Osmanlı'da Alim Bir Şehzade: Korkut

Osmanlı'da Alim Bir Şehzade: Korkut

Yavuz Sultan Selim’in kardeşi Şehzade Korkut, bir yandan Osmanlı tarihinde benzeri görülmeyen bir hanedan üyesi olarak ilim ve siyaset geleneklerini kendinde birleştirmiş ve aynı zamanda mensubu olduğu siyasî kimliği acımasızca eleştirmiştir. Korkut yönetici ailenin yöneticiliği istemeyen âlim bir üyesi, Hanefî bir çevrede kendi iradesiyle Şâfiîliği seçmiş bir fakih, dedesi Fatih’in siyasî, hukukî ve ilmî faaliyetleri sayesinde büyük bir imparatorluk hâline gelen güçlü ve önü açık bir siyasî teşekkül içerisinde yapılanları kıyasıya eleştiren bir hükümdar adayıdır. Yöneticilikten affını istemesine ve idareden uzak olduğunu defaatle söylemesine rağmen Korkut’un, ömrü boyunca siyasetten de ilimden de kop(a)mayan bir sima olduğunu görüyoruz.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

II. Bâyezid’in oğlu, Yavuz Sultan Selim’in kardeşi Korkut (1468-1513), 15 ve 16. yüzyılların ilim, sanat ve siyaset hayatında müessir olan simalar arasında yer alır. Amasya Sarayı’nda dünyaya gelen Korkut, küçük yaşta dedesi Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’a getirildi ve sarayda dedesinin nezaretinde iyi bir eğitim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi, gençliğinden itibaren ilim ve sanat çalışmalarına yöneldi. Dedesinin 1481’de vefat etmesi üzerine, babası II. Bâyezid tahta geçmek amacıyla İstanbul’a gelinceye kadar İshak Paşa tarafından saltanat kaymakamlığı yapmak üzere tahta çıkarıldı ve 18 gün tahtta kaldı. Babasının saltanat makamına geçmesi üzerine Saruhan (Manisa) sancağına gönderildi. Burada devlet işleriyle etrafındakileri görevlendirip kendisi ilim ve musiki ile meşgul oldu. 1502’de, Amasya Sancakbeyi Şehzâde Ahmed’in itirazıyla, merkezi Antalya olan Teke Sancakbeyliği’ne gönderildi. Hâmid Sancağı da kendisine bağlandı. Bu görev değişikliği, İstanbul’dan biraz daha uzaklaşıp saltanat yarışında safdışı edilmesi anlamına gelmekteydi. Saruhan valisi kardeşi Şehzade Mahmud’un 1507’deki vefatı üzerine babasından Saruhan sancağını yeniden isteyen Korkut’un isteği Şehzade Ahmed’i gücendirmemek için kabul görmedi. Veziriazam Hadım Ali Paşa Şehzade Ahmed’i destekliyor, II. Bâyezid’i de bu yönde etkiliyordu. Veziriazamın bu yöndeki temayülünü görüp kendi isteğini yerine getirmesine mâni olduğunu öğrenen Korkut teessüre kapılmış ve babasına yazdığı mektuplarda ve Da‘vetü’n-Nefsi’t-Tâliha isimli eserinde valilik istemediğini, bu işe liyakati olmadığını ve ilmî tetkiklerde bulunması için kendisine tahsisat ayrılmasını, ayrıca bu tahsisatın helâl mal olarak gayrimüslimlerden alınan cizye hasılatından olmasını talep etmişti. Ne padişahın oğluna gönderdiği nasihat mektupları ne de babası nâmına kendisine nasihat için Antalya’ya Korkut’un yanına gönderilen sâbık Anadolu kazaskeri Alâüddin Ali’nin çabaları bir sonuç verdi. Korkut yapılan nasihatlere mukabil “bana saltanat ve eyalet gerekmez” demekten başka bir cevap vermedi. Bunun üzerine 1508 tarihli bir beratla ilmî tetebbularda bulunmak üzere Antalya kalesine çekildi.

Korkut Antalya kalesine kapanmasından beş ay sonra –şehzadelerin memleket sınırları hâricine çıkması yasak olmasına rağmen- Mısır’a gitti. Mısır’a giderken babasına yazdığı bir arîzada, rüyasında Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendisini hacca davet ettiğini, bu sebeple Mısır üzerinden hacca gittikten sonra sancağına döneceğini bildirdi. Memlük sultanı Kansu Gavri (1440-1516) kendisini büyük bir merasimle karşıladı, fakat hacca gitmek için izin istediğinde babasının araya girmesiyle bu isteğine olumlu karşılık verilmedi. Yıllar boyunca Avrupa ülkeleri tarafından kullanılan kardeşi Cem Sultan (1459-1495) hadisesiyle meşgul olmuş olan padişah, oğlunun Memlüklüler tarafından kullanılarak yeni bir hadiseye sebep olacağı endişesiyle bu seyahatten çok rahatsız olmuştur.1

On dört ay Mısır’da kalan Korkut’un, bu süre zarfında oradaki âlimlerle görüş alışverişinde bulunduğu Hallü İşkâli’l-Efkâr adlı eserindeki bazı kayıtlardan anlaşılmaktadır. Mısır’da tahayyül ettiği dindarlık ve adaleti bulamayarak hayalkırıklığına uğradığı söylenir. 1511’de Antalya’ya döndü. Vaktiyle kendisinden alınan Saruhan sancakbeyliğini işgal etti. Anadolu’da Kızılbaş isyanı çıkaran Şahkulu kuvvetlerine karşı Korkut’un askerleri Alaşehir ovasında mağlup oldu. Kardeşi Selim’in tahtı ele geçirmek amacıyla İstanbul’a hareketi üzerine gizlice pâyitahta gelen Korkut, yeniçerilere hitaben yaptığı konuşmada dedesi Fatih’in ölümünden sonra, babası pâyitahta gelinceye kadar yaptığı kısa hükümdarlığını hatırlattı ve emanetin sahibi olan kendisine intikal etmesi gerektiğini söyleyerek yeniçerilerin temayülünü yokladığında kendisine taraftar olmadıklarını anladı. Sonrasında babasının yerine geçen kardeşi Selim’in padişahlığını tanıdı. Kaynaklarda Sultan Selim’in Korkut’a bazı devlet adamlarının ağzından padişah olmasını arzu eder tarzda mektuplar yazdırttığı, Korkut’un bunlara müspet cevap vermesi üzerine Selim’in Korkut üzerine harekete geçtiği belirtilir. Selim, kardeşini ortadan kaldırmaya karar verince Korkut’un Manisa’daki sarayını kuşattı. Selim’in hareketini evvelden haber alan Korkut kılık değiştirip kaçmıştı. Antalya yakınlarında Korkuteli mevkiinde bir mağarada yakalanan Korkut, Emet civarında boğularak idam edildi ve Bursa’da Orhan Gazi türbesine defnedildi.2  Kâtip Çelebi, Korkut’un kardeşinin gadriyle şehid olarak öldürüldüğü kanaatindedir.3 Kendisini vefatından dört sene önce Mısır’da görmüş olan tarihçi İbn İyâs’ın tasvirine göre Korkut orta boylu, sarıya çalan esmer, zayıf vücutlu, siyah sakallı, güzel görünüşlü bir insandı.4

Şehzade Korkut türbesi
Şehzade Korkut'un naaşı Orhan Gazi'nin yanında yer alıyor

Mizacı itibariyle bir devlet adamından ziyade ilim ve sanat adamı olan Korkut, hayatı boyunca zaman zaman saltanat arzusunda olmadığını belirtmiş, kimi zaman da böyle bir arzusu olduğunu düşündürecek hareketlerde bulunmuş, kararsız ve çelişkili bir hareket tarzı takip etmiştir. Bunda büyükbabası Fatih’in kanunlaştırdığı saltanat veraseti ve şehzade katli konusundaki uygulamanın, yani can kaygısının da payı olduğu düşünülebilir.5

Osmanlı hanedanının diğer birçok üyesi gibi sanatla derinlemesine meşgul olan Korkut’u Osmanlı hanedanı içerisinde asıl ayrıcalıklı kılan husus ise, dinî ilimlerle bir âlim seviyesinde meşgul olması, fıkıh başta olmak üzere İslâmî ilimleri ilgilendiren çeşitli sahalarda eserler kaleme alması, bu yönüyle de hanedandan şiir dışında telifleri bulunan yegâne şahıs olmasıdır.6 Korkut’un bir başka dikkat çekici özelliği ise tercih ettiği mezheptir. Gördüğü bir rüya üzerine Şâfiî olduğunu ifade eden Şehzade, kaleme aldığı eserlerde atıf yaptığı müellifleri de genellikle Şâfiî âlimlerden seçmektedir. Devrin allâme tarihçisi Kemalpaşazâde, Korkut’un Şâfiî mezhebine mensup oluş keyfiyetini “tercih” terimiyle nitelendirmek suretiyle, Korkut’u birçok görüşünde İmam Şâfiî’nin kavillerini benimseyen tercih ehli bir Şâfiî âlim olarak ortaya koyar.7

Korkut, Tâceddin İbnü’s-Sübkî’nin Mu‘îdü’n-Ni‘am ve Mübîdü’n-Nikam adlı eserinden, bazı fukahânın fürû konularında mezhep asabiyetine kapılıp körükörüne taklide yönelmelerini tenkit eden bir pasajı aktardıktan sonra, “Bizim diyarımızda da durum budur” der ve devrinin fukahasını sadece kendi mezheplerinin kitaplarını incelemek, diğer mezheplerin görüşlerini de kendi mezhep kitaplarında yapılan nakiller yoluyla öğrenip o mezhebe ait kitaplara bakmamak, meselelerin delillerine insaf nazarıyla değil haksızlık nazarıyla bakmak, doğruyu aramak için çalışmayıp hakikat yüz gösterince bile hevâlarına tâbi olmak, atalarının yolunu körükörüne bırakmamak gibi hususlarla eleştirir. İslâmî ilimlerle meşguliyet derecesini ve dört mezhebin herbirisini tetkik ettiğini ortaya koymak, böylelikle de Şâfiî mezhebini taklit yoluyla değil şuurlu bir şekilde tercih ettiğini ifade etmek amacıyla, şahsî kütüphanesinde topladığı kitapların konularına göre bir dökümünü yapar. Buna göre kütüphanesinde tefsir ilmine ait 20 kitap, (içlerinde Zeyla‘î’nin Nasbu’r-Râye’sinin de bulunduğu) 36 hadis kitabı, 11 hadis şerhi kitabı, birkaç ‘ilelü’l-hadîs kitabı, ulûmü’l-hadîse dair 7, ricâlü’l-hadîsle ilgili 10’dan fazla, fıkıh usûlüyle ilgili 30’dan fazla, Hanefî fıkhıyla ilgili 40’tan fazla, Şâfiî fıkhına dair 114, Mâlikî mezhebine dair 5, Hanbelî mezhebine dair –içlerinde İbn Kudame’nin el-Muğnî’sinin de bulunduğu- 3 kitap, ayrıca belirli bir mezheple mukayyet olmayıp çeşitli mezheplerin görüşlerini içeren muhtelif kitaplar ve diğer ilimlere dair eserler toplamıştır. Bu kitaplardan öğreneceklerini öğrendikten sonra, bir gece uykudayken rüyasında Resulullah’ı (s.a.v.), kendisine Nevevî’nin Şâfiî fıkhına dair Şerhü’l-Mühezzeb’inden bir bölümü öğretirken gördüğünü söyler.Rüyada Resulullah’ı görmenin keyfiyetine ve O’nu görenin rüyasının hak  olduğuna dair, çeşitli eserlerden sayfalar boyunca alıntılar yapan ve bunlara kendi yorumlarını da ekleyen Korkut, gördüğü rüyadan Şâfiî mezhebini seçmesi gerektiğini anlar:

“Böylece daha önce zikri geçen rüyamın hak olduğu ve bu rüyanın tevilinin de Şâfiî’nin mezhebine hidayet ve irşad etmek olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmış oldu. Ayrıca daha evvel tasavvufla iştigalim esnasında Resulullah’ı (s.a.v.) iki defa daha uykuda görmüştüm, beni emirliği terkedip fakr ve humûl yoluna irşad ediyor, ikinci seferde de bu hususta Allah adına yemin ediyordu. Şüphe yoktur ki O’nun irşadının fevkinde bir irşad yoktur.”9

Korkut’un ilmî yönünü hem çağdaşlarının hem de ondan sonra gelen âlimlerin takdir ettiği görülür. Eserlerinin birine ait bir nüshada, kendisi hakkında dinî ilimlerdeki derinliğine işaret etmek üzere “imam” gibi ünvanlar kullanılmıştır.10 Kâtip Çelebi, Korkut ile görüşen Muhammed b. Nureddin el-Vefâî isimli bir âlimin Hazînetü’l-Fedâil isimli eserinden şöyle bir alıntı yapmaktadır:

“Korkut ile 912 senesinde Antalya’da görüştüm. Kendisini hadis ilminde bir imam; usûl, esmâu’r-ricâl ve tarih ilimlerinde bir derya buldum. Onun daha birçok faziletleri vardır.”11

Çağdaşı büyük âlim Kemâlpaşazade Korkut’un ilmî şahsiyetini, fıkıh usûlü, hilâf ve belâğat ilimlerindeki tetkik ve tercih kudretini, bu sahaların büyük simalarına –adı geçen disiplinlerin meşhur kitaplarının isimlerini tevriyeli olarak kullanmak suretiyle- benzeten şu sözlerle tebcil eder:

“Fusûl-i usûlü tavzîh ve telvîhde, delâil-i hilâfiyyeyi ve mesâil-i ihtilâfiyyeyi tercih ve tenkîhde Fahrulislam Pezdevî ve Şemsüleimme Serahsî gibi âlim-i tahkîk ve alem olmakla iştihar buldu. Esâs-ı belâğat ve delâil-i i‘câz olan mebânî-i me‘ânî ve mesâil-i beyânı îzah ve telhîsde keşf-i dekâyık edüb keşşâf-ı hakâyık olmakla allâme-i Zemahşerî gibi fâik ve Şeyh Abdülkâdir gibi mâhir oldu.”12

Osmanlı tarihçisi İ. Hakkı Uzunçarşılı, Korkut hakkında kaleme aldığı hacimli makalesinde, şehzadenin ilim adamlığını ve fıkıh ilmindeki yerini şöyle tasvir eder:

“… Şehzade Korkut bir devlet adamı olmaktan ziyade zamanını ilmî tetebbuât ile geçiren ve fikrî yorgunluğunu gidermek için kendisinin de üstad olduğu musiki ile vakit geçirmeği âdet etmiş olan bir şehzade idi. Fiilen idare ve devlet işlerini veziri demek olan lalası ve maiyyetindeki defterdar, nişancı ve sair divan erkânı görürlerdi. Diğer Osmanlı şehzadelerinin de maiyyetlerindeki divan heyeti ile kendilerine ait muameleleri gördükleri malum ise de, Korkut ilimle olan fazla iştigali sebebiyle devlet işlerini tamamen maiyyetindeki alâkadarlara bırakmıştı. Korkut, İslâm hukuku olan fıkıhda zamanı İslâm ulemasının en yüksekleri arasında yer almıştı.”

Korkut’un fıkıh, hadis ve usûl-i hadiste mütehassıs olduğunu ifade eden Uzunçarşılı, Manisa ve Antalya sancaklarında bulunduğu zamanlar yazın yaylaya çıktığı zaman bile kitaplarını deve ve katırlarla taşıtarak tetebbûda bulunmayı âdet edindiğini belirtir.14

Şehzade Korkut ilim adamlığı yanında divan sahibi bir şair, usta bir hattat ve musikişinastı. Şiirlerinde “Harîmî” mahlasını kullanan Korkut’un kaynaklarda mükemmel bir divanı bulunduğu belirtiliyorsa da bu divan günümüze ulaşmamış, fakat Osmanlı padişahlarının divanlarını eksiksiz bir koleksiyon halinde toplayan Ali Emîrî, Korkut’un da mevcut şiirlerini bir araya getirerek bir şiir mecmuası hâlinde günümüze ulaştırmıştır. Hat sanatının Osmanlılardaki pîri Şeyh Hamdullah’tan aklâm-ı sitte dersleri alan Korkut’un yazdığı bir mushaf günümüze ulaşmış,15 bazı besteleri günümüze gelmiştir. İlim ve sanat ehlini himaye edip destekleyen Korkut, Oruç ve Hızır Reis gibi şahsiyetleri de himaye ederek Türk denizciliğinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Şehzade Korkut’un günümüze ulaşmayan Fetâvâ-yı Korkudiye (veya Kâtip Çelebi’nin de tercih ettiği üzere “Korkudhâniye16) adlı eserinin, yalnızca kendisine ait fetvaların toplandığı bir kitaptan ibaret olmayıp, dönemin müelliflerinin ifadelerine göre kapsamlı bir fıkıh kitabı olduğu anlaşılmaktadır. Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi’nin (ö. 1599), “Fıkıhda mezâhib-i e’imme cemʻine mütekeffil bir kitâb-ı müstetâb te’lîf etmişdir”17 ifadesi bu kitapla alâkalı olmalıdır. Gelibolulu Mustafa Âlî (ö. 1600) ise Korkut’un Fetâvâ’yı hazırlarken “kütüb-i fıkhiyyeden Fetâvâ-yı Muhît’in iki mezhebde iftâsı caiz olan mesâilini ve ihtilâfat-ı ferîkayne müteʻallik mevâddını bir müstakil kitab etmiş18 olduğunu söyler. Buna göre bu eserin, Buhara Hanefî meşayihinin büyüklerinden Burhanüddin Mahmud b. Ahmed’in (ö. 616/1219) el-Muhîtü’l-Burhânî isimli eserinden, Şâfiî mezhebine göre de fetvâ verilebilecek meseleleri toplayan, ayrıca iki mezhep arasındaki farklı görüşleri ortaya koyan bir kitap olduğu anlaşılmaktadır. Fıkıh sahasında klasik kaynakların üzerinde en çok durdukları eserin bu olduğu görülmektedir. Fetâvâ’nın elimizde olmayışı, Korkut’un bir fıkıh âlimi olarak değerlendirilmesi noktasında şüphesiz önemli bir eksikliktir.

 Dîvân’ı dışında bütün eserleri Arapça olan Sultan Korkut’un günümüze ulaşan dört eseri bulunmaktadır: 1) Ganimet hukukuna dair Hallü İşkâli’l-Efkâr fî Hilli Emvâli’l-Küffâr; 2) Fıkıh, tasavvuf ve siyasetle alakalı Daʻvetü’n-Nefsi’t-Tâliha ile’l-Aʻmâli’s-Sâliha (Kitâbü’l-Harîmî fi’t-Tasavvuf diye de geçer), 3) Babasına hitaben Mısır’a yaptığı seyahatin sebeplerini ve babaya itaatle ilgili hadis ve anekdotları içeren Vesîletü’l-Ahbâb alâ Vechi’l-Îcâz, 4) Şerh-i Elfâz-ı Küfr diye de bilinen ve bu isimden de anlaşılacağı üzere küfrü gerektiren sözlere dair bir akide kitabı olan Hâfızu’l-İnsân an Lâfızi’l-Îman.

Fetâvâ-yı Korkudiyye’den başka, Korkut’un günümüze ulaşmayan eserlerinden üç tanesinin, Gâyetü’l-İrşâd ilâ Sebîli’r-Reşâd, el-Metâlibü’ş-Şerîfe ve er-Riyâzu’t-Tariyye adlı eserlerinin isimleri, kendisinin elimizdeki eserlerinde zikredilmektedir.19

Şehzade Korkut’un Osmanlı Siyâsî-Hukukî Nizamını Eleştirisi

Korkut’un ganimet hukukuna dair ve günümüze tek nüsha olarak ulaşan Hallü İşkâli’l-Efkâr fî Hilli Emvâli’l-Küffâr isimli eserinin20 temel meselesi, ganimet mallarının usulüne uygun paylaşılmadığı ve bundan dolayı cariyelerle cinsel ilişkinin caiz olmadığı şeklinde tespit edilebilir. Bu meselenin 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı âlim ve idarecilerinin gündeminde yer alıp tartışıldığı, 16. yüzyılda da mesele olarak kalmaya devam ettiği tespitini yapabiliriz. Korkut bu eserinde bir yandan ele aldığı konuyu, fıkıh ilminin kavram ve yöntemleriyle teorik olarak incelerken, bir yandan da Manisa ve Antalya’daki idareciliği sırasında Rodos şövalyeleriyle sürdürdüğü cihad faaliyetinin21 kendisine kazandırmış olduğu pratik tecrübeyi –her ne kadar eser boyunca bunu açıkça zikretmese de- yansıtır. Eserinin başında bu kitapta ele aldığı temel meselenin dinî ilimlerle uğraşmaya başladığı ilk günlerden itibaren zihnini kurcaladığını ifade eden22 Korkut için ganimet dağıtımı meselelesi, öyle anlaşılıyor ki, Hıristiyanlara karşı yaptığı gazaların sonucunda elde ettiği ganimetlerin sorumluluğunu taşıması sebebiyle kendisi açısından yalnız teorik bir meseleden ibaret değildir. Bir cariyenin23oğlu olan Korkut, bir şehzade olarak kendini Osmanlı kul-cariye sistemi içerisinde bulmuş, bir fakih olarak da bu sistemin şeriata uygunluğu konusunda taşıdığı endişeleri zımnî olarak da olsa bu eserinde ifade etmiştir.24

Şehzade Korkut’un Hallü İşkâli’l-Efkâr’daki kısmen örtük muhalif tavrı, diğer bir eseri de dikkate alındığı zaman çok daha açık bir şekle bürünmektedir. 1508 yılında tamamlayıp babasına gönderdiği Da‘vetü’n-Nefsi’t-Tâliha ile’l-A‘mâli’s-Sâliha isimli hacimli eseri, kendisinin mevcut hukuk düzenine karşı fıkıh ve ahlâk nokta-i nazarından yaptığı eleştirileri ve herhangi bir siyasî iddiadan, özellikle de hükümdarlık yarışından çekildiğine yönelik ifadeleri sebebiyle bilhassa dikkat çekicidir. Günümüze ulaşan bu en kapsamlı ve muhtevalı eserinde Korkut, bazı talepleri yerine gelmediği için saraya belirgin bir kırgınlık duymakta, muhalif bir siyasi duruş sahibi bir âlim olarak ortaya çıkmaktadır.25Korkut’un bu eserin telifinden sonraki saltanat amaçlı gayretleri, onun siyasî eleştirilerinde kişisel duygularının etkili olduğu açıklamasını desteklemekle beraber,26 bu eleştirileri yalnız kişisel tatminsizlik ve hayalkırıklıklarına bağlamak da doğru olmamalıdır. Bir İslâm âlimi olarak Korkut’un söyledikleri, İslâm hukuk ve ahlâkının vaz‘ ettiği hak, adalet, hakkaniyet gibi ilkeleri somut durumlara uygulama vazifesini hatırlatma çerçevesinde de değerlendirilmeye açıktır.

Korkut’un konumuz açısından asıl önemli olan iddiasına göre, bir insanın aynı anda hem takvalı bir Müslüman hem de başarılı ve etkili bir yönetici olması mümkün değildir. Bu önerme onun saltanat adaylığından feragat etmesinin temel sebebini teşkil etmektedir. Eserinin başında dünyanın geçiciliğini vurgulayan ve ahiret hayatının dünya hayatına üstünlüğünü ortaya koyan âyet ve hadisleri sıralayan müellif, bütün emrettiklerini yerine getirmek ve bütün yasakladıklarından kaçınmak bakımından şeriata her hususta riayet etmek gerektiğini çeşitli delillerle savunmakta ve yaşadığı dönemde emîrlik mevkiinde bulunan kişinin bu amacı gerçekleştirmesinin mümkün olmadığını beş gerekçe hâlinde sıralamaktadır:

1. Birinci sebep, şeriat ile örfün uyuşmazlığıdır. Bundan dolayı tam olarak şeriata uymak isteyen birisinin, örfî kuralları dikkate almak zorunda olan siyaset mesleğini tercih etmesi mümkün değildir.

“Bu zamanda siyasî meselelerde, içine örfî bir unsur karışması şüphelerinden azade olacak şekilde şeriatı icra etmek mümkün değildir, hatta şeriata açıkça muhalif olan örfî uygulamalardan dahi kaçınarak şeriata uymak mümkün değildir.”27

2. Yaşadığı devirde emîrlik görevini yürüten kişinin şeriata hakkıyla riayet edememesinin ikinci gerekçesi, insanlardan haksız olarak mal toplamanın zorunlu oluşudur. Korkut, halktan toplanan malları incelediğini, bunların bir kısmının tamamen şeriatın izni haricinde olduğunu, bir kısmının ise şeriatın izin verdikleriyle karışık durumda bulunduğunu belirtir. İster katışıksız bir şekilde haksız olsun, isterse karışık olsun durumu böyle olan malları toplayan bir emîr azap görecek, bunları toplamayan bir emîr ise bu devirde halkın maslahatlarını göremeyecektir.

3. Korkut’un üçüncü gerekçesi şöyledir: Emirlikle birlikte günah kirlerinden temiz kalabilmek mümkün değildir. Çünkü emirin bu kirlere bulaşmış insanlardan uzak kalabilmesi imkânsızdır. “Derya gibi (mütebahhir) değiliz ki, denizin necasetten kirlenmemesine benzer şekilde temiz kalabilelim” diyen28 Şehzade Korkut, bundan sonra sayfalar boyunca dünyanın çeşitli arzularından ve harama yol açması şüpheli olan unsurlarından kaçınmaya ve ahireti kazanmaya teşvik eden nasları, ulema sözlerini ve kendi nasihatlarını sıralamaktadır.29

4. Korkut, idarî vazifelerden kaçınmasının dördüncü sebebini şöyle açıklar: “Emîrlik/hükümdarlık ve makam, alâka ve sebepleri çoğaltmayı gerektirir ki bu da kalp huzuruna mânidir.”30 Bir zühd çağrısı sayılabilecek olan bu bölümde ahiret yolunda insanın ancak dünyevî bağlantılarını azaltmak suretiyle, dünyadan yana boş bir kalple ve tevazu yoluyla başarılı olacağını açıklayan Korkut, Gazzâlî’nin İhyâ’sından yaptığı alıntı çerçevesinde, yüksek makamlı kişilerin bu sayılanları gerçekleştirmelerinin mümkün olmaması sebebiyle bu amaca ulaşmakta tam mânasıyla başarılı olmayacaklarını ifade eder.

5. Emîrliğin halihazırda yukarıda sayılan mahzurlardan uzak olduğunu farzettiğimiz, yeni emîr olan birisinin ilk dört sebep olarak sıralanan hususlardan kendini kurtardığını tasavvur ettiğimiz takdirde bile, önünde sonunda bu problemlerle yüzleşmek, fenâ bir âkıbetle karşılaşmak kaçınılmazdır. Nitekim hükümdar olan şahsın nizâ ve cidâle, akranlarıyla yapacağı taht kavgalarına, beldeler arasında bu yüzden bitmez tükenmez kargaşalıkların, şerli insanların çıkardığı fitnelerin zuhur etmesine engel olması mümkün değildir.

Şehzade Korkut’un önemi, bir yandan Osmanlı tarihinde benzeri görülmeyen bir hanedan üyesi olarak ilim ve siyaset geleneklerini kendinde birleştirmesi ve fakat mensubu olduğu siyasî kimliği acımasızca eleştirmesidir. Korkut yönetici ailenin yöneticiliği istemeyen âlim bir üyesi, Hanefî bir çevrede kendi iradesiyle Şâfiîliği seçmiş bir fakih, dedesi Fatih’in siyasî, hukukî ve ilmî faaliyetleri sayesinde büyük bir imparatorluk hâline gelen güçlü ve önü açık bir siyasî teşekkül içerisinde yapılanları kıyasıya eleştiren bir hükümdar adayıdır. Yöneticilikten affını istemesine ve idareden uzak olduğunu defaatle söylemesine rağmen Korkut’un, ömrü boyunca siyasetten de ilimden de kop(a)mayan bir sima olduğunu görüyoruz. Bundan başka Korkut’un, şeriat-örf ilişkisi konusunda Osmanlı sistemine yönelik eleştirileri hem kronolojik bakımdan görebildiğimiz en erken hem de kapsam ve hacim itibarıyla en etraflı eleştiriler olarak değerlendirilmeyi hak etmektedir. Bugün Korkut’un eserlerinin hem onun mensubu olduğu İslâmî ilimler geleneği çerçevesinden hem de siyasî bir figür olması hasebiyle tarih ilminin yöntemleriyle yeni çalışmalara konu edilmesi bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Dipnotlar
[1] Devrin Memlük tarihçisi İbn İyâs, Bedâi‘u’z-Zuhûr isimli kroniğinde, hicrî 915 yılının olaylarını anlatırken, Korkut’un Mısır’a gelişi, Memlük sultanı ve devlet adamları tarafından karşılanışı ve Mısır hayatıyla ilgili ayrıntılı bilgiler verir, bk. İbn İyâs, Bedâi‘u’z-Zuhûr fî Vekāi‘i’d-Duhûr (nşr. Muhammed Mustafa, Kahire 1984), IV/153 vd.
[2] Korkut’un hayatıyla ilgili geniş bilgi için bk. Asım Cüneyd Köksal, Fıkıh ve Siyaset (2017), s. 243-270; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “II. Bâyezid’in Oğullarından Sultan Korkud”, Osmanlı Hanedanı Üstüne İncelemeler (Seçme Makaleler 2) içerisinde, s. 157-214; Nabil al-Tikriti, Şehzade Korkud and the Articulation of Early 16th Century Ottoman Religious Identity (yayımlanmamış doktora tezi, Chicago-Illinois 2004); Feridun Emecen, “Şehzade Korkut”, DİA, XXVI, 205-207; Ahmed b. Yusuf Karamânî, Ahbâru’d-Düvel (Beyrut 1992), III/36-43; Ahmet Hamdi Furat, “Osmanlı Hânedanında Şâfiî Bir Fakih: Şehzade Korkud (Ganimet Ahkâmıyla Alâkalı Kitabu Halli İşkâli’l-Efkâr fî Hilli Emvâli’l-Küffâr İsimli Eseri Bağlamında)”, EKEV Akademi Dergisi, sy. 44, 2012, s. 193-212; Hilal Kazan, XVI. Asırda Sarayın Sanatı Himayesi, İstanbul 2010, s. 125-127.
[3] Kâtip Çelebi, Süllemü’l-Vusûl ilâ Tabakâti’l-Fuhûl (IRCICA 2010), III/31.
[4] İbn İyâs, Bedâi‘u’z-Zuhûr fî Vekāi‘i’d-Duhûr, IV/154.
[5] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “II. Bâyezid’in Oğullarından Sultan Korkud”, s. 206.
[6] Sultan III. Murad’ın, şeyhi Şücâ Dede’ye yazdığı mektuplardan oluşan Kitâbü’l-Menâmât: Sultan III. Murad’ın Rüya Mektupları (haz. Özgen Felek, Tarih Vakfı Y.Y., 2014) isimli eser bir telif sayılacaksa, hanedana ait şiirler dışında bunu da istisna etmek gerekir.
[7] İbn Kemâl, Tevârih-i Âl-i Osman (VIII. Defter), s. 267.
[8] Korkut, Daʻvetü’n-nefsi’t-tâliha ile’l-aʻmâli’s-sâliha, (Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya-1763), 201a-202a
[9] Korkut, Daʻvetü’n-nefsi’t-tâliha ile’l-aʻmâli’s-sâliha, 215b.
[10] Nabil al-Tikriti, Şehzade Korkud, s. 23.
[11] Kâtip Çelebi, Süllemü’l-Vusûl, III/31.
[12] İbn Kemâl, Tevarih, (VIII. Defter), s. 267.
[13] Uzunçarşılı, “II. Bâyezid’in Oğullarından Sultan Korkud”, s. 162.
[14] Uzunçarşılı, “II. Bâyezid’in Oğullarından Sultan Korkud”, s. 200.
[15] Bu mushaf günümüzde Sakıp Sabancı Müzesi’nde yer almaktadır.
[16] Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zunûn, (İstanbul 1972), II/1228.
[17] Nakleden: Uzunçarşılı, “II. Bâyezid’in Oğullarından Sultan Korkud”, s. 199; A. Hamdi Furat, “Osmanlı Hânedanında Şâfiî Bir Fakih: Şehzade Korkud”, s. 195.
[18] Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü’l-ahbâr, 194a-194b.
[19] Tikriti, Şehzade Korkud, s. 19.
[20] Süleymaniye Kütüphanesi-Ayasofya 1142.
[21] Korkut’un Rodos şövalyeleriyle münasebetlerine Nicolas Vatin, Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar (çev. Tülin Altınova, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2004) isimli eserinin çeşitli yerlerinde temas etmektedir. Ayrıca bk. Tikriti, Şehzade Korkud, s. 101 vd.
[22] Korkud, Hallü İşkâli’l-Efkâr, 1b.
[23] Antalya’daki 1503 tarihli mezartaşına göre, Korkud’un annesinin adı Nigâr’dır (Tikriti, Şehzade Korkud, s. 98).
[24] Tikriti, Şehzade Korkud, s. 137-139.
[25] Tikriti, Şehzade Korkud, s. 186.
[26] Tikriti’nin yorumuna göre, Korkut bu eserde zahiren dinî sebeplerle yöneticilikten uzak durmayı istediğini beyan etmekte ise de, aslında kendisine fırsat verilirse şeriata tam manasıyla uygun bir hükümdar adayı olduğunu ilan etmektedir; Tikriti, Şehzade Korkud, s. 195.
[27] Şehzade Korkut, Da‘vetü’n-Nefsi’t-Tâliha, 4a.
[28] Şehzade Korkut, Da‘vetü’n-Nefsi’t-Tâliha, 11b.
[29] Şehzade Korkut, Da‘vetü’n-Nefsi’t-Tâliha, 11b-15b.
[30] Şehzade Korkut, Da‘vetü’n-Nefsi’t-Tâliha, 15b.
 

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun