Osmanlı Tarihinde Şeyh Edebali ve Rüya Efsanesi

Osmanlı Tarihinde Şeyh Edebali ve Rüya Efsanesi

Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluş mevzuları üzerinde önemli rol oynayan Şeyh Edebali, gerek tasavvufi yapısıyla, gerek Ahilik kimliğiyle gerekse de Osman Gazi’nin kayınpederi olması vesilesiyle önemli bir konuma sahiptir. Hakkında ileri sürülen bilgilerin bir bölümünün netliğe kavuşmamış olması onun konumuna dair bütünsel bir bilinmezlik yaratmazken, özellikle mistik unsurların dahil olduğu konularda farklı efsanelere konu olma durumu onu rivayetlere dayanan bir karaktere de bürümüş oldu. Bunlardan en önemlisi ise rüyaları yorumladığına dair ileri sürülen “rüya efsanesi”dir.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Uç toplumunda ilk Osmanlı hükümdarları, manevi destekleyici, hukuki ve sosyal hayatı örgütleyici olarak Ahi ve fakılardan yararlandı. İlk Osmanlı bürokrasisinin Ahi zaviye mensubu oldukları kabul edildiğinde bu hususta ilk akla gelecek isim Şeyh Edebali olacaktır. Prof. Ö.L. Barkan’ın tespitlerine göre Anadolu ve Balkanlar'da en yaygın ve geliri yüksek zaviyeler Ahi şeyhlerine aitti. Ünlü seyyah İbn Batuta bu zaviyelerden övgüyle bahsederken Osmanlı başkenti Bursa’nın Ahiler sayesinde zengin ve mamur bir Osmanlı kenti olduğunu anlatır. Aşıkpaşazâde de misafiri en yoğun, en zengin ve nimeti en bol zaviye olarak Şeyh Edebali zaviyesini gösterir. Selçuklu kaynakları Selçuklu başkenti Konya ve Kayseri’nin bile en nüfuzlu ve zengin kişilerinin Ahi reisleri olduğunu kaydetmektedirler. Selçuklu sultanının Fütüvvet merkezi Bağdat’a bir heyet göndererek bu mistik teşkilatın sembolü olan şalvar vd. alametleri alması, Ahilerin Anadolu’nun en kudretli ve nüfuzlu kişiler olduğunun bir göstergesiydi. Zira Anadolu’da Fütüvvetle bütünleşen Ahilik (Ahiyyat al-fityan), o zamanlar, Ortadoğu hükümdarları için bir meşruiyet kaynağıydı. Bu kanalla Ahilik aynı zamanda sufi bir karakter kazanıyordu.     

Geleneksel Osmanlı tarih yazıcılığına göre de Şeyh Edebali, zengin ve nüfuzu yüksek bir Ahi reisi idi. Son zamanlardaki araştırmalar Edebali’nin menşeini Orta Çağ Anadolu’sunun etkili bir tarikatı olan Vefaî mensubu olarak göstermesi, O’nun Ahi reisi olduğu gerçeğini değiştirmez. Nitekim Baba İlyas da Vefaî tarikatının Anadolu’daki en önemli temsilcilerinden iken O’nu Babaî tarikatının Anadolu’daki en büyük şeyhlerinden biri olarak görüyoruz. Öyle ki Babaîler isyanını sevk ve idare eden en büyük lideridir. Nitekim Bektaşiliğin en önemli şeyhi olan Hacı Bektaş Veli de Baba İlyas’ın önemli bir müridi idi.

O dönem Anadolu’sunda Gazi ve Alplık teşkilatı ile Ahi birlikleriyle derviş tarikatlarının tarihsel ve ideolojik birtakım benzerlikleri bir tarafa hem ahi, hem alp, hem gazi ve hem sufi sıfatlarını taşıyan kimselerin aynı anda farklı zümrelere mensup olabildiklerine çok sık rastlanıyor.Bununla birlikte uçlardaki sosyo-kültürel yapıya paralel olarak Ahi zaviyeleri her kesimden (abdal, derviş, Baba, Kalenderi, Yesevî vb. unvanlı) sufilerin gelip-giden yolcuların, fukaranın vs.nin müdavimi oldukları mekânlardır. Aynı şekilde Ahi Hüsameddin de Mevlana’nın en önemli şakirdi ve Mevleviliğin en büyük şeyhlerindendir. Salahaddin Zerkob da kuyumcu esnafından olmakla birlikte Mevlana’nın en büyük hayranlarındandır. Mevlevilerle Ahiler arasındaki yaşandığı öne sürülen çatışmalara rağmen her iki zümrenin ortak özellikleri vardı. Mesela yüksek zümre Mevlevî ve Ahi ileri gelenleri toplumun elit tabakasını oluşturuyordu ve bunlar her zaman için siyasi istikrar ve düzenden yanaydılar.

Anadolu, her zümreden tasavvuf ve tarikat erbabının toplanıp fikirlerini serbestçe yaşadığı bir hoşgörü merkezi idi. Ancak bu hoşgörünün sınırlandığı zamanlar oluyordu. Siyasi ve dini bir hareket olan Babaî İsyanı’nın tenkilinden sonra Babailiğin siyasi rollerini gizleyerek sade bir mistik hareket olarak Abdalân-ı Rum’a dönüşmüştü (form değiştirme-don değiştirme). Anadolu’da Şiî-İran propagandalarının devletin siyasi birliği için ölümcül bir tehdit haline gelmesiyle Osmanlılar, 16.yy.dan itibaren bu tarikatlara karşı sert bir baskı uygulamaya başlar. Bunun sonucu olarak Kızılbaşlık-Aleviliğin Bektaşilikle bütünleşmeye başlaması bu tür geçiş ve dönüşümlerin konjonktürel olduğunu göstermektedir.

Nitekim zamanla Ahilik de siyasi ve ekonomik etkinliğini kaybederek kentlerde devletin,  ekonomiyi düzenlediği (denetlediği) esnaf ve sanat örgütü olan loncalara dönüşecek, her bir çarşıda ikame edilen Ahi Şeyhi ise Ahi Evran’ı temsilen sembolik bir mefhumdan öte geçmeyecektir. Kısaca Ahilik bir dönem Anadolu’da etkili olan Babaî dervişlerle birlikte tarikat propagandalarının etkisinde kalarak bir süre Vefaî tarikatına, Mevleviliğin etkili olduğu Konya gibi merkezlerde Mevleviliğe, nihayet uçlara geldiklerinde Abdalân-ı Rum zümreleriyle birlikte Bektaşilik tarikatına dâhil olmuştur.2 Bu arada Ahiliğin adap ve erkânı da, bütün halk tarikatları gibi, Bektaşiliğe geçmiştir. Bektaşi literatürü, Şeyh Edebali ile Hacı Bektaş Veli’yi birlikte anar. Mevlevilik de mistik ve kültürel etkinliklerini dergâhlarda sürdürecek, yeri geldikçe devletin, toplumu dini-mistik ayar çekeceği bir enstrümanı haline gelecektir. Kültürlü yüksek mahfiller dışında toplumda Mevlana’nın esamisi bile okunmazken, Anadolu’da, uçlarda ortaya çıkan Yunus Emre’nin, Bektaşi neşesiyle harmanlanmış mistik şiirleri, geniş halk kitlelerinin dini duygularına tercüman olacaktır.

İlk Osmanlı hükümdarları, bir aksiyon alanı olan uçlarda münzevi hayat yaşayıp topladığı sadaka ve yardımlarla geçinen, sürekli ibadetle meşgul miskin tarikat sınıflarını desteklemesi düşünülemezdi. Aksine hem mistik ve karizmatik aynı zamanda Orta Asya’nın alplık ve İslam’ın gaza ideolojisini hazmetmiş coşkun ve idealist tekke ve zaviye müdavimlerinin oluşturduğu derviş tarikatlarıyla daha çok ilgileniyorlardı. Oğuz-Türkmen mizacına uygun olarak sınırlarda hâkim olan sosyo-kültürel hayat da bunu gerekli kılıyordu. Öncelikle diğer Türkmen şeyh ve dervişleri gibi Edebali’nin adı da hükümdarlarla olan ilişkileri sayesinde Osmanlı kaynaklarına geçmiştir. Prof. İnalcık’ın da ifadesiyle Osman, bir Ahi şeyhi olan Edebali’nin irşadı ve Ahi âdeti üzere beline gaza kılıcını bağlaması ile gazi olmuş, gaza akınlarına başlamıştır.3 Aynı dönemde Garib-nâme’sini yazan Kırşehirli Âşık Paşa da Edebali ile birlikte mistik savaşçılar olan alp-erenleri Orhan Gazi’nin yanında zikreder.4

Ahiler ve bu arada Şeyh Edebali gibi Ahi liderleri, uçlardaki değerler sisteminin girift bir şekilde gaza ruhu ile iç içe geçmiş özelliklerine, dinde esnek ve serbest görüşlülüğü ve bağdaştırmacılığı da bünyesine katmış görünüyor. Teşkilatçı yapısıyla farklı toplumsal ve kültürel sınıflara dâhil farklı tasavvufi neşeleri bir arada toplayan Ahilik, Ortodoks İslam’la heterodoks İslam arasında bir yerde duruyordu.

Osmanlı Kaynaklarında Şeyh Edebali

Osmanlı tarihinin kuruluşu meseleleri içerisinde anahtar rol oynayan Şeyh Edebali’nin kişiliği ve tasavvufi kimliği hakkındaki bilgiler henüz netliğe kavuşmuş değildir. Edebali’den bahseden ilk Osmanlı kaynağı, klasik dönem Osmanlı Tarihini ele alan ilk eser olma özelliği taşıyan Aşıkpaşazâde’nin Tevarih-i Al-i Osman’ıdır. Bu dönemle ilgili olarak Anonim Tevarih, Neşrî Tarihi, Oruç Tarihi gibi diğer Osmanlı kroniklerin hemen hepsi dayandığı kaynaktır ve hepsi de 15. yy.ın sonlarında kaleme alınmıştır. Babaîler soyundan gelen Aşık Paşa’nın torunu olan Aşıkpaşazâde, aynı sosyal taban ve kültürel çevreye mensup Şeyh Edebali’ye Osmanlı hanedanının ve devletin kuruluşunda önemli bir misyon yüklemeye çalışmıştır. O’nun tasvir ettiği Edebali profilinde bir Ahi kimliği göze çarpar. Zaviyesi sürekli dolup boşalan, nimeti bol bu zaviye şeyhi, Osman Gazi’nin zaviyesinde görüp de yorumladığı rüyadan hareketle Osmanlı Devleti’nin kuruluş macerasıyla ilgili ipuçları verir;      

Osman Gazi niyet itdi ve bir lahza ağladı. Uyku galip oldı yatdı rahat oldı. Görür kim kendülerinin aralarında bir aziz şeyh var idi. Hayli kerameti zahir olmuşdı ve cemi’ halkun mütekadı idi. Derviş-idi ve illa dervişlik batnında idi. Dünyası, nimeti, tavarı çoğ-idi. Sahib-çerağ u alem idi. Daim misafirhanesi ayendeden ve revendeden hali olmaz-idi. Ve Osman Gazi dahi gah gah gelirdü bu azize konuk olur-idi. Osman Gazi kim uyudu düşünde gördi kim bu (dervişin) koynundan bir ay doğar gelür Osman Gazi’nin koynuna girdiği demde göbeğinden bir ağaç biter dahi gölgesi alemi tutar gölgesinün altında dağlar var ve her dağun dibinde sular çıkar… gelir şeyhe haber verür Şeyh eydür; oğul Osman Gazi sana muştılık olsın kim Hak teala sana ve nesline padişahlık virdü, mübarek olsın didi. Ve benüm kızım Malhun senin halalın oldı dir ve heman dem nikah idüb kızını Osman Gazi’ye virdi5   

Akrabalık bağları pekişen Ahi Teşkilatı ile Osmanlı hanedanı arasındaki ilişki, Ahilerin siyasi anlamda kesin söz sahibi olmaları anlamına geliyordu. Buna karşılık Osmanlılar da Anadolu’nun her köşesine yayılmış Ahilerin nüfuzundan yararlanma güvencesi kazanmıştı. Böylece ilk Osmanlı hükümdarları da Ahi reislerinin onayıyla, bir nevi meşruiyet alıyor, tahta geçiyordu. Öyle ki Osmanlı devletinin ilk sultanları Orhan ve Murad Beyler ve yöneticiler, Şeyh Mahmud Gazi, Ahi Şemseddin, oğlu Ahi Hasan, Çandarlı Kara Halil vd. doğrudan Ahi Teşkilatı’na mensup bürokratlardandı. Çandarlı ailesinin bu ilk temsilcisi ve Bursa’nın fethinde adı geçen Ahi Hasan, Edebali ile akrabadır. Murad Bey, Gelibolu Ahi reislerinden Ahi Musa’ya verdiği 1366 tarihli vakfiyesinde Ahi mensubiyetini açıkça ilan etmektedir;

Hısımın Seydi Sultan’ın kızcuğazın alıvirdüm ve Ahılarumdan kuşandığum kuşağı Ahi Musa’ya kendü elimle kuşadub Malkaraya ahi dikdim ve bu Ahi Musa veya evladlarından kimesneyi ihtiyar idüb ya akrabalarından veya güğeyüglerinden ahilik icazetin virüb bizden sonra yerümüze ahi sen ol diyeler ki bunlar fevt oldıktan sonra şer’ile sabit ve zahir ola…”6

Aşıkpaşazâde, Osman Gazi’nin yanında bulunan âlim ve dervişleri sayarken, ‘Osman Gazi’nin kayın atası Edebali’ ifadesini kullanmakta, Baba İlyas soyundan gelen akrabaları Muhlis Paşa ve Âşık Paşa’yı da anmadan geçmemektedir. Yunus Emre ve Ahi Evren gibi Türkmen şeyh ve dervişleri sıralarken ‘bunlar kerametleri zahir olmuş ve duaları müstecab azizler-idi’ şeklinde övgüyle bahsetmektedir. Aynı yerde Hacı Bektaş Veli’den bahsederken fazla önem vermemesi dikkat çeker.7

Mehmed Neşrî ise Osman Gazi ile Şeyh Edebali arasındaki ilişkiyi şu şekilde nakleder;

Meğer Osman’ın halkı arasında bir şeyh-i aziz varidi. Edebali dirlerdi. Gayet sahib-i kemallerdendi. Velayeti kerameti zahir olmuşdı. İlm-i rüyayı hub bilür idi. Dünyası bi-nihaye idi amma derviş siyretin tutardu. Hatta derviş deyü lakabı iderlerdi. Bir zaviye yapub ayende vü revendeye hizmet iderdi. Gah gah Osman dahi anın zaviyesinde müsafir olurdı. Bir gice Osman Gazi siyerinde görür ki bu şeyhin koynından bir ay çıkub geldü kendünün koynuna girdi. Hemenden göbegünden bir ağaç bitüb alemi tutub ve anın gölgesinde tağlar var. Ol tağların dibinden pınarlar çıkub …. Yarındası Osman Gazi bu düşünü gelüb ol azize nakl itdi. Şeyh eytdi: ‘Ya Osman! Müjdegani olsun. Sana ve senün evladına Hak teala saltanat virdi. Ve mecma-ı alem evladının zıllı himayetinde oldı. Ve hem kızım Malhun Hatun sana helal oldı’ deyüb kızını Osman’a tezvic etdi. Çünkü Şeyh, Osman Gazi’nin düşünü tabir etdi.8

Fr. Babinger’in neşrettiği Oruç Bey Tarihi ve F. Giese’nin neşrettiği Anonim Tevârih-i Al-i Osman’da söz konusu rüyayı Osman Bey değil babası Ertuğrul görmüştür. Buna göre meşhur bir derviş olan Edebali’nin şöhretini Selçuklu Sultanı Alaaddin dahi duymuştur.9 Oruç Bey, Anonim Tevarih, Kemalpaşazâde başta olmak üzere birçok Osmanlı müellifi, Aşıkpaşazâde ve Neşrî tarihlerindeki bilgileri tekrar ederek Edebali’nin bir Ahi şeyhi olduğunu teyit etmektedirler.

Aşıkpaşazâde ve Neşrî tarihlerinde, Orhan Gazi zamanında ilk düzenli Osmanlı ordusunun kurulmasında birer Ahi olan vezir Alaaddin Paşa (Neşrî’de Ali Paşa) ve Bilecik kadısı Çandarlı Kara Halil Paşanın (Neşrî’de Bursa kadısı), önemli hizmetleri bulunmasına rağmen konuyu Şeyh Edebali’ye danıştıkları belirtilmektedir: “… ve hem Edebali’nin dahi kavmiydi ana danışdı..”10 “… Bu işi karındaşı Ali Paşa’ya danıştı. Ol eyitti anı kadıya danışmak gerek; Cendereli Kara Halil Bursa kadısı idi ve hem Edebali’nin hısımı idi ana danıştılar”.11

Bir Ahi lideri olan Şeyh Edebali’nin de Ahi ve Türkmen babalarına uygulanan baskılar sonucu Kırşehir’den uçlara doğru geldiği ve Bilecik’te kurduğu zaviyesiyle faaliyette bulunduğu anlaşılmaktadır.12 Edebali’nin 1300 yılından önce belki daha önce Osman’ın babası Ertuğrul zamanında uç bölgesine gelip yerleştiği anlaşılmaktadır.13 Arşiv belgeleri, Bilecik’te Osman Gazi’nin taltif ettiği Ede adlı bir şeyh ve zaviyesinin bulunduğunu ispatlamaktadır. Zaviyenin geliri olarak Kozağaç Köyü ve Söğüt kazasındaki Kozca mezrası vakfedilmiştir. Bu gelirler vakıf olarak Orhan Bey zamanında da yenilenmiştir. Bu resmi kayıt, Şeyhin Bilecik’teki zaviyesini teyit ederken önemli bir geliri bulunduğunu ve bu gelirin Osman Gazi’nin ölümünden sonra da devam ettiğini göstermektedir.14

Şakayık-ı Numaniye, Edebali’yi Osman Gazi zamanında yaşamış ve Karaman’dan Osmanlı topraklarına gelip burada bir zaviye açmış önemli bir sufi olarak anar. Meşhur rüya hadisesi bu zaviyede gerçekleşmiştir. Bunun bir Ahi zaviyesi olarak kabul etmememiz için bir neden yoktur. Buna göre kızını Osman’a veren Edebali, ona danışmanlık yapmıştır. Şakayık-ı Numaniye’ye göre Edebali, Osman Gazi’nin vefatından dört ay önce vefat etmiştir.15 F.Köprülü, Şeyh Edebali’nin önemli bir Ahi reisi olduğunu teyit ederken Osman ve Orhan’ın silah arkadaşları arasında birçok ahi bulunduğunu belirtmişti.16 Ö.L.Barkan, İ.H.Uzunçarşılı, Hammer, Prof. İnalcık ve takipçileri Edebali’yi Ahi şeyhi olarak kabul etmişlerdir. Prof. A. Y. Ocak, Edebali’yi Baba İlyas’ın halifelerinden olan bir Vefaî şeyhi olarak anar. Ahilikle ilişkisi net olarak ortaya konulmadığından Ahiliğinin söz konusu olmadığı kanaatine ulaşır.17

Şeyh Edebali ve Rüya Efsanesi

İşte sadece bir aşiret reisinin görmüş olduğu bir mistik rüyayı yorumladığı rivayetinin erken dönem Osmanlı kaynağına yansımasından öte siyasi, askeri, dini-mistik net bir etkinliği bilinmeyen Şeyh Edebali isminin bütün Osmanlı tarihi boyunca yazılmış kaynaklarda sitayişle geçmesi bu efsanenin siyasi maslahatlarla kurgulandığını göstermektedir. Edebali’nin yorumladığı bu meşhur rüyayı ister Ertuğrul ister oğlu Osman görmüş olsun, burada geçen Edebali ile Osmanlı beyleri arasındaki ilişki, her iki taraf arasında zımni de olsa siyasi bir anlaşmadan ibaretmiş gibi görünüyor. Bu rüya efsanesi hanedanların kökenlerini meşrulaştırma hususunda Orta Çağ edebiyatının klasik düşünce tarzını gösteriyor. Osmanlı sultanları geleneğin gerektirdiği gibi otoritenin ilahi kökenini vurgulamak zorunda hissetmiştir. Devletin kuruluşunun semavi bir bağla kutsallaştırılması Osmanlı tarihi boyunca sürekli olarak işlenmiştir. Böylece bir rüya kurgusuyla, tıpkı Roma İmparatorluğu’nun kuruluş efsanelerinde geçen Romulus ve Remus efsanesi gibi, rakip hanedanlara karşı meşruiyetlerinin kaynağının tanrısal bir güce dayandığı gösterilmek istenmiştir.

Rüya efsanelerinin tümü Osman’ın siyasi iktidar elde etme teşebbüsünden öncedir ve bu hükümdarlığa ilahi teyit bahşedildiğini gösterir. Hanedana Tanrı’nın dünya egemenliği bağışladığı hakkında çok rastlanan bu rüya motifinin sonraları Aşıkpaşazâde tarihine eklenmiş bir hikâye olduğu, muahhar Osmanlı tarihlerinin de bu hikâyeyi olduğu gibi alıp naklettikleri düşünülmektedir. Aşıkpaşazâde böyle bir görevi kendi kültür çevresinden gelen Edebali tarafından yerine getirildiğini göstermeye çalışır.18 Hacı Bektaş Veli Vilayetnâmesinde de hâkimiyetin Selçuklulardan Osmanlılara geçtiği hikâyesi, rüya efsanesini tamamlar. Buna göre Tanrı’nın lütfu, Selçuklu hanedanından alınmış, Ertuğrul’un hanedanına geçmiştir.19  

İslam öncesi Türk toplumunda gaipten haber veren mistik kimseler olan Kam (kehanette bulunan kâhin) ve Şamanların rüya yorumları, İslami dönem tarikat şeyhlerinin tekke ve zaviyelerinde de (günümüzde halkın dertlerine şifa aradığı Ocak tabir edilen mekânlar) devam etmiştir. Vefaî tarikatına bağlı bir Babaî halifesi olarak Türkmen göçebelerine dervişlik yapan yüksek nüfuzlu bir Türkmen şeyhi olan Edebali, uçlarda ilk Osmanlı hükümdarlarına da danışmanlık yapmıştır. O, bu meşhur rüya yorumuyla eski bir şaman geleneğini de sürdürmüş oluyordu.

Ayrıca rüyada geçen ağaç motifi, Türklerde kutsal olan ağaç kültü ile doğrudan alakalıdır. Zira kutsal ‘hayat ağacı’ motifi Selçuklu ve Osmanlı mimarisinde en önemli süsleme unsuru olarak dikkat çekmektedir. Ayrıca kayın ve meşe gibi bazı ağaç türleri Türklerde kutsal ağaçlardır ve bulunduğu yerlerden biri, mutlaka ziyaret telakki edilir. Bu ağaçların dallarına bağlanan dilek bezleri de eski bir şaman âdetidir. Eski Türklerde ağaçtan türeme efsanesi, Oğuz Kağan Destanında geçen ağaç motifi, Tevrat gibi eski kutsal kaynaklarda geçen kutsal ağaç motifleri vs. bu nevidendir. 

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Dipnotlar

1Selahattin Döğüş, “Osmanlı Beyliği Topraklarında Ahi Zaviyeleri ve Şeyh Ede Balı Meselesi”, OTAM, 37, Bahar 2015, 63.

2Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt I, 1243-1453, Cem Yay., İst. 1977, 50.

3Halil İnalcık, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, Türkler, C. 9, s.73.

4Garib-nâme, haz. Kemal Yavuz, I/2, TDK Yay., İstanbul 2000, s. 647.

5Aşıkpaşazade Tarihi (Tevarih-i Al-i Osman), haz. K.Yavuz-A.Y.Saraç, Gökkubbe yay., İst.2007, s. 276.

6Tarih Vesikaları, C.I, 241, I.Murad’ın 1366‘ya ait vesikası Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I, TKK 1988, s. 531.

7Aşıkpaşazâde, a.g.e., s. 485-486.

8Mehmed Neşrî, Kitab-ı Cihannüma Neşrî Tarihi, C. I, yay., F.R.Unat-M.A.Köymen, TTK Basımevi 1995, 83.

9Anonim Tevârih-i Al-i Osman, Marmara Ün. Ed. Fak. Basımevi, İst. 1992, s. 10.

10Aşıkpaşazade, a.g.e., 311.

11Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihannüma,I. Cilt, s. 155.

12Mikail Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı’nın Kuruluşu, Konya 1991, 108; İnalcık, a.g.m., 82.

13İnalcık, “Aşıkpaşazâde Tarihi Nasıl Okunmalıdır?”, Söğüt’ten İstanbul’a, der. O.Özel-M.Öz, İmge Ktbv., İst. 2000, s. 141.

14İnalcık, a.g.m., s. 135.

15Şakayık-ı Numaniye Zeyilleri (Hadaiku’ş-Şakayık), Mecdi Mehmed Ef., neşr. A.Özcan, İst. 1989, 20-21.

16F.Babinger-F.Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, insan yay., İst.1996,  s. 64.

17A.Y.Ocak, Babaîler İsyanı, dergah yay., İst. 2000, 3. Bs., s. 173.

18İnalcık, “Aşıkpaşazâde Tarihi Nasıl Okunmalıdır?”, s. 132; İnalcık, “Osm. Devleti’nin Kuruluşu”, s. 69. Aşıkpaşazâde’nin Osmanlı hanedanının kökeni ile ilgili verdiği bilgiler, Yahşi Fakih Menakıbnamesi’ne dayanır. Bu eser sözlü geleneğe, popüler etik türüne ait menkıbe ve efsane edebiyatına dayanır. Bk. E. Zachariadou, “İlk Osmanlılara Dair Tarih ve Efsaneler”, Söğüt’ten İstanbul’a, s. 14-38.

19Hacı Bektaş Veli, Velayetname, haz. Halime Duran, TDV Yay., Ankara 2007, 534.

 

 

Kaynakça

Akdağ, Mustafa Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt I, 1243-1453, Cem Yay., İst. 1977.

Anonim Tevarih-i Al-i Osman, Marmara Ün. Ed. Fak. Basımevi, İstanbul 1992.

Âşık Paşa, Garib-nâme, haz. Kemal Yavuz, I/2, TDK Yayınları, İstanbul 2000.

Aşıkpaşazâde Tarihi (Tevarih-i Al-i Osman), haz. K.Yavuz-A.Y.Saraç, Gökkubbe yay., İst.2007.

F.Babinger-F.Köprülü, Anadolu’da İslâmiyet, insan yay., İstanbul 1996.

Bayram, Mikail, Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı’nın Kuruluşu, Konya 1991.

Döğüş, Selahattin “Osmanlı Beyliği Topraklarında Ahi Zaviyeleri ve Şeyh Ede Balı Meselesi”, OTAM, 37, Bahar 2015.

Hacı Bektaş Veli, Velayetnâme, haz. Halime Duran, TDV Yay., Ankara 2007.

İnalcık, “Aşıkpaşazâde Tarihi Nasıl Okunmalıdır?”, Söğüt’ten İstanbul’a, der. O.Özel-M.Öz, İmge Kitabevi, İst. 2000.

İnalcık, Halil, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, Türkler, C. 9.

Neşrî, Mehmed, Kitab-ı Cihannüma Neşrî Tarihi, C. I, yay., F.R.Unat-M.A.Köymen, TTK Basımevi Ankara1995.

Şakayık-ı Numaniye Zeyilleri (Hadaiku’ş-Şakayık), Mecdi Mehmed Ef., neşr. A.Özcan, İst. 1989.

Ocak, A.Y., Babaîler İsyanı, dergah yay., İstanbul 2000, 3. bs.

Uzunçarşılı, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi, C. I, TKK Basımevi, Ankara 1988.

Zachariadou, E., “İlk Osmanlılara Dair Tarih ve Efsaneler”, Söğüt’ten İstanbul’a, İst.2000

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun