Zenta’dan Karlofça'ya: Silahların Gölgesinde Bir Antlaşma ve Bir Devrin Anatomisi

Zenta’dan Karlofça'ya: Silahların Gölgesinde Bir Antlaşma ve Bir Devrin Anatomisi

Osmanlı Devleti sınırlarının batı yönlü genişlemesi, II. Viyana Kuşatması’na kadar düzenli olarak devam etti. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın önünü daha da açtığı bu sevda, Sokullu Mehmed Paşa’dan II. Mustafa’ya kadar sürdü. Osmanlı Devleti’nin II. Viyana Kuşatması’ndaki başarısızlığın ardından tekrardan Batı topraklarında görece ilerleme sağlanması II. Mustafa’yı daha da heyecanlandırdı ve yönünü Zenta’ya çevirdi. Ancak devlet adamları arasındaki ihtiraslar Osmanlı Devleti’ni o güne kadar gördüğü en büyük bozguna uğramasına neden oldu. Zenta bozgununun ardından sonraki süreç ise, üzerinde mutabık kalınacak bir antlaşma zemini sağlamakla geçti.

BEYAZ TARİH / HABER

Bir önceki yazımızda(II. Viyana Kuşatması'ndan Geri Dönüş: Zenta Bozgunu) Sultan II. Mustafa’nın Zenta bozgunundan kıl payı nasıl kurtulduğunu anlatmıştık. Zenta bozgunu Osmanlı Devleti için bir devrin sonunu getirdiği gibi Habsburglar içinde yeni bir devrin başlangıcı olmuştur. Habsburglar adına Zenta zaferinin kahramanı konumunda olan Prens Eugene zaferin sarhoşluğunda iken -belki yıllardır zaferlere susamış bir komutan edasıyla- İmparator’a yazmış olduğu mektubunda;  

“Gâlib geldik haşmetmeâb; düşmanı yendik. Sadrazam’ın mührü bile şimdi elimde. Elmas Mehmet Paşa, muzaffer kılıçlarımızın altında can verirken Bâbıâli’nin satvetinize karşı diz çöktüğünü göstermek ister gibi, padişahın mührünü de bize bıraktı. Şimdi Theiss suyu büyük zaferinizin şanlı hikayesini Tuna’ya götürüyor. Bu hikaye o yolla denizlere ve ebediyete gidecek. Fakat haşmetmeâb, itiraf etmeğe mecburum, Türkler taşıdıkları parlak şöhrete layık bir biçimde dövüştüler. Tam Türk’e yakışır bir ferâgatle ve celâdetle çarpışa çarpışa öldüler. Onların sönüşü, parıltılarla göz kamaştırdıktan sonra sönen şimşekleri andırıyor. Karşımızdan ağır ağır kaybolan bir ziyâ kütlesi gibi, beyaz bir eriyişle çekildiler. Onların mağlubiyetleri de galibiyetleri gibi şanlı ve ibretli.”1

Cümleleri ile zaferi bildirmiştir.

Karlofça Öncesi Durum ve Sulh Görüşmeleri İçin Zemin Arama Çabaları

Zenta’daki hezimete şahit olan Belgrad muhafızı ve daha sonra sadrazamlık makamına getirilecek olan Amcazâde Hüseyin Paşa, böyle bir hezimetten sonra barış yapma niyetinde değildi. Padişah II. Mustafa’da Zenta bozgununun izlerini silmek istiyordu. Bunun için Amcazâde Hüseyin Paşa’nın sadrazam olmasından sonra büyük bir ordu hazırlattı. Bu ordu hazırlanmasına rağmen bazı kaynaklarda Hüseyin Paşa’nın barışa meyilli olduğu ifade edilmektedir. Bu konuda dönem hakkında teferruatlı bilgi veren  Anonim Osmanlı Tarihi2, Râşid Tarihi3, Zübde-i Vekayiât4 ve Silsiletü’l-Âsafiyy fi Devleti’l-Hakaniyeti’l-Osmanniyye5 gibi belli başlı eserler incelendiği zaman Amcazâde Hüseyin Paşa’nın barışa meyilli olmadığını rahatça görebiliriz.  Bazı kaynaklarda da Amcazâde Hüseyin Paşa’nın barış taraftarı gibi gösterilmesi ise, onun İngiltere ve Felemenk elçileri ile barış görüşmelerinde bulunması ve onların girişimleri ile barışa yaklaşmış olmasındandır.6 Mesela Nâima eserinde, “elçilerin yalvarmasına dayanamadı” şeklinde bir ifade kullanması onun aslında barış taraftarı değil iken, elçilerin girişimi ile barışa yanaştığı izlenimini vermektedir.7 Eserleri iyi incelediğimiz zaman Hüseyin Paşa, devletin acziyetinden değil, halkın savaşlar sebebiyle fazla yıprandığından ve belli bir dönem toparlanma ihtiyacından dolayı barışa yanaşmıştır. Buna ilave olarak, Kutsal İttifak devletlerinin hepsi ile birden değil, zamanı gelince teker teker haklarından gelmek için de barışı düşünmüştür. Bilhassa Hüseyin Paşa, II. Viyana Kuşatması’ndan beri Habsburg İmparatorluğu’nun ordularında, modern silah kullanıldığı ve Avusturya’nın gücü hakkında bilgi sahibi idi. Bu sebeple savaş yerine barışı tercih ederek, memleketi içinde bulunduğu güç durumdan kurtarmak için  en çıkar yol olarak görmüştür.8          

Hüseyin Paşa’nın Anlaşma Öncesi Sefere Çıkışı ve Silahların Gölgesinde Barışa Doğru 

Her iki taraf İngiltere ve Hollanda’nın arabuluculuğunda barış yapabilmek için görüşmelere devam ederken serdar-ı ekrem Amcazâde Hüseyin Paşa’nın9 komutasında yüz binden fazla Osmanlı ve otuz bin kadar Kırım10 askeri 11 Haziran 1698 Cumartesi günü Edirne’den Belgrad’a doğru hareket etti. Bu sefer öncesi, kara ordusunun yanı sıra Akdeniz, Karadeniz ve Tun11 donanmaları da yeni gemilerle takviye edilerek harbe hazır hale getirildi.12 Donanmanın bir kısmı, Mısır askerlerini İskenderiye limanından geçirmek için görevlendirildi.13    

Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Sofya konağına geldiği zaman, Avusturyalıların barış görüşmeleri için, murahhas tayin ettiklerini öğrendi. Bunun üzerine Osmanlı Devleti adına Reîsülküttâp Râmi Mehmet Efendi murahhas tayin edilerek Baş Tercüman İskerlet-oğlu Mavrocordato ile beraber yanlarında İngiliz ve Hollanda14 elçileri olduğu halde Belgrad’a gönderildi.15

Bu görevlendirmeden sonra Amcazâde Hüseyin Paşa ordu ile beraber Belgrad’a gitmek üzere 29 Temmuz 1698’de Sofya’dan ayrıldı.16 Sadrazam Amcazâde Hüseyin Paşa, Belgrad’a vardıktan sonra Tuna ve Sava nehirleri üzerine köprüler kurdurarak orduyu sürekli hazır ve müteyakkız durumunda bekletti. Hüseyin Paşa, Belgrad’da kalmış olduğu bu zaman zarfında sınırları kontrol ederek yeniden düzene koydu. Belgrad Kalesi’ni tamir ettirerek düşman taarruzlarına karşı dayanıklı hale getirdi. Müzakerelerin her anını adım adım takip eden Hüseyin Paşa, barışın tek çözüm olmadığını göstermek için görüşmelerin sonuna kadar ordu ile sınırda beklemiş ve zor şartlar altında devam eden müzakerelerde siyasî baskının yanı sıra orduyu da askeri bir güç unsuru olarak kullanmasını bilmiştir.17 Barış görüşmeleri devam ederken Semendire ve Belgrad önlerinde bekleyen Osmanlı ordusu, uzun süren görüşmelerin yolunda gittiğini anlaması üzerine üç dört aylık bir yolculuktan sonra kış mevsiminin de bastırması ile 11 Kasım 1698’de geri döndü.

Müzakereler Öncesi Ortaya Çıkan Pürüzler 

II. Mustafa, Amcazâde Hüseyin Paşa’ya barış görüşmeleri için tam yetkili bir ferman vererek görüşmeler için yetkili kılması üzerine Hüseyin Paşa da baş murahhas olarak Reîsülküttâp Râmi Mehmet Efendi’yi tayin etti. Divân baş tercümanı Alexander Mavrocordato Bey büyükelçilik sıfatı ile ikinci murahhas olarak barış görüşmelerine memur edildi.18 Avusturya İmparatoru, her ikisi de danışmanı olan Kont Wolfgang zü Öttingen ile Kont Kendekiçki’yi (C. De Kiks); Rus Çarı, Prokop Bogdanoviç Vozhnitsin’i; Lehliler, Poznaniye Bey ve Stanisiaw Mihelovzki’yi; Venedikliler de Karlo Rojeni Ruzzini’yi delege olarak gönderdiler. Aracı olarak da İngiliz Büyükelçisi William Peget ile Hollanda (Felemenk) Büyükelçisi Jakob Colyer tayin edildi.19

Müzakereler başlamadan önce birtakım pürüzler ortaya çıktı.20 Anlaşma öncesi ilk pürüz anlaşma yeri için çıktı. Avusturya, Venedik ve Lehistan antlaşmanın kendi sınırlarında yapılmasını istediler. Bunun içinde Viyana, Budin, Debrecen veya Pespirem’i ileri sürdüler. Osmanlı yönetimi başka bir memlekette antlaşma yapmanın asla kabul edilemez olduğunu ileri sürdü. Bunun için de Tuna hududunun kuzeyinde bir kasaba veya Salankamin (Slankamen) kasabasını teklif ettiler. En azından İslam hudutlarına yakın bir yeri istemekteydiler. Başka bir ifade ile düşman topraklarında görüşme yapılmasını istemiyorlardı.21 Bu konuda uzun süren mektuplaşmalardan sonra, nihayet Avusturya İmparatoru Leopold-I, Varadin ile Belgrad arasındaki Karlofça22  kasabasını teklif etti. Bu kasaba, Osmanlının görüşlerine daha yakın olduğu için kabul edildi.23 Ortaya çıkan bu ilk sorunun aşılmasından sonra ittifak ülkeleri temsilcilerinin 23 Ekim’de Karlofça’ya hareket ettikleri haberini alan Amcazâde Hüseyin Paşa, Râmi Mehmet Efendi ile gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra Osmanlı heyetini görüşmeler için belirlenen Karlofça’ya uğurladı. Türk heyeti 24 Ekim’de Karlofça’ya varıp kendilerine tahsis edilen Korsatolof Manastırı civarına yerleşti24.

karlofçaa
Resim 1: Karlofça Antlaşmasının Yapıldığı Yere 1817 Yılında İnşa Edilen Katolik Şapeli (Sremski, Sırbistan)

 

karlofça2
Resim 2: Şapelin Giriş Kapısı

Anlaşma öncesi ortaya çıkan ikinci pürüz ise, yöntem hakkında oldu. Osmanlı temsilcileri, başköşeye oturmak istedi. Avusturya delegeleri de baş yere oturmak istedi. Leh temsilcisi ise, hemen bunların yanında yer almak istedi. Bu duruma ise, İngiliz büyükelçisinin yanında oturmak isteyen Venedik temsilcisinden başka Rus temsilcisi de razı olmadı. Uzun müzakerelerden sonra her elçinin çadıra girdiği yerdeki koltuğa oturması suretiyle bu pürüz de aşıldı.25

Üçüncü pürüz ise; müzakere salonunun (çerge) nasıl ve kimin tarafından kurulacağı meselesi idi. Peget’in, Osmanlılar tarafını tutması neticesinde, çerge Râmi Mehmet Efendi tarafından kurduruldu. Fakat bu sefer de kimin önce toplantı salonuna gireceği tartışması oldu. Bu sorun da Mavrokordato’nun girişimiyle çözümlendi. Buna göre, kaç büyükelçi veya delege varsa o kadar kapı yapılması ve her kapının ilgili bulundukları ülke doğrultusunda açılması kararlaştırıldı. Görüşmelerin ilk günü her elçi birden hareket ederek girdiği kapının karşısındaki koltuğa oturdu.26

Bu pürüzler, basit gibi görünmesine rağmen tartışmaları 20 gün sürdü. Hatta konferansı dağılma noktasına kadar getirdi. Pürüzlerin bu kadar uzun sürmesi ve aşılmasının zor olmasında Rus elçisi ile Venedik elçisinin uzlaşmaz tutumları da etkili oldu. Râmi Mehmet Efendi’nin tutarlı ve akıllı davranması sonucunda görüşme aşamasına geçilebildi.27 Osmanlı Devleti bu olumsuz şartlar altında dahi barış görüşmelerine devam etmek istedi. Çünkü görüşmelerden ciddi bir yara almadan çıkmak niyetinde idi. Sonunda, bütün hazırlıklar tamamlanmış olduğundan, Râmi Mehmet Efendi’nin son defa söz alması ile görüşmelere başlandı.28

karlofça33
Resim 3: Karlofça Antlaşmasının Yapıldığı Tepeye Çıkan sokağın günümüzdeki Durumu(2016)

Pürüzlerin Aşılması ve Müzakereler  

Müzakereye katılan devletler, gerek kendi aralarındaki görüşmelerde ve gerekse Osmanlı Devleti ile yapacakları müzakerede, diğerlerinin müdahalesi olmadan görüşecekleri konusunda anlaştılar.29 Müzakereler başlarken, ilk defa İngiltere’nin elçisi Peget söz alarak iki tarafına barışa yanaşmasının önemini vurgulayan bir açılış konuşması yaptı. Ayrıca yaptığı arabuluculuk sayesine savaş döneminin biteceğini ve iki tarafında dost olacağını vurguladı. Bu konuşmanın arkasından; Schlich ve Mavrokordato birer açılış konuşması yaptılar ve bu konuşmaların ardından 27 Ocak 1698’de Hüseyin Paşa’nın huzurunda imzalanan Edirne mukavelenâmesi maddelerinin tespitine başlandı. Çoğunlukla taraflar Edirne mukavelenâmesini kendi istekleri doğrultusunda yorumlamalarından dolayı anlaşmazlıklar baş gösterdi. Bu mukavelenâmeye, taraflardan bilhassa Venedik ve Rusya elçileri tarafından itirazlar oldu. Bazen müzâkereler çok şiddetlenmekle beraber, Peget’in müdâhaleleri ile sakinleşti. Fakat bu hâl çok basit gibi görünmesine rağmen, müzakerelerin iki buçuk ay kadar uzamasına sebep oldu. Bu pürüzler aşıldıktan sonra görüşmeler başladı. Kutsal ittifaka katılan her devlet ile ayrı ayrı antlaşma yapıldı.

Karlofça Anlaşmasının İmzalanması 

Delegelerin 24–25 Ekim 1698’de Karlofça’ya gelmelerine rağmen ikili görüşmeler 13 Kasım 1698 Cumartesi günü başlayabildi. Görüşmeler 26 Ocak 1699’a kadar sürdü. Bu 74 günlük zaman zarfında 36 celse yapıldı. Uzun müzakereler sonucunda görüşmelerin 75. günü temsilciler müzakere çadırına hep birlikte girerek Karlofça Anlaşması maddelerini merasim ile imzaladılar.30

Merasim bittikten sonra Karlofça’dan hareket eden haberciler, Viyana, Varşova, Venedik ve Belgrad’a barış haberini götürdüler. Bundan sonra ise yapılacak iş, müzakerelerde belirlenen sınırların yeniden  tespitine ve taşların konmasına geldi. Karlofça Anlaşması, her nekadar Kutsal İttifak devletleriyle aynı yer ve zamanda yapılmış genel bir konferans gibi olsa da, her devlet kendine ait meseleleri yalnız başlarına, Osmanlı Devletiyle anlaşmaya vardığından ayrı ayrı görüşmelerin neticesinde imzalanmış oldu.

Amcazâde Hüseyin Paşa anlaşmayı başından itibaren büyük bir dikkatle takip etti. Devlet için ağır bir mesuliyet taşıyan böyle bir barışın şartlarını hazırlarken, bütün devlet ricaline danışarak istişare yaptı. Özellikle saltanat ve hanlık makamını ilgilendiren konularda, Erdel ve Lehistan’ın vergilerinin kaldırılması ve Kırım akınlarının durdurulması meselelerinde son sözü sahiplerine bıraktı. Osmanlılara karşı kurulan ittifakın, daha da genişlemesini engellemek için mevcut düzende kalınmasını istemiş ve Edirne mukavelenâmesini ittifak üyelerine imzalatmıştır. Bu durumda, Osmanlı temsilcileri bazı kaleleri yıktırmış, bazı toprakları ele geçirmiş veya tahliye ettirmiştir. Amcazâde bu yetkiyi görüşmecilere vererek Osmanlı’nın menfaatlerini en üst düzeyde korumasını bilmiştir.31

1 Nisan 1683 Perşembe günü Osmanlı ordusunun, Edirne’den II. Viyana Seferi’ne hareketinden anlaşma gününe kadar, Osmanlı-Avusturya savaşları 15 sene sürdü. Lehistan’la olan savaş da Kral Sobleskinin Viyana muhasarası esnâsında, Avusturya ordusuna katılma tarihi olan 7 Eylül 1683 Salı gününden itibaren tam 15 sene sürdü. Venedik’in Osmanlıya harp ilân etmesi ise, 15 Temmuz 1684 Cumartesi gününden anlaşmanın imzalanması tarihine kadar 14 sene sürdü. Rusya ise Osmanlı hâkimiyetindeki Kırım Hanlığını istilâ için, 30 Mayıs 1689 Pazartesi günü giriştiği Prekop muharebesiyle başladığına göre tam 9 sene harp sürmüş fakat bir anlaşma yapılmamış sadece iki senelik geçici bir barış yapılmıştır. Daha sonra Rusya ile Karlofça Anlaşmasının devamı olan 1700 İstanbul Anlaşması yapılmıştır.32

karlofçaa
Resim 4: Şapelin Girişi

Karlofça Görüşmelerindeki Türk Diplomasisi

Osmanlı Devleti Karlofça görüşmeleri sırasında tam bir teslimiyet içerisinde olmadı. Venedikli temsilci Ruzzini, Osmanlı diplomatlarının usta görüşmelerini “Türk entrikası” olarak değerlendirmektedir. Karlofça Antlaşması’nda Türk diplomasisi, kesin usullerle belirli şartlara bağlı kalmak yerine, esnekliğe dayanıyordu. Farklı konularda gerekli olan özel ayrıcalıklar için koşullar değişebilirdi. Bu durum Osmanlılara görüşmeler sırasında büyük avantajlar kazandırdı. Osmanlı temsilcileri görüşlerini açığa vurmaktan kaçınarak kendi düşüncelerini en son söz olarak ifade etmişlerdir. Rifaat A. Abou-El-Haj, bu konuda; “Osmanlı Devleti, barış görüşmelerinin girift, karmaşıklık içinde geçerken, yetişmiş elemanlarının olmayışına ve nerdeyse tam denilecek bir askeri felaket ortamına rağmen, Karlofça’daki heyet, sorumluluklarını sultanın çıkarlarını tehlikeye sokmadan pek iyi şekilde yerine getirdi. Dahası, sultanın temsilcilerinin, bugüne kadar kabul edilegelmiş olana nazaran, daha çok yetenek ve diplomasi teamül ve adetlerini uygulamada daha çok incelik sergilemiş oldukları iddia edilebilmektedir” demektedir.33 Avusturya adına müzakerelere katılan Comte de Marsigli de eserinde “Osmanlıların görüşmelerde son derece titiz davrandıklarını, bir kalenin terki konusunda bu kaleyi terk etmektense devamlı savaş yapmayı ön planda tutarak görüşme yaptıklarını, kalenin terkini ve çekilmeyi en son koz olarak kullandıklarını” ifade eder. Görüşmelere katılan Osmanlı heyeti, bıkmadan, usanmadan, görüşmeleri uzun tutarak karşı tarafa bıkkınlık vermiştir.34 Bundan dolayıdır ki Karlofça müzakerelerinin sonucunda yapılan anlaşma için, Avrupa devletlerinin başkentlerinde, Osmanlı temsilcilerinin “Hıristiyan murahhaslarını aldattıkları” söylentileri çıkmasına neden olmuştur.35  

Osmanlı heyeti, görüşmeler sırasında somut ve gerçekçi fikirler ileri sürerek stratejik öneme haiz bölgeler üzerinde sıkı pazarlıklar yaptılar. Mesela Amcazâde Hüseyin Paşa Erdel’in eski konumuna dönmesi hususundaki ısrar etti. Bunun sebebi Erdel; Macaristan ile Osmanlı Devleti’ne haraç ödeyen Doğu Avrupa ülkeleri arasında sıkışmış durumda idi. Osmanlı kontrolündeki Erdel, Osmanlı topraklarının savunulması ve sınır güvenliği için son derece önemli idi. Ayrıca bu tampon bölge Habsburg’ların ve diğer işgalci devletlerin Balkanlara yayılmasına engel teşkil edecek nitelikte idi. “Ala Halihi” prensibini kabul eden Osmanlı heyeti ve Amcazâde Hüseyin Paşa, Erdel’in bu durumun dışında tutulması için büyük çaba sarfetti.36     

Osmanlı Devleti, Karlofça Antlaşması sırasında, bir tarafta “Avusturya”  diğer tarafta “Kutsal İttifak” ülkeleri şeklinde bir siyaset izledi. Bu durum da ittifak ülkelerinin birbiri arasında anlaşmazlığa düşmesine neden oldu. Mesela kalelerin yıkılması ve topraktan vazgeçme konusunda Venedik elçileri ile Avusturya elçileri anlaşmazlığa düştü. Konferansa katılan elçilerden İngiltere elçisi Peget her ne kadar Osmanlı taraftarı gibi bir görüntü sergilese de Avusturya menfaatlerini ön planda tuttu. Diğer elçi M. De Colliers ise, bütün konuşmalar müddetince Osmanlı menfaatlerinin yanında görünerek Râmi Mehmet Efendi’ye büyük destek verdi.37

Müzakereler esnasında Osmanlı heyeti, karşısındaki devletleri Avusturya ve Kutsal İttifak Devletleri şeklinde ikiye ayırmanın dışında, tüm ittifak üyelerini de siyasi ve protokol bakımından bazı sınıflara ayırdı. Avusturya hükümetini kendisi ile aynı konumda gördü. Lehistan’ı ikinci derecede gördü. Fakat Rusya ve Venedik’e karşı hiç değer ve önem vermeyerek çok sert davrandı.38 Osmanlı delegeleri, devlet savaştan yenik çıkmasına rağmen görüşmeler sırasında ve anlaşma masasında bir acizlik göstermedi. Daima güçlü ve vakarlı bir şekilde Osmanlı Devleti’ni temsil ettiler. Bunda Amcazâde Hüseyin Paşa’nın heyeti tam yetkili kılması, sık sık görüşmelerden haberdar olması ve Amcazâde Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun sefere hazır şekilde sınırda beklemesi de etkili oldu.39 Son olarak Osmanlı heyeti müzakereler boyunca Müslümanların elinde bulunan toprakların hiçbir şekilde müzakere edilmesine müsaade etmedi40

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Selim Hilmi ÖZKAN
  • selimhilmi@yahoo.com

Osmanlı siyasi tarihi ve dış politikası üzerine çalışmalarını yoğunlaştıran Selim Hilmi Özkan, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde doçent doktor olarak öğretim üyeliği yapmaktadır.

Dipnotlar
1Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, C. II, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1994, s. 289. 
2Anonim, Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704), (Yay. Haz. Abdülkadir Özcan), TTKY, Ankara, 2000, (Berlin Devlet Kütüphanesi nr. Hs. 216).
3Râşid Mehmet Efendi, Tarihi Râşid, C. II, İstanbul, 1282(1865).
4Defterdar Sarı Mehmet Paşa, Zübde-i Vekayiât, (Haz. Abdülkadir Özcan), TTKY, Ankara, 1995.
5Behçeti-al Seyyid İbrahim, Silsiletü’l-Âsafiyy fi Devleti’l-Hakaniyeti’l-Osmanniyye, Köprülü Kütüphanesi, 9435 II. K. 212.
6BOA, A. {DVN, 252/83, 253/72; Behçeti İbrahim Efendi, a.g.e., 180b; Râşid, s. 433; Zübde-i Vekayiât, s. 639vd.
7Mustafa Naîmâ Efendi, Naîmâ Tarihi, C. 1, İstanbul, 1280, s. 58; Nevzat Kösoğlu, Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler,  Ötüken Yayınları, İstanbul, 1997, s. 324.
8Nihad S. Sayar, Türkiye İmparatorluk Dönemi Mali Olayları, Meter Yayınları, İstanbul, 1978, s. 139.
9Hüseyin Paşa’nın yerine rikâb-ı hümâyûn kaymakamı olarak da Bozoklu Mustafa Paşa tayin edildi.
10Kırım askerleri orduya, ordu Semendire önlerine geldiği zaman katıldı.
11Tuna ve Fırat donanması Osmanlı kaynaklarında ince donanma şeklinde ifade edilmektedir. Nehir donanması olarak da nitelendirilen bu donanmalara Osmanlı Devleti büyük önem vermiştir.
12Nusretnâme, C. I, s. 347; Râşid, C. II, s. 434; Rifa’at, a.g.e., s. 16, 17.
13BOA, AE, Mustafa-II, 15/1485; BOA, A. {DVNS.MHM.d -110, (15 Aralık 1697), (10 Kasım 1697), (10 Temmuz 1698); BOA, İE. BH, 674, (30 Nisan 1698).
14İngiliz ve Hollanda elçileri ordu  ile sefere katılmışlardır.
15BOA, İE. HR, 379, 542; Sulhnâme, s. 22, 32a; Uşşâkîzâde es-Seyyid İbrâhîm Hasîb Efendi, Uşşâkîzâde Târihi, C. I, (Haz. Raşit Gündoğdu),  Çamlıca Basım Yayın, İstanbul, 2005, s. 339-340; Monika Molnar, “Karlofça Antlaşması’ndan Sonra Osmanlı-Habsburg Sınırı (1699-1701)” Türkler-Osmanlı, C. I, s. 472; Zübde-i Vekayiât, s. 645.
16Behçeti, a.g.e., vr. 181a.
17Râşid, C. II, s. 438; Behçeti, a.g.e., vr. 181a.
18Sulhnâme, s. 25b, 26a; Rifa’at Ali Abou- El-Haj, The Reisülküttab And Ottoman Diplomacy At Karlowitz, İstanbul, 1963, s. 21; İsmet Parmaksızoğlu, “Karlofça” , İ.A.,  C. VI, MEBY, İstanbul, 1993, s. 347.
19Szakaly Ferenc, Hungaria Elıberata (1683-1718), Budabeşte, 1986, s. 124vd; Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 135.
20BOA, İE.ADL, 312.
21Molnar, a.g.m., s. 785.
22Karlofça; Sclavonia’nın Sremski mıntıkasının Varadin (Peterswaradin) muzâfâtından küçük bir kasabanın ismidir. Tuna nehrinin sağ kenarında, Truseka dağının eteğinde, küçük bir liman olan Karlofça’nın halkı Hırvat’tır. 12 Ağustos 1687’ de Mohaç savaşının kaybedilmesi ile Avusturya tarafından işgal edildi. (İsmet Parmaksızoğlu, “Karlofça” , İ.A., C. VI, İstanbul 1993, s. 347)
23Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 135; Behçeti, a.g.e., vr. 181a.
24Uşşâkîzâde Târihi, s. 357.
25Sulhnâme, s. 52ab; Uşşâkîzâde Târihi, s. 357; S. Ferenc, a.g.e., s. 128. 
26Sulhnâme, s. 57b.
27Anonim, a.g.e., s. 135; Râşid, C. II, s. 448; Zübde-i Vekayiât, s. 654.
28Molnar, a.g.m., s. 785.
29Molnar, a.g.m., s. 786.
30BOA, A. {DVN, 253/72; Mecmua-i Muahedât, C. III, Ceride-i Askeriye Matbaası, İstanbul, 1297, s. 92, 106; M. Leon Galibert, Histoire De La Republıque De Venise, Paris, 1855, s. 433; Anonim, a.g.e., s. 134; Köprülü, a.g.m., s. 648; Kenneth M. Setton, Venice, Autria, and the Turks in the Seventeenth Centry, The American Philosophhıcal Socıety, Philadelphia, 1991, s. 405.    
31İsmet Parmaksızoğlu, “Karlofça” İ.A., C. VI, MEBY, İstanbul, 1993, s. 349; Abdülkadir Özcan, “Karlofça”, DİA, C. XXIV, DVY, İstanbul, 2001, s. 507; http://www.blacklu.8m.com/bkarlofca .htm#_ftnref23
32Danişmend, a.g.e., s. 484; Ahmet Rasim, Osmanlı Tarihi, C. II, Şems Matbaası, İstanbul, 1328, s. 777; Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı Muahadeleri ve Kapitülasyonlar, Türkiye Matbaası, İstanbul, 1934, s. 79, 90; Nihad Erim, Devletlerarası Hukuk ve Siyasî Tarih Metinleri, TTKY, Ankara, 1953, s. 27.   
33Rifa’at, a.g.m., s. 502, 503. 435Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlı Devleti Tarihi, C. 1, İstanbul, 1999, s. 212; Sandor Takats, Macaristan Türk Aleminden Çizgiler, (Çev. Sadrettin Karatay), MEBY, İstanbul, 1992, s. 20. 
35Aksun, a.g.e., s. 294.
36Rifa’at, a.g.m., s. 500-501, 508; Virginia H. Aksan, Ottoman Wars 1700-1870, Pearson Education Limited, United Kingdon, 2007, s. 26. 
37Molnar, a.g.m., s. 787.
38İsmet Parmaksızoğlu, “Karlofça” İ.A., C. VI, MEBY, İstanbul, 1993, s. 349.
39Abdülkadir Özcan, “Karlofça”, DİA, C. XXIV, DVY, İstanbul, 2001, s. 507.
40Rifa’at, a.g.m., s. 510. 

 

DİĞER MAKALELER
Zenta’dan Karlofça'ya: Silahların Gölgesinde Bir Antlaşma ve Bir Devrin Anatomisi
Osmanlı Tarihi
Avrupa’da Bir Osmanlı Sultanı Portresi: Yıldırım Bayezid

Prof. Dr. Feridun Emecen’in tabiriyle ihtirasın gölgesinde bir sultan olarak adlandırılan ve yaşadığı dönemlerde sahip olduğu kudrete göre tarihsel bir imaj çizilen Yıldırım Bayezid’in içerisinde bulunduğu bu durum şüphesiz ki Avrupa’da da benzer şekilde yankı buldu. Avrupa’da devam eden Türk tedirginliğinin daha da derinleştiği dönemin hükümdarı Yıldırım Bayezid, gerek yöneticilik kabiliyetinden gerekse de genel karakterinden dolayı Avrupa tarih yazıcılığında önemli ifadelerle yer aldı. Batı kaynaklarında I. Murad gibi önemli bir padişah “bey” manasına gelen "bahy" gibi bir unvanla gösterilirken Yıldırım Bayezid’in çok daha üst düzeyde bir unvanla "roy", rex" ve hatta doğrudan Soldan unvanı ile gösterilmesi, Osmanlı tahtının yeni sahibinin çok daha güçlü bir şahsiyet olarak görüldüğünün ipucunu verir. Elbette bu durum yalnızca Bayezid’in sahip olduğu güçle değil, onun kendine koyduğu cihan hedefleriyle de ilgiliydi. Yıldırım Bayezid’in Avrupalı entelektüellerce tam olarak bir “dünya fatihi” olarak görülmesi buna en iyi örnekti. Ancak her ne kadar bu yönde ifadeler söz konusu olsa da okun Niğbolu Savaşı’yla kendilerine döndüğünü gören Avrupalıların tarih yazıcılığında Yıldırım Bayezid’e yönlendirilen sert ifadelere daha çok yer verilmeye başlandı. Nitekim Yıldırım Bayezid, Avrupalı kronik yazarlarınca komşu ülkelerin topraklarıyla yetinmeyen, gözünü çok daha uzaktaki diyarlara diken bir hükümdar olarak görülmeye başlandı. Hristiyanlarca tanrının kendilerine gönderildiği bir bela olarak görüldü. Bununla birlikte yine de Yıldırım Bayezid, Avrupalı kaynak yazarlarının hayranlığını üstüne çeken bir hükümdardı.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun