Osmanlı'da Cuma Selâmlığı

Osmanlı'da Cuma Selâmlığı

Tarihte gelenekleri ve yönetim pratikleriyle eş zamanlı gelişen büyük devletlerin halk ile hükümdar arasında kurduğu ilişki şüphesiz ki o devletin yönetici-yönetilen arasındaki bağın güçlenmesi ve zayıflaması ile doğru orantılıdır. Bu bağlamda tarihin en büyük devletlerinden olan Osmanlı Devleti’nde halkla padişah arasında iletişim sağlanması önemli görülmüş ve bunun gerçekleşmesi adına çeşitli geleneksel aktiviteler düzenlenmiştir. Gerek dini mahiyetiyle gerekse kamusal alanda gerçekleşmesiyle Cuma selâmlığı padişah-halk iletişiminin kurgulandığı en değerli devlet geleneklerinden biriydi.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Tarih boyunca var olan tüm devlet ve toplumlarda halk ile hükümdar arasındaki münasebetlere büyük önem verilmiştir. Bu münasebetler, dönemsel olarak ve devletten devlete değişmekle birlikte, daha ziyade adalet, zulme uğrayanların haklarının korunması, zalimlerin cezalandırılması gibi toplumsal konuları kapsamaktadır. Tarihin gördüğü en önemli devletlerden birisi olan Osmanlı Devleti’nde de halkla padişah arasındaki iletişimin sağlanması önemli görülmüş ve her dönemde bir takım değişimlerle birlikte bunu sağlayacak etkinlikler düzenlenmiştir. Nitekim, Osmanlı padişahları halkın sorunlarını dinlemeye ve bu sorunlara çözüm yolu bulmaya büyük önem vermişlerdir.

Osmanlı Devleti’nde halk ile padişah arasındaki bu münasebeti sağlayabilecek çeşitli etkinlikler bulunmaktadır. Bunlar; Cuma veya bayram namazları, padişahların av faaliyetleri ile yine onların İstanbul içinde ve çevresindeki mesire yerleri, saray ve kasırlara yaptıkları ziyaretlerdir. Bu etkinlikler Osmanlı toplumunda halkın hükümdara ulaşmasını sağlayacak önemli fırsatlardır.

İşte bu etkinliklerden birisi olan Cuma selâmlığı, Osmanlı tarihinde halk ile hükümdarın kaynaşmasının en önemli yollarından birisi olup,  padişahların Cuma namazlarını halkla ile birlikte büyük bir camide kılmalarının ardından tertip edilen Cuma namazı alaylarına verilen isimlendirmedir. Osmanlı tarihinde padişahın Cuma namazına gitmesi için düzenlenen bu Cuma selâmlıklarına, “Cuma alayı”, “selâmlık resmi” ve “selâmlık resm-i âlisi” de denilmektedir.  Nitekim İslam dünyasında dinî, siyasî ve içtimaî açılardan oldukça ayrı bir yeri ve önemi olan Cuma namazı, hicret sırasında farz kılınan İslâmi bir uygulamadır. Bu sebeple Osmanlı padişahları da Müslüman bir devlet adamı ve hükümdar olarak Osman Bey’den itibaren meşru mazeretleri dışında Cuma namazlarını sarayın dışında halka açık bir camide kılmaya özen göstermişlerdir.  

Makalede Osmanlı Devleti’nde Cuma selâmlığı uygulamasının ayrıntıları üzerinde durulmuştur. Bu çerçevede çalışmada Osmanlı’da Cuma selâmlıklarının içeriği, nasıl uygulandığı ve genel özellikleri ile bu uygulamanın halk ile hükümdar arasındaki münasebetlerin gelişimi üzerindeki etiklerinin neler olduğu gibi soruların cevaplar verilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde halk ile hükümdar arasındaki münasebetlerin oluşturulmasında başta İslâmi anlayış olmak üzere, eski Türk gelenekleri ve dolaylı olarak da Sasani Devleti’nin etkilerini görmek mümkündür. Ancak birçok kurum ve yapısında olduğu gibi, Osmanlılar kendisinden önceki bu anlayışlardan etkilenmekle birlikte, halk-hükümdar münasebetleri konusunda da kendilerine özgü bir anlayış geliştirmişlerdir. Nitekim Osmanlı tarihinde padişahın Cuma namazı için halka açık bir camiye gitmesi, dini bir amacın yanı sıra, padişahın halka görünmesi ve temas etmesi açısından da oldukça önemli bir olaydır.

cuma
Sultan II. Abdülhamid döneminde Yıldız’da bir cuma selâmlığı

Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nde daha kuruluş yıllarından itibaren halkın şikâyet ve taleplerini padişahlara ilettikleri bilinmektedir. Nitekim döneme ait kaynaklarda Yıldırım Bayezid’in sabahleyin erkenden yüksek bir yere oturmak suretiyle haksızlığa uğrayanların yaptıkları müracaatları dinlediği ve çözüm yolları gösterdiği belirtilmektedir. Yıldırım’dan sonraki Osmanlı padişahları da benzer şekilde halkın şikâyetlerini dinlemeye özel bir önem vermişlerdir.  Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nde 1453 yılından itibaren 1924 yılına kadar padişahların İstanbul’da bulundukları süre içerisinde her Cuma günü Cuma selâmlığına katıldığı bilinmektedir. Ancak XVII. yüzyıla kadar bu merasimler oldukça görkemli yapılırken, I. Mustafa, IV. Murad ve IV. Mehmed dönemlerinde Cuma selâmlıkları bazen kesintiye uğradı. Yine III. Murad’ın da kapıkulu askerlerinin taşkınlıklarından çekindiği için saltanatının son iki senesinde Cuma selâmlıklarına çıkmadığı bilinmektedir.

Peki, Osmanlı padişahları Cuma namazlarını hangi camilerde kılmaktadır? Bu sorunun cevabı dönemsel olarak değişmekle birlikte, klasik dönemde padişahlar genellikle Ayasofya’yı tercih etmektedirler. Yine Bayezid, Süleymaniye, Sultanahmed, Eyüpsultan gibi camilerde padişahların sıkça gittiği mekânlar arasındadır. Ancak XVIII. yüzyıldan sonra padişahların bu camilerin dışında Karaköy’den başlamak üzere sahil üzerinde yer alan Tophane, Fındıklı, Dolmabahçe, Beşiktaş’ta yer alan Kılıç Ali Paşa, Nusretiye, Mecidiye ve Ortaköy gibi camiler ile Üsküdar’da Mihrimah Sultan, Atik Valide, İskele Valide Sultan, Ayazma ve Selimiye camilerine gittikleri bilinmektedir. Örneğin XVIII. yüzyıl padişahlarından Sultan II. Mustafa’nın kendinden önceki padişahlar gibi en çok Ayasofya Camii’ne gittiği bilinmektedir. Yine Eyüp Sultan, Süleymaniye, Bayezid, Selimiye camileri de padişahın Cuma namazını eda ettiği yerler arasındadır. Bunun yanı sıra II. Mustafa, sefer sırasında Cuma namazları yakın bölgelerdeki camilerden birinde kılarken, selâmlığın icrasını da orada gerçekleştiriyordu. Yine Sultan I. Mahmud’un da geleneğe uygun bir şekilde Cuma namazlarına halka açık camiler de kılmaya dikkat ettiği görülmektedir. Dönemin kaynaklarında padişahın hemen hemen her hafta başka bir camiye gittiği belirtilmektedir. Ancak bunların içerisinde en çok gidilen cami, diğer padişahlarda olduğu gibi, siyasî miras ve kutsallığından dolayı Ayasofya Camiî’dir. I. Mahmud’un Ayasofya’dan sonra en çok cuma selâmlığına çıktığı camiler Beşiktaş Camiî, Sultan Ahmed Camiî, Yeni Camiî, Bayezid Camiî, Eyüp Sultan ve Fındıklı Kazasker camileridir. XVIII. yüzyıl padişahlarından III. Mustafa’nın ise toplam 17 yıl (1757-1774) süren saltanatında tespit edilebilen 783 adet Cuma selâmlığı gerçekleştirdiği bilinmektedir.

 XIX. yüzyıl padişahlarından Sultan II. Abdülhamid’in ise Hamidiye Camii yapılıncaya kadar değişik camilere gittiği, ancak bu caminin inşasından sonra sürekli olarak Cuma namazlarını burada kıldığı bilinmektedir. Osmanlı padişahları İstanbul’da bulundukları zamanlarda Cuma selâmlarını aksatmadan devam ettirdikleri gibi, sefer sırasında da bulundukları yerdeki karargâhları büyük bir şehirde ise burada Cuma selâmlığı yapmışlardır. Nitekim, Yavuz Sultan Selim Tebriz’de, Kanuni Sultan Süleyman Budin’de, IV. Murad ise Bağdat ve Revan’da Cuma selâmlıkları düzenlemişlerdir.

Osmanlı padişahlarını Cuma selâmlıklarına gidiş şekli ise dönemsel değişiklikler geçirmiştir. Nitekim, Osmanlı’da padişahların Cuma selâmlığına at ile gitmesi bir gelenektir. Ancak son dönem padişahlarından Sultan Abdülaziz daha ziyade deniz yolu ile Cuma selâmlığına gider ve genellikle Ortaköy Camii’ni tercih ederdi. 3 ay gibi kısa süren saltanatında V. Murad, araba kullanırken, II. Abdülhamid ile birlikte padişahın 4 atlı arabaya binme usulünü getirdi.  Osmanlı tarihinde padişahların Cuma günü saraydan çıkarak tekrar saraya dönünceye kadar gerek yollarda gerekse uğradıkları mekânlarda oldukça ilgi çekici merasimler gerçekleştirilirdi. Nitekim Cuma selâmlıkları sırasında ilmî, askerî ve mülkî devler adamları üniformaları ve resmi kıyafetleri ile hazır bulunmak suretiyle düzenlenen merasimlere katılırlardı. Cuma ve bayram günleri padişahın gideceği caminin yollarındaki bozukluklar düzeltilirdi. Yine Osmanlı tarihinde padişahların ata binmesinde ve bazı merasimlerde yapılan alkış denilen dua ve senların padişahların Cuma selâmlıkları sırasında da yapıldığı bilinmektedir. Nitekim, II. Abdülhamid’in araba veya atla ve kendine bağlı bir merasimle Cuma namazı için selamlık yaptığında saray kapısından çıkarak araba veya ata binerken şu ifadeler kullanılmıştır:

            “Uğurun hayır ola, yaşın uzun ola, hak teâla efendimize ömürler vere devletinle çok yaşa”.

            Yine padişah camiye inince de;

            “Yardımcın Allah ola, yaşın uzun ola, hak teâla efendimize ömürler vere devletinle çok yaşa”.

Ayrıca düzenlenen selâmlık törenlerini izlemek isteyen halk, İstanbul’un cadde ve sokaklarını doldururdu. Selâmlık resmini seyretmek isteyen halk uzakta bekletilirdi ve bu sebeple padişahı görmeleri pek mümkün olmazdı. Yine yabancı ülkelerden gelen elçiler için de mabeyn dairesinin önünde ve set üstünde kapalı bir yer ayrılmak suretiyle, töreni izlemlerine müsaade edilirdi. Ayrıca, Osmanlı Devleti’nde Cuma selâmlıkları sırasında gerçekleştirilen bazı mutad (geleneksel) uygulamalar da bulunmaktadır. Örneğin III. Mustafa döneminde gerçekleştirilen Cuma selâmlıklarında “mutad” üzere, su dağıtmakla görevli olan Yeniçeri Sakalarına ihsan olarak padişah tarafından altın verilmiştir. Yine buna benzer şekilde Cuma selâmlıkları sırasında eskiden beri yapılagelen bir çok ritüel bulunmaktadır.

cuma1
Sultan Reşad’ın Dolmabahçe’de bir cuma selâmlığı

Görüldüğü üzere devletin kuruluşundan son zamanlarına kadar tüm padişahların önem verdiği cuma selâmlıkları sırasındaki en önemli konu, halkın dilek ve şikâyetlerini bizzat hükümdara ulaştırabilmesidir. Bu konuda halk genellikle idarenin bozukluğundan, yaşadıkları haksızlık ve mağduriyetlerden ve yönetici kesimden duydukları şikâyetleri Divan-ı Hümâyûn’a iletirlerdi. Bu çerçevede halkın padişaha ulaşması ve bizzat şikâyetini iletmesi oldukça zor gerçekleşen bir eylemdi. Bununla ilgili olarak XVI. yüzyılda halkın Cuma gününü bekledikleri ve padişahın camiye gidişi sırasında güzergâh üzerinde beklemek suretiyle bir kamışın ucuna bağladıkları şikâyet dilekçelerini padişaha ulaştırdıkları bilinmektedir.  Yine herhangi bir sebepten dolayı padişaha ulaşamayan kişiler, uzaktan bir paçavra veya hasır parçasını yakıp, onu uzunca bir sopanın üzerinde tutmak suretiyle padişaha şikâyeti olduğunu, ancak kendine ulaşamadığın ifade ederdi. Bu arada bu etkinlik sırasında padişah halkın sorunlarına çözüm aramak için uğraşırken, çevresindeki devlet görevlileri ise halkın padişaha ulaşmasını engellemeye çalışıyorlardı. Bu durumun temel nedeni, devlet adamlarının halktan gelen şikâyetleri aza indirmek ya da padişaha yansıtmamak suretiyle padişahın gözüne hoş görünmek istemeleridir. Nitekim, halk arasında yaşanan tüm problemler, aslında yöneticilerin basiretsizliğini ortaya koymaktadır.

Ancak XVIII. yüzyıldan sonra, bu işlemler halk açısından bir az daha kolay hale getirildi. Bu çerçevede yüzyılın sonlarından itibaren halkın arzuhallerini padişaha iletebilmesi için Cuma namazına gelen halkın şikâyet ve taleplerini camide saflar arasında dolaşan padişaha bağlı görevliler toplamışlardır. Ardından bu arzuhallerin listeler şeklinde kısa özetleri çıkarılmak suretiyle padişaha iletilmişlerdir. Bu şekilde kendisine takdim edilen ve “Maruzât-ı Rikabiye” denilen özet halindeki arzların üzerine kısa bir şekilde padişahın kararını yansıtan cevaplar yazılmıştır.

Bu arzlar içerisinde sadece Müslümanların değil gayr-i Müslimlerin de arzları bulunmaktadır. Bu durum bu haktan Osmanlı tebaası olan tüm vatandaşların yararlandığını göstermektedir. Nitekim Osmanlı dönemine ait birçok belgede arzuhal sahiplerinin kendi dillerinde de arzuhal verdiklerini ve yine İstanbul halkı dışındaki şehir, kasaba ve hatta köy halkının da bu haktan yararlandığı görülmektedir.  Nitekim Başbakanlık Osmanlı Arşivi bünyesindeki birçok belgede Cuma selâmlıkları ile ilgili bilgiler mevcuttur. Özellikle XVIII. yüzyıldaki Cuma selâmlıklarının icrası ve genel özellikleri ile ilgili Ceyb-i Hümâyun defteri, Teşrifat defterleri ve döneme ait Ruzname kayıtları önemli bilgiler ihtiva etmektedir.

Yine XIX. yüzyıldaki selâmlıklar için Hatt-ı Hümâyunlar ile İrade tasnifleri içerisinde bu şekilde düzenlenmiş pek çok örneğe rastlamak mümkündür.  Örneğin 1 Aralık 1865 tarihinde Cuma günü Sultan Abdülaziz’in Beşiktaş Cami’sindeki Cuma selâmlığı sırasında kendisine takdim edilen “Maruzât-ı Rikabiye” inn özetlerinden bir tanesinde şu ifadeler yer almaktadır.

“Kasımpaşa semtinde oturan Ayşe Hatun’un evi yıkıldığı ve yeniden inşasına kudreti olmadığından tamiri için yardım talebini bildiren mahallesinden alınmış ilmühaber ekli arzuhali”.

Cevap:

“Hali bi’t-tahkik şâyân-ı merhamet olduğu halde bir miktar atiyye-i seniyye i’ta olunacağı”.

Görüldüğü üzere Osmanlı padişahları Cuma selâmlıklarını halkın şikâyet ve taleplerini dinleme ve halk ile olan münasebetlerini geliştirme amacıyla kullanmışlardır. Ancak, bu etkinlikler halkın padişaha şikâyet ve isteğini ulaştırmasına vesile olduğu gibi, padişahlara suikast düzenlemek isteyenler ve olaya çıkarmak isteyenler gibi kişilere de fırsat vermektedir. Nitekim Osmanlı padişahlarından Sultan III. Selim ve Sultan II. Abdülhamid’in Cuma selâmlığı  sırasında bu tür bir saldırıya maruz kaldığı ve her iki padişahın da şans eseri hayatta kaldığı bilinmektedir. 

cumaa
Hamidiye Camii önünde II. Abdülhamid’in bir cuma selâmlığı

 Bu açıdan bakıldığında Osmanlı padişahlarının Cuma selâmlığı gerçekleştirmek yoluyla halkla arasında mesafe oluşturmadığı ve adil bir padişah portresi çizdiğini söyleyebiliriz. Osmanlı padişahlarının hemen hemen hiç aksatmadan devam ettirdiği Cuma selâmlığı, dinî, hukukî ve özellikle toplumsal- kültürel yönü olan bir uygulamadır. Döneminde uygulanan bu ibadetin halk-hükümdar bütünleşmesi, âdil bir idarenin sağlanması ve halkın hakkını arayabilmesi açısından son derece yararlı bir fırsat ve vesile olmuştur. Bu şekilde Osmanlı tarihinin kuruluşundan itibaren devam ettirilen ve halk ile padişah ilişkilerinin gelişiminde önemli bir katkı sağlayan Cuma selâmlıkları devletin sona ermesine kadar varlığını devam ettirmiştir. Nitekim Osmanlı tarihinde İstanbul’da düzenlenen son Cuma selâmlığı 28 Şubat 1924 yılında Halife Abdülmecid Efendi’nin katılımı ile gerçekleştirilmiştir.

Sonuç olarak Osmanlı tarihinin önemli ritüellerinden birisi olan Cuma selâmlıklarının her zaman etkili ve aslî amacına uygun bir şekilde gerçekleştirilmese de, halkın hakkını arayabilmesi açısından oldukça faydalı bir hareket olduğunu söylemek mümkündür.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakça

Abdülkadir Özcan, “Mahmud I”, DİA. C. XXVII, İstanbul 2003, s. 348-352.

Abdülkadir Özcan, “Mustafa II”, DİA. C. XXXI, İstanbul 2006, s. 275-280.

Ali Seydi Bey, Teşrifat ve Teşkilatımız (Haz. Niyazi Ahmet Banoğlu), İstanbul

Cem Görür, “Sultan III. Mustafa’nın Cuma Selâmlıkları”, Hıstory Studies, Volume 10, Issue, 9, December 2018, s. 147-155.

Çetin Aykurt, “Padişah-Halk Buluşmasını Temin Eden Törenlerden Birisi: Cuma Selâmlığı”, Tarih İncelemeleri Dergisi , 16 / 1 (Haziran 2001): 201-204.

Dündar Alikılıç,  “Osmanlı Saray Teşrifâtı ve Törenleri”, Türkler, C. IX, (Ed: Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca),  Ankara 2002, s. 775-886.

Dündar Alikılıç,  Osmanlı’da Devlet Protokolü ve Törenler, İmparatorluk Seremonisi, İstanbul 2004.

Halil İnalcık,  “Şikâyet Hakkı: Arz-ı Hâl ve Arz-ı Mahzarlar”, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, İstanbul 2005, s. 11-23.

Hayreddin Karaman, “Cuma”, DİA. C. 8, İstanbul 1993, s. 85-89.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilâtı, Ankara 1988

İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. IV, İstanbul,

Kasım Kufralı, “Cuma”, İA, C. III, İstanbul, s. 227-229

Mehmet İpşili, “Osmanlılarda Cuma Selâmlığı (Halk- Hükümdar Münâsebetleri Açısından Önemi)”, Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu’na Armağan, Ayrı Basım, İstanbul 1991, s.458-471.

Mehmet İpşirli, “Osmanlı’da Cuma Selamlığı”, DİA, C. VIII, İstanbul 1993, s.90-92

Mithat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lugati, İstanbul 1986.

 Necdet Sakaoğlu, “Cuma Selâmlığı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. II, İstanbul 1994, s. 443-444.

Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı Tarihinin Panoraması, İstanbul 2004.

Silahdar Fınıdıklılı Mehmed Ağa, Nusretname, C. I, (Sad: İsmet Parmaksızoğlu),İstanbul 1962.

Uğur Kurtaran, “Osmanlı Devleti’nde Şehzadelik Kurumuna Yeni Bir Bakış: Şehzadelerin Doğumu, Yetiştirilmesi ve Tahta Çıkış Süreçleri Hakkında Bir Değerlendirme”, Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 9/4, Spring 2014, p. 759-778.

Uğur Kurtaran, “Sultan II. Mustafa’nın Avcılığı Üzerine Bir Araştırma”, Social Sciences Research Journal, Volume 7, Issue 1, 147-166 (March 2018).

Uğur Kurtaran, Sultan I. Mahmut (1730-1754), Ankara 2018.

Uğur Kurtaran, Sultan II. Mustafa (1695-1703), Ankara 2017.

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun