Osmanlı'da Cülus Sırasında ve Sonrasında Yapılan Merasimler

Osmanlı'da Cülus Sırasında ve Sonrasında Yapılan Merasimler

Cülus törenleri Osmanlı padişahlarının tahta çıkışlarında teşrifat kurallarına göre gerçekleştirdikleri törenler olup, Osmanlı devlet ve teşkilat hayatında oldukça önemli bir yere sahiptir. Nitekim kuruluş yıllarından itibaren yapılan bu törenler, zamanla belirli kurallar dâhilinde gerçekleşen sistematik olaylar haline gelmiştir. Yine gelenek haline gelen cülus sonrası bir takım uygulamalarda mevcut olup, makalede Osmanlı Devleti’nde cülus sırasında ve sonrasında yapılan merasimler üzerinde durulmuştur

BEYAZ TARİH / MAKALE

Osmanlı Devleti, küçük bir uç beyliği olarak ortaya çıkmış olup, yönetim ilk zamanlarda uç beyliği geleneklerine göre düzenlenmiştir. Buna göre yönetim Osmanlı ailesine aitti ve ailenin başkanı beyliğin de yöneticisi konumundaydı. Osmanlıların kısa zamanda güçlü bir devlet yapısı kurmaları, tutarlı bir devlet anlayışının sonucunda olmuştur.  Kendinden önceki Türk-İslâm devletlerinin kültürel mirasları üzerinde kurulan Osmanlılar, XIV. yüzyıla kadar, devlet yönetimi konusunda bu tecrübelerden yararlanmışlardır. Bunun sonucunda Osmanlılar, devlet anlayışında Türk-İslâm devletleri ve Orta Asya geleneğinden faydalanmakla birlikte, gelişen zamana uygun olarak, merkez ve taşra yönetiminde kendilerine özgü bir yönetim geliştirdiler. Bu aşamadan sonra eski aşiret geleneğinden hızla uzaklaşan Osmanlı saltanat sistemine göre devlet başkanlığı Osmanoğulları’na ait olup, hanedan devlet düzeninin en önemli unsurlarından biriydi ve yönetenler ile yönetilenlerin ortak bağlılık duyduğu kurumdu.

Osmanlı Devleti’nde kendisinden önceki Türk devletlerinde olduğu gibi hükümdarlar başa geçtikten sonra hâkimiyetlerini meşrulaştırmak için kendine siyasî ve dinî birtakım dayanaklar bularak hükümdarlıklarını kabul ettirmişlerdir. Nitekim Çin hanedanlarında hükümdar için “Göğün oğlu” “Tanrı’nın oğlu” eski İran devletlerinde ve Roma’da ise hükümdar halk tarafından Tanrı kabul edilirken, Osmanlılarda Türklerde olduğu gibi, Tanrı tarafından yeryüzünde Kut’lanmış bir kişi veya “padişah-ı ruy-ı zemin zillallah-i fi’l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) olarak görülmüştür. Buna göre ülkesini Allah adına yöneten padişah, reayasına Allah’ın adaletini dağıtmakla görevlidir. Nitekim Osmanlı padişahları cülûs münasebetiyle çıkardıkları fermanda “Allah’ın lütfuyla kendilerine saltanat müyesser olduğunu” ifade etmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nde devletin mutlak hâkimi ve başkanı olan padişahlar, idarî, askerî, malî ve hukukî konularda oldukça geniş yetkilere sahiptiler.  Padişahların bütün egemenlik güçlerine sahip olması Osmanlı Devleti’nin yönetim şeklini de belirlemiş olup, devlet tam bir merkeziyetçilik ile yönetilirdi. Buna göre, bütün beyleri başkentten verilen emirlerle yönetilen devlette, yöneticiler ise merkezden atanır ve denetlenirdi. Aile içindeki bütün erkek çocukların tahta geçiş hakkının bulunduğu devlette, XVII. yüzyıl başına kadar kimin tahta geçeceği konusunda kesin bir kural olmayıp, ulemanın ve askerlerin tercihleri önemli rol oynardı.  Bu çerçevede kuruluş döneminde saltanatın nasıl el değiştireceği konusunda bir veraset kanunu olmayıp, egemenlik yetkisi beyler, ahiler ve öteki devlet ileri gelenleri arasında bölüşülmüştür. Fatih döneminde ise, tahta geçme şeklinde bir değişiklik olmamakla birlikte, Fatih Sultan Mehmed İstanbul’un fethinden sonra hâkimiyetin bölünmezliği ilkesini benimsemiş ve bunu, yayınladığı fermanla kanunlaştırmıştır. Devlet teşkilât ve teşrifat kanunlarını düzenleyen bu kanun da cülûs sistemine bir açıklık kazandırmazken, sadece kardeş katli yasallaştırılmıştır. Fatih bu hükmü ile bütün oğullarını eşit şekilde tahtın vârisi kılmış ve tahta çıkanın “nizâm-ı âlem” için diğerlerini öldürtmesini uygun görmüştür. Ancak Osmanlı Devleti’nde XVII. yüzyıldan itibaren tahta geçiş sisteminde esaslı bir değişiklik meydana gelmiştir. Bundan sonra, Fatih’in koyduğu kardeş katli konusundaki kanun geçerliliğini yitirirken, padişahın ölümü halinde hanedanın en yaşlı erkek üyesi tahta geçmeye başlamıştır. Bu şekilde birkaç istisna dışında başlangıçtan beri genellikle babadan oğula geçen saltanat sistemi I. Ahmed’ten itibaren değişmiş ve “ekberiyet ve erşediyet” yani hanedanın en büyük ferdinin cülûsu usulü benimsenmiştir. Bundan sonra diğer şehzadeler sarayın özel bir yerinde tutulmaya başlanmıştır. XVIII. yüzyılda ise hiçbir taht mücadelesi olmazken, XIX. yüzyılda hanedanın en yaşlı erkek üyesinin tahta geçmesi kuralı tamamen yerleşmiş olup, 1876 yılında ilân edilen Kanun-ı Esasi’ye göre en yaşlı erkek üye veliaht olarak kabul edilmiştir. Sultan Reşad ve son padişah Vahdeddin bu kanuna göre tahta çıkmışlardır.

Tahta Geçme (Cülûs) Kavramı Üzerine

Osmanlı tarihinde, hükümdarın hükümdarlık makamına oturmasına, bu makamın taht denilen sedir olmasından dolayı, “tahta oturdu”, “tahta geçti”, “taht-ı saltanata cülûs etti” veya “cülûs-ı hümâyûn oldu” denilirdi. Osmanlı devlet törenleri içerisinde en önemlilerinden birisi olan cülûs törenleri, devletin yapısını ve iktidar anlayışını göstermektedir. Tahta çıkış törenleri olan cülûs törenleri, en eski Türk devletlerinden itibaren her devirde uygulanmış olup, Osmanlı Devleti’nde de kuruluştan başlayarak her dönemde değişik şekillerde uygulanmıştır.  Padişahların cülûs hatt-ı hümâyunlarında veliaht usulünün meşrû olabilmesi için şart olan adayın gerekli vasıflara haiz olduğu hususu da “Şevketlü, kerametlü Efendimiz Hazretleri bil-irs ve’l-istihkak vâris-i saltanat-ı seniyye olmalarıyla” şeklinde ifade edilmiştir.

Tahta Çıkış (Cülûs) Törenleri ve Uygulanışı

Osmanlı tarihinde kuruluş devri hükümdarları tahta çıkışlarında tahta çıkış merasimi yapılmamış, sadece bazı eski Türk âdetleri uygulanmıştır. Nitekim Osman Bey 1299 tarihinde hakanlığını ilân ettiğinde halk tarafından Oğuz Han töresine uygun bir şekilde biat edilmiş, herhangi bir cülûs töreni yapılmamıştır. Şöyle ki: biat merasimine katılanlar Osman Bey’in önünde birer birer diz çökerken, o da bunlara birer bardak kımız sundu. Bunu alıp içenler, kendisine itaat de devamlı olacaklarını ispat etmiş oldular.

Osmanlı tarihinde gerçek anlamda tahta çıkış merasimi 1421 senesinden itibaren başladı. Babasının ölümünde Amasya’da bulunan ve ancak olaydan kırk gün sonra payitahta gelebilen Sultan II. Murad döneminde ilk kez tahta çıkış merasimi yapıldı. Bu merasimde padişah, devlet büyüklerine ve ahaliye tahta çıkış bahşişi dağıttırarak etek öptürdü.

Buna göre Osmanlı Devleti’nde bir padişahın tahta geçmesi kendisinden önceki padişahın ya vefat etmesi ya da halk tarafından istenmemesi sonucu, yani saltanattan çektirilmesi ile olurdu. Bu nedenle, Osmanlı tarihinde taht değişiklerinde “Kral öldü, yaşasın kral” gibi ifadeleri tam olarak göremeyiz. Bunun temel nedeni, padişahların hemen hemen yarısının, kendilerinden önceki padişahların ölmeden tahttan indirilmeleri ile tahta geçmiş olmalarıdır. Yine diğer bir sebep de padişahların ölümünden sonra oluşan, kısa bir boşluk döneminin varlığıdır. Bu sebeple padişahların ölümü ya da hal’i gibi sebeplerle boşalan tahtın en kısa sürede doldurulması için cülûs töreninin oldukça kısa bir sürede yapılması gerekirdi. Normal şartlar altında sarayda ölen bir padişahın yerine geçecek olan şehzade kısa sürede hazırlanarak, devlet erkânı, ordu temsilcileri ve ulemanın katımlıyla cülûs merasimi yapılırdı. Padişah sefer veya göç nedeniyle başka bir yerde öldüyse payitahtta veya padişahın öldüğü yerde merasim yapılırdı.

Osmanlı Hanedanı’nın ilk üç yüz yılında tahta geçme şekli belli bir kurala bağlı olmadığından padişahların ölümü ile bütün şehzadeler, taht üzerinde eşit haklara sahiptiler. Bu durumdan dolayı padişahın ölümü ile oluşacak boşluk gizlenerek o süre içerisinde tahta varis gösterilen aday, merkeze gelerek tahta geçerdi.

XVII. yüzyıldan sonra, tahta geçmesi muhtemel tüm varisler kafese kapatıldığından, yeni padişahın ilânına kadar geçen süre azaldı. Bu yeni uygulamanın getirilmesi, şehzadeler arasındaki mücadeleleri sona erdirirken, diğer taraftan tahta mirasçı olabilmek için, sarayda büyük entrikaların meydana gelmesine neden oldu. Bunun sonucunda Sultan adayları, genellikle annelerinin veya eşlerinin bulundukları haremin siyasî gruplarını kullanarak, tahtı ele geçirmeye çalıştılar.

Şehzadelerin saraya kapatıldığı XVII. asırdan sonraki dönemlerde, padişahın vefâtı veya hal’i gibi durumlarda yerine geçecek olan şehzadeye Dârüssaade Ağası durumu bildirir ve  Dârüssaade Ağası koluna girerek, vefât eden padişahın naaşı gösterildikten sonra, şehzade Hırka-i Şerif Dairesi’ne götürülürdü.  Bu şekilde padişahın ölümü veya tahttan indirilmesiyle Kızlarağası tarafından kafesteki karanlık odasından alınıp Arz Odası’na getirilen yeni padişah, Arz Odası’nda ve sarayın üçüncü kapısı olan Babüsaâde’nin önünde kendisine biat edilmesi için kurulan tahta oturarak padişahlığını ilân ederdi. Bu sırada başında saltanat alâmeti olarak yusûfî destar ve sırtında samur erkân kürkü bulunan padişah, eski bir Türk töresine göre müneccimbaşı tarafından belirlenen eşref-i saatte tahtına geçerdi. Ardından diğer devlet ricâlinin de biât etmesiyle birlikte padişahın emri ile teşrifât defterindeki kurallara uyulmak koşuluyla merasimlere başlanırdı. Cülûs merasiminde davet edilenler teşrifattaki sıralarına göre yerleşirlerdi. Törende sadrazam, vezirler, şeyhülislâm, beylerbeyleri, kazaskerler, defterdarlar, nişancı, yeniçeri ağası gibi üst düzey devlet erkânı ile ilim adamları, medrese hocaları ve yeniçeri bölüklerinin önde gelen yetkilileri bulunurlardı. Merasim alay meydanı denilen ikinci avluda herkesin yerini almasından sonra padişahın teşrifiyle başlardı. Padişah, Babüssâde’den çıktığında meydanda bulunan Divân-ı Hümayun çavuşları hep birlikte iyi dilek ve dua cümleleri söyleyerekpadişah tahtına oturur ve Nakibü’l Eşraf’ın dua etmesiyle tören başlardı. Bu merasimde, ileri gelenlerin tamamı padişahın kaftanının eteğini öper ve sadakat yemini ederlerdi. Hükümdarlığa geçen şehzade cülûsuna müteakaip traş olur ve sakal salıverirdi ki buna Osmanlı tarihinde “tesrih-i lih-ye” denirdi. Ardından ölen padişah için cenaze töreni yapılırken, vefat eden padişah veya şehzadelerin bir suikaste uğrayıp uğramadıklarının tespiti için padişahın müsaadesiyle yeniçeri ağası, sekbanbaşı ve kul kethüdasına ölenin naşı gösterildikten sonra gasil ve tedfin merasimi yapılırdı.

Cülûs Sonrası Uygulamalar

Hükümdarın tahta geçmesi ve eski hükümdar ile ilgili işlemlerin ardından cülûs sonrası merasim ve uygulamalara geçilirdi. Buna göre cülûsun hemen ardından divan resmî olarak toplanır, yeni atamalar ilân edilir ve bahşişler dağıtılırdı. Bu arada yeni padişahın cülûsu, derhal tellallar vasıtasıyla ve toplar atılarak ve Ayasofya, Fatih, Süleymaniye ve Sultan Ahmed camilerinin müezzinbaşılarının salâ vermeleri suretiyle İstanbul’da ilân edilir tüm yurda fermanlar gönderilerek, büyük şenlikler yapılırdı. Ardından hutbe, sikke ve paranın yeni hükümdar adına okunup bastırılması emredilirdi. Ayrıca yeni hükümdarlık durumu, Osmanlı’ya bağlı hükümet ve beylikler ile dost ve sınır devletlere de bildirilirdi ki bu duruma “Cülûs tebliği” denirdi. Yine siyasî münasebetlerde bulunulan yabancı devletlere de yeni padişah adına tahta çıkmış olduğunu bildiren ve “nâme-i hümâyun” diye adlandırılan mektuplar hazırlanıp gönderilir karşılığında ise tebriknameler içeren cevaplar gelirdi. Padişah namına bastırılacak paranın mahal-i darbının Kostantaniyye, İstanbul veya İslâmbol isimlerinden hangisinin olacağı sorulur ve padişah hangisini uygun görürse, paralar o şekilde bastırılırdı. Yeni sultanın cülûsundan sonra saray çalışanları yeniden tayin edilirken valide sultan da törenlerle saraya taşınır, burada yeni sultan tarafından karşılanırdı. Topkapı Sarayı devamlı ikamet edilen sarayken, yeni sultan tahta çıktığında eski sultanın validesi ile onun erkânı Beyazit’teki Eski Saray’a gönderilirdi. Saray Dolmabahçe’ye taşınınca Topkapı Sarayı aynı amaçla kullanılmaya başlandı. Yine yeni padişahın tahta geçmesiyle, birincisi yeniçeri ve devlet görevlilerinin ulûfelerine yani mevcut maaşlarına zam yapılması şeklinde yapılan cülûs terakkisi denilen ikrâm ile diğeri askere ve devlet erkânına yeni padişahın hediyesi olarak bir defaya mahsus olarak verilen cülûs bahşişi denilen iki türlü ikrâm yapılırdı.  Böylece kafesteki hapislik yıllarından yeni kurtulan padişah, haremindeki zevklerin ve hürriyetin tadını çıkarmaya başlardı. Sarayda halka açık olmayan bir mekânda yapılan cülûs törenlerinden sonra, yeni sultanın kendisini görmeyi coşkuyla bekleyen tebasının da izleyebileceği “kılıç alayı” denilen başka bir törene katılırdı.

Kılıç Kuşanma Töreni

Tahta çıkan padişah, diğer işlerini hallettikten sonra beş ya da on beş gün içerisinde Haliç’te bulunan Halid İbn Zeyd Eyyub el Ensari’nin türbesine giderek, orada Avrupalıların taç giyme törenlerine benzeyen, “Kılıç Kuşanma” merasimi yapılırdı. 

Osmanlı tarihinde Fatih tarafından İstanbul’un fethinden sonra başlayan kılıç kuşanma töreni için müneccimbaşından uğurlu saat tespiti alındıktan sonra, padişahtan alınan gerekli izin ile tören için hazırlıklara başlanırdı. Yine halkın ve öğrencilerin yapılacak töreni izlemesi için gerekli tedbirler alınırdı. Eyüp’te, kılıç kuşanma töreni yapılacağı gün, padişah Topkapı Sarayı’na gelerek, kubbe altında istirahat eder, diğer taraftan da alay hazırlıkları yapılırdı. Alayın tertip olunduğu kendine bildirilince, padişah kubbe altından orta kapıya gelir, tüm devlet erkânı padişahın gelmesini orada beklerdi. Biniş haberi gelince, herkes atlarına biner, bayramlarda selâma durdukları yerde selâma dururlardı.  Bu arada, şeyhülislâm ile kaptan paşa da sol tarafta, at üzerinde selâma dururlar, padişah orta kapıdan dışarı çıkınca çavuşlar alkışlamaya başlardı. Tören esnasında, alkış çavuşlarının yerine göre yaptıkları alkış çeşitleri, padişahın devlet adamlarından kime ayağa kalkacağını, kimin tebrikini oturarak kabul edeceğini belirtirdi. Teşrifat bakımından şaşırmaması için, ayağa kalkması gerekenlere “hareket-i hümâyun padişahım, devletinle bin yaşa” oturması gerektiği zaman “istirahat-i hümâyûn padişahım, devletinle bin yaşa” diyerek haber verilirdi. Sonra alay tertibi ile Fatih Camiî avlusuna gelinir, Fatih türbesi ziyaret edildikten sonra alkışlar ile tekrar ata binilirdi.  Eyüb’e varıldığı zaman, caminin avlusundaki binek taşının önünde atından inen padişahı, vezirler iki kapı arasında karşılayarak, yer öperler ve alkışlar arasında padişahın önünden geçerlerdi. Erken gelinmişse biraz dinlenilir, eğer vakit öğle namazı ise merasimden sonra dinlenilir ve padişah öğle namazını kılardı. Şeyhülislâm, nakibü’l eşraf, vezirler, kazaskerler ve yeniçeri ağası da buraya geldikten sonra tercih edilen bir kılıç silahdar ağa tarafından alınarak, şeyhülislâm, nakibü’l eşraf veya meşâyihden birisi tarafından dua edilerek padişaha kuşandırılırdı. Kılıç kuşandırılırken padişahın kaftanını Silahdar Ağa kaldırarak yardım ederken, dışarıda da dualar edilerek, kurbanlar kesilir ve sadakalar dağıtılırdı.  Kılıç kuşanma esnasında, sadrazam, padişahın sağında durur ve koltuğuna girerdi. Türbeye girildikten sonra, sadrazam, şeyhülislâmın yanında durur ve kılıç kuşandıktan sonra da dönüş başlardı. Genellikle Eyüp iskelesine kayıkla giden padişah, İstanbul caddelerinden atla dönerdi.  Dönerken de yol üzerindeki II. Mehmed, II. Bayezid, I. Selim ve I. Süleyman’ın türbeleri ziyaret edilirdi. Padişah saraya döndüğünde toplar bir defa daha ateşlenerek törenin sona erdiği ilân edilirdi Yine padişah tarafından kılıç kuşanma töreninin sona erdiğine dair hattı-ı hümayunlar neşredilirdi.

Sonuç olarak Osmanlı Devleti’nde ilk dönemlerden itibaren padişahların tahta çıkması önemli olmakla birlikte, bu konu ile ilgili törenlerin yapılmaya başlanması ilk kez 1421 yılında Sultan II. Murad ile başladı. XVII. yüzyılın başlarına kadar bu şekilde devam eden tahta çıkma sisteminde Sultan I. Ahmed’in getirdiği ekber ve erşed sistemi ile önemli değişimler yaşandı. Bundan sonra tahttaki padişahın ölümü ya da tahttan indirilmesi gibi bir olayın ardından kafesten alınan şehzadelerin tahta çıkarılması geleneği getirildi. Buna göre devlet erkânının katılımıyla tahta çıkan yeni padişah, cülus sonrasında bir takım resmi törenlerin yanı sıra gelenek haline gelen uygulamalar ile yönetimi devralırdı. Osmanlı Devleti’nde cülus sırasında ve sonrasında yapılan bu merasimler padişahın otoritesini kabul ettirmek ve halk ile kaynaşma gibi amaçlar taşımaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Uğur KURTARAN
  • ugurkurtaran@gmail.com

Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi'nde Doktor Öğretim Görevlisi olan Uğur Kurtaran Osmanlı Yakınçağ dönemi üzerine çalışmaktadır.

Kaynakçalar
AĞIRAKÇA, Ahmet, “Osmanlılarda İlk Cülûs Merasimi”, Türk Kültürü, XXIV /282, İstanbul 1968, s. 635-641.
AKGÜNDÜZAhmed, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri, I, İstanbul 1990.
AKGÜNDÜZAhmed, Tüm Yönleriyle Osmanlı’da Harem, İstanbul 2007.
ALDERSON, A.D., Osmanlı Hanedanının Yapısı, İstanbul 1998.
ALİ SEYDİ BEY, Teşrifât ve Teşkilât-ı Kadimemiz (Haz. N. Ahmet Banoğlu), İstanbul, t.y.
ALİKILIÇ, Dündar, “Osmanlı Saray Teşrifatı ve Törenleri”, Türkler, IX, (Ed. Güler Eren), Ankara 2002, s. 875-886.
ALİKILIÇ, Dündar, Osmanlı’da Devlet Protokolü ve Törenler, İmparatorluk Seremonisi, İstanbul 2004.
ALTINDAL, Meral, Osmanlı’da Harem, İstanbul 1999.
ARTUK, İbrahim, “Osmanlılarda Veraset-i Saltanat ve Bununla İlgili Sikkeler” Tarih Dergisi, XXXII, (Mart), İstanbul 1979, s. 255-280.
AYDIN, Hilmi, “Topkapı Sarayı’ndaki Padişah Kılıçları”, Osmanlı, II, Ankara 1999, s. 564-565.
BARIŞ, İzzettin, Osmanlı Padişahlarının Yaşamlarından Kesitler, Hastalıkları ve Ölüm Sebepleri, Ankara 2002.
BAYKAL, Ebru, Osmanlılarda Törenler, Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Edirne 2008.
CİN- Halil, Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, I, Konya 1989.
EMECEN, Feridun, “Osmanlı Şehzadeleri ve Taşra İdaresi”, Selçukludan Cumhuriyete Şehir Yönetimi, (Ed. Erol Özvar-Arif Bilgin), İstanbul 2008, s. 98-112.
EROĞLU, Haldun, “Klâsik Dönem Osmanlı Şehzadelik Kurumuna Dair Bazı Görüşler”, Türkler, IX, (Ed. Güler Eren), Ankara 2002, s. 855-859.
EROĞLU, Haldun, Osmanlı Devleti’nde Şehzadelik Kurumu, Ankara 2004.
EROĞLU, Haldun, Yönetim ve Strateji, İstanbul 2006.
ERTUĞ, Zeynep Tarım, “Osmanlı Devleti’nde Resmî Törenler ve Birkaç Örnek” Osmanlı, IX, (Ed. Güler Eren), Ankara 1999, s. 139-142.
ERTUĞ, Zeynep Tarım, XVI. Yüzyıl Osmanlı Devleti’nde Cülûs ve Cenaze Törenleri, Ankara 1995.
ESAD EFENDİ, Osmanlılarda Töre ve Törenler, (Teşrifât-ı Kadime), (Sad. Yavuz Ercan), İstanbul 1979.
GÖKBİLGİN, M. Tayyib, Osmanlı Müesseseleri Teşkilâtı ve Medeniyeti Tarihine Genel Bir Bakış, İstanbul 1977.
GÜNYOL, Vedat, “Kılıç Alayı”, İA, VI, İstanbul 1977, s. 678-679.
HALAÇOĞLU, Yusuf, “Klâsik Dönemde Osmanlı Devlet Teşkilâtı”, Türkler, IX, (Ed. Güler Eren),  Ankara 2002, s. 795-838.
HALAÇOĞLU, Yusuf, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilâtı ve Sosyal Yapı, Ankara 1998.
İHSANOĞLU, Ekmeleddin Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, I, (Ed. Ekmeleddin İhsanoğlu), İstanbul 1994.
İNALCIK, Halil, “Osmanlı Padişahı”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, XIII, No. 4, Ankara 1958, s. 102-126.
KARATEKE, Hakan T.  Padişahım Çok Yaşa! Osmanlı Devleti’nin Son Yüzyılında Merasimler, İstanbul 2004.
KARATEPE, Şükrü, Klâsik Dönem Osmanlı Siyasî Kurumları, İstanbul 1989.
KIRPIK, Cevdet, “II. Meşrutiyet’den Sonra Şehzade Eğitiminde Değişim”, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs 2010, Sayı: 21, s. 99-130.
KOÇU, R. Ekrem, Osmanlı Tarihinin Panoraması, İstanbul 2004.
KUBALI, H. N.  “Kanun-ı Esasi”, İA, VI, İstanbul 1989, s. 168-185.
KUNT, Metin, “Devlet, Padişah Kapısı ve Şehzade Kapıları” Osmanlı / “ Teşkilât, VI, (Ed. Güler Eren), Ankara 1999, s. 33-40.
KURTARAN, Uğur, “Osmanlı Devleti’nde Şehzadelik Kurumuna Yeni Bir Bakış: Şehzadelerin Doğumu, Yetiştirilmesi Ve Tahta Çıkış Süreçleri Hakkında Bir Değerlendirme”  Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 9/4 Spring 2014, p.759-778.
KURTARAN, Uğur, Sultan I. Mahmud ve Dönemi (1730-1754), Ankara 2014.
KÜTÜKOĞLU, Bekir, “Murad III”, DİA, XXXI, İstanbul 2006, s. 172-176.
MAKSUDOĞLU, Mehmet, Osmanlı Tarihi 1299-1922, İstanbul 1999.
MANTRAN, Robert, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, I, (Çev. Server Tanilli), İstanbul 1991.
MUALLA ANHEGGER-EYÜBOĞLU, Osmanlı Saray’ında Padişah Evi (Harem), İstanbul 1996.
MUSTAFA NURİ PAŞA, Netayicü’l- Vukuat, II,  İstanbul 1327.
ORTAYLI, İlber,  Türkiye Teşkilât ve İdare Tarihi, Ankara 2007.
ÖZCAN, Abdülkadir, “Cülus” DİA, VIII, İstanbul 1990, s. 108-114.
ÖZCAN, Abdülkadir, “Fatih’in Teşkilât Kanunnâmesi ve Nizâm-ı Âlem İçin Kardeş Katli Meselesi”, İÜEF. Tarih Dergisi, S. 33, İstanbul 1982, s. 7-57.
ÖZKAN, Abdullah, Osmanlı Tarihi, 1299-1922, İstanbul 2005.
P. PİERCE, Leslie, Harem-i Hümayun, (Çev. Ayşe Bektay), İstanbul 2000.
PAKALIN, Mehmet Zeki,  “Şehzade”, Osmanlı Tarih Deyimleri Ve Terimleri Sözlüğü, III, İstanbul 1983.
REFİK, Ahmet,  Kafes ve Ferace Devrinde İstanbul, İstanbul 1998.
SAYDAM, Abdullah, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Trabzon 1999.
SERTOĞLU, Mithat, Topkapı Sarayında Gündelik Hayat, Ankara 1946.
SHAW, Stanford J.  -Ezel Kural Shaw, , Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, I, (Çev. Mehmet Harmancı), İstanbul 1962.
SÜREYYA, Mehmet, Sicill-i Osmanî, I, İstanbul 1996.
ŞEM’DANİZÂDE FINDIKLILI SÜLEYMAN EFENDİ,  Mür’it-i Tevârih, II, (Yay. M. Münir Aktepe), İstanbul 1978.
TANERİ, Aydın, Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde Hükümdarlık Kurumunun Gelişmesi ve Saray Hayatı, Ankara 1978.
TEZCAN, Hülya, Osmanlı Sarayının Çocukları, Şehzadeler Ve Hanım Sultanların Yaşamları, Giysileri, İstanbul 2006.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, “Sancağa Çıkarılan Osmanlı Şehzâdeleri”, Belleten, XXXIX, S. 156 (Ekim 1975), Ankara, s. 659-696.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilâtı, Ankara 1988.
ÜNAL, Mehmet Ali, Osmanlı Müesseseleri Tarihi, Isparta 1998.
 
DİĞER MAKALELER
Osmanlı'da Cülus Sırasında ve Sonrasında Yapılan Merasimler
Osmanlı Tarihi
Osmanlı'nın Kuruluşunda Bir Akıncı: Gazi Akça Koca

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti XIII. yüzyılın sonlarında İran Moğollarının baskısı nedeniyle yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, XIV. yüzyılda Anadolu’nun kuzeybatı bölgelerinde kurulan küçük bir uç beyliğidir. Selçuklu-Bizans sınırlarında kurulan bu beylik, kısa bir süre içerisinde Balkanlar’a ve Anadolu’ya egemen olarak, önemli bir dünya gücü hâline gelmiştir. Anadolu Türklüğü’nün XIII ve XIV. yüzyıllardaki siyasî ve içtima yapısına dayalı olarak kurulan bu yeni devletin büyümesinde etkili olan birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Beyliğin coğrafi konumu, gaza ve cihat politikasına bağlı faaliyetleri ve hoşgörü politikasının yanı sıra, kuruluş yıllarından itibaren uygulanan başarılı stratejilerin bu büyüme üzerinde olumlu etkileri olmuştur. İşte bu temel stratejilerden birisi de kendinden önceki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uyguladığı politikaların takip edilerek, uç bölgelerine Türkmen aşiretlerin yerleştirilmesidir. Kendilerine uç beyleri denilen bu aşiretler, sınırların muhafazasında ve yeni fetihlerin yapılmasında oldukça etkili olmuşlardır. Bunlar kimi zaman orduyla birlikte savaşlara katılırken, kimi zamanlarda ise bir kalenin muhasarasına gidiyorlar, ya da bir şehrin idare ve imarın da bulunuyorlardı. Yine bu uç beyleri harp ve sulh gibi durumlarda ulemanın da katıldığı istişare meclisleri tertip ederek, kararlarını ondan sonra veriyorlardı. Devletin kuruluşunda önemli rolü olan bu uç beylerinden birisi de Gazi Akça Koca’dır. Çalışmada Gazi Akça Koca’nın kimliği ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve büyüme aşamasındaki faaliyetleri üzerinde durulmuştur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun