumu ve ön plana çıkabilme adına nasıl fırsata çevirerek etkin bir figür haline dönüştüğünü görüyoruz.

Bu bağlamda, Osman Beg’in kimliği, kişiliği, icraatları, kurduğu ilişkiler ve nüfus, gaza, istimâlet gibi politikalarla, sosyal-ekonomik ortam ve askerî, siyasî, idari, mali koşulların ve hadiselerin tam da merkezine oturduğunu tespit ediyoruz. Bu tespit bize, niçin bu misyonu diğerlerinin değil de Osmanlıların ifa eylediği sorusunun cevabıyla birlikte Osman’ın en önemli ayırt edici özelliğini de büyük ölçüde açıklıyor. Acaba böyle bir kişilik ve oluşum süreci hiç yaşanmamış olsaydı, biz bugün söz konusu boşluğun ne kadar farkında olacaktık? Osman Beg’in faaliyetleri ve inşa ettiği yapılar, bir yönüyle o dönemdeki olumsuzlukları ve bunların doğurduğu boşlukları da tüm ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor.

Osmanlı beyliğinin bağımsızlık durumu hakkında neler söyleyebiliriz? İlhanlı tahakkümü ve para basma gibi meseleler var bunları nasıl anlamlandırabiliriz.

Osman Beg Söğüt subaşısı ve uc beyi seçildiğinde, halkaları aşağıdan yukarı doğru Çobanoğlu Beyliği, Anadolu Selçuklu Sultanlığı ve İlhanlı Hükümdarlığı şeklinde oluşmuş bir tâbiyet zinciri altındaydı. Bu bağlamda Osman Beg’in kariyerini, bu zincirden kurtulma süreci olarak da tanımlayabiliriz. Faaliyetlerini daima Bizans topraklarının en iç bölgelerine taşımak suretiyle, hızla bu dünyadan uzaklaşmaya çalışmıştır. Böylece kendisini Moğol baskısından emin hissederek daha serbest hareket edebileceği bir zemine sahip oldu. Karacahisar fethiyle (1288) sancakbeyi mevkiine erişen Osman, böylece Kastamonu sancağındaki Çobanoğullarıyla aynı konuma gelmiş bulunuyordu. Beylik üzerindeki İlhanlı-Selçuklu tahakkümü zayıflayarak her ne kadar bir müddet daha sürecek olsa da, 27 Temmuz 1302’de vuku bulan Bapheus/Koyunhisarı Savaşı hem bağımsızlık, hem de kuruluş bağlamında bir dönüm noktası olmuştur.

Bapheus savaşını aydınlatan Halil İnalcık Hoca, bir imparatorluk ordusuna karşı kazanılan bu zaferin Osmanlı hanedanının oluşumundaki belirleyici yerini ortaya koymuştur. Bapheus’la birlikte büyük bir prestij ve şöhret kazanan Osman Beg, kendisini büyük bir serbestlik içerisinde hissediyordu. Malûm Osmanlı hanedan esaslı bir yapıdır. Bu zaferin prestiji oğlu Orhan’a itirazsız biçimde beylik yolunu açmak suretiyle, hanedanın oluşumundaki en önemli yapı taşına dönüşmüştür. Çağdaş gözlemci Pachymeres’in aktardığına göre, bu zaferden sonra birçok unsur, şöhreti uzak bölgelere dek yayılan Osman’ın sancağı altına koşuyordu. Artık Osman Beg’in karizması zirveye ulaşmıştı.

İnalcık Hoca, karizmatik bir liderin zuhuru ve hanedanını tesisi gibi, bir Türk devletinin oluşumundaki en kilit süreçlerin Bapheus’la tamamlandığını ortaya koymuş ve buna binaen 27 Temmuz 1302’nin Osmanlının kuruluş tarihi olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir. Böylece Söğüt’te başlayan kuruluş süreci 1302’de tamamlanmış oluyordu.

Bugüne değin Osman Beg’in sikke kestirdiğine ilişkin ilk ve tek tutarlı görüş sikke uzmanı İbrahim Artuk’tan gelmiş, fakat bu sav tarihçilerce pek kabul görmemiştir. Bugün birkaç sikkenin varlığından daha bahsediliyor, şayet bunlar dikkate alınacak olursa Osman Beg’in üç kez sikke kestirdiği yargısına ulaşılır. Kitabımızda kamuoyunu Osman Beg’e ait olduğu iddia edilen iki sikkeden daha haberdar ettik. Böylece ilgili sikkelerin sayısı beşe yükseliyor ki, başlı başına bu manzara bile tarihsel yapılara, beyliğin oluşum sürecine ve tüm paradigmalara tezat teşkil etmektedir. Söz gelimi bunları bir anlığına kabul edip, sorunuz doğrultusunda bağımsızlık bağlamı içerisinde değerlendirmek suretiyle sağlamalarını yapacak olursak, Osman Beg’in farklı zaman ve mekânlarda beş kez bağımsızlık sikkesi kestirdiği şeklinde absürt ve tüm teamüllere aykırı çelişkili bir görüntüyle karşılaşırız. Bir önceki ilanını yeterli görmeyerek, kestirdiği sikkelerle yeni yeni bağımsızlık ilanlarına mı kalkışmış? Ya da Osmanlı ekonomik-mali sistemi, yapısı ve kapasitesi, birkaç on yılda peş peşe beş kez sikke kestirilmesini zaruri kılacak denli, tedavülde büyük para hacmine gereksinim doğuran çok büyük bir potansiyele mi ulaşmıştı? Çalışmamızda da belirttiğimiz gibi, dikkatle bakıldığında bu sikkelerin çoğunun düzme olduğu derhal anlaşılıyor. Hele ki bunlardan birinde darp yeri olarak Söğüt yazıyor olması, söz konusu sikkenin düzmeliğini hemen ele veriyor. Fakat şunu da belirtmek isterim ki, kesin yargıdan önce bu sikkelerin birkaçı üzerinde çok ciddi incelemeler yapılmalıdır. Mesele asla malzemeyi görünce “aaa Osman Beg’in sikkesi bulundu” kabilinden zanlarla peşin hükümler verilecek denli basit bir süreç değil. Meselenin ön koşulunu, işin çok ciddi bir tarih formasyonuyla, para (nümizma), para sistemi, ekonomi ve mali yapılar uzmanlığı çerçevesinde ele alınma zorunluluğu oluşturmaktadır. İşin bütün yönlerinin donanımlı uzmanlarca büyük bir titizlikle incelendiği bir bağlam çerçevesinde hareket edilmelidir. Daha da önemlisi, her ne kadar bazı sikkelerin resmi ya da çiziminden başka varlıklarına ilişkin elde bir şey olmasa da, mevcutların karbon ve kimya testleriyle yaş ve dönem taramasına tabi tutulması lazım. Şimdi düşünün, tarihçi bir materyalle karşılaştığında, ilkin bu malzemeyi ciddi bir tenkit süreciyle her yönden sağlamaya tabi tutup doğruluğunu belirlemezse, tarihçi olmayanlardan ne kadar farkı kalır? Son dönemde tutarsızlıklarla bezeli sikkelerin mantar biter gibi peş peşe ortaya çıkması bile, bunların kuvvetle muhtemel düzme olabileceğini düşündüren çok ciddi bir parametredir. Bu itibarla meseleye, fantastik-sansasyonel ön kabullerle bir amatör gibi değil, sağlaması yapılarak gerçekliği kanıtlanmamış hiçbir kaynak üzerine tarih inşası yapılamayacağı kuralıyla yaklaşmak gerekir.

Tartışılan konulara girmek istiyorum; Osman Gazi ile Edebalı arasındaki ilişki hakikatte nedir? Kayınbabası mı yoksa bu bir tevatür mü?

Şeyh Edebalı’nın varlığı, kimliği ve Osman Beg’le olan ilişkisi kanıtlanmış bir tarihi gerçekliktir. İnalcık Hoca, Edebalı’nın varlığını resmi kayıtlarla ortaya koymuştur. Hüdâvengidâr Livâsı tahrir defterlerindeki kayıtlar Ede Şeyh’i, Bilecik’teki zâviyesini ve Osman Beg tarafından zaviyesine vakfedilmiş Kozağacı köyü ve Kozca/Kozcu mezrasını gözler önüne sermektedir. Bir Babaî şeyhi olan Edebalı, vefâiye tarikatının en önemli figürlerinden biri olup uc bölgesine yerleşmiş bulunuyordu. Osman Beg onun kızı Rabia Bâlâ ile evlenmiştir. Oğlu Alâeddin’in bu hatundan olduğu anlaşılıyor. Edebalı’nın kızı Rabia, Osman Beg’in ikinci hanımıdır. İlk evliliğini ise Ömer Beg adlı bölgede görevli bir Selçuklu idarî-askerî elitinin kızı Malhûn Hatun’la yapmıştır. Osman Beg’in evlilik yoluyla Edebalı’yla akrabalık bağı kurarak, bölgesindeki Türkmen kitleler arasında epey popüler bir figür olan şeyhin nüfuzundan yararlanmak istediği aşikârdır. Bu süreçte Edebalı da benzer motivasyonla hareket etmiş görünüyor.

Hanedanın Kayı boyuna mensup olduğu  meselesi hakkında Halil İnalcık hocanın farklı bir görüşü hakim.  Kayı gerçekliğinde elde edilen son bulgularla ne söylersiniz?

İlkin meselenin halen tartışmalı olup tam açıklığa kavuşmadığını ve Osmanlıların da Kayı sürecini yer yer etkin bir politik argümana dönüştürdüklerini belirterek, bu iki gerçekliğin altını çizmek isterim. Malum Halil Bey ele aldığı her meseleyi, sağlam kaynaklar temelinde yaptığı titiz ve derin tahlillerle açığa çıkarmıştır. Halil Bey’in Kayı meselesinin daha çok politik bir argüman olarak kullanıldığı gerçekliğine yaptığı vurgu, kamuoyunda kesin ve topyekun bir reddediş şeklinde algılanıyor. Oysa kendileri meselenin ispatının gerekliliğinin altını çizerek, bu süreçte bilhassa tahrir defterlerindeki binlerce yer-kişi adının büyük bir dikkatle incelenip, toponomi verileriyle karşılaştırılması yönlü bir yöntemin takibine dikkat çekerlerdi.

Öncelikle halen teori boyutundaki “hanedanın Kayı boyuna mensup olduğu” görüşünün yeni çalışmalarla tekrar araştırılmasını bir zorunluluk olarak gördüğümü söylemeliyim. Bu süreçte özellikle sikkeler, arşiv belgeleri, rakip Türkmen unsurlarla kurulan ilişkiler ve saha çalışmalarından devşirilecek veriler titizlikle değerlendirilmelidir.

Kayı boyu damgasının kuruluş dönemi sikkelerindeki varlığı, oldukça önemli bir delildir. İlk Osmanlı merkezleri ve kuruluş sürecinin cereyan ettiği sahaları kapsayan tahrir defterlerine, yer, mevki, soy-sop cinsinden çok sayıda `kayı’ kaydı düşülmüştür. Bu sahalarda çok titiz ve detaylı toponomi çalışmaları yapılmalı. Size ilginç bir şey söylemek isterim ki bazı 19. yüzyıl belgeleri dahi bölgedeki kayı yaşanmışlığına ışık tutar niteliktedir. Bu yüzden tahrirler başta olmak üzere, arşiv belgeleri oldukça önemlidir. Halil Bey’in her zaman belirttiği üzere, araştırmalarda devreye girecek yeni arşiv belgeleri, Kayı meselesi gibi pek çok meseleyi çözüp açıklığa kavuşturacağı gibi, karşımıza çok daha derinlikli yapı ve süreçler çıkaracaktır. Anadolu beyleri, Timurlu, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevilerle ilişkilerin Kayı merceği altında incelenip değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmeye çalıştım. Bu süreci, Timur özelinden göstermeye çalışarak, kendisinin Bayezid karşısında takındığı tavrın ve sarf ettiği “kayıkçı” sözünün bu bağlamda değerlendirilmesi gereken güçlü bir kanıt olduğunu belirttim.

Kayı sürecini ele alan araştırma ve teorilerin üzerinden çok uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen maalesef bu husus günümüz araştırmacılarınca olumlu ya da olumsuz bir ön kabul refleksiyle geçiştiriliyor. Halbuki geçen uzun zamanda, arşiv belgelerine dayalı büyük bir literatür oluşmuştur. Kitapta da belirttiğimiz gibi, meselenin bu gelişmeler çerçevesinde ve yeni kaynak ve yöntemler temelinde yeniden ele alınması Kayı gerçekliğine ulaşma adına atılacak büyük bir adım olacaktır.

Kitabınız çok konuşulan ama fazla yazılamayan bir alana girerek birçok konuda ufuk açıcı olacaktır. Kitabınızın tezleri ve argümanları noktasında ne söylemek istersiniz. Okuyucu ne bulacak kitapta?

Teşekkür ederim. Bizim de beklenti ve ümitlerimiz, çalışmamızın ufuk açarak yeni araştırmalara ilham kaynağı olup uzmanlara yardım etmesi yönündedir.

Bu çalışmadaki amacımız Osmanlı kuruluş sürecini, alışılagelmiş çerçevenin dışında ele almaktı. Yukarıda da belirttiğim gibi, Osman Beg’i tüm oluşum süreçlerinin merkezine yerleştirmeye ve böylece söz konusu süreçleri bir de bu açıdan değerlendirmeye çalıştım. Kuruluş dönemindeki ortamı, koşulları, kişileri, kadroları, gelişmeleri, yapıları ve dinamikleri, Osman’ın karizmatik kişiliği ve takip ettiği politikalar odağında tahlil ettik. Bu süreçte karşımıza, tüm unsurları birbirine bağlamak suretiyle beylik oluşumunun birer yapı taşına dönüştüren karizmatik lider tipolojisi çıktı. Sürecin analizi bize yalnız Osmanlı İmparatorluğu’nun tohumlarının atıldığı dönemi farklı bir açıdan yorumlama olanağı vermedi, aynı zamanda Osman Beg’in kişiliği, donanımı ve düşünce kodlarını anlamamızı sağlayan bir pencere açtı.

Osmanlı oluşumunu, nüfus, kadro, beyliğin kurumsal yapılanması ve gelişimi gibi birtakım temel süreçler esasında değerlendirerek, Osman Beg’in tüm peyzajdaki belirleyici yerini ve rolünü göstermek istedik. Yaptığımız tahliller sonucunda askerî, idarî, siyasî ve toplumsal kurumların, beyliğin oluşumuyla at başı giden bir kurulum ve gelişim süreci geçirdiğini tespit ederek, Osmanlının bu kurumsal temeller üzerinde ve esaslı bir bürokrasi mekanizması çerçevesinde yükseldiğini sonucuna ulaştık. Adalet, istimâlet ve fetih kavramlarıyla formüle edilen dinamiklerin yanı sıra Osman fenomeninin de tüm yapıları karakterize eden en önemli süreçlerden biri olduğunu belirledik. Bu bağlamda, Osman Beg’in bütün süreçlerin tam merkezine oturduğunun tespiti, niçin diğer beyliklerin değil de Osmanlıların ön plana çıkarak diğerlerine egemen olduğu sorusunun cevabıyla birlikte Osman’ın en büyük ayırt edici özelliğini de açıklıyor.

Bu suretle okuyucunun karşısına, ordular komutanı ve siyasî-idarî önder kimliğinin yanı sıra, geliştirdiği politikalarla ihtiyaç duyduğu kaynaklara ulaşabilen, her şeyi istimâlet ve adalet gibi önemli dinamikler çerçevesinde dizayn ederek kurumsal yapılanmanın temellerini atan ve böylece bütün kuruluş süreçlerinin tam da merkezine oturan bir Osman Beg portresi çıkarmaya çalıştık.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun