Ahmet Deniz Altunbaş ile Türkiye'de çeviri kültürü ve çevirilerini konuştuk

Son dönemlerde yaptığı önemli çeviriler tarih okuyucularının yakından tanıdığı Ahmet Deniz Altunbaş ile Türkiye'de çeviri kültürü, son çevirilerini ve Orta Çağ dünyasını konuştuk. Nitelikli eserlerin yayınlandığı zaman diliminde çeviri yoluyla ülkelere aktarılması kültürel ve bilimsel gelişmelerin önünü açmaktadır. Türkiye bunu ne kadar yapabiliyor? Türkiye'de çeviri dünyası ne durumda? gibi sorular bu anlamda önemlidir. Altunbaş'a çeviri dünyasını sorduk ve önemli cevaplar aldık. Orta Çağ dünyasının Batı ile mukayesesi, Timur-Bayezid çekişmesi ve gelecek projelerini sorduk. Keyifli okumalar dileriz.

Ahmet Deniz Altunbaş ile Türkiye'de çeviri kültürü ve çevirilerini konuştuk

Öncelikle teşekkür ederiz.  Sizi tanımak isteyen okuyucularımız için kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz

Ben teşekkür ederim. İsmim Ahmet Deniz Altunbaş. Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunuyum. Mütercimlik ile iştigal ediyorum. Mesleğe okul yıllarımda tarihi roman tercümeleriyle başladım. Son 5 yıldır, Orta Çağ Avrupa menşeli orijinal metinler, el yazmaları üzerinden, başta Haçlı Seferleri, Türk/Müslüman ve Batı dünyası ilişkilerine dair kaynak çevirileri yapıyorum.

Türkiye’de yapılan ve yapılamayan çevirileri ele aldığımızda nitelik ve nicelik bakımından nerede konumlanıyoruz. 

Her ne kadar alanımla ilgili olarak bu konuda olumlu şeyler söylemek istesem de, mevcut külliyatımızı baktığımızda batıda 19. yüzyılda yapılmış çalışmaların hızına ve hacmine henüz yetişemediğimizi, açığımızı modern çalışmalar üzerinden kapatmaya çalıştığımızı üzülerek söylemek zorundayım. Değerli çalışmalar yapan akademisyenlerimiz, tarihçilerimiz ve çevirmenlerimiz mevcut ancak ortaya çıkan tabloya baktığımızda, Haçlı Seferleri ile ilgili Latin, Arap, Ermeni, Süryani ve Bizans kaynaklarına dayanan derli toplu bir külliyatı ta 19. yüzyıl ortalarında meydana getiren Fransa örneğinin oldukça gerisindeyiz.

Hâlihazırda yapılmış ve yapılmakta olan çevirilerin ise siyasi ve askeri tarihle sınırlı oluşu da bir başka sorunsal olarak karşımıza çıkıyor. Orta Ççağ Hristiyan dünyasının kültürel, sosyolojik yansımasını, gündelik yaşamdaki alışkanlıkları bilmeden, el yordamıyla çevrilen metinler beraberinde bütünlüklü bir anlayış geliştirmesine mani oluyor. Somut bir örnek vermek gerekirse, coğrafi farklılıkları, zaman içerisinde her ülkenin kendi içinde değişen dinamikleri dikkate almadan yaklaşık bin yıl süren bir çağı feodalite, laik dünya ve kilise dikotomisi üzerinden okumak dönem tarihçileri arasında tehlikeli bir genelleme alışkanlığı ortaya çıkarıyor. Reform ve Rönesansı Katolik Kilisesi'nin ve soylu sınıfın güç kaybı ile açıklarken, serf sınıfının uğradığı metamorfoz, ortalama bir bireyin imgelemindeki profan dünya algısındaki değişim, dinin gündelik yaşamdaki etkilerinin törpülenmesi gibi hususlar da izaha muhtaçtır ve bu yapılmadan ortaya konan her tez bir ölçüde eksiktir.

Bu nedenle ilerleyen yıllarda batı ve doğu kaynak metinlerine, kapsayıcı bir yaklaşımla, daha yakın alaka gösterilmesini ve mümkünse birincil metinlerin dilimize kazandırılmasını gerekli görüyorum. 

Bu mesleğin yenileri için çeviri yapmanın püf noktası hakkında neler söyleyebilirsiniz.

Tabiri caizse mektepli değil alaylı bir mütercim olarak, kendimi başkalarına öğüt verip yol gösterecek salahiyette görmediğimden bu konuda ancak kendi yaptıklarımı sıralasam daha doğru olur. Şimdiye dek yaptığım çevirilerde ağırlık Latince, Eski Fransızca ve Orta Çağ İspanyolcası dillerinde olduğundan ve de günümüzde bu dillerde yeni metin üretilmediğinden çevirdiğim metinde yardımcı olabilecek o döneme ait başka manzum ve nesir eserlere, şarkılara varana dek her materyali toplamaya gayret ettim. Bu diller henüz tam bir standardizasyona uğramadıklarından yerel diyalektlerde kullanılan terimlerin farklı zaman ve coğrafyalardaki nüansı, titiz bir araştırma gerektirdi. Örneğin, günümüzde Almanya'ya tekabül eden Kutsal Roma Germen topraklarında avukat anlamında kullanılan Latince bir terimin Fransa'da bölge manastırının iaşe işlerine de bakan bir vergi toplama memuru için kullanıldığı gibi ayrıntıları yakalamak, metne her zaman şüpheci yaklaşmak gerekiyor. Ve tabi kaynak dilde bol bol okumak ve çözümleme yapmak.

Bilinen 8 çeviri kitabınız var ancak tarih okuyucusu sizi özellikle son 3 çeviriniz ile biliyor. En çok etkilendiğiniz ve çevirmekten hoşunuza giden eser[ler] hangisiydi.

Çevirdiğim kitaplar, basit bir düşünce deneyi aşamasından başlayarak, plan, hazırlık, çeviri, tashih gibi uzun ve zahmetli safhaları geçerek olgunluğa erdiği için biraz çocuğa, kendi çocuklarıma benzetiyorum. Bu yüzden aralarında ayrım yapma yanlısı değilim ancak içlerinden Ernoul Kroniği’ni biraz farklı bir yere koyuyorum. Kronik, biri anonim olmak üzere en az üç yazarın elinden çıktığı için üç farklı kişilik, üç farklı karakter ve mizaç ile empati yapmam, herhangi bir ayrıntıyı verirken akıllarından ne geçtiğini tahayyül etmem gerekti. Ve dürüst olmam gerekirse eserin ilk iki yazarı Guillermus Tyrensis ve Ernoul adlı şövalye yamağının Selahaddin Eyyubi ile diğer Müslüman ve Türkler hakkındaki düşünceleri, samimi yorum ve kanaatleri gönlümü okşadı diyebilirim. Üslubun, çeviri sürecinde beni yakalayıp geçmişe götürdüğünü ve bütün canlılığıyla kitapta aktarılan hadiseleri yaşattığını söyleyebilirim.

Orta Çağ’da 200 yıl boyunca süregelen haçlı seferlerine karşı Müslümanların ve özelde Türklerin duruşu nasıl ifade ediliyor

Yukarıda ülkemizdeki çevirilerin durumuna dair konuşurken genellemelerin yarattığı bazı tehlikelere dikkat çekmiştim. Haçlı Seferleri’ni, kapsamlarını daraltarak Kudüs’ün Selçuklular tarafından fethi üzerine düzenlenen Clermont Konsili ile başlatıp, 1291’de Akka’nın Memlükler tarafından Franklar’dan geri alınması ile bitirecek olursak başlangıcında ve bitişinde Türklerin birincil rol oynadığı bir mefhum olarak görebiliriz. Ancak Haçlı Seferleri tarihi üzerinde konuşurken monolit bir zaman diliminden, İslam ve Hristiyanlığın bir Cihat/ Expeditio Sacra etrafında homojen bir savaşımından bahsedemeyiz. Aksi takdirde Fransız tarihçi Grousset’nin, 1130’lara dek Müslüman Dünyası’nda Anarşi olarak adlandırdığı dönemdeki girift ilişkileri, henüz birinci sefer sırasında Fatımi-Haçlı yakınlaşması, Kudüs Krallığı kurulduktan sonraki dönem Suriye’deki Selçuklu emirleri ile Haçlı senyörlerinin kurup, bozdukları ettikleri ittifakları anlamak hayli güçleşecektir. Frankları bölgeden atmaya yönelik ciddi çabalar ancak Zengi Hanedanının güçlendiği yıllardan itibaren sonuç vermeye başlamış, nitekim Nureddin Zengi’nin komutanlarından Selahaddin Eyyubi ancak Suriye ve Mısır’daki Müslüman devletleri mağlup edip tek bir bayrak altında birleştirdikten sonra Kudüs geri alınabilmiştir.

Net ifade etmek gerekirse, Müslüman coğrafyasının sekteryan yapısının, birbiriyle siyasi, askeri rekabet içindeki küçük emirliklerin, Eyyubiler/Anadolu Selçukluları örneğindeki gibi başat devletlerin çıkar çatışması nedeniyle Haçlılarla verdikleri zımni veya sarih desteğin bölgedeki Latin varlığını büyük ölçüde uzattığını düşünüyorum.

En son Timur’un elçisi Sultaniyeli Johannes’in Timur’a dair gözlemlerini çevirdiniz. İlginç yönleriyle ele aldığımızda Timur kimdir?

Emir Timur, kitabın önsözünde de ifade ettiğim gibi önemli bir tarihi figür. Günümüzde Orta Asya, Rusya ve İran sınırlarını içine alan bölgede bıraktığı tesir Türk tarihiyle ilgilenenlerin herkesin malumu olduğu için sadece yazarın ve aynı dönem Avrupa’da hakkında yazanların görüşlerini belirtmekle yetineceğim. Eseri kaleme alan Johannes, Timur’un Avrupa ülkelerine ticaret anlaşmaları yapmak üzere memur ettiği bir piskopos. Ancak gerek Timur’un gönderdiği mektubu süsleyerek, içeriği abartılı biçimde tercüme etmesinden, kendini piskopos yerine “bütün doğunun başpikoposu” olarak tanıtmasından başka amaçları da olduğu anlaşılıyor. Efendisine karşı görevini en iyi şekilde yerine getirmek istemekle beraber, mektuplardaki kimi ifadelerden İlhanlılar zamanında Müslümanlara karşı Fransa kralları ile kurulmaya çalışılan ancak netice alınmayan Moğol-Fransız ittifakının zemini yeniden yokladığı, ayrıca bunun karşılığında doğu ülkelerinde mensup olduğu Dominiken Tarikatı’na çeşitli imtiyazlar sağlamayı amaçladığı gözlerden kaçmıyor. Bundan dolayı, dönemin diğer eserlerinden daha farklı bir Timur portresi görüyoruz. Fransa Kralı VI. Charles ve diğer Fransa soylularına adil, muzaffer, makul ve Müslüman olmasına karşın Hristiyan dostu bir hükümdar tasvir eden Johannes, Timur’un nasıl hükümdar olduğunu, fethettiği diyarları, ordusunu, savaşma biçimini anlattığı ve Büyük İskender efsanelerinden ödünç aldığı kimi söylentileri Timur’la özdeşleştirerek zenginleştirdiği eserde Timur’un gönlünü kazanmak için gönderilmesini uygun gördüğü hediyelere, kadın düşkünlüğüne dek özel yaşamı hakkında ilginç bilgiler veriyor.

Yıldırım Bayezid’ın Timur’a yenilmesi anılan dönem için şaşırtıcı mıydı? Kaynaklarda Bayezid’in gücü hakkında ne buluyoruz?

Yıldırım Bazezid - Timur çekişmesi, Ankara’daki muharebe büyük olasılıkla yazıldığı dönem en dikkatle okunan kısmıydı. Yazar, 1403 yılında Paris’e geldiğinde, 1396’daki Niğbolu yenilgisinin acısı hala tazeydi. Muharebeye katılıp Bursa’da kısa bir dönem esaret yaşamış birçok Fransız şövalye ve bey için Yıldırım’ın mağlup oluşu, Osmanlıların Avrupa’dan atılması yönündeki umutlarını canlı tutmuştu. O günlerin yaygın kanaatinde Ankara Muharebesi, Niğbolu’da ölen Hristiyan şövalyelerin intikamı, Timur ise tanrının Bayezid’i cezalandırmak için üzerine gönderdiği bir musibet olarak görülmüş, sevinçle karşılanmıştı.

Sultan Bayezid hakkında dönem kaynaklarında en sahih bilgileri Niğbolu ve 1402’deki İstanbul Kuşatması’nda hazır bulunan Jean le Maingre veya diğer adıyla Fransa Mareşali Boucicaut’nun hatıratında görüyoruz. Onun anlatısından ödünç aldığı bilgilere göre I. Murat ve Yıldırım Bayezid’i anlatan tarihçi Jean Froissart, Sultan Murat hakkında hayli pozitif bir tavır içinde olmasına karşın, Bayezid için tam tersine acımasız, gaddar gibi ifadeler kullanır. Ancak Sultan’ın Bursa’daki mülkünü anlatırken ordusunun ve halkının büyüklüğünü abartılı bir biçimde anlatır ve Niğbolu’da esir düşen Fransa Kralı’nın yeğeni ve Burgonya Dükü’nün oğlu Korkusuz Jean’ı serbest bırakırken meydan okuyuşunda şövalyece bir yan bulmaktan da kendini alamaz.

Nitekim Osmanlı’nın yükselişi karşısında Avrupalı monarklar arasında Burgonya Dükü’nü ayrı bir yere koymak gerekir. Niğbolu’da esir düşen Korkusuz Jean Osmanlı üzerine yeni haçlı seferi düzenleme fikrinden hiç vazgeçmeyecek, bu ülküyü aşıladığı oğlu Philippe le Bon, İstanbul’un fethinden sonra uzun zaman şehri geri almak için bir Haçlı Seferi tertiplemeye gayret edecekti.

Yaptığınız çevirilerde Orta Çağ Doğu ve Batı dünyasını birinci elden gözlemleme fırsatı buldunuz. Tanıkların diliyle Doğu-Batı mukayesesi açısından neler söylersiniz

Bu konuya dair dönemin her iki uygarlığın kroniklerini, Müslüman ve Hristiyan teologların muarızlarına dair düşüncelerini daha derinlikli inceledikçe çoğunluğu 19. yüzyılda yerleşmiş kanıların ve tezlerin, daha sağlam ve kanıta dayalı temeller üzerine oturtulma gerekliliğini hissediyorum. Öyle sanıyorum ki adı geçen dönem Romantizm etkisiyle tarihi gerçekliğe eklemlenmiş hayal veya sahtekarlık ürünü bulguları ayıkladıkça daha gerçekçi bir doğu ve batı tablosu çizebileceğiz.

Bundan hareketle, Orta Çağ’da Doğu ve Batı’yı birbirlerinin antitezi değil birbirini etkileyen dönüştüren iki mikrokosmos olarak görmek sanıyorum daha doğru bir hareket olur. İçinde bulunduğumuz salgın günlerinde, ünlü 1348 Büyük Veba Salgını’nı ve Avrupalı hekimlerin konuya dair çare bulma teşebbüslerini mercek altına yatırdığımızda, Guy de Chauliac’ın Chirurgia Magna adlı eserinde hastalığın tedavisinde cerrahi metotları sayarken Ebu'l Kasım El-Zehravi’nin et-Tasrif adlı eserine övgülerini okuyunca dönemin resmedildiği gibi salt siyah ve beyazdan, yaşamın çoğu kez gri tonlarda gezindiği anlaşılıyor. Keza Thomas Aquinas, kendini yıkmaya adadığı İbn Rüşd felsefesi için keskin sözler sarf ederken Arap filozofa saygı ve itibarla muamele edilmesi gerektiğini hatırlatır. 

Ezcümle, din her ne kadar her iki coğrafyada da toplumsal yaşamı, alışkanlık ve pratikleri etkileyerek dolayısıyla karşılıklı bir düşmanlığı tetiklese de Levant ve Endülüs deneyimleri olumlu yönde bir karşılıklı etkileşimin, bilgi paylaşımının mümkün olduğunu, sonraki çağlarda yaşadığımız bilimsel ve toplumsal ilerlemenin kaynağını doğu ve batının birbirlerinden öğrenme, bir yere kadar birlikte yaşama gayretinden aldığını göstermektedir. 

Gelecek projeleri ya da üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı hocam

Uzun zamandan beri III. Haçlı Seferi sırasında Aslan Yürekli Richard’ın maiyetinde bulunan ve yaşananları kaydeden bir keşişin vekayınamesi üzerinde çalışıyorum. El yazmasının tercümesi bitse de notlandırma süreci uzadı, umuyorum bu bahar bitmiş olur. Peşi sıra biten bir başka eseri, Moğol Sarayı’na misafir olan Polonyalı bir keşişin Historia Tartarorum (Moğol Tarihi) adlı el yazmasını yayınlayacağız. Bunun yanı sıra, İngiltere ve Fransa Krallıkları arasındaki Yüz Yıl Savaşları’nı konu eden bir seri roman çevirisinin de sonlarındayım. Diğer eserlerle birlikte eşzamanlı olarak çıkaracağız. Son olarak henüz taslak halindeki, Haçlı Seferleri dönemiyle alakalı bir tarihi roman için de materyal topluyorum, umarım bir iki yıl içinde okuyucunun beğenisine sunmuş olacağım. 

Teşekkür ederiz hocam.

Ben teşekkür ederim, çalışmalarınızda başarılar.

 

Cevaplayan Hakkında
Ahmet Deniz ALTUNBAŞ

Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezun olduktan sonra yeminli tercüman olarak çalışan Altunbaş, çeviriler roman tercümeleriyle başladıktan sonra son 5 yıldır, Orta Çağ Avrupa menşeli orijinal metinler, el yazmaları üzerinden, başta Haçlı Seferleri, Türk/Müslüman ve Batı dünyası ilişkilerine dair kaynak çevirileri yapmaktadır. Yayımlanmış 8 çeviri kitabı bulunmaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun