5 Maddede Korsanlık Hakkında Bilmeniz Gerekenler

DİĞERLERİ
Barok Üslubun Osmanlı Yaşayışına İşlendiği Saray: Dolmabahçe Sarayı
Barok Üslubun Osmanlı Yaşayışına İşlendiği Saray: Dolmabahçe Sarayı

İstanbul’un fethinden önce kraliyet ailesinin küçük vadisi adıyla anılan Fındıklı ile Beşiktaş semtleri arasında yer alan bu koy, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmek için gerçekleştirdiği, gemileri Haliç’e indirme planın bu koydan başlaması ve fetih sonrasında da birçok Osmanlı padişahının konakladığı, etkinlikler düzenlediği bir alan olarak önemini tarih boyunca devam ettirmiştir. Takriben 16.yy.’dan itibaren yerleşilmeye başlanan bu alanın 19.yy.’a gelene kadar İstanbul’un en ihtişamlı saraylarından birine dönüştürüldüğü ve bu işi saray mimarı olan hassa mimarlarından Garabet Amira Balyan’a devredildiği bilinmektedir. Saray bugün ki halini almadan önce bir hasbahçe etrafında çeşitli köşklerin inşa edildiği ama bundan da önce I. Ahmet ve II. Osman’ın bu alana adını verecek olan deniz kıyısının doldurularak geniş bir kıyı şeridi elde edildi. Dolmabahçe Saray’ı adını bu tarihi geçmişinden alarak, önceleri küçük kasırlar, harem bölümü, tersane, Kavak Sarayları, Valide Sultan Dairesi gibi birbirinden bağımsız birimlerden oluşurken 1775 yılında çıkan bir yangında kısmen harap olması ve ardından III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde tamir ve eklemeler ile yenilenme çalışmaları, en sonunda bugünkü saraya bizi ulaştıran Sultan Abdülmecid’in bu alanı tamamen temizleyerek 1842/56 yıllarında planlı bir şekilde yeniden inşa edilmesi suretiyle oluştu. Sultan Abdülmecid’den önce bu sahil sarayı daimi bir ikametgah yeri olarak gören ilk padişah II. Mahmut olup bu amaçla yanan birimleri tamir ettirerek ve bazı eklemeler ile yenileyerek o güne kadar sayfiye yeri olan sarayın ihtiyaçlara cevap verecek bir konuma getirmiştir. Devletin yeni idari binası olan Dolmabahçe Sarayı, Topkapı Sarayı’ndan bağlarını koparak batılılaşma yolunda toplumu biçimlendiren bir padişahın ışığında yeni bir anlam kazanmıştır. Zira II. Mahmut’un yenilikçi, Batı terbiyesi görmüş bir padişah olması, oğlu Abdülmecid’in tahta geçtikten hemen sonra Avrupa saraylarına benzer bir tarzda plan ve dekor oluşturması normal karşılanmış; sadece kendi tebaasına değil Avrupa’ya da gücünü göstermek istemiştir. Bilindiği üzere kabul edilen sanat ve mimari tarzı kişi ve topluluk yaşayışına direkt tesir etmektedir. Bu bağlamda barok tarzı mimarinin Osmanlı yaşayışına tesir ettiğini söylemek de mümkündür.

Bu Fotoğrafın Bir Öyküsü Var
Bu Fotoğrafın Bir Öyküsü Var

70 Yıl Önce Bugünlerde, Japonya’da Joe O’Donnell Ekim 1945’te, savaşın tüm yıkıcılığı ve vahameti ile gözler önünde olduğu bir tarihte Amerika’nın doğrudan müdahale ettiği Japonya’ya gittiğinde 23 yaşındaydı. Genç fotoğrafçı Amerikan işgalinin ardından yalnızca Nagazaki ve Hiroşima değil atom bombalarının atılmasından önce ağır şekilde tahrip edilen 60 kadar Japon şehri de güzergahına eklemiş, buralardaki son durumu belgeleyecekti böylece. O’Donnel o anki psikolojisini “hatırladığım kadarıyla tanıştığım insanlar, şahit olduğum acı ve inanılmaz tahribat beni sözde düşmanlarımıza karşı farklı bir sorgulamaya yöneltti” diye dile getirirken bu anları 300 kadar fotoğraf ile ölümsüzleştirdi. Bu fotoğrafta Japon bir çocuk çıplak ayakları ile sırtındaki kardeşini bir krematoryumda yakılması için taşıyor. Kardeşinin naaşını taşırken ağlamadığı görülen ağabeyi kardeşinin yakılışını da izlemişti. Fotoğraf Nagazaki’de çekildi. İsmini bilmediğimiz, muhtemelen 10 yaşında olan savaş mağduru büyük ihtimalle hava saldırısı sonucu kaybettiği kardeşine son vazifesini yaparken başını dik tutmayı ihmal etmiyor. Fotoğrafı çeken O’Donnell her ne kadar Japonya’dan ülkesine döndüğünde normal yaşantısına devam etse de kariyerinin bir kısmını geçirdiği Beyaz Saray’da fotoğrafçılık yaptıktan sonra o günkü gördüklerini “keşke hiçbir zaman bu atom bombaları kullanılmasaydı” diyerek dile getirecektir.

Osmanlı Ahşap Sanatı ''Bir Ağaç Nasıl Terbiye Edilir?''
Osmanlı Ahşap Sanatı ''Bir Ağaç Nasıl Terbiye Edilir?''

Ahşap malzeme Anadolu’da binlerce yıllık bir geçmişe sahip olsa da en güzel örneklerini şüphesiz ki Osmanlı Devleti döneminde verdi. Osmanlı Devleti’nin ekonomik gücü onun sanatına da yansıdı ve ahşabı inşa ettirdikleri muazzam yapılarda olsun gündelik hayatta dekoratif amaçla olsun sıklıkla kullandı. Diğer tüm malzemelerden daha çok özen ve sabır isteyen ahşap zanaatkarlarına neccar dendi ve bu zanaatkarlar teknik-işlenişe göre ceviz, elma, gül, armut, meşe, sedir ve abanoz gibi ağaçları kullandı. Ahşap malzemenin diğer malzemelerden en belirgin farkı canlı olmasıdır. Halk arasında söylenen ‘’ahşabı öldürmek’’ deyiminden yola çıkarak, bu malzemeyi nasıl kullanılabilir bir hale getirildiğine bakalım; ‘’Sert ağaç ay karanlığında kesilecek. Ay karanlığında, dolunayda ağaç kendini sıkar, kesildiğinde de o sıkılıkta kalır. Aylardan Kasım ve dolunay olacak. Çünkü Kasım ayı ağacın topraktan gelen suyunun çekilme zamanıdır. 6 ay önceden ağacın tepesi kesilmeli, büyüme olmasın, öz yürüsün diye. Ağaç kesildikten sonra hemen, toprakla temasını kesmek için takoza alınacak. 1,5 ay böyle kalacak. Gövdedeki su kabukla gövde arasına girecek, o zaman soyulacak. Sonra tomruk istenilen ebatta kesilecek, şelaleye atılacak. Çünkü ağaç şelalede döndükçe kendi bedeninin suyunu atacaktır. Ağaç şelalede 1 yıl kaldıktan sonra, gölgede, kaba toprak üzerinde yerden 50 cm kadar yükseklikte olmak üzere ızgara yapılacak. Her sabah süzgeçle bol bol sulanacak. O kaba topraktan çıkan buğu ağacın rutubetini alacaktır. Ondan sonra yıllanmış koyun gübresine gömülecek; üzeri hava almayacak şekilde tamamen kapatılacak. O gübre içinde 2 sene durduktan sonra bademyağı, zeytinyağı ya da başka bir karışım gibi güzel koku ve dayanıklılık veren maddelerle kullanılmaya hazır olacak.’’ İşte tarihte ahşap malzemeye böylesi bir özen gösterilmesi onun ruhununun sanata yansımasını ve paha biçilemeyecek sanat eserlerin ortaya çıkmasını sağladı. 300 yıl ayakta kalabilmiş ahşap yapılar ne yazık ki bugünün Türkiyesi’nde kıymet görmediği için yıkılıp yerine betonarme taklitleri yapılıyor. Bizim çok iyi bildiğimiz ahşaba karşı Batı bunu yeniden keşfediyor.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun