Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Ankara Savaşı sonrasında oluşan kaotik ortamda, Anadolu ve Rumeli’de siyasî istikrarsızlık ve iktidar savaşlarının hakim olduğu bir tablo mevcuttu. Bu dönemde, Musa Çelebi’nin yanında, daha sonraki süreçte Türk tasavvuf, düşünce ve isyan tarihine konu olan bir şahsiyet vardı. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini(devlet kademesinde yargı ve eğitim işlerinden sorumlu en üst makam) de yapan Şeyh Bedreddin. O, Mehmed Çelebi’nin fetret devri sonunda yani 1413’te iktidarı ele geçirmesiyle, Bursa’nın İznik şehrine sürgüne gönderilmiştir. Birkaç yıl sonra da resmî otoriteye başkaldırıya dönüşen bir isyan hareketine girişmiştir. Şeyh Bedreddin’in, dönemin resmî otoritesini karşısına alması, hakkında çeşitli spekülatif yorumlar yapılmasına sebebiyet vermiştir. Onun siyasî ve dinî yönü ile ilgili olarak dile getirilen iddiaların çoğu ise ideolojik ve anakronik yaklaşımlara dayalı olarak yapılmıştır. Bu durumun günümüze bakan en kötü sonucu, tarihi bir “bilgi alanı” ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören anlayışlar doğrultusunda bir din ve devlet adamının ideolojik bakış açılarına kurban edilerek dinî ve ilmî kimliğinin zedelenmesidir. Öyle ki Şeyh Bedreddin kimilerine göre Peygamberler ile dinler arasında fark olmadığını ileri süren bir sapkın ve İbahiyeci; kimilerine göre ise tarih sahnesine dört yüz yıl önce gelmiş Marksist, sosyalist veya komünist bir devrimci halk hareketçisidir. Hatta bu yoğun ilgi tarih alanı dışına taşarak hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında da hakkında pek çok eserin kaleme alınmasına neden olmuştur. Özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan popüler çalışmaların büyük bir kısmında, isyânın temel karakterinin mülkiyet ortaklığı ve ibâhiye içerikli olduğu iddia edilmiştir. Fakat yakın dönemde yapılan bu çalışmaların birçoğunun temel kaynaklardan yoksun, bilimsellik iddiasından oldukça uzak ve ideolojik doğrultuda kaleme alındığı; ayrıca olayın sahip olunan düşünce ve inanç kalıplarına kurban edildiği görülmektedir. Bu yazımızda, özellikle isyan hareketinden kaynaklanan bir tepkiyle halk muhayyilesinde zındık ve mülhid yani sapkın olarak yer eden Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin 1359 yılında Edirne civarında eski bir kaza merkezi olan Simavna’da doğmuştur. Burada, Kütahya Simav doğumlu olduğu yönündeki iddiaların asılsız olduğunu belirtmekte fayda vardır. Babası İsrail, Edirne’nin fethinden birkaç yıl önce Meriç Nehri’nin batısında bulunan günümüzde Yunanistan’a bağlı Dimetoka’nın ele geçirilmesiyle birlikte buraya bağlı Simavna Kalesi’ni fethetmiş, sonra da buraya komutan ve kadı olarak tayin edilmiştir. Simavna Kalesi’nin Bizanslı komutanının kızı olan annesi daha sonra Müslüman olup Melek adını alarak babası İsrail ile evlenmiştir.

25 yıla yakın İslamî İlimler Tahsili

Osmanlı kuruluş döneminde âlimlerin yetişmesinde ilmî seyahatler önemli rol oynamış, birçok Anadolu evladı İslâm âleminin belli başlı ilim merkezlerine giderek yüksek öğrenimlerini tamamlamışlardır. İlk tahsilini(Kur’an-ı Kerîm okumayı, temel dînî ve hukûkî bilgileri) aile içinde alan Şeyh Bedreddin de, Edirne’de aldığı bu temel eğitimden sonra 20’li yaşların sonunda sırasıyla Bursa, Konya, Kudüs, Kahire, Tebriz ve Kazvin’i içine alan yaklaşık 20 yıl sürecek ihtisas yolculuğuna çıkar.

Memlük Sultanı Berkuk’un Oğlu Ferec’in Hocalığını Yapması

İslâmî ilimlerdeki donanımı sayesinde kısa zamanda çevresine kendini ispat eden Şeyh Bedreddin, Mısır’da bulunduğu sırada Memlüklü Sultanı Seyfeddin Berkuk(ö.1399) tarafından oğlu Ferec’e özel hoca tayin edilir. Genç bir âlim olarak atandığı bu görev, o dönemde Bedreddin’in ilmî ehliyetine verilen değerin bir göstergesidir. Birkaç yıl sonra Sultan Berkuk’un ölümüyle Ferec çok genç yaşta(12 yaşında), babasınının yerine geçer, Bedreddin de bu görevinden ayrılır.

Timur’un Teklifini Reddetmesi

Şeyh Bedreddin, Tebriz’de iken Ankara Savaşı sonrası Timur’un torunu Muhammed Sultan’ın cenazesinin Sultaniye’ye taşınmasına katılır ve Timur’la görüşür. Bedreddin bu görüşme esnasında Ankara Savaşı’nda taraf değiştirip Osmanlı ordusundan Timur ordusuna geçen askerleri azarlar. Yine bu esnada Bedreddin, Timur’un hazır bulunduğu bir tartışmada, alimlerin çözümünde âciz kaldığı bir meseleyi çözüme kavuşturarak Timur’un hürmet ve iltifatına mazhar olur. Timur ona devlet kademesinde görev teklif eder ancak o bu teklifi reddeder.

Sufî Bedreddin

Şeyh Bedreddin’i tasavvufa yönlendiren şahıs, Hz. Muhammed(s.) soyundan geldiği kabul edilen Hüseyin Ahlatî’dir. Ahlâtî’nin 1403’lü yıllarda ölümü üzerine daha önce bıraktığı vasiyeti gereği Kahire’de bu makama geçer.  Böylece bu zamana kadar ilmî kimliği ile ön plana çıkmış olan Bedreddin, bir başka kimlikle, sûfî kimliğiyle karşımıza çıkmış olur. Ancak Bedreddin bu makamda fazla kalmaz. Kendisinin şeyh olmasına muhalefet eden diğer şeyhlerin tutumları sonucu yaklaşık 6 ay sonra memleketi olan Edirne’ye dönmeye karar verir. Ardından ailesiyle birlikte Kahire’yi terk ederek Kudüs, Halep, Şam, Konya ve Edirne’yi içine alan Anadolu’ya dönüş yolculuğuna çıkar. Bedreddin’in aldığı bu kararda muhalif şeyhlerin baskılarının yanı sıra, XV. yüzyıl başlarında Mısır’da oluşan siyasi karışıklıkların da etkisi vardır. Nitekim şehzadeliği sırasında Bedreddin’in öğrencisi olan Sultan Ferec, kardeşleriyle girdiği mücadele sonucu 1405 yılında Mısır’dan Suriye’ye kaçmak zorunda kalır. Bedreddin’in Kahire’yi terk ettiği dönemde Osmanlı topraklarında ise kardeşler arası taht mücadeleleri bütün şiddetiyle devam etmektedir.

Müridleri ve İslâmla şereflendirdiği Zümreler

Şeyh Bedreddin ilk olarak Kudüs’e ardından da Halep’e geçer. Halep’te 1000 dolayında Türkmen tarafından karşılanır. Burada bulunanlardan bir kısmı Bedreddin’e mürid olur. Haleplilerin buraya yerleşmesi için yaptıkları ısrarları kabul etmeyen Şeyh Bedreddin, buradan ayrılarak Konya’ya gelir. Konya’da bulunduğu sıralarda önceleri tasavvufa karşı olan Karamanoğlu beyi bir süre sonra Bedreddin’in müridi olur. Şeyh Bedreddin Konya’dan, Germiyan(Kütahya) ülkesine geçer. Germiyanoğlu II. Yakub ve annesi tarafından hürmetle karşılanır. Buradan da, Aydın iline geçer ve burada da pek çok kimse Bedrededin’e mürid olur. Yine Şeyh’in İzmir’de ikameti esnasında Sakız Adası’ndan gelen birtakım Rumların onun manevi kişiliğinden etkilenerek ihtida ettikleri ve onun müridi oldukları ifade edilir. Sakız Adası Beyi ve bir takım ruhbanlar tarafından Ada’ya davet olunan Bedreddin’in burada bulunan Rumlarla ve ruhbanlarla Arapça’yı bilen yedi ruhban vasıtasıyla diyalog kurduğu belirtilir. Bu diyaloğun sonucunda, Sakız Adası Beyi’nin de müslüman olarak onun müridleri arasına girdiğini söylenmektedir. Şeyh Bedreddin, Edirne’ye dönmek için karayolunu izleyerek Kütahya tarafına yönelip buradan Domaniç’e gelir. Domaniç yakınlarında bir köyde bir grup Kalenderiye tarikatına bağlanan gezgin dervişler olan Torlaklar ile karşılaşır. Bunlar da kendisine mürid olurlar. Bursa ve Gelibolu üzerinden Edirne’ye gelen Şeyh Bedreddin, burada annesini ve babasını sağ olarak bulur. Edirne’ye gelişinden kısa bir süre sonra karısının ölümünün de etkisiyle yedi yıl süren münzevi bir hayat yaşar. Şeyh Bedreddin’in Edirne’de inzivaya çekildiği yıllar tahminen 1407-1411 aralığıdır.

Ankara Savaşı Sonrası Anadolu’nun Durumu

Şeyh Bedreddin’in adının geçtiği isyan hareketi, Ankara Savaşı sonrası otorite boşluğu sebebiyle özellikle şehzadeler arasındaki mücadeleler sonucunda Anadolu ve Rumeli’nin içinde bulunduğu karışıklığın meydana getirdiği siyasî ve toplumsal bunalımla ilişkilidir. Bu süreçte Timur’un maksadı büyük ve kuvvetli bir Osmanlı yerine kendisinin yüksek hâkimiyetini tanıyan parçalanmış bir kaç Osmanlı Beyliği vücuda getirmektir. Bu amaçla Bayezid’in Osmanlı topraklarına kattığı Anadolu Beyleri’ne ait yerleri Osmanlılardan alıp eski sahiplerine verdikten sonra geriye kalan Osmanlı ülkesini de Bayezid’in dört oğluna vermiş ve bunlardan her birisine kendisine tâbî hükümdarlık alâmeti olarak kemer, külah ve hil’at göndermiştir.  Bu süreçte Edirne’de bulunan Süleyman Çelebi’ye Rumeli’yi, İsa Çelebi’ye Balıkesir bölgesi ve Bursa’yı, Mehmed Çelebi’ye Amasya bölgesini vermiştir. Musa Çelebi de İsa’ya üstünlük sağlayarak Timur’un himayesinde Bursa’da bey olmuştur. Timur, daha sonra Düzmece olarak anılacak olan Şehzâde Mustafa Çelebi’yi ise beraberinde Semerkand’a götürmüştür. Bu kaotik ortamda Osmanlı’nın merkezî devlet bünyesi çökmüş, saltanatın eşit şekilde ortağı kabul edilen şehzadeler iktidar mücadelesine girişmiş, Anadolu birliği bozulmuş, beyler eski statülerini kazanıp yeniden beyliklerinin başına geçmişlerdir.

Osmanlı tarihçilerinin fetret devri adını verdikleri bu süreçte, Osmanlı şehzadelerinden Süleyman Çelebi Edirne’de yedi buçuk yıl, Musa Çelebi ise iki buçuk yıl adlarına para bastırıp hutbe okutarak padişahlık yapmışlardır. Bu nedenle bazı tarihçiler, Süleyman Çelebi ve Musa Çelebi’yi Osmanlı’nın beşinci ve altıncı padişahı olarak da zikrederler.

Devlet Adamı ve Alim Bedreddin

Musa Çelebi’nin, yaklaşık 3 yıl süresince, kazaskerlik görevini yürüten Şeyh Bedreddin, yine bu dönemde İslâm hukuku alanındaki derinliğini gösteren Mecelle’nin de kaynakları arasında gösterilen Câmiu’l- Fusûleyn adlı meşhur eserini kaleme alarak Musa Çelebi’ye sunmuştur. Bununla beraber Şeyh’in kazaskerliği fazla sürmemiş, Musa Çelebi’nin 1413 yılında Çamurlu Ova Savaşı’nda Çelebi Mehmed’e yenilip öldürülmesi, ardından da Çelebi Mehmed’in Ankara Savaşı’ndan 11 yıl sonra rakipsiz Osmanlı tahtına geçmesiyle son bulmuştur. Bu noktadan itibaren Şeyh Bedreddin’in devletle yani resmî ideolojiyle olan müspet ilişkisi bozulmuştur. Bunun akabinde Şeyh Bedreddin, Musa Çelebi’nin hizmetinde bulunan diğer devlet adamları ile birlikte tutuklanmış, ancak bilimsel şahsiyetine duyulan saygı ve devlet merkezinden uzaklaştırmak gâyesiyle ayda bin akçe maaşla iki oğlu ve kızıyla beraber İznik’e göz hapsine gönderilmiştir.

Asi Bedreddin

Şeyh Bedreddin’in, Mehmed Çelebi’nin iktidarı tek elde toplamasıyla elinden alınan kazaskerlik makamının ve o makamı sosyolojik anlamda kullanma arzusunun doğurduğu insanî bir zaafın, hırsın da kurbanı olmuştur. İznik sürgününde yazmaya başladığı ve 1415’te tamamladığı Teshîl adlı eserinin sonuç bölümünde gelecek günlerin belirsizliğinin uyandırdığı kaygıları şu şekilde dile getirir: “Bu kitabı tamamladıgım şu sırada İznik’te hapis belası, gurbet ve sürekli üzüntü sebebiyle musîbet ve baskıya/sıkıntıya düçâr idim. Yüreğimde yanan ve günden güne izleri ortaya çıkan ateşin öyle kavurucu bir alevi vardı ki ben ve kalbim demirden olsaydı bile, yine de erirdik. Allah bizi ve sıkıntı ile belada olan diğer müslümanları kurtarsın. Ey gizli iyiliklerin efendisi! Bizi korktuklarımızdan kurtar.” Bu satırlardan anlaşılan odur ki Şeyh Bedreddin, her ne kadar belli bir maaşla ilmî hayatına devam ediyor görünse de, içinde bulunduğu göz hapsi cezasının ve gurbet sıkıntısının oluşturduğu ortam onu rahatsız etmektedir.

İznik’te göz hapsinde iken İslam hukuku ile ilgili eserlerini kaleme alan Şeyh Bedreddin, bir ara Mısır’dan kendisine yapılan davet üzerine Mısır’a ve ardından da Hacc’a gitmek için Çelebi Mehmet’ten izin ister. Fakat Çelebi Mehmet bu seyahate izin vermez. Üç yıl kadar İznik’te zorunlu ikamete mecbur tutulan Şeyh Bedreddin, Aydın İli’nde Börklüce Mustafa İsyânı’nın patlak vermesi ile birlikte bu işin sonunun felaket olacağını ve bu isyândan dolayı kendisinin sorumlu tutulacağı endişesiyle 1416 yılının başlarında İznik’ten kaçarak Kastamonu’ya İsfendiyaroğulları Beyliği’ne sığınır. Bu noktada Şeyh Bedreddin, Börklüce İsyanı ile ilişkisi olmamasına karşın, Mehmet Çelebi’yi buna ikna edemeyip cezalandırılacağını düşünmüş olabilir. 

Ancak İsfendiyar Bey, Çelebi Mehmet’le karşı karşıya gelmemek için, Şeyhi yanında bulundurmak istemez. Şeyh Bedreddin de, buradan Timurlu Devleti’nin başında bulunan Şahruh’un yanına geçmeyi ister, ancak İsfendiyar Bey yukarıda değinilen çekinceden dolayı Şeyhi Kırım Hanı’na göndermeyi düşünür. Şeyh Bedreddin Kırım’a doğru yola çıkar fakat -bir rivayete göre deniz yolunun Cenevizliler tarafından tutulması üzerine- oraya gidemeyerek Eflak(Romanya) ülkesine geçer. Fetret devrinde Musa Çelebi, Eflak Beyi Mirça’nın yardımını alarak Edirne üzerine yürümüş ve Süleyman Çelebi’yi mağlûb etmişti. Şeyh Bedreddin’in de isyan sürecinde Musa Çelebi’nin yolunu izlediği ve Osmanlı Devleti’ne muhalif kesimlerle bir araya geldiği görülmektedir. 

Bu noktada Şeyh Bedreddin, isyân hareketi için Balkanlar’ın müsait olabileceğini, Eflak bölgesinin de bunun için en uygun ortamı sağlayacağını düşünmüştür. Nitekim bir müddet burada kalan Şeyh Bedreddin, daha sonra Dobruca’ya geçmiş, bu bölgede etrafına toprakları Mehmet Çelebi tarafından ellerinden alınan küskün tımar sahipleri, Hıristiyan beyleri ve müritleri de olmak üzere pek çok kişi toplanmıştır. Burada yoğun bir propaganda faaliyeti içerisine girdiği görülen Şeyh Bedreddin bu noktadan itibaren artık, Osmanlı Devleti’ne karşı bir isyân hareketinin içinde fiilen yer almıştır. Nitekim onun Dobruca’dan 1416 yılında taraftarlarıyla birlikte daha güneye Ağaçdenizi’ne geçmesi, bu hareketin fiilen bir isyân hareketine dönüştüğünü göstermektedir.

Mehmet Çelebi, Kapıcıbaşı Elvan Çelebi’yi iki yüz kişiyle Şeyh Bedreddin üzerine gönderir. Şeyh Bedreddin’in Osmanlı kuvvetleri tarafından yakalanmasıyla ilgili olarak kaynaklar herhangi bir çatışma veya mücadeleden söz etmezler. Kaynakların tamamına yakını, etrafındakilerin Şeyh’i terk ederek dağıldıklarını bildirirler. Şeyh Bedreddin daha sonra o sırada Selanik’in fethi için hazırlanan ve Serez’de bulunan Çelebi Mehmet’in yanına getirilerek bir eve hapsedilir. Rumeli’de ortaya çıkan bu isyânın Osmanlı tarafından bertaraf edilmesiyle birlikte, devletin Rumeli hâkimiyeti de güçlenir.

Şeyh Bedreddin, Sultan Mehmet’in huzurunda toplandığı anlaşılan yüksek bir mahkemede yargılanarak hakkında idam hükmü verilir. Osmanlı kaynaklarının ittifakla bildirdikleri söz konusu fetva hükmüne göre “kanı helal, ancak malı haramdır.” Kaynaklar, Şeyh’in kendisinin de bu hükmü haklı bulduğunu hattâ, Çelebi Mehmet’in, Şeyh’ten suçuyla ilgili hükmü bizzat kendisinin vermesini istediğini, Şeyh Bedreddin’in de kendi idamına hükmettiğini belirtirler. İdam hükmü günümüzde Yunanistan’a bağlı Serez Çarşısı’nda bir dükkânın önünde infâz edilmiştir(1418?).

İsyânın Mâhiyeti

Şeyh Bedreddin olayında göze çarpan en önemli husus, resmî devlet kayıtları hükmünde olan Tevârîh-i Âli Osman’larda geçen bilgilerle, diğer kaynaklarda görülen çelişkilerdir. Devlet tarihçileri, Şeyh’in isyan hareketine Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’le birlikte giriştiğini belirtirken, diğer kaynaklar Şeyh’in Börklüce ile Torlak Kemal isyanlarından haberinin olmadığı ve çevresindeki müfsit çevrelerin onu bu duruma soktuğu belirtilmektedir. Ana kaynaklar, Şeyh Bedreddin’in memleketine dönüşünden sonra sûfî olduğunu ve etrafına fakihleri ve fakirleri topladığını, halkın uzak yerlerden kendisini ziyaret etmeye ve basîretini mübârek görerek türlü türlü hediyeler getirmeye başladıklarını, başına birçok insan toplandığını, padişah olmak hevesine düştüğünü, isteyenlere sancak, subaşılık vaad ettiğini ve o tarihte Osmanlı hükümdarı olan Çelebi Mehmet aleyhine baş kaldırdığını bildirir. Ve bir asi olarak asıldığını belirtirler. Fakat Şeyh Bedreddin’in ilmî seviyesini de övmeden geçemezler. Bu doğrultuda Osmanlı tarihi kaynaklarının geneline bakıldığında, Bedreddin’in ilmine ve mevkiine rağmen devlete karşı ayaklandığı ifade edilmektedir. Ayrıca tarihlerde, isyânın meşrû yönetime karşı hareket tarzında ele alınması, izâfe edilen suçun da sadece ulu’l-emr’e isyân etmekten ibaret olması, isyânın siyasî boyutlu olduğunu ortaya koymaktadır. 

Yasaklanan Kitap Varidat

Vâridât, Şeyh Bedreddin’in tasavvuf derslerinin talebeleri tarafından kaleme alınmış halidir. Zındık ve mülhid olarak suçlanmasına sebep olan da bu eserdeki ifadelerdir. Bu bağlamda Şeyh Bedreddin’e karşı isyandan kaynaklanan tepkinin isyan ve Varidat temelli olarak ulemâ fetvalarına da yansıdığı görülür. Nitekim Varidat adlı eseri üzerinde bulunduranların necis oldukları ve gusletmeleri gerektiğine dair fetvalar verilmiştir. Osmanlı Şeyhülislamı Ebussuûd Efendi, Semâvenli taifesi diye adlandırdığı Bedreddiniyye mensuplarını, haklarında verdiği fetvalarla tekfir etmiştir. Yine Şeyhülislam Arif Hikmet Bey de Varidat nüshalarını ucuz veya pahalı demeden satın alarak yakmıştır

Üzerinde pek çok spekülasyon yapılan bu eser aslında İbn Arabî düşüncesinin yani Ekberî Vahdet-i Vücud geleneğinin bir uzantısıdır. Buradaki görüşlerin ilk etapta Kur’an’ın zâhirine ve dolayısıyla da klasik kelam öğretilerine ters düştüğü izlenimi oluşabilmektedir. Fakat Şeyh Bedreddin, “Hazreti Peygamber: Kur’an’ın dış ve iç anlamlarının da kendi içinde yedi iç anlamı daha içerdiğini” belirtmiştir. Dış anlamda çelişkiye düşen bir izah yaparsak bu, dış anlamı inkâr ettiğimiz anlamına gelmez. Çünkü biz dış anlamı da söylüyoruz, iç anlamı da içten içe yedi anlama dek söylüyoruz. Biz sekiz anlamı toplamışız. Kur’an ve hadis dış anlamı bakımından da haktır, iç anlamı bakımından da; ancak mecazî bir anlam olduğu anlaşılırsa o başka.” diyerek bu ithamı reddeder. Vâridat, incelendiğinde içerisinde Şeyh Bedreddin’e izafe edilen isyan ve ilhada yönelik bir fikir de görülmemektedir. Eserde, Hüseyin Ahlati’yle başlayan ve şeyhi olarak isimlendirdiği İbn Arabi’yle devam eden tasavvufî hayatında, Vahdet-i Vucûd felsefesini kendi çağında yaşayan ve anlatan bir mutasavvıfın ifadeleri yer almaktadır. Ahmet Cevdet Paşa da, bu eserin İbn Arabi’nin Fusûsul-Hikem’inin bir taklidi olduğu görüşündedir. Halil İnalcık da bu noktada Şeyh Bedreddin’in mutasavvıflığının İbn Arabi’ye dayanan bir Vahdet-i Vücud öğretisi olduğunu belirtmektedir.

Bununla birlikte Şeyh Bedreddin kendisini küfürle itham edenlere ve zındık/mülhid olduğu iddiaları noktasında sanki bir cevap mahiyetinde eserinde şöyle bir hüküm verir. Küfür nedir, hangi söz ve davranışlar küfrü gerektirir? Câmiu’l-Fusûleyn’in 38. Bölümde bu soruya cevap verir. “Bir kimse ancak, kendisini mü’min yapan şeyi (iman esaslarını) inkâr etmekle imandan çıkar. Fakat o kimse bu inkârın, kişiyi kesin olarak dinden çıkardığını bilmelidir. Ancak bu şekilde onun dinden çıktığına hükmedilebilir. Bir inkâr sözünün mü’mini dinden çıkardığı şüpheli ise o kimse hakkında kâfir hükmü verilemez. Çünkü Müslüman olduğu bilinen bir kimse, inkâr manasına gelen şüpheli söz ve davranışlardan dolayı kâfir sayılmaz. Bir âlim, böyle bir dava kendisine getirildiği zaman Müslümanları tekfirde acele etmemelidir.”

Şeyh Bedreddin’in Kaybeden Tarafta Yer Alan Bir İlim Adamı Olması

Konuyla ilgili yukarıda verdiğimiz kaynaklarda belirtilen Şeyh Bedreddin tablosuna bakıldığında, Şeyhin isyân ile olan irtibâtı ve âsî kimliğinin ortaya çıkmasında önemli kırılma noktaları vardır. Bunlardan ilki, Musa Çelebi’nin kazaskerlik teklifini kabul ederek kardeşler arası mücadelede taraf olmasıdır. Bu noktada Musa Çelebi’yi diğer kardeşlerinden daha az dindar ve heterodoks İslamı temsil eder vaziyette gösteren değerlendirmelerin olduğu görülür. Fakat bu değerlendirmelerin objektif olmadığı, aksine subjektif ve ideolojik olduğu da açıktır. Çünkü öncelikle Musa Çelebi, kendisinin Süleyman’dan daha dindar olduğu için Edirne’de tahta oturduğunu belirtmektedir. Yine Süleyman ve Mehmet Çelebi’ler Bizans’la ittifak halinde olmalarına rağmen Musa Bizans’ı kuşatarak Osmanlı için o dönemin kızılelma ülküsünü gerçekleştirme hedefini gütmüştür. 

Bir diğer husus, bunun bir uzantısı olarak Şeyh Bedreddin’in Mehmet Çelebi’nin tahta geçmesiyle birlikte resmî otorite karşıtı bir konuma düşmesidir. Ayrıca isyân hadisesinde Şeyh Bedreddin ile organize ilişkileri varsayımdan öteye gitmeyen ancak propaganda faaliyetlerinde Şeyh Bedreddin’in adını kullandıkları anlaşılan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal idamlarının, Şeyh Bedreddin’i töhmet altında bırakması da bu noktada önemli bir husustur. Şeyhin bu durumdan korkup İznik’teki göz hapsinden kaçarak, akabinde Osmanlı’nın rakîbi konumundaki İsfendiyar Beyliği’ne sığınması da önemli bir kırılma noktasıdır. Nitekim bu noktadan sonra o, artık resmî bir devlet görevlisi değil resmî otoriteye karşı gelmiş bir suçlu konumundadır. Çünkü sürgün kararı bizzat Mehmet Çelebi tarafından verilmiştir. 

İsyân hareketinden sorumlu tutulan Bedreddin’in, devlet teşkilatında kazaskerlik makamına yükselmiş bir şahıs olması sebebiyle de bu isyânın, merkez tarafından sıradan bir isyân hareketi olarak değerlendirilmesi düşünülemez. Nitekim onun bu bölgedeki konumu, siyasî otoriteyi(iktidarı) rahatsız eden bir etkinlik kazanmış ve bu noktada, üzerine gönderilen kuvvetler tarafından yakalanmıştır.

Âşıkpaşazâde’nin “İman ile mi gitti veya imansız mı gitti? Allah bilir ancak.” şeklindeki ifadesi ise yargı sürecinde Şeyh’in itikadî konulardaki görüşleri açısından töhmet altında olduğunun bir göstergesidir. Bunun da daha çok Vâridât’a konu olan kelamî mevzûlar olduğu anlaşılmaktadır. Şeyh Bedreddin’in söz konusu risâlede geçen düşünceleri ise, tasavvufî literatür açısından bakıldığında Vahdet-i Vücûd çizgisinde olduğu görülen ancak klasik kelam öğretilerine ters düşen bir takım ifadeler içermektedir. Bu durum doğal olarak onun devrinin âlimleriyle bir başka ifadeyle medrese ulemâsıyla ihtilafa düşmesine sebep olmuştur. Fakat yargı aşamasında Şeyh’in şer’an katli için bir sebep bulunamamış ve idamı örfen verilen bir karar sonucu gerçekleşmiştir. Hatta isyan suçundan idama mahkum olmasına rağmen, mallarının müsadere edilmediği ve malının haram olduğuna hükmedildiği görülür. Dolayısıyla Şeyh Bedreddin’in, aykırı inanç ve fikirlerinden dolayı değil de, devlete karşı giriştiği öne sürülen hareket sebebiyle siyasî sebeplerle idam edildiği ortadadır.

Kemiklerinin Yunanistan’dan Türkiye’ye Nakli

Türbesi Serez’de olan Şeyh Bedreddin’in mezarı 1924’te açılarak, kemikleri, Lozan Antlaşması gereği zorunlu göçe tabi tutulup Türkiye’ye gönderilen Serezliler tarafından İstanbul’a getirilerek Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olan Türbeler ve Müzeler Müdürlüğü’ne teslim edilmiştir. Çinko bir kutuda, 18 sene Sultan Ahmet Camii’ndeki bir dolapta saklanan kemikler, oradan Topkapı Sarayı’na nakledilmiş ve 19 yıl da burada kalmıştır. Bakanlar Kurulu’nun 23 Ekim 1961’deki 5/1840 sayılı kararıyla kemikleri 29.11.1961’de Cağaloğlu Sultan Mahmud Türbesi’ne nakledilmiştir. 1998’de mezarına doğum ve ölüm tarihlerinin olduğu mermer bir mezar taşı konulmuş, daha sonra etrafı da mermerle çevrilerek belirli hale getirilmiştir. Şeyh Bedreddin’in mezarı halen burada bulunmaktadır. Bu nakil, mübadele sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nden devraldığı asî bir vatandaşının kemiklerine dahi sahip çıktığının göstergesidir.

Ad
Şeyh Bedreddin’in Cağaloğlu Sultan Mahmud Türbesi haziresindeki mezarı

İdeolojik Yaklaşımlar

Şeyh Bedreddin, Osmanlı siyasî tarihinin tartışılan kişilerinden birisi olmakla birlikte, daha çok ideolojik tarih alanında bir istismar malzemesi haline getirilmiştir. Bu durum, tarihi bir “bilgi alanı”ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören yaklaşımların bir sonucudur. Böylelikle Şeyh Bedreddin, modern siyasal ideolojiler için bir ilham kaynağı olarak telakki edilmiş, Türkiye’de özellikle Cumhuriyet sonrası ideolojik bölünmüşlüklerde kullanılan bir referans haline getirilmiştir. Yani bu süreçte sol ideolojinin Marksist ve sosyalist tabanlı tarih kurgusunun objesi haline gelmiştir.

Şeyh Bedreddin’in tarihsel hafızada olumsuz ve aykırı bir imajının olmasının ana nedeni ise kendi devrindeki siyasal olaylarda oynadığı muhalif rolüdür. “Tarihte yenilenler her zaman olumsuzluklarıyla anlatılır, olumsuzluklarıyla anılır.” sözünün bir tezahürü olarak Şeyh Bedreddin de dönemin resmî ideolojisine aykırı hareket etmesinden dolayı, günümüze kadar devam eden bir ötekileştirilmiş şahsiyet özelliğine büründürülmüştür.

Bu olay, edebiyat(roman, şiir) ve sanat(tiyatro, müzik) alanındaki eserlere de konu olmuştur. Çünkü bu olayda, belgelerin verilerinin objektif olarak yorumlanmasına dayanan tarih biliminin gösterdiği zaafiyet, kurgusal, subjektif, hayal ürünü ve bir o kadar da ideolojik edebî eserlerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu süreçte Şeyh Bedreddin, Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı ve Erol Toy’un Azap Ortakları adlı eserleriyle adeta sosyalizmin öznesi, ideoloğu haline getirilmiştir. 

Onunla ilgili iddiaların yoğunlaştığı rivayet ise, tarihçi Mehmed Murad’ın aşağıdaki satırlarıdır: “Tanrı dünyayı yaratmış, insanlara bahşetmiştir. Erzak, giyecekler, hayvanlar, toprak ve bütün mahsülleri umumun müşterek hakkıdır. İnsanlar tabiat ve yaradılış itibariyle eşittir. Birinin servet toplayıp biriktirmesiyle, diğerlerinin ekmeğe bile muhtaç kalması İlahi maksada muhaliftir. Nikâhlı kadınlar ortaklıktan müstesnadır. Bu birlik haricinde kalan her şey insanların müşterek malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Emlakimize karşılıklı tasarruf edebilmeliyiz. Gerek Müslümanlıkta gerek Hıristiyanlıkta ulemanın ve papazların hataları ile nice bid’atlar ihdas olunmuştur. Bunlar kaldırılırsa din bir olur.” Yani kısacası yarin yanağından gayri her şeyde ortaklık fikri çerçevesinde şekillenen bu rivayet, ne dönem kaynaklarında ne Şeyh Bedreddin’in eserlerinde ne de Vâridât’ta kesinlikle geçmemektedir. Fakat bunun tam aksine tıpkı İbn Arabi’nin “Taptıklarınız ayaklarımın altındadır.” şeklindeki yaklaşımına uygun olarak Varidat’ta şu düşünceleri savunur. “İnsanların bir kısmı, bir kısmına tapıyor; kimisi de altın ve gümüş paralara, yiyeceklere ve kibirliliğe ibadet ediyorlar da, Allah’a ibadet ettiklerini sanıyorlar.”

Ahmet Yaşar Ocak’a göre de, Şeyh’in ideolojisi olduğu iddia edilen; “Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasında din farkı gözetmeyen, eşler hariç her türlü mal ve servetin ortak kullanımını prensip edinen” eşitlikçi ve paylaşımcı bir ideolojinin Şeyh Bedreddin tarafından propaganda edildiğini bildiren hiçbir tarihi kaynak yoktur. Burada, Şeyh Bedreddin’in böyle bir propaganda yapmadığına dair en önemli rivayet hakkında kesinleşmiş olan mahkeme kararıdır. Dönem kaynaklarının üzerinde ittifak ettiği bu karara göre, Şeyh Bedreddin propaganda yaptığı öne sürülen dinî düşüncelerinden beraat etmiş, fakat isyan ettiği sabit görülerek, “Kanı helal, malı haram” hükmüyle idam edilmiştir. Yani malına el konulmaması, bir sapkın olarak değil asî olarak idam edildiğini göstermektedir.

Dolayısıyla, Şeyh Bedreddin isyanı iddia edildiği gibi paylaşımcı ve eşitlikçi bir halk/köylü hareketi olmayıp, imtiyazları ellerinden giden Müslüman toprak sahibi sipahîlerin, sınır gazilerinin, topraklarına el konulan Hristiyan feodallerin, heterodoks kesimlerin ve kendisine mürîd olan diğer kesimlerin çıkarlarına hizmet eden bir ayaklanma hareketidir. Nitekim onun giriştiği bu harekette, toplumsal karışıklıklara son verme adı altında büyük ölçüde âlim ve sûfî kimliklerini, ayrıca kazaskerlik döneminden kalma devlet adamı kimliğini kullanarak, kişiliğinin farklı bir yönünü oluşturan âsî kimliğini ortaya çıkardığı görülür. Şeyh Bedreddin aslında, İbn Arabî ve Mevlânâ gibi sûfîlerin halefidir fakat aralarında önemli bir fark vardır. Adı geçen sufiler devleti/resmî otoriteyi yanlarına almış, Şeyh Bedreddin ise karşısına almıştır.

Şeyh Bedreddin’i Marksist ideolojinin geçmişteki bir temsilcisi olarak görme şeklindeki ideolojik yaklaşımlar, metodolojik açıdan da hatalıdır. Burada tarihsel anlamda “önceden olan”ın “sonradan olan”a benzetilmesi söz konusudur. Kaldı ki, Bedreddin bütün öğretilerini ve eserlerini dine yani metafizik olana dayandırmıştır. Burada Bedreddin’in Sünnî bir din âlimi olmasından veya ehl-i sünnet bağlantılı bir Hanefî fıkıhçısı olmasından öte bir şeyler ifade etmek istiyoruz. Yani Şeyh Bedreddin’in mütedeyyin/dindar olması söz konusudur. Halbuki Komunizm zaten temelde metafiziğin, dolayısıyla dine ait olanın karşısında yer alan bir öğretiyi esas almaktadır. 

Ancak kanaatimizce Fetret devri sonrası, meşrû otorite Musa Çelebi lehine oluşsaydı, onun bu yönünün kesinlikle ortaya çıkmayacağını ve böyle bir harekete kalkışmayacağını, böylelikle de resmî tarihlerin ondan daha farklı bahsedeceklerini söyleyebilirdik. Diğer bir deyişle, Ankara Savaşı süreci yaşanmamış olsaydı, Şeyh Bedreddin bugün Kemalpaşazâde, Katip Çelebi ve Ebussuud Efendi gibi Osmanlı’nın önemli mütefekkirlerinden biri olarak anılacaktı. Her ne surette olursa olsun Şeyh’in bir isyân olayına adının karışması ve yapmış olduğu siyasî tercih onun ilmî yönünü perdelememelidir. Nitekim yukarıda adları belirtilen yakın dönem Şeyh Bedreddin çalışmalarının geneline bakıldığında, Şeyh Bedreddin’in büyük ölçüde klasik Osmanlı Tarihleri ve Vâridât adlı eserde geçen bazı düşünceleri bağlamında değerlendirilerek, siyasî tarih alanına ait bir şahıs olarak ön plana çıkarıldığı görülür. Ancak tefsir, tasavvuf ve özellikle fıkıh alanında yazdığı eserlerle İslâm hukuk ve tasavvuf tarihi açısından da önemle üzerinde durulması gereken bir şahsiyettir.

Kanaatimce bir asi de olsa onu artık bir ilim-din adamı olarak tanımanın ve bir anlamda iâde-i itibar vermenin zamanı gelmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı’mızın Şeyh Bedreddin’in eserlerini 2012’de günümüz Türkçe’sine aktarması da bu yönde bir gayretin neticesidir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Kaynakça
Balivet, Michel, Şeyh Bedreddin, çev. Ela Güntekin, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2000.
İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ(1300-1600), çev. Ruşen Sezer, YKY, İstanbul 2004.
Kozan, Ali, “İbnü’l-Arabi ve Osmanlı Felsefî/Tasavvufî Düşüncesi Üzerindeki Etkileri: Şeyh Bedreddin Örneği”, Turkish Studies, Volume: 7/1, 2012, ss. 1555-1565.
Kozan, Ali, “Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’e İzafe Edilen Bir Risale: Risale-i Bedreddin”, History Studies, Volume: 2/3, 2010, ss. 245-255.
Kozan, Ali, Şeyh Bedreddin ve Düşünce Tarihimizdeki Yeri, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Kayseri 2007.
Kozan, Ali, Şeyh Bedreddin: Hayatı, İsyan Hadisesi ve Vâridât’ın Metin Kritiği, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kayseri 2003.
Kozan, Ali, “İdeolojik Okumalardan Bilimsel Zemine: Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin İsyanı”, İstem(İslam, San’at, Tarih, Edebiyat ve Mûsikî Dergisi), (2009 Konya), Yıl: 7, sayı: 13, ss. 181-198.
Kozan, Ali-Akyol, Sevil, “Şeyh Bedreddin'in Menkıbevî Hayatına Dair Bilinmeyen Bir Eser: Menâkıb-ı Şeyh Bedreddin Sultan”, Tarih Okulu, Sayı: 14, 2013, ss. 75-112.
Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler(15.-17. Yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999.
Şeyh Bedreddin, Câmiu’l-Fusûleyn, Damat İbrahim Paşa, Eski kayıt nr. 507. 
Şeyh Bedreddin, Varidat, Nuru Osmaniye nr. 4900/5. 
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun