Suya Seccade Serenler: Osmanlı Kuruluş Devrinde Dervişler

Suya Seccade Serenler: Osmanlı Kuruluş Devrinde Dervişler

Rum Abdalları veya Horasan Erenleri olarak da bilinen Osmanlı kuruluş devri dervişleri kimlerdir? Hangi tarikatlara mensupturlar? Osmanlı sultanlarının dervişlerle ilişkileri nasıl değerlendirilmelidir? Dervişlerin Türkleştirme ve İslamlaştırma faaliyetlerine katkıları nelerdir? Kuruluş devri Osmanlısı için bir derviş sulhunden bahsedilebilir mi? 'Osmanlı'da Dervişler' denildiği zaman akla gelen Şeyh Edebali, Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad, Emir Sultan ve diğer dervişlerle ilgili merak edilenlere bu yazımızda cevap verilmeye çalışılmıştır.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

“Keramet gösterip halka,
Suya seccade sermişsin,
Yakasın Rumilinin,
Dest-i takvayla almışsın”(Şeyh Mahmud)
 

Derviş Zümrelerinin Anadolu’ya Göçü

Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın Bizans’ı mağlub ettiği 1071 Malazgirt Savaşı ve daha sonra XIII. yüzyılda gerçekleşen Moğol İstilası sürecinde Anadolu topraklarına yurt edinme amacıyla gerçekleştirilen göç hareketlerinde bulunan kesimlerden biri de dervişlerdir. Bu dervişlerin bağlı olduğu ve XV. yüzyıl Osmanlısı’nın geniş halk kitlelerini etkileyen Bektaşîlik, Mevlevîlik, Rufaîlik, Kâzerûnîlik, Kadirîlik, Halvetîlik, Bayramîlik, Nakşîbendîlik, Kalenderîlik, Haydarîlik gibi tarikatlar, Anadolu’da önemli ölçüde yayılmış, teşkilatlanmış ve Anadolu halk İslâmı’nı etkilemiştir.

Halk arasında daha çok menkıbe ve kerâmetleriyle tanınan, onlara birtakım hikmetli sözler, nasihatler ve şiirler söyleyen bu dervişler, daha çok İslâmiyet’in mistik yönünü ön plana çıkaran bir öğretiyi temsil etmişlerdir. Ayrıca Allah’ın bağışlayıcılığını, temel insanî değerleri, insanın kalp temizliğini ve farklı dinlerden olanlara hoşgörülü olmayı da salık vermişlerdir. Yerleştikleri bölgelerde vergiden muaf olarak halktan biri gibi tarım veya hayvancılıkla uğraşmışlardır.

Dervişlerin faaliyetleri Anadolu’da İslâmiyet’in yayılmasına olumlu katkı sağlamakla birlikte, bir taraftan da Anadolu’da Türk devletinin teşekkülü sağlam temellere oturtulmuştur. Şehir ve kasabalara yerleşen tarikat zümreleri, başta bürokrat ve entelektüel zümreler olmak üzere halk kitleleri ile yakın temas kurmuşlardır. Daha çok şehirlerde yoğunlaşan medrese ve diğer müesseselere nisbetle şehir merkezlerinden uzak muhitlerde ikâmet eden ve dinî bilgileri oldukça zayıf olan Türkmenler, tekke ve zâviyelerdeki şeyh ve dervişleri örnek almışlardır.

Dönem dervişleri, bir hırka, bir lokma ile yetinen, yetmiş iki millete bir gözle bakan, günahkâr insanlardan yüz çevirmeyen, herkesi anlamaya ve derdine deva bulmaya çalışan insan modelini yansıtmışlardır. Bu anlayış Yunus Emre’nin dilinden, “Derviş bağrı baş gerek/Gözü dolu yaş gerek/Koyundan yavaş gerek/Sen derviş olamazsın; Döğene elsiz gerek/Söğene dilsiz gerek/Derviş gönülsüz gerek/Sen derviş olamazsın” şeklinde nitelenir.

Selçuklu Devri Dervişleri

Anadolu’da İslâmiyet’in yayılmasına gayret gösteren dönemin Türkiye Selçuklu sultanlarının da, Mevlana’nın deyimiyle, “hırka altındaki sultanlar”a destek verdikleri görülmektedir. Cemel Ali Dede, Evhadüddin Kirmanî, Mevlana, Sadreddin Konevî, Hacı Mübarek Haydarî gibi şahsiyetler Türkiye Selçuklu devrinin önde gelen dervişlerindendir.

I. Alaaddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya gelen Mevlana’nın babası Bahaüddîn Veled de bunlar arasındadır. Sultan, onu sarayında misafir etmek istemişse de, Bahadüddîn Veled, “İmamlara medrese, şeyhlere hankâh, emirlere saray, tüccarlara han, başıboş gezenlere zâviyeler, gariplere kervansaraylar uygundur.” diyerek bu isteği reddetmiştir. Saraya geldiğinde onu Selçuklu tahtına oturtmaya niyet ettiği görülen Alaaddin Keykubad’ın, Bahâüddin Veled’in vefâtıyla birlikte çok üzüldüğü, yedi gün saraydan çıkmadığı, tahtı bırakıp hasıra oturduğu ve kırk gün boyunca kalenin Cuma mescidinde hatimler indirterek halka ve fakirlere sofralar verdiği ve vefâtını müteakip dâima şeyhin türbesini ziyarete gittiği rivayet edilmektedir. Yine İzzeddin Keykavus(ö. 1279)’un Mevlânâ’ya karşı duyduğu bağlılık sonucunda mürîd olması da bu durumu teyit etmektedir. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in şehzadeliği döneminde Seyyid Burhaneddin’i ziyaret ederek fakirlere dağıtılması için bir miktar para vermesi de bu cümledendir.

Mevlana ve Yunus Emre

Mevlânâ Celaleddîn Rumî(1207-1273)’nin cenaze merasiminde hazır bulunanların dinî kimlikleri ve söylemiş oldukları ağıt ve feryatlar, Mevlânâ’nın Anadolu halk İslâmı üzerindeki yerini ve önemini ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir. Mevlanâ’nın cenazesinde hazır bulunan Hristiyan, Yahudi, Arap, Türk vs. bütün milletlerin, bütün din ve devlet sahiplerinin onu imam, mürşid ve rehberleri olarak gördüklerini ve ağlayıp feryad ettiklerini bilinmektedir. Bu durum Mevlânâ’nın, yaşadığı devirde en yüksek aristokrasisinden en fakir halk tabakalarına kadar, hatta Hristiyanlar, Musevîler de dahil olmak üzere etrafına bir çok mürîdler topladığının delilidir. Hristiyan ve Yahudiler’in bu tutumlarında Mevlânâ’nın bağdaştırmacı sûfî öğretisinin etkisi de açıkça kendini gösterir.

XIII. yüzyıl Anadolusu’nun en güçlü mutasavvıflarından Yunus Emre(1240-1321) de Orta Asya’da Ahmed Yesevî ve dervişlerinin başlattığı İslâmlaştırma anlayışını, Anadolu coğrafyasında halk diliyle sade bir şekilde temsil etmiştir. Onun, “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan/Şer‘in evliyâsıysa hakîkatte asîdir.”; “Bir kez gönül yıktınsa bu kıldığın namaz değil/Yetmiş iki millet dahî elin yüzün yumaz değil.” şeklindeki ifadeleri de yaşadığı dönem toplumuna sunmuş olduğu sufî yaklaşımı ortaya koymaktadır.

Osmanlı Kuruluş Devrinde Dervişler

Ünlü Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazâde, kuruluş devri Osmanlı’sının temellerinin atıldığı bölgede oldukça faal olan dört zümrenin varlığından bahsetmiş ve bunları “Rum/Anadolu Gazileri”, “Rum Ahileri”, “Rum Abdalları” ve “Rum Bacıları” şeklinde sıralamıştır. Bunlar arasında o dönemde Anadolu coğrafyasında halk arasında daha çok, abdal, derviş, evliya, dede, baba ve eren olarak isimlendirilen Rum abdallarını Ömer Lütfi Barkan “kolonizatör Türk dervişleri” olarak adlandırır.

Dolayısıyla dervişlerin, erken dönem Osmanlı toplumunda beylerle olan ilişkileri ise Ertuğrul Gazi devrine kadar uzanmaktadır. Baba İlyas ile halifesi Koçum Seydi bu devir dervişlerindendir. Osman Gazi devrinde Şeyh Edebali, Kumral Abdal; Orhan Gazi devrinde Abdal Musa, Abdal Murad, Karaca Ahmed, Postinpuş Baba ve Doğlu Baba; I. Murad devrinde Postinpuş Baba ve Yıldırım Bayezid devrinde Emir Sultan ile Somuncu Baba bu derviş zümresi arasında yer alır.  Ünlü Arap seyyahı İbn Batuta da bu zümrenin Anadolu’da her köy ve kasabada mevcut olup eşkıyayı bertaraf etmek için büyük bir güce sahip olduğunu bildirmektedir.

Yine Osman Bey’in Şeyh Edebali’nin kızı Bala Hatun ile evlenerek onunla akrabalık bağı kurması, kayınbabası Şeyh Edebali’ye tımar tahsis etmesi; Orhan Bey’in Geyikli Baba’ya, I. Murad’ın ise Postîn-pûş adlı dervişe zaviyeler yaptırarak, bu zaviyelere bir takım vakıf arazileri tahsis etmeleri devletin kuruluş döneminde dervişlerin oynadığı rolün önemini göstermektedir. Osmanlı Devleti de, devlet için bir hakimiyet alanı, toplum içinse manevî harç olarak gördükleri bu zümrelerle irtibat halinde olmuş, onlara vakıflar tahsis ederek, ödenekler sağlamaya çalışmıştır.

Bunlar aynı zamanda keramet sahibidirler. Örneğin, dönem dervişlerinden Kumral Abdal, kendisine Hızır Peygamber yahut o bölgede yaşayan gayb erenlerinden birisi tarafından hükümdar olacağı haber verilen Osman Gazi’ye bu kutlu haberi müjdelemiş, ardından da onun yanında gazâ faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu şahsiyetlerden biri olan Muhammed Buharî meşhur ismiyle Sarı Saltuk ise Balkanlar’ın Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında önemli rol oynamıştır.

Dervişlerin bir diğer özelliği de zaman zaman birer gazi olarak gazalara katılmalarıdır. Nitekim halk arasında, daru’l-harb topraklarında küffâra karşı gazâ ve cihadda bulunan “tahta kılıçlı dervişler” olarak da kabul edilmişlerdir. Bunun sebebi ise, Yalakabat’ın fethine katılan bir dervişle ilgilidir. Rivayete göre, Yalakabat Kalesi henüz fethedilmeden önce, Abâ-pûş namıyla bilinen derviş o bölgeye gidip, bazen bölge halkını İslam’a davet eder ve bazen de elinde tuttuğu tahtadan yapılmış kılıcı gösterip, “Müslüman olmayanı bununla tahta gibi ikiye biçerim” diye onları tehdit edermiş. Kalede yaşayanlar ise “bu kesmez kılıçla, bizi nasıl keseceksin.” diye kendisiyle alay ederlermiş. Günlerden bir gün, kaledeki askerlerden birisi gelip, “İşte boynum, işte kılıcın, haydi kes de görelim.” deyince, Abâpûş derhal elindeki tahta kılıcıyla, adamı ortadan ikiye bölmüş. Olaya şahit olan herkes donmuş kalmış. Bir süre sonra da dervişi katletmeye kalkışmışlar. Ancak, derviş hepsini yine keramet göstererek telef etmiş ve o yer İslam toprağı olmuş. Benzer bir hikaye Abdal Murad için de anlatılır.

Ömrünün son yıllarını Aksaray’da geçirmesi nedeniyle Hamidüddin Aksarayi yahut meşhur ismiyle Etmekçi/Somuncu Baba da, Bursa’da iken, eşeğiyle ormandan odun getirip, bu odunlarla halka ekmek pişirdiği ve sırtına yüklendiği bu ekmekleri “Somunlar, mü’minler.” diyerek halka dağıttığı bilinen bir başka derviştir. Yıldırım Bayezid Niğbolu Savaşı’nı kazanınca, “Allah’a şükür nişanesi” olarak Bursa Ulu Camisi’ni yaptırmıştır. Ulu Cami’nin açılış hutbesini Somuncu Baba okumuş ve hutbede Fatiha Suresi’ni yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Hutbeyi dinleyen padişah başta olmak üzere tüm cemaat Somuncu Baba’dan etkilenmiştir. Somuncu Baba, II. Murad devri dervişlerinden olup Bayramilik tarikatının kurucusu Hacı Bayram Veli’nin de hocasıdır.

Devrin dervişlerinden Abdal Musa ile Geyikli Baba arasında geçtiği rivayet edilen bir menkıbeye göre, Abdal Musa kıpkızıl kor halindeki bir ateşi pamuklu bir beze sararak Geyikli Baba’ya yollar. Baba da ona bir kase süt gönderir. Aracı olan derviş Abdal Musa’nın buna şaşırdığını görünce, süt göndermekte şaşılacak ne var diye sorar. Abdal Musa cevaben; “Onun bize yolladığı ceylan sütüdür. Yaban hayvanını evcilleştirmek bizim ateşi tutmamızdan daha zordur.” der.

Geyikli Baba: “Sizler serhad askeri, bizler de dua askeriyiz.”

Anadolu’daki Türk boylarına anlayacakları bir dilde, basit ifadelerle İslam dinini anlatan Osmanlı kuruluş devri Türkmen dervişlerinden birisi de gazilik yönü de olan Geyikli Baba’dır. Türk velileri için sık kullanılan bir motifi yansıtan menkıbeye göre asıl adı Hasan olan Geyikli Baba, dağlarda bir geyiğe binip geyiklerle dolaştığı veya geyiklerle yaşadığı için bu şekilde adlandırılmıştır. Kırsal bölgelerde yaşadığı anlaşılan Geyikli Baba gibi dervişlerin güncel hayatları normal bir dervişten farklı olup, İslâm dışı gibi adlandırmalara da sebebiyet verebilmektedir. Fakat Geyikli Baba ve müritlerinin o dönemde kendilerini İslâm’ın tebliğci erenleri olarak gördükleri açıktır. İnegöl bölgesini kendisine bağışlamak isteyen Orhan Gazi’den dervişleri için inşa edeceği bir zaviye arazisinden fazlasını kabul etmemiştir.

Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından Turgut Alp’in de müridi olduğu ve Bursa’nın fethine de katılan Geyikli Baba’nın Orhan Gazi’ye hitaben söylediği,“Bu durumda sizler, serhad askeri, bizler de dua askeriyiz. Zaferler, dua askerleri ile serhad askerlerinin müşterek gayretleri neticesinde elde edilir.” sözleri Osmanlı kuruluş devri sultanlarının dervişlerle münasebetini ortaya koymaktadır.

Son Söz Yerine: Derviş Sulhü/Pax Derviş

Türkiye Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı’nın kuruluş yıllarında yönetici kadro ve halkın sûfî imajı oldukça olumlu olup, bu kitleler yönetici kadro açısından kuruluş yıllarında toprağı imar eden bir bahçıvan, el emeği ile geçinmeye çalışan bir çiftçi, sefer anında da orduya destek olan gönüllü bir asker; halk cephesinden bakıldığında ise, tesirli konuşmalarıyla gönülleri fetheden bir uyarıcı, hastalıkları tedavi eden bir hekim, idarecilerle kendisi arasında bir aracı hatta hâmî, dilenmeyen fakat ihtiyaç sahiplerine karşılıksız dağıtan bir yardımseverdir. Bu anlayış doğal olarak kuruluş dönemi Osmanlısı’nın devlet, ordu, halk, medrese ilişkilerinin oldukça olumlu seyretmesine ve ardından da devletin kurumsallaşmasına olumlu yönde katkı yapmasını sağlamıştır. Fakat Yıldırım Bayezid ve özellikle Fatih devri sonrası, bu etki azalmış ve tekke İslamı yani dervişlerin yerini medrese İslamı yani ulema almıştır.

Dolayısıyla Türk-İslâm tarihinde Alparslan, Melikşah, Osman Gazi, Fatih, Yavuz, Kanuni gibi hükümdarlar kadar Ahmed Yesevî, Mevlânâ, Hacı Bektâş-ı Velî, Yunus Emre, Hacı Bayrâm-ı Velî ve Akşemseddin gibi gönül sultanları da önemli bir yere sahiptir. Orta Doğu ve Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen tasavvuf kökenli bu şeyh ve dervişler, kullandıkları sâde, akıcı ve anlaşılır dille gönülleri fetheden bir nevî selâtînu’l-kulûb/kalblerin sultanları olmuşlardır. Bir başka deyişle bir nevî derviş sulhü(pax dervish) ile farklı kesimlerden olan Anadolu insanına İslâm hoşgörüsünü aktarmışlardır. Böylelikle de Osmanlı Müslüman ve gayr-i Müslim tebasının din anlayışı üzerinde etkili olarak devlet-toplum kaynaşmasına vesîle olmuşlardır.

Söz konusu dervişlerin öğretileri İslâm düşüncesini amelî boyutuyla emr-i bi’l-ma‘rûf çizgisinde muhatablarına aktarma esasına dayanmaktadır. Bir başka deyişle onlar, ilimle irfânı birleştirerek gönül iklimlerine hitâb eden hizmetkârlar olmuşlardır. Bu cümleden olarak, Yazıcıoğlu Mehmed bir gün Hacı Bayram Velî’ye gelir. Elindeki Muhammediye kitabını göstererek: “Ben de bunu karaladım…” der. Hacı Bayram Velî: “Bununla uğraşacağına bir gönüle girseydin!” der. Dolayısıyla bu aksiyoner şahsiyetler için önemli olan bir gönüle girmektir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakça
Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns Min Hadarâti’l-Kuds, terc. Lâmii Çelebi, Marifet Yayınları, İstanbul 1993, s. 479-480, 517.
Abdülbâki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, Remzi Kitabevi, İstanbul 1982, s. 11.
Ahmet Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, Kabalcı Yayınevi, çev. Tahsin Yazıcı, İstanbul 2006, s. 83-85, 98, 269.
Âşıkpaşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osmân, haz. Kemal Yavuz-M.A. Yekta Saraç, Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2007, s. 63,91, 100.
Bardakçı, Mehmed Necmeddin, “Türklerin Sosyal ve Kültürel Hayatında Tasavvuf ve Tarikatlar”, Türkler, c. 7, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 450.
Barkan, Ömer Lütfi, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”,  Vakıflar Dergisi, c.2, 1942, s. 284-289, 292.
Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Turan Neşriyat, c. II, İstanbul 1993, c. I, s. 159-160, 188-190.
Cahen, Claude, Osmanlılardan Önce Anadolu, çev. Erol Üyepazarcı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2008, s. 93.
Çetin, Osman, Anadolu’da İslâmiyet’in Yayılışı, Marifet Yayınları, İstanbul 1990, s. 163.
Güzel, Abdurrahman, Abdal Musa Velâyetnâmesi, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1999.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi I, TTK, Ankara 2008, s. 105, 531-535.
Karpuz, Haşim ve diğerleri, Anadolu Selçuklu Eserleri Fotoğraf Albümü, Türkiye Belediyeler Birliği, Ankara 2009, s. 406-407.
Koç, Turan, “Felsefe-Tasavvuf İlişkisi Bağlamında Büyük Zâtları Anlamak”, Somuncu Baba ve Kültür Çevresi Uluslar arası Bildiri Kitabı, Aksaray Belediyesi Kültür Yayınları, Ankara 2012, s. 53.
Kozan, Ali, “Sözlü ve Yazılı Kaynaklara Göre Nevşehir ve Yöresinde Horasan Ereni Olarak Bilinen Şahsiyetler”, Türk Kültürü ve Hacı Bektâş-ı Velî Araştırma Dergisi, Bahar 2012, Sayı: 61, s. 315.
Köprülü, Fuad, Anadolu’da İslâmiyet, İnsan Yayınları, İstanbul 2000, s. 45, 87.
Köprülü, Fuad, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, TTK, Ankara 1988, s. 58
Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1987, s. 54, 55, 56.
Köprülü, M. Fuad, “Vakıf Müessesesine Dâir Araştırmalar”, İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi, Akçağ Yayınları, Ankara 2005, s. 323-324.
Lokmanî Dede, Menâkıb-ı Mevlânâ, haz. Halil Ersoylu, TDK Yayınları, Ankara 2001, s. 122-125.(1172-1192.beyitler)
Mevlânâ Mehmed Neşrî, Cihannümâ, haz. Necdet Öztürk, Çamlıca Basım yayın, İstanbul 2008, s. 21.
Necmeddin Daye, Mirsâdu’l-İbâd, terc. Muhammed Emin Riyahi, Tahran 1986, s. 11-12.
Ocak, A. Y. -S. Farûkî, “Zâviye”, İslam Ansiklopedisi, c. 13, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1986, ss. 468-476 s. 470.
Ocak, Ahmet Yaşar, “Türkiye Tarihinde Siyasal Otorite ve Sûfî Çevreler: Genel Bir Bakış(XIII.-XVII. Yüzyıllar)”, Osmanlı Sûfîliğine Bakışlar, Timaş Yayınları, İstanbul 2011, s. 76.
Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik Kalenderîler(XIV-XVII. Yüzyıllar), Türk Tarih Kurumu, Ankara 1999, s. 60, 82, 83.
Ocak, Ahmet Yaşar, Türkiye Sosyal Tarihinde İslâmın Macerası, Timaş Yayınları, İstanbul 2010, s. 133-134.
Oruç Beğ Tarihi, haz. Necdet Öztürk, Çamlıca Basım Yayın, İstanbul 2008, s. 17, 22.
Öngören, Reşat,“Osmanlı’da Sûfîlerin Farklı Toplum Kesimleriyle İlişki Tarzları”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Sayı: 3, 1999,  s. 22.
Özaydın, Abdulkerim, “Büyük Selçuklular’da Ulema/Sûfî-Devlet İlişkisi”, Osmanlı’nın İzinde(Prof. Dr. Mehmet İpşirli Armağanı), Timaş Yayınları, İstanbul 2013, s. 336.
Şahin, Haşim, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Dini Zümreler, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul 2007, s. 79-88.
Şeker, Mehmet, Fetihlerle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1997, s. 65-67.
Yazıcı, Tahsin, “Derviş”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 9, Ankara 1994, s. 188-190.
Yinanç, Mükrimin Halil, Türkiye Tarihi(Selçuklular Devri: Anadolu’nun Fethi), c. 1, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1944, s. 166-169.
Yunus Emre, Risâletü’n-Nushiyye ve Dîvân, haz. Abdülbaki Gölpınarlı, Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayınları, İstanbul 1965, s. XL-XLIII.
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun