Osmanlı'da Şikayet Hakkı

Osmanlı'da Şikayet Hakkı

Toplumsal yapıda kişilere sunulan şikayet hakkı, bireyin ve toplumun devlete olan güvenini ve inancını pekiştiren önemli bir unsurdur. Günümüzde Türkiye’de olmakla birlikte birçok ülkede modern hukukun ve anayasaların güvence altına aldığı bu hak, yine çağdaş usullere göre yasalar gereğince karşılık bulmaktadır. Peki Tanrı’dan sonra en yetkili kişi olarak görülen Osmanlı halifesinin yönetimi altındaki halk şikayetlerini nasıl dile getiriyordu? Sıradan bir vatandaşın şikayet hakkı var mıydı? Şikayet iletmede Müslüman-gayrimüslüm ayrımı yapılıyor muydu? Gelin tüm bu soruların cevabını birlikte inceleyelim.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Osmanlı Devleti kendisinden önceki Türk ve İslâm devlet yönetim anlayışını örnek alan bir imparatorluktur. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nde padişahlık makamı, devletin ve milletin en üst makamı olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda her şeyin sahibi olan padişah, “malikü’l-mülk” tür. Bu nedenle devlet düzeninde son karar sahibi olan padişahın yetkileri bürokratik dille “ferman men-lehü’l-emrindir” (karar emir sahibinindir) şeklinde yer bulmuştur. Ancak bu durum padişahın sınırsız yetkileri olduğu anlamına gelmemektedir. Osmanlı Devleti’nde padişahın da uymak zorunda olduğu bir takım kanunlar mevcut olup, padişahın yönettiği reayaya karşı temel vazifesi ise adalet ile hükmetmektir. Yani Osmanlı devlet idaresinde “keyfi bir patrimonyal sistem” (Sultanizm) yoktur. Osmanlılarda adâlet ve şikâyet sistemi bürokrasi tarafından yürütülmektedir. Bu çerçevede Osmanlı bürokrasisi yerleşmiş kurallar ve geleneklere tabidir. Bu durum padişah ve yakınlarının keyfi tasarruflarını önlemeye yöneliktir.

Nitekim Ortadoğu devlet ve hükümet sisteminin temel prensibi özel bir yorumu da bulunan adâlet kavramına dayanmaktadır. Osmanlı Devlet sistemi de diğer Müslüman devletlerde olduğu gibi dayanak noktasını adalet kavramından almıştır. Osmanlı Devleti’ndeki adalet temelli bu anlayış, Klasik İslam düşüncesinden gelmektedir. Toplumu organik bir model olarak gören bu düşünce, topluma ait çözümlemelerini bu model çerçevesinde açıklamıştır. Buna göre dört temel tabakadan (erkân-ı erbaa) oluşan toplumdaki başlıca gruplar; kılıç ehli, kalem ehli, çiftçi ve esnaf/zanaatkâr/tüccarlardır. Padişahın temel görevi ise bu dört tabakayı, adalet içerisinde ve birbirine karışmasını engellemek suretiyle idare etmektir.

Osmanlı’da devletin ayakta kalması ve devamı için temel ilkenin adalet olduğu düşüncesi hâkimdir. Bu noktada Osmanlı Devleti’nde adalet dairesi devlet, şeriat, saltanat, ordu, mal, halk ve hükümdardan oluşan döngüsel fonksiyona sahip terimlerden oluşmaktadır. Bu teoriye göre dünyanın ve devletin kurtuluşunu sağlayan temel şey adalettir.  Ve yine bir bahçe olarak görülen dünyanın duvarı devlettir. Devlete nizam veren şey ise Allah’ın kanunları olan şer ‘attır. Şeri‘atın tesisi ise ancak saltanat ile olur ve saltanatın koruyucusu güçlü bir ordu ile mümkündür. Güçlü ve büyük bir ordunun kurulması için gerekli olan şey ise mal (para-hazine)dir. Devletin hazinesini dolduran, büyüten ve geliştiren halk ve bu gücü idare altına alacak tek şey ise padişahın halk üzerinde sağlayacağı adalettir. Nitekim bununla ilgili Osmanlı tarihinin çeşitli dönemlerinde padişahlar gerek ehl-i örf, gerekse ehl-i şer‘in halka karşı uyguladıkları kötü muameleleri engellemek için müstakil adaletnâmeler yayınlamışlardır. Adaletnâmeler, Osmanlı literatüründe devlet otoritesini temsil edenlerin halka karşı bu otoriteyi kötüye kullanmalarını olağanüstü önlemlerle yasaklayan genel içerikli padişah fermanlarıdır. Bu fermanlar, özellikle devletin buhranlı yıllarında halkı korumak, idarecilerin yolsuzluklarını halka zulmetmelerini, kanunların usulsüz uygulanışını önlemek için çıkarılmış genel mahiyetteki fermanlar olarak Osmanlı hukuk anlayışını göstermeleri açısından oldukça önemlidir. Adaletnâmeler, padişahın verdiği emir olup diğer fermanlarla aynı özelliği göstermelerine rağmen, bu emirlerde berat gibi üçüncü şahıslara değil doğrudan doğruya bütün idarecilere veya belli bir bölgenin yöneticilerine hitap edilmektedir. Temel amaç, idaredeki kötüye kullanımların önüne geçilmesidir. Ancak çok geniş bir coğrafyaya yayılan imparatorlukta alınan tüm tedbirlere rağmen hukuka aykırı uygulamaları tamamen önlemek mümkün değildir. Bu sebeple yaşanan haksızlık ve mağduriyetlerin önlenmesi ya da bir şekilde telafi edilmesi için şikâyet mekanizması devreye sokulmuştur. Yani bir anlamda Osmanlı Devleti’nde adalet ve siyasal iktidarın devamlılığı arasındaki paralelliğe dayalı anlayıştan dolayı, devlet hâkimiyetini devam ettirme kaygısıyla topluma şikâyet hakkını tanımak zorunda kalmıştır.

Görüldüğü üzere Osmanlı devlet anlayışında adalet, oldukça önemli bir yere sahiptir. Osmanlı’daki bu adâlet kavramı, halkın şikâyetlerini doğrudan doğruya hükümdara sunabilmesi ve onun emri ile haksızlıkların ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Osmanlı Devleti’nde bireye verilen önemli haklardan birisi olan şikâyet hakkı, Osmanlı devlet ve toplum yapısının temel dinamiklerinden birisini oluşturmaktadır. Şikâyet hakkı, haksızlığa uğradığını düşünen kişilerin ya da grupların mahkemelere veya bir üst makama itiraz hakkını kullanması şeklinde tanımlanmaktadır. Şikâyet hakkı, İslam kamu hukuku çerçevesinde ilkeleriyle ortaya konmuş bir hak olup, bu durum şikâyet mekanizması denilen süreçlerin, devletle toplumun iletişimini sağlayan bir araç olarak gelişimini sağlamıştır. Nitekim devlet, hâkimiyeti altındaki toplumla bu şekilde bir iletişimde bulunmayı, halkın kendi aralarındaki yaşadıkları problemleri ve padişahın taşradaki temsilcilerinin halka ya da diğer resmi görevlilere yapabilecekleri haksızlıkları önlemek açısından önemli görmüştür. Adaleti önceleyen her devlet, vatandaşlarının bu hakkı sağlıklı bir şekilde kullanabilmesi için hukuk sistemi içerisinde gerekli tüm tedbirleri almak durumundadır. Bu noktada Osmanlı hukuk sitemi içerisinde de adil bir yönetim için zorunlu ola şikâyet hakkının kullanılmasının önünde herhangi bir engel bulunmamaktadır. Bu açıdan Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden beri uygulanan şikâyet mekanizmasının temel amaçları; zulmü önlemek, zulüm gerçekleşirse telafi etmek, taşrada gerçekleşen tüm idarî, malî, askerî ve hukukî faaliyetleri denetlemek, mahkeme kararlarını kontrol etmektir.

Osmanlı devlet ve hukuk anlayışında Padişahın halk üzerinde adaleti sağlamasının en önemli yollarından birisi olarak halkın şikâyetlerini doğrudan doğruya dinleyebilmesi ya da kendisine ulaştırılmasını sağlayacak bir mekanizmanın oluşturulması olarak görmektedir.  Bu mekanizmanın sonuç alıcı ve haksızlıkların giderilmesi üzerine kurgulanması gerekmektedir. Halkın şikâyetlerini doğrudan padişaha veya onun adına karar alma yetkisine sahip olan Dîvân-ı Hümâyun’a sunabilmesi ve bu yolla sonuç alabilmesi adalet kavramı üzerine kurulan devlet otoritesi açısından oldukça önemlidir.

Peki Osmanlı toplumunda şikâyet hakkı nasıl uygulanmaktadır? Sıradan vatandaşların da şikâyet hakkı var mıdır? Şikâyet hakkında Müslüman/gayr-i müslim ayrımı gözetilmekte midir? Bu ve benzeri soruların cevapları yazımızın ayrıntılarında ele alınmıştır.

Öncelikle Osmanlı toplumunda hükümdara doğrudan erişebilmek oldukça önemlidir. Bunun temel nedeni, Osmanlı devlet ve toplum geleneğinde hükümdarın, Tanrı’dan başka kimseye karşı sorumlu olmayan tek otorite olarak görülmesidir. Bu sebeple yaşanacak haksızlık ve mağduriyetleri ortadan kaldırabilecek en yüksek otorite/makam hükümdardır. Bu yüzden hükümdar, kendisinin otoritesini temsil edenlerin hepsinin üstündedir ve ancak onların yaptıkları kötüye kullanım ve suiistimalleri o ortadan kaldırabilir. Bu açıdan Osmanlı’da hükümdar adâletin son başvuru yeri olarak görülmekte ve bu nedenle adâletin yerini bulması için toplumdaki herkes, birey olarak,  ya da toplu halde padişaha şikâyetini iletebilmelidir. Nitekim Osmanlı tarih incelemelerinde sıkça kullanılan şikâyet defterleri, bu tür şikâyetlerin kaydedildiği defterlerdir. Bu defterler padişaha yapılan şikâyetler üzerine padişah tarafından yazılan hükümlerden oluşmaktadır. Yine bu defterlerde divan kâtipleri tarafından kaydedilen metinler ile yerel mahkemelerin kararlarını içeren itirazlar yer almaktadır. Ayrıca bu defterlerde birden fazla şikâyet neticesinde divana havale edilen davalar veya doğrudan Divan-ı Hümâyûn’da görülmesi gereken şikâyetler yer almaktadır.

Osmanlı’da ilk dönemlerde divanda görüşülen tüm işlerle ilgili alınan kararlar “Mühimme Defteri” denilen tek tip defterlere kaydedilirdi. Ancak XVII. yüzyılın ortalarından itibaren, arazi, sınır, su, mera, yaylak ve kışlak sorunları ile alacak-verecek gibi her türlü şahsi davalar ve mülkî ve askerî görevlilerden çıkan fermanlar mühimme defterlerinden ayrıldı. 1752 yılına kadar devam eden yeni sistemde bu tür fermanlar “şikâyet defteri” adıyla yeni bir deftere kaydedilirken, bu tarihten sonra her eyalet için “ahkâm-ı şikâyet” adı altında ayrı bir defter serisi oluşturuldu. Bu tarihten sonra önceki defterlere “Atik şikâyet defterleri” adı verilirken, Osmanlı Arşivi’nde 1649-1814 yılları arasında toplam 208 adet defter bulunmaktadır.

Peki kimler padişaha şikâyette bulunabilir? Bu sorunun cevabı oldukça kapsamlı olup, Osmanlı Devleti’nde sıradan halkı oluşturan, ya da diğer bir isimle üretici/vergi veren sınıf olan reâya ile yönetici kesimi oluşturan askerîler olmak başta olmak üzere, zımmî/müslüman vs. gibi haksızlığa uğrayan herkesin şikâyet için “arz” sunma hakkı vardır. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nde Müslim-gayrimüslim, kadın-erkek, esnaf-tüccar gibi çok farklı toplumsal kesimden bireyler veya gruplar herhangi bir ayrıma tabi tutulmaksızın gerek mahkemelerde gerekse de bir üst şikâyet merci olan Dîvân-ı Hümâyu’nda adalet arayışına girebilmişlerdir.  Nitekim bu husus devletin çok önem verdiği konulardan birisi olup, bununla ilgili olarak ilgili bölgelerin idarî amirlerine gönderilen hükümlerde, ahalinin divana olan şikâyetlerinin engellenmemesi ve halkın bu konularda rencide edilmemesi konusunda uyarılar yapılmaktadır

Osmanlı Devleti’nde de şikâyette bulunma hakkı ülke içerisinde yaşayan her bireyin kullanımına açık olup,  herhangi bir şarta bağlanmamıştır. Dolayısıyla sınırsız bir hak olan şikâyet hakkı ile ilgili verilere, Osmanlı dönemine ait şer‘iyye sicilleri ve ahkâm defterlerinde çok sayıda belgeye ulaşmak mümkündür. Bu durum şikâyet hakkının devletin ilk zamanlarından beri kullanıldığını göstermektedir. Nitekim her bireyin öncelikle yaşadığı idari birimdeki yerel mahkemeye ve sonrasında ise Dîvân-ı Hümâyûn’a arz sunarak şikâyet hakkını kullanmasının önünde hukuki olarak hiçbir engel bulunmamaktadır. Yine şikâyette bulunmada cinsiyet ayrımı da olmayıp erkek ya da kadın her kesimden bireylerin şikâyet hakkı vardır. Osmanlı Devleti’nde şer‘iyye sicilleri ve diğer arşiv belgelerinde kadınların daha ziyade mülkiyet haklarını korumak adına mücadele ettikleri görülmektedir. Nitekim bu süreçte kadınlar haklarını öncelikle mahkemelerde aradıktan sonra, istedikleri sonuçları alamadıklarında şikâyet dilekçeleri yazmak suretiyle padişahın adaletine sığınmışlardır.

Bu noktada devlet işleriyle ilgili bir mesele hakkında padişaha sözlü ya da yazılı olarak bilgi sunma anlamına gelen “arz”lar yoluyla padişaha şikâyette bulunabilmek mümkündür. Ancak bu arzların birkaç farklı türü mevcut olup, bunlardan birincisi; Arzuhal olarak da geçen arz-ı haldir. Bu tür belgeler, Osmanlı Devleti’nde bir dilek veya şikâyeti bildirmek üzere alttan üstte yazılan ve günümüz dilinde karşılığı dilekçe olan şikâyet belgeleridir. Arzla aynı işlevi görmekle birlikte, arz genellikle devlet görevlilerinin resmî dilekçeleri için kullanılırken, arzuhal ise reâya ve askerî sınıfın şahsî dilekçesi için kullanılmaktadır.  Kaynaklarda “rika, ruk’a, mahza ve kâğıt” şeklinde geçen, ancak son dönemlerde “ariza” olarak yer alan arzuhal özellikle Osmanlılar ’da en tabi hak olarak oldukça yaygın bir şekilde kullanılmıştır.

 İkinci şikâyet türü ise arz-ı mahzar olarak geçen belgeler olup, bunlar arz ve arz-ı hallerden farklı olarak, belirli bir grup tarafından yapılan ve topluca imzalanan vesika ve dilekçeler için kullanılan bir kavramdır.  Bu şekilde bir kaza ahalisi tarafından yapılan şikâyetler daha ziyade “mahzar gönderüp” veya “arz-ı mahzar” şeklinde ifade edilmektedir. Osmanlı bürokrasisinde ilk örnekleri XVI. yüzyılın ortalarından itibaren görülen mahzarlar genellikle büyük ebatlarda ve tek parça şeklinde düzenlenmiştir. Diğer şikâyet belgelerinde olduğu gibi bir takım diplomatik kısımlara ayrılan mahzarlarda şikâyet konusu olan veya talep edilen şey kısaca özetlenirdi. Ancak mesele çok karışık ve birkaç kez görülmüşse böyle durumlarda konu daha ayrıntılı bir şekilde ifade edilirdi. Mahzarı verenler genellikle bir ferman çıkarılarak yaşadıkları haksızlıkların giderilmesini isterlerdi. Yine Osmanlı Devleti’nde kadılar da doğrudan doğruya herhangi bir şikâyet konusu için mektup veya arz gönderebilirlerdi.

Şikâyet amacıyla arz veya arz-ı hal gönderilmesi için ilgilinin mutlak surette bir zarara ya da haksızlığa uğraması gerekmektedir. Nitekim şikâyet konusu kişinin uğradığı haksızlığın yâda yaşadığı mağduriyetin giderilmesi ile ilgili olmalıdır. Bu tür durumlarda zarar gören taraf, bir şahıs olabildiği gibi, bir grup veya bir kurum (vakıf) da olabilirdi. Haksız ya da zararlı durum, eşkıyanın veya memurların soygunculuğu olabildiği gibi, bir mahkeme kararını tanımama, borcunu ödememe gibi kanunlara aykırı hareketlerden kaynaklanabilirdi. Yine köylüler arasındaki toprak anlaşmazlıkları veya bir tımar-erinin köylüden alamadığı vergiler de şikâyete konu olabilirdi. Esnaf nizamlara aykırı hareket edenleri şikâyet ederken, tüm bu hallerde yaşanan zararlar özel zararlar olup, kamu zararı değildir. Kamuya ait işler ise Mühimme defterlerindeki hükümlerle karşılanırdı. Bu noktada Divan-ı Hümâyûn’da tutulan Mühimme Defterleri’nin içeriği ile benzerlikler taşımasına rağmen, Şikâyet Defterleri’nde reâya arasındaki ihtilaflar ile ehl-i örf ve halk arasındaki uyuşmazlıkların yer aldığı merkezi idarenin verdiği hükümleri içermektedir.

Bu noktada Osmanlı Devleti’nde padişahların şahıslar arasındaki haksızlıkları ve kendi otoritesini temsil edenlerin bu otoriteyi kötüye kullanarak yaptıkları haksızlıkları önlemek için şikâyet mekanizmasını kullandıkları söylenebilir.  Yani bir açıdan Osmanlı Devleti’nde şikâyet hakkı, padişahın emri ile yüksek idare otoritesi ve idare edilenler arasında doğrudan doğruya ilişki kuran ve iletişimi sağlayan bir mekanizma oluşturmaktadır. Ayrıca Osmanlı Devleti’nde halkın yaptığı şikayetlerin doğrudan padişah tarafından incelendiğini ve karara bağlandığını görmesi ya da bilmesi adalet kavramına olan güveni arttırmakta ve yöneticilere büyük bir saygınlık kazandırmaktadır.  Nitekim Osmanlı devlet anlayışında hükümdar kendi tebaası açısından Allah’tan başka kimseye hesap vermeyen, adaletle karar verebilecek ve güven duyulacak tek otorite olarak kabul edilmektedir. Ancak Osmanlı gibi geniş topraklara ve kalabalık nüfusa sahip devletlerde padişahın her şikâyeti bizzat kendisinin inceleyerek karara bağlaması mümkün değildir. Bu tür durumlarda kendisi adına karar alan ve en üst düzey görevlilerden oluşan kurulların başvuruları inceleyerek hüküm vermesi beklenirdi. Osmanlı Devleti’nde de Dîvân-ı Hümâyun bu işlevi görürken, birçok şikâyet burada incelenerek padişah fermanıyla karara bağlanmıştır.

Peki halk şikâyetlerini padişaha nasıl ulaştırıyordu? Osmanlı Devleti kendinden önceki İslam devletlerinde uygulanan ve şikâyet hakkının kullanımı için oluşturan bir “Divan-ı Mezalim” ihdas etmemiştir. Bu noktada Osmanlı Devleti’nde Divan-ı Hümâyûn başta olmak üzere, daha alt düzeydeki çeşitli divanlar ve başka kurumlar aracılığıyla şikâyet hakkı kullanılmıştır. Buna göre Osmanlı Devleti’nde bir şikâyetçi, şikâyetinin konusuna ve içeriğine göre en yakınındaki kadıdan başlamak üzere, sancak ve eyalet divanına, veziriazam divanlarına, kazasker divanına, Divan-ı Hümâyûn’a ve eğer imkânı olursa doğrudan padişaha iletebiliyordu. Yani tüm bu merciler padişah adına şikâyet kabul ediyorlardı.

Osmanlı Devleti’nde şikâyet belgeleri daha ziyade Cuma selâmlıkları dönüşünde ya da mabeyn gibi değişik mekânlarda toplanırdı. Yine arz-ı hallerin merkeze sunulma şekli farklı yollarla olabiliyordu. Bu durum daha ziyade hükümlerdeki konuyla ilgili tabirler ve hitap şekilleri ile arz-ı hali sunan kişi veya kişiler ile merkeze başvurma yöntemlerine göre değişiklikler göstermektedir. Padişahlara gelen bu arz-ı haller arasında tevcih, tayin, aziller ile tımar, zeamet ve iltizamlar ile ilgili talepler yer almaktadır. Yine halktan ve yerel yöneticilerden gelen şikâyet ve istek hükümleri de padişaha iletilen arz-ı haller arasındadır. Osmanlı arşivlerinde binlerce örneği bulunan bu hükümler dikkate alındığında toplumun her kesiminden ve her konuda şikâyet ve istek (rica) geldiğinin ve herkesin bu konuda hakkının bulunduğunu söylemek mümkündür.

Padişahlara gelen şikâyetler daha ziyade uğranılan mağduriyetler ile idarî alanda yaşanan bozukluklardan oluşmaktadır. Buna göre, reâya yönetici kesime karşı olan şikâyetlerini kendi imzaları ile divana iletme hakkına sahiptir. Bu durum Osmanlı adalet sisteminin bir parçası olup, padişahlar halktan gelen şikâyetlere çok dikkat etmişlerdir. Padişaha gelen bu şikâyetler karşısında ilgili kadı ya da naip olayı araştırdıktan sonra, kadının verdiği karar veya tespit belgesi (i‘lam veya hüccet) dahlinde ilgili kişinin infazı gerçekleştirilirdi. Yine padişah, halktan gelen bu arz-ı haller ile yöneticilerden gelen arzlara göre şikâyette bulunulan kişilere kalebent, sürgün ve hapis gibi cezalar da verdirirdi. Divana gelen arzuhallerde sadece Müslümanların değil, gayr-i Müslimlerin de şikâyetlerinin olması, Osmanlı’da padişahın tüm tebaa üzerinde eşit ve adaletli davrandığı göstermektedir.

Sonuç olarak Osmanlı Devleti adaletin uygulandığı bir devlet yapısına sahiptir. Bu yapıda kişilere tanınan şikâyet hakkı, devlet ve toplumsal yaşamda adalet duygusunu ve bireylerin devlet ve padişaha olan bağlılığını arttıran önemli unsurlardan birisi olarak görülmektedir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakça

Ahmet Mumcu, Divan-ı Hümâyûn, Ankara 1986.   

Ahmet Mumcu, Osmanlı Hukukunda Zulüm Kavramı, Ankara 2007.

Gül Akyılmaz,” Osmanlı Devleti’nde Kadınların Mülkiyet Hakları ve Karşılaştıkları Hukuki Sorunlar”, TBB. Dergisi 2007, (Özel Sayı), s. 325-364.

Halil İnalcık,  "Adaletnameler", Belgeler, 11 / 3-4, Ankara 1967, s. 49-145.

Halil İnalcık,  “Adaletnâme”, DİA. C. 1, İstanbul 1988, s. 346-347.

Halil İnalcık,  “Şikâyet Hakkı: Arz-ı Hâl ve Arz-ı Mahzarlar”, Osmanlı Araştırmaları Dergisi, Sayı: VII-VIII, (Ed: İsmail E. Erünsal-Christopher-Ferrard-Christıne Woodhead), İstanbul 1988, s. 32-

Halil İnalcık,  “Şikâyet Hakkı: Arz-ı Hâl ve Arz-ı Mahzarlar”, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, İstanbul 2005, s. 11-23.

Halil İnalcık,  Devlet-i Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar –II (Tagayyür Ve Fesad (1603-1656): Bozuluş Ve Kargaşa Dönemi), İstanbul 2009.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Merkez Ve Bahriye Teşkilatı, Ankara 1984.

M. Tayyib Gökbilgin, Osmanlı Paleografya ve Diplomatik İlmi, İstanbul 1979.

Mehmet Ali Ünal,  Osmanlı Tarih Sözlüğü, İstanbul 2011.

Mehmet İpşirli, “Arzuhal”, DİA. C.3, İstanbul 1991, s. 447-448.

Mehmet İpşirli, “Mahzar”, DİA. C. 27 İstanbul 2003, s.398-401.

Murat Tuğluca, “Bir Balkan Şehri Olarak Üsküp’te Şikâyet Hakkının Kullanım Ve Şikâyet Mekanizması (1649-1675)”, Motif Akademi Halkbilimi Dergisi/2012-2 (Temmuz-Aralık) (Balkan Özel Sayısı-II), s. 107-128.

Murat Tuğluca, Osmanlı Devlet-Toplum İlişkisinde Şikâyet Mekanizması Ve İşleyiş Biçimi, Ankara 2016.

Mübahat S. Kütükoğlu, Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik), İstanbul 1994.

Necati Ateş, “Atik Şikâyet Defteri”, DİA. C. 4, İstanbul 1991, s. 68.

Saliha Okur Gümrükçüoğlu, “Şikâyet Defterlerine Göre Osmanlı Teb’asının Şikâyetleri”,  AUHFD, 61 (1),2012, s. 175-206.

Tunca Özgişi, “Osmanlı Adalet Sisteminde Bireysel Başvuru Hakkı”, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi, Nisan 2014, Ekim 2014, s. 52-66.

Uğur Kurtaran, Sultan I. Mahmut (1730-1754), Ankara 2018.

Uğur Kurtaran, Sultan II. Mustafa (1695-1703), Ankara 2017.

Veysel Gürhan, “Kadınların Dîvân-I Hümâyun’a Şikâyet Haklarını Kullanmaları Üzerine Bazı Değerlendirmeler (Diyarbekir Eyaleti 1 Numaralı Ahkâm Defterine Göre)”, Tarih Okulu Dergisi (TOD) Journal of History School (JOHS), Aralık 2017, Yıl 10, Sayı XXXII, s. 323-347.

Yusuf İhsan Genç-Hacı Osman Yıldırım, Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, İstanbul 2000.

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun