Osmanlı’da Çocukların Sünneti ve “Şümullü Modernleşme”

Osmanlı’da Çocukların Sünneti ve “Şümullü Modernleşme”

Semavi dinlere göre Hz. İbrahim’in uygulamasına dayandırılan sünnet geleneği, İslamiyet’te de kendine yer buldu. Hal böyle olunca bir İslam devleti olan Osmanlı’da da sünnet gerek dini gerekse de geleneksel motivasyonu sayesinde sosyal bir rol üstlendi ve devletin yıkılış dönemine kadar çeşitli etkinlikler ve vasıtalar ile bu süreç devam etti. Özellikle Tanzimat ile başlayan reform ve modernleşme çabaları izlerini sünnet geleneği üzerinde de gösterdi. Bu yönüyle dini bir vecibe olan sünnet uygulaması bir yönüyle Osmanlı Devleti’nin biyopolitikasının da bir parçası oldu. Bu çalışma ile ise 19. yüzyıl öncesinde üzerine derin araştırmalar yapılan ancak sonraki dönemde yeteri kadar bilinmeyen sünnet geleneğini çeşitli yönleriyle inceledik.

BEYAZ TARİH / HABER

Osmanlı’nın Tanzimat ile başlayan reform süreci incelenirken genellikle devlet idarecilerinin Osmanlı’nın Batı karşısında geri kaldığını düşündükleri ve Batı yayılmacılığına karşı koyabilmek için reform hareketini başlattıkları söylenir. Bu tespit şüphesiz doğrudur. Ancak Osmanlı reformlarını sadece Batı ile ilişkiler çerçevesinde okumak Osmanlı iç siyasetinde yaşanan büyük değişimleri ıskalamaya sebep oluyor. Osmanlı modernleşmesi Batı yayılmacılığına karşı Osmanlı elitlerinin apar topar geliştirdiği yüzeysel bir tepki miydi yoksa sistemli ve köklü bir proje miydi? 19. yüzyılda Osmanlı’da erkek çocuklarının sünnet edilmesi etrafında dönen tartışmalara baktığımızda bu sürecin alelacele girişilen yüzeysel bir iş olmadığını, aksine devletin insan vücudunun en mahrem yerine kadar müdahale ettiği bir süreç olduğunu görürüz.

İmparatorluklar çevreleriyle semboller aracılığıyla iletişim kurar. 15. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlılar tıpkı çağdaşı olan diğer imparatorluklar gibi hanedan düğünleri aracılığıyla bu iletişimi sağladı. Ancak devlet güçlendikçe padişahlar komşu devletlerin hanedan üyeleriyle evlenmekten vazgeçti ve cariyelik evliliğin yerini aldı. Tam bu noktada sünnet düğünleri devreye girdi. Bu düğünler imparatorluğun güç ve haşmetinin gösterildiği ve devletin tebaasıyla olan iletişiminin arttığı etkinliklerdi. Şehzade sünnetleri boyunca padişah borçluların borçlarını öder, halka ziyafetler verilir ve çok sayıda yetim ve fakir çocuk şehzadelerle birlikte sünnet edilirdi.1 Üstelik bu törenler siyasi mesajlar da içerir, sünnet törenini izlemeye gelen yabancı misyonlara Osmanlı’nın gücü gösterilirdi. Örneğin Kanuni’nin üç oğlunun sünnet edildiği 1530 senesinde egzotik yerlerden getirilen vahşi hayvanlar sergilenerek Osmanlı’nın cihan hakimiyeti vurgulanmış, Safevileri temsil eden biri eşeğe ters bindirilerek aşağılanmıştı.2

Her ne kadar erken modern dönemde Osmanlı’da icra edilen sünnet törenleri üzerinde ciddi araştırmalar yapılmış olsa da sünnetin 19. yüzyıldaki serüveni hakkında sınırlı bilgiye sahibiz. Osmanlı toplumumun akla gelebilecek her alanda değiştiği ve dönüştüğü 19. yüzyılda sünnet de bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönemde Osmanlı hükümeti merkezi devletin artan gücüne paralel olarak sünneti heterodoks grupları Osmanlı’nın benimsediği ortodoks din anlayışına çekmek için kullanmış; sünnet, devletin insan bedeni üzerindeki müdahalelerinin yeni bir alanı olmuş ve medikalize edilmiş; ayrıca bir propaganda unsuru olarak kullanılmıştır.

Sünnetin Kazandığı Yeni Anlamlar

19. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti’nin temel politikalarından biri dini akideleri zayıf, ibadetlerinde gevşek oldukları düşünülen grupları Sünni çizgiye çekmek olmuştur. Devlet, dini bilgileri zayıf olan bu grupların Hristiyan misyonerler tarafından etkilenmesinden ve yabancı devletler tarafından Osmanlı’ya karşı kışkırtılmalarından endişe etmiştir. Özellikle Abdülhamit döneminde İslam’ın politika yapımında iyice ön plana çıkmasıyla dindarlık ile devlete sadakat arasında pozitif bir ilişki kurulmuştu. Bu sebeple devlet, Müslüman olup da İslam’ın inanç sistemini bilmeyen kişilerin inancından ziyade devlete olan bağlılığından şüpheye düşmüştü. Bu grupların devlete olan bağlılıklarının sağlama alınması için akidelerinin “düzeltilmesi” gerekiyordu.

Özellikle merkezden uzak ve dağlık bölgelerde yaşayan topluluklar İstanbul’u haylice endişeye sevk ediyordu. Çünkü nüfuz etmesi ve kontrol altına alınması zor olan bu yerlerde farklı dinlerden insanlar bir arada yaşıyordu ve bu sebeple bunların dini inanışları geçişken ve senkretikti. İşkodra’nın dağlık bölgelerinde yaşayan Malisörler (Malisa) buna güzel bir örnektir. Malisörler hem Katolik hem de Müslümanlardan oluşuyordu ve aralarında ciddi bir geçişkenlik vardı. Örneğin Katolik Malisörler dört kadınla evlenirken (nikahlarını kadı kıyıyordu) Müslüman Malisörler sünnet olmuyordu.3 Üstelik bunlar silahlı ve savaşçı bir gruptu. Merkezden uzak, dağlık bölgelerde yaşayan, silahlı ve savaşçı, heterodoks bir grup. Osmanlı devlet adamlarının bunlara nasıl baktığını tahmin etmek güç değil.

Osmanlı bu bölgeye özel önem göstermiş, halkın dini konularda bilinçlendirilmesi ve yanlış inançların düzeltilmesi için çok sayıda okul açmıştı. Bunlara ek olarak, Osmanlı hükümeti İşkodra’ki sünnetsiz çocukların sünnet edilmesi için yoğun çaba göstermişti. Malisörlerden arzu edenlerin ücretsiz sünnet edilmesi için bölgeye sünnetçiler gönderildi.4 Buradaki çocukların sünnet edilmesine devletin büyük önem atfettiği görülüyor. 1866 tarihli bazı memurlara verilecek harcırah hakkındaki bir belgede Kıbrıs, Bozok, Ankara, Trabzon, Yanya, Manastır, Siroz ve Drama sancaklarına aşı memurları gönderilirken Cerrah Feyzi Efendi adında bir memurun sünnet için İşkodra’ya gönderildiği anlaşılıyor.5 Yine İşkodra’nın dağlık bölgelerinde yaşayan halkın fakirlik nedeniyle çocuklarını sünnet ettiremediği İşkodra valiliği tarafından Sadaret’e iletilmiş, özellikle Hristiyanların çoğunluk olduğu mahallerde yaşayan ve dini bilgisi sınırlı olan (ahkam-ı diniyyeye gayri vakıf) Müslümanların dinlerini muhafaza edebilmeleri ve yavaş yavaş İslam dininin inanç sistemine alışmaları için (akaid-i diniyye ile ülfet ettirilmeleri) bunların sünnet ettirilmeleri gerekli görülmüştü.6

İşkodra’nın çevre bölgelerinde yaşayan halkın cehalet içinde bulunduğunu, bu sebeple yanlış inançlara yönelmeye ve aldatılmaya müsait olduklarını (iğfalat-ı sefilaneye müstaid oldukları) düşünen Osmanlı yönetimi akaid-i diniyyeyi öğretmek üzere bölgede 100 kadar okulun açılmasını sağlamıştı. Okulların açıldığı bölgedeki Müslüman ahaliden 2000 kişinin sünnetsiz olduğunu “teessüfle” tespit eden devlet, bunların sünnet ettirilmesi için hemen harekete geçmişti.7 Burada Osmanlı devlet görevlileri bölge halkının dini inançlarındaki bilgisizliği ve gevşekliği sebebiyle iğfal edilebileceğini düşünmüştü. Buna karşı önerdikleri çözüm insanları dini konularda eğitecek okulların açılması ve sünnetsiz kişilerin sünnet edilmesidir. Burada sünnetin kazandığı önem bir kez daha görülmektedir. İnsanların dini akidelerini düzeltmek için okul açmak ile sünnet etmek birlikte değerlendirilmiştir.

İşkodra’daki çocukların sünnet edilmesinden devletin başka bir çıkarı daha vardı. 19. yüzyılın getirdiği yeniliklerden biri de sistemli nüfus sayımlarının yapılması ve nüfusun kayıt altına alınmasıdır. Ancak nüfus sayımları hemen benimsenmemiş, özellikle bedeviler, kırsal bölgelerde yaşayanlar ve merkezden uzak yerlerdeki halk buna direnç göstermişti. Bunun nedeni basitti. Nüfus sayımı demek vergi demek, askere gitmek demekti. Sonuçta sayımı yapan devlet bunu hobi olsun diye yapmıyor. Kayıt altına alınan kişi ya askere çağrılacak ya da vergi vermesi istenecek. Özellikle merkezden uzak ve coğrafi şartları güç olan yerlerde devlet bu bölgelere tam nüfuz edemediğinden sayımdan kaçan çok sayıda kişi vardı.

Sünnet sayesinde Osmanlı Devleti İşkodra’da sayımı yapılmayan çocukları kayıt altına almayı ümit ediyordu. Sünnet birçok aile için çok pahalı ve erişmesi zor bir imkandı. Devlet bu ailelerin çocuklarını ücretsiz sünnet edecek, karşılığında ise nüfus sayımı yapmış olacaktı. İşkodra Cebel mülhakasında açılan okullardaki öğrencilerden ve ahaliden 5000 kadar kişinin sünnet edilmesine valilik tarafından karar verilmiş ve bunun için gerekli olan 100 bin kuruşun tahsisi için merkezi hükümete başvurulmuştu. Merkezi hükümet bu “vesile-yi cemile ile ol havalinin henüz meçhul olan mikdar-ı nüfusunun tahriri mümkün olacağından”8 bu talebi memnuniyetle karşılamıştı. Sünnet edilen çocukların kayıt altına alınması sadece vilayetlerde görülen bir uygulama değildi. Örneğin 1857’de İstanbul’da şehzadelerle birlikte sünnet edilecek çocuklar, mahalle imamları aracılığıyla gruplar halinde getirilerek tayin edilen memurlar tarafından tahrir ettirildi.9

Sünnet ve Osmanlı Biyopolitikası

19. yüzyılda tıpkı dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi Osmanlı’da da devletin insan bedeni üzerindeki etkisi ve kontrolü daha önce eşine rastlanmamış dereceye ulaşmıştır. Bunu biraz açıklayalım. Örneğin Osmanlı’nın mensubu olduğu Hanefi hukukuna göre ana rahmine düştükten dört ay sonraya kadar kürtaj yaptırmak makul bir sebep varsa serbesttir. Eğer ortada makul bir sebep yoksa ama karı kocanın ikisi de razıysa kürtaj yaptırmak günah sayılmış ama devletin olaya müdahale etmesine gerek görülmemiştir.10 Yani kürtaj özel hayatı ilgilendiren, eşlerin birlikte karar verdiği bir meseledir. Kürtajın bir kamu meselesi haline gelmesi ise 1838’de II. Mahmud’un çıkardığı bir fermanla olmuştur.11 Osmanlı elitleri ülkenin demografisiyle devletin askeri ve ekonomik gücü arasındaki bağı vurgulamayıp nüfusu artırmaya yönelik politikalar izlemeye başlamıştı. Bu yüzden devlet kadın bedenine doğrudan müdahale etmeye başlamış, geleneksel olarak özel hayatın kapsamında olan bir mesele kamu meselesi olmuştur. Bu sebeple Osmanlı devleti doktorları, eczacıları, ebeleri denetim altında tutmuştu. Bu meseleye o kadar önem verilmişti ki İstanbul’da kürtaj yapan Madam Ziebold adındaki Alman doktor diplomatik koruması olmasına ve Alman elçiliğinin protestolarına rağmen sınır dışı edilmişti.121911 tarihli Osmanlı Ceza Kanunnamesi’nin 192. maddesi kürtaj yaptıran kadınlara 6 ay ile 3 yıl arasında hapis cezası öngörmüştü.13

Devletin insan bedenini disipline etme çabası kadınlarla sınırlı değildi. Erkekler de ciddi bir gözetim altındaydı. Özellikle askerler ve işçiler gibi sürekli hareket halinde olan alt sınıf erkeklere sıkı tedbirler uygulandı. Buradaki temel amaç frenginin yayılmasını engellemekti.14 Frengi genellikle gayri meşru ilişkilerle yayıldığından Osmanlı Devleti erkekleri gayri meşru ilişkilere girmekten uzak tutmak için ciddi bir propaganda seferberliği başlatmıştı. Frengi kapan erkekler bunu aile üyelerine de bulaştırıyor ve sadece kendilerinin değil toplumun da refahına mani oluyordu. Devlet ülkenin nüfusunu artırmak için o kadar uğraşırken uçkuruna sahip çıkamayan erkekler yüzünden emeğinin zayi olmasına izin veremezdi.

İşte yukarıda anlattığım çerçeve doğrultusunda Osmanlı Devleti’nin erkek bedeni üzerindeki denetim ve gözetimi sünnet özelinde artmıştır. 1841’in Ekim ayında İstanbul’da bulunan alaylarda 130 sünnetsiz asker olduğu tespit edilmiş ve bunların sünnet edilmesi için talimat verilmiştir.15 1851’de Anadolu Ordusu’na yeni katılan askerler sünnet edildi.16 Ordudaki sünnetsiz askerlerin tespit edilmesi devletin bu konudaki gözetiminin arttığını gösterir. Bosna idadisine kayıt olan öğrencilerden de sünnetsiz olan 25’inin sünnet edilmesi emredilmişti.17 İlgili arşiv belgesinde sünnetsiz öğrencilerin nasıl tespit edildiği yazılmamış; ancak daha yeni kayıt olan öğrencilerden sünnetsiz olanların hemen tespit edilmesi kayıt esnasında bu meselenin gündeme geldiğini ve devletin gözetimini gösteriyor. Mekteb-i İdadi-i Harbiye, baytar ve eczacı rüşdiye-i askeriyesinde sünnetsiz olan öğrenciler de isim isim tespit edilmişti. Devletin bu bilgiye ulaşmış olması Osmanlı devletinin öğrenci bedenlerini nasıl sıkı bir gözetim ve denetim altına aldığının bir göstergesidir. Sünnetsiz öğrencilerin geldikleri yerlerin arasında Yakova, Bingazi, Urfa, Gelibolu gibi yerlerin arasında Beşiktaş, Nişantaşı, Fatih, Cerrahpaşa, Tophane, Aksaray, Şehzadebaşı gibi İstanbul’un semtleri de yer almaktaydı.18

Bütün bunlara ek olarak bu dönemde sünnet medikalize edilmiştir. Sünnetin eskiden olduğu gibi berberler tarafından eski usullerle yapılmasına karşı çıkılmış, Tıbbiye’de yetişen doktorların yeni usulle “fenni hitan” (bilimsel sünnet) yapması fikri yaygınlık kazanmıştır.  İstanbul’da İslamiyet’i seçen gayrimüslimler Mekteb-i Tıbbiye’de sünnet işlemi gerçekleştirilmediğinden Süleymaniye’de bulunan bimarhanelerde sünnet edilmekteydi. Bu durum devlet yöneticilerinin rahatsız etmişti. Mekteb-i Tıbbiye’de onca ameliyat olurken “şeref-i İslam ile müşerref olanların” bimarhanede sünnet edilmesi reva görülemezdi. Bu sebeple Mekteb-i Tıbbiye’de bir sünnet koğuşu açılmasına karar verildi. Üstelik bu koğuş tıbbi sünnet usulünün tahsiline bir vesile olacaktı.19

Eski usulle yapılan sünnet kazalara sebep oluyor, yaraların iyileşmesi aylar sürüyordu. Yeni usul sünnetin yerleşmesinde büyük payı olan Rıza Nur’un gözlemine göre 7 ay sünnet yarası çekenler vardı. Hiçbir tıbbi birikimleri olmayan sünnetçilerin pis aletleri, yaraya koydukları mülevves (kirli) ve mikrop yuvası tozları, merhemler, yakılar ve müşemmealar (bir çeşit yakı) ciddi sorunlara neden oluyordu. Hatta sünnetçiler akan kanı durdurmak için zac yağına batırdıkları tülbendi yaraya sürüyorlardı. Zac yağı dediğimiz şey aslında sülfirik asittir. Rıza Nur hayretler içinde zac yağı biraz daha sert olsa “[…] bütün kamışı yakıp eritir. Bu madde değil beden-i insaniyeyi hatta taşları bile yer, yakar ve abdesthane taşlarını temizleyen tuz ruhunun bir eşidir” der.20

Sünnet ve Osmanlı Sembolizmi

İmparatorluklar çevreleriyle sembollerle iletişim kurar. Bu durum 19. yüzyılda da değişmemiştir. Ancak bu dönemde bunun kapsamı genişlemiştir. Devletin inşa ettirdiği saat kuleleri ile organize ettirdiği sünnet törenleri aslında aynı şeye hizmet ediyordu: Devletin görünürlüğünü artırmak ve devlet ile insanlar arasında düzenli ve sürekli etkileşim kurmak. 1892’de bazı zabit çocuklarının kışlada sünnet ettirilmesi kararlaştırılmıştı. Bu sünnet işleminin “şevketlü ve inayetlü padişahımız efendimiz hazretlerine hayırlı dua ettirmekten başka bir maksadı” yoktu.21

Osmanlı modernleşmesinin belirleyici özelliklerinden biri eski dönemlerde sadece dar bir kesime ait olan şeylerin genele yayılması ve halkın siyasetin temeli haline gelmesidir. Örneğin 15. veya 16. yüzyılda Osmanlı’nın (diğer çağdaşları gibi) halkı eğitmek gibi bir amacı olamazdı. Eğitim sadece küçük bir azınlığın ulaşma imkânına sahip olduğu, sınırlı tutulan bir hizmetti. Ancak 19. yüzyılın başlarından itibaren halkın eğitilmesi bütün modernistlerin temel amacı olmuş, cehalet en büyük düşman olarak görülmüştür. Halkın eğitilmesi için ülkenin her yerine okullar açılmış, gazeteler, tiyatrolar bu amaç doğrultusunda kurulmuştu. Aynı durumu sünnet konusunda da görüyoruz. Önceden sadece şehzadeler sünnet edilirken İstanbul ve civarındaki çocuklar sünnet edilirken, 19. yüzyılda Trablusgarp’tan Van’a kadar sünnet organizasyonları yapıldı. Üstelik sünnetin kapsamı da genişledi. Darüşşafaka’daki çocuklar, kışladaki askerler, mektepteki öğrenciler, muhacirler sünnet edildi. Osmanlı Balkanlar ve Kafkasya’dan gelen büyük bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Gelen muhacirlerin iskân edilmesi, geçimlerini sağlamalarına yardım edilmesi, yerleştirildikleri yerlerdeki yerel halkla olan sorunlarının giderilmesi gibi çok zor meselelerle uğraşan Osmanlı hükümeti, bu işler arasında muhacirlerin sünnet edilmesine ayrı bir önem göstermişti. Rodos’ta muhacirlerin sünnet edilmesi için gereken birkaç bin kuruş mal sandığından ödenmiş,22 Hüdavendigar Vilayeti’nde Hamidiye karyesine yerleştirilen Silistre muhacirlerinden 60 kadar çocuk sünnet edilmişti. Çifteler çiftlik-i humayununa tabi İhsaniye karyesinde iskan kılınmış Çerkes muhacirlerden 39 çocuk bahsedilen çiftlik üzerinde bulunan askerlerin doktoru Hacı Mustafa Efendi tarafından sünnet edilmiş ve çiftlik müdürü Miralay Ahmed Paşa muhacirlere ziyafet vermiştir.23 Osmanlı devletinin sünnet faaliyetleri sadece ülke sınırları içinde kalmamış, o sırada Yunanistan hakimiyetinde olan Eğriboz’daki Müslüman çocuklar Osmanlı’nın finansörlüğünde sünnet edilmiş ve kendilerine elbise hediye edilmiştir.24

Bunlara ek olarak, sünneti sadece devletin insanlar üzerinde kullandığı bir araç olarak görmemek gerekir. Devletin bu konudaki hassasiyetini anlayan halk bunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı bilmiştir. Sünnet pek çok kişi için pahalı bir işlem olduğundan yerel halk devlete başvurarak sünnet için gerekli paranın tahsisini istemiştir. Dördüncü Ordu’nun alay ve taburlarına mensup askerlerden henüz sünnet olmamış askerlerin sünnet ettirilmesi kararı alınınca yerel halk kendi çocuklarının da askerler ile birlikte sünnet ettirilmesi talebinde bulunmuştu (ahaliden 300 şu kadar çocuğun asakir-i şahane ile hitanlarının icra kılınması peder-u mader ve müteallakatları tarafından arzu ve istek edilerek…).25 Aynı şekilde İzmir’deki Çiftlikat-ı Şahane’de meskun olan ahali bir dilekçe vererek 200’den fazla çocuğun sünnet edilebilmesi için gerekli olan paranın hükümet tarafından temin edilmesini talep etti.26

Burada dikkat edilmesi gereken bir konu da İslam dininin koruyuculuğunu üstlenen ve hilafet makamını elinde bulunduran Osmanlı’da sünnet gibi basit bir işlemin 19. yüzyılın sonuna kadar halledilememiş olduğu ve çok sayıda Müslümanın sünnetsiz yaşadığıdır. Devletin düzenlediği sünnet organizasyonlarına olan yoğun ilgi halkın bu konudaki çaresizliğini göstermektedir. Örneğin 1883’te sünnet edilecek şehzadeler ile birlikte 3000 kadar çocuğun da sünnet edilmesi kararlaştırılmıştı. Ancak Osmanlı idarecileri bu duyurunun yapılmasından sonra 15 bine yakın çocuğun sünnet için başvuracağını öngörmüş ve bu konuda ne yapılması gerektiği konusunda uzun müzakereler yapmışlardı. Fazladan gelen çocukların geri çevrilmesi ve bunların “mahzunen” ve “me’yusen” geldikleri yerlere gönderilmesi “şefkat ve merhamet-i cenab-ı cihanbani”ye yani sultana yakışmayacağından fazladan gelen çocuklar da kabul edilmek zorundadır. Ancak sünnet edilecek her çocuğa bir elbise hediye edilmesi planlandığından sayıdaki bu artış masrafları da büyük oranda artıracaktı. Bunun üzerine her çocuğa bir elbise vermek yerine yarımşar lira harçlık ve hırka, uzun entari, iç donu ve ayakkabı ile geçiştirilmeleri ihtimali gündeme geldi. Ancak bu fikir de kabul görmedi. Sünnet edilen çocukların tam bir elbise ile sevindirilmeleri ile birkaç parça eşya ile avutulmaları arasında büyük fark olacağından ve bu durum “şan-ı şevket-ü nişan-i saltanat-ı seniyye”ye yakışmayacağından her çocuğa ellişer kuruş harçlık verilmesi kararlaştırıldı. Bu durumda 15 bin çocuk sünnet için başvursa bile masraflar büyük olmayacağından hepsi sünnet edilebilecekti.27

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Dipnotlar

1Derin Terzioğlu, “The Imperial Circumcision Festival of 1582: An Interpretation,” Muqarnas, Vol. 12 (1995), 85.

2Terzioğlu, “The Imperial Circumcision Festival of 1582, 86-87.

3George Gawrych, The Crescent and the Eagle: Ottoman Rule, Islam and the Albanians, 1874-1913 (London: I.B Tauris, 2006), 32.

4BOA, Y. EE, 79/8,

5BOA, C. SH. 12/595, 24 Cemaziyelevvel 1283.

6BOA, DH. MKT, 2624/89, 11 Ramazan 1326.

7BOA, Y. MTV, 63/1, lef:2, 1 Zilkade 1311.

8BOA, A. MKT. MHM, 436/19, 11 Zilkade 1285

9BOA, A. MKT. NZD, 214/77, 28 Cemaziyelahir 1273.

10Tuba Demirci and Selçuk Akşin Somel, Women’s Bodies, Demography, and Public Health: Abortion Policy and Perspectives in theOttoman Empire of the Nineteenth Century, Journal of the History of Sexuality, Vol. 17, No. 3 (Sep., 2008). 383-84.

11Demirci and Someş, Women's Bodies,288

12Ece Cihan Ertem, “Anti-abortion Policies in Late Ottoman Empire and Early Republican Turkey: Intervention of State on Women’s Body and Reproductivity,” Fe Dergi 3, no. 1 (2011), 51

13John A. S. Bucknill, and Haig Apisoghom S. Utidjian. The Imperial Ottoman Penal Code: A Translation from the Turkish Text, with Latest Additions and Amendments Together with Annotations and Explanatory Commentaries Upon the Text and Containing an Appendix Dealing with the Special Amendments in Force in Cyprus and the Judicial Decisions of the Cyprus Courts. London: H. Milford, Oxford University Press, 1913, 146.

14Seçil Yılmaz, Threats to Public Order and Health: Mobile Men as Syphilis Vectors in Late Ottoman Medical Discourse and Practice, Journal of Middle East Women's Studies, Volume 13, Number 2, July 2017, 228

15BOA, C.AS, 595/25083, 19 Rebiyülahir 1257.

16BOA, A. AMD, 37/92, 3 Şaban 1268

17BOA, Y. PRK, ASK, 114/23, 10 Rebiülevvel 1314.

18BOA, Y. PRK, ASK, 151/48, lef: 2, 12 Muharrem 1317.

19BOA, İ. MLV, 160/4633, 14 Rebiülevvel 1266.

20Rıza Nur, Sünnet çocukları ve ebeveyn sünnetçiler ve doktorlar, 1-9.

21BOA, Y. MTV, 70/136, 23 Rebiülahir 1310.

22BOA, A.MKT,MHM, 179/33, 20 Şaban 1279.

23A. MKT. NZD, 426/79, 24 Zilhicce 1862.

24BOA, İ. MTZ (01), 16/488, lef:5, 12 Ramazan 1286.

25BOA, İ. DH, 525/36219, 18 Zilhicce 1280.

26BOA, Y. MTV, 14/90, lef:2, 8 Şaban 1301.

27BOA, Y. PRK, KOM, 4/9, 24 Cemaziyelevvel 1300.

 

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun