Osmanlı Milletinin Ortak Acıları; Göç ve Tedhiş

Osmanlı Milletinin Ortak Acıları; Göç ve Tedhiş

Çok sayıda etnik topluluklardan oluşan Osmanlı Devleti kurulduğu zamandan itibaren bazı isyan hareketleriyle karşılaşmıştır. Bu isyan hareketleri etnik ve dinsel motifler taşıdığı gibi siyasi ve mali politikalara tepki olarak da gelişen hareketler idi. Osmanlı payitahtı, dış güçlerin müdahalesini engellemeye muktedir olduğu zamanlarda bu tür sorunları kontrol etmekte başarılı oldu. Osmanlı Devleti’nin zayıfladığı dönemde, özellikle 1774’ten itibaren, iç barışı bozacak bir takım olayları kontrol etmede bir takım sorunlarla karşılaşıldı. Bundan sonra, Osmanlı Devleti içindeki gelişmelerle ilgilenen ve fırsat buldukça müdahale eden aktörlerin hem sayısı arttı, hem de amaçları değişti.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Osmanlı Devleti aleyhine meydana gelen gelişmeler Mehmed Ali Paşa isyanıyla daha bir belirginlik kazandı. Osmanlı Devleti’nin mülkü üzerinde paylaşımda bulunma ilkesi kabul görmüş ama kimin ne kadar bir pay sahibi olacağı konusunda uyuşmazlık çıkmıştı. Özellikle İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına kimin hakim olacağı  konusundaki rekabet, dikkate değerdir. Büyük devletlerin  Londra'daki toplantısı neticesinde hazırlanan 13 Temmuz 1841 tarihli Londra Boğazlar Mukavelenamesi ile bu sorun bir ölçüde çözüldü. Böylece Boğazlar üzerindeki Osmanlı Devleti’nin  egemenliği kısıtlandı.  Savaş hali dışında Boğazlardan serbest geçiş garanti altına alındı. Boğazlara uluslararası konum verildi. Osmanlı Devleti aleyhinde pozisyon alan Rusya'nın takip ettiği siyaset, "Şark meselesi" denilen, Avrupa'daki Türk hükümranlığının tasfiyesiyle ilgili nihai darbeyi indirmekti. Ancak Avrupalı büyük devletlerin çıkar kavgası Osmanlı Devleti lehine küçük de olsa bir çıkış noktası sunuyordu.

1848'de Polanya ve Macaristan ihtilallerinin  kanlı bir şekilde bastırılması, Avrupa başkentlerinde Rusya’ya beslenen saygıyı kaygıya dönüştürdü. Diğer taraftan Osmanlı Devleti'ne sığınan mültecilerin savaş tehditlerine rağmen iade edilmemesi, Paris, Londra ve Viyana gibi başkentlerde Osmanlı payitahtına dikkate değer bir sempatinin doğmasına imkan verdi. 1853 yılında Kudüs’teki "Kutsal yerler sorunu" Fransa ve Rusya arasında Şark'taki nüfuz mücadelesini gözler önüne seren bir olay olarak ortaya çıktı. Çarın, Osmanlı uyruğu olan ve 25 milyonluk bir nüfus içinde 10 milyondan fazla bir nüfus teşkil eden Ortodokslar'ın himayesi altında olduğu iddiası, çok tehlikeli idi. Bu iddia ayrıca, Fransa’nın himayesi altında olduğunu varsaydığı Katoliklerin yanında olması sonucunu doğurdu. İngiltere ise Şark’taki bu rekabetten geri kalamazdı. 3 yıl süren Kırım Savaşı, Osmanlı Devleti’nin Avrupalı büyük güçleri yanına alarak Rusya’ya karşı savaşması, Babıali’nin diplomatik başarısıdır. Osmanlı Devleti’nin  kısa bir süre de olsa savaşmayıp rahatlamasına yol açmıştır. Müttefiklerin savaşı kazanmasıyla birlikte Rusya'nın Ortodoks himayesiyle ilgili iddialarına bir son verilmiştir.

Savaştan sonra Rusya’ya bir takım yaptırımları sıkıca uygulamak ve toprak kaybını belgelemek noktasında çok sınırlı bir tavır alan İngiltere ve Fransa, Osmanlı tebaası gayri müslimlerin hukuki statüsünü tamamen değiştirecek bir gelişmeyi  gündeme getirdi.18 Şubat 1856'da ilan edilen Islahat Fermanı büyük ölçüde İngiliz, Fransız ve Avusturya elçileri tarafından kaleme alınmıştır. Babıali bürokratlarınca mecburen kabul edilen metin görünürde eşitlikçi bir yaklaşıma sahipti. Ama esasında müslüman ve gayri müslimler arasında yeni sorunların çıkmasına neden oldu. Osmanlı Devleti’nde çoğu eyaletlerde müslim ve gayri müslimler karışık olarak yaşıyordu. Bu tür eyaletlerde cemaatler arasında çıkan çatışmalar doğal olarak yabancı devlet müdahalesine yol açmıştır. Kemal Beydilli’nin ifadesiyle “imtiyazların kötü kullanımının cemaatleri hukuki, mali, idari, eğitsel özerkliği ve sahip oldukları millet meclisleriyle devlet içinde devlet konumuna sokmuş ve nihayet devleti de giderek bu tür gelişmelere mukayyet olması ve nezaret etmesi beklenen bir "hayır kurumu" haline getirmiştir”. Sultan II. Abdülhamid’in iktidar yılları, iktisadî ve siyasî açıdan sıkıntılarla dolu Osmanlı Devleti’nin son devrindeki krizlerin üstesinden gelmek için zorlu mücadelelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. İç politika ile dış politika ayrımının zaman zaman ortadan kalkıp iç içe geçtiği bu dönem, Osmanlı diplomasisinin zorlu imtihanlarla karşı karşıya kaldığı bunalımlı bir devreyi içermektedir.

II. Abdülhamid saltanatının henüz ikinci yılında karşılaştığı 1877-1878 Rus Savaşı sonucunda Osmanlı Devleti büyük bir darbe aldı. 93 Harbi olarak da bilinen bu Rus Savaşı, 1683 Viyana Kuşatması'ndan başlayarak gelinen süreçte önemli bir dönüm noktasıdır. Bundan sonra ortaya çıkan gelişmeler, “Şark Meselesi”nin yani Osmanlıları Avrupa’dan çıkarma hedefinin ikinci büyük safhasını teşkil etmektedir. Bu bakımdan 1877-1878 Rus Savaşı ve 1878 Berlin Antlaşması, Osmanlı Devleti için sonun başlangıcı olan gelişmelerin tehlike çanlarıdır. Şöyle ki, Berlin Antlaşması sonunda İngiltere 1790 yılından itibaren uygulamakta olduğu Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünün korunması politikasını terk etmiştir. Avusturya ve Rusya'dan sonra İngiltere de Osmanlı topraklarının parçalanması ve paylaşılması sürecine ekonomik ve siyasî açıdan kendileri için en önemli stratejik bölgeleri hedef alarak katılmıştır. Bu durum doğal olarak II. Abdülhamid'i derinden etkileyerek dış politikada yeni arayışlara yöneltmişti. Bu dönemde II. Abdülhamid siyasî alanda dış müdahaleyi en aza indirmeye çalışırken devletin ve toplumun yaralarının sarılması noktasında, barış ve tarafsızlığı temel politika olarak benimsedi. İç ve dış politikanın birlikteliğinin göze çarptığı bu dönemde II. Abdülhamid parlamentoyu kaldırıp mutlakıyetçi/otokratik bir devlet ve toplum yapısını uygulamaya koymaya çalıştı. Sultan dış politikasını çatışma ve savaşın dışında kalmayı hedefleyen ve kendisince sağlam görünen diplomatik esaslar üzerine kurmuştu. Ama aynı zamanda Avrupa devletleri arasındaki rekabetten faydalanmak suretiyle varlığını bu şekilde ve daha güveni olarak sürdüreceğini öngördüğü denge siyasetine ağırlık vermiştir. Bu bağlamda, İngiltere’nin sürdürmekten vazgeçtiği stratejik desteği bir başka büyük güçle sağlamak için arayışlara girmiştir. Almanya ile geliştirilmeye çalışılan ikili ilişkilerde -Bismarck döneminde tam anlamıyla ulaşılamayan- temel hedef aslında budur.

1875 yılı Osmanlı Devleti için bir savaş ve ayaklanma tehdidinin yaşandığı yıl idi. Hersek  Karadağ, Sırbistan ve Bulgaristan ayaklanmalarının  bastırılmasında başarı sağlandı. Ancak Avrupalı güçler bu kontrol başarısını hıristiyan katliamı olarak  yorumlayıp Osmanlı Devleti’ni suçladılar. 1876 yılı sonlarında büyük devlet temsilcileri İstanbul'da imparatorluğun akıbetini görüşmek üzere bir araya geldi.  Tersane Konferansı adı verilen bu toplantı süreci 1877'de başlayan büyük Rus savaşının ilk işareti oldu. 23 Aralık 1876'da anayasanın ilanı bu krizden bir çıkış olarak Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından savunuldu. 1876 Anayasa ilanı, ekonomik, siyasi ve askeri bütün krizlerden kurtulmanın yegane unsuru gibi görüldü. Sonuç yanılgı, idi. Avrupa Osmanlı Devleti’ne destek vermedi ve Rusya savaş açtı.

Doksanüç  Harbi olarak bilinen 1877-78 Rus Savaşı, Osmanlı ordularının Avrupa ve Kafkasya cephelerindeki  dramatik yenilgiler Türk tarihinin en karanlık safhasını teşkil eder. Bu yenilginin  sonuçları ve yol açtığı acılar çok ağırdı. Müslüman topluluklar kitleler halinde sürgüne sevk edildi. Çok sayıda Müslüman halk  katliam ve etnik temizliğe tabi tutuldu. Sahip oldukları kişisel ve toplumsal servete el konuldu ve yağmalandı. Balkanlarda ve Kafkaslarda yaşayan Müslüman halkın mallarını ele geçirme hırsı, bu katliam ve yağma olaylarını vahşet ve soykırıma varan suçların işlenmesine sebebiyet verdi. Kafkaslardan ve Rumeli’den daha güvenli olan Anadolu’ya kaçarcasına göç eden yüzbinlerce masum insan aylar ve yıllar boyu ciddi sefalet ve yoksulluk ızdırabı çekti. Muhacirlerin iskanı Osmanlı Devleti’nin son 50 yılının en önemli meselelerinden biridir. Muhacirler başlarını sokacak ailelerinin sığındıracak bir yer ararken, Gayri Müslimler, özellikle Ermeniler nüfus oranlarını bozacakları iddiasıyla bu zavallı muhacirlerin kendi bölgelerinde yerleşmelerine karşı çıktılar. Yabancı devletlerin konsoloslarını araya sokarak bu göçmenlerin iskan edilmesine engel olmaya çalıştılar. 1878 Berlin Antlaşmasıyla kurulan Bulgaristan 1885’te yoğun bir Müslüman nüfus ihtiva eden Filibe merkezli özerk Şarki Rumeli eyaletini haksız bir şekilde ele geçirdi. Hukuken haklı olduğu bu konuyu kabul etmesi baskısıyla karşılaşan II. Abdülhamid çaresiz kalmıştı. Balkanlardaki her sınır değişikliği Anadolu’ya muhacir akınına sebebiyet veriyordu. Anadolu’da ise Ermenilerin yaşadığı yerlerde Balkanlardaki bağımsızlık hareketlerinden cesaret alan Ermeni silahlı örgütleri faaliyete başlamıştı. Balkanlar ve Kafkaslardaki felaket Anadolu’ya sıçratıldı. Anadolu da Avrupalı büyük güçlerin parçalama politikalarına muhatap oldu. Osmanlı vatandaşı bazı Ermenilerin bağımsız bir Ermenistan kurma hayalleri asıl itibariyle Ayastefanos ve Berlin Antlaşmalarının sonuçlarındandır.

Berlin Antlaşması, Doğu Anadolu'da Ermeniler’in yaşadığı ama hiçbirinde çoğunluk olmadığı  altı vilayette (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbekir, Sivas, Ma'müre-tülaziz/ Harput) reform yapılmasını içeriyordu. Reform, Osmanlı idaresinin Ermeni unsurlara devri anlamına geliyordu. Ermeni silahlı örgütlerinin terörist saldırıları 1890' lı yıllarda yoğunlaştı.Sasun‘da (Muş-Diyarbakır bölgesi) 1893-94 yıllarında yapılan planlı eylemlerle Avrupa'nın dikkati çekilip müdahalesi sağlanmak istendi. İstanbul'da 1895’te meydana gelen olaylar ve 1896’da  Osmanlı Bankası'nın basılması, Avrupa başkentlerine “hadi bize yardım edin, bağımsız devlet kuralım” anlamında Ermenilerce verilmek istenen mesajdı. Sonraki yıllarda Ermeni ve Müslüman ahali  arasında kanlı çatışmalar meydana geldi. Özellikle ortak şehir ve kır yaşamının olduğu yerlerde Kürtler ve Ermeniler arasında çok kanlı çatışmalar oldu. 1905 yılında bir Ermeni terör gurubu bizzat Osmanlı padişahı II. Abdülhamit’i hedef aldı. Ama padişah kıl payı yara almadan kurtuldu. Doğal olarak Osmanlı Devleti Ermeni silahlı terör faaliyetleri karşısında halkı ve devletin otoritesini koruyan önlemler aldı. Huzur, asayiş ve can güvenliği kapsamında alınan bu tedbirler Avrupa’da maksatlı olarak Hıristiyanlara karşı işlenen kıtal olarak yorumlandı. Bütün suçlamaların Müslüman ahali ve devlete yöneltilmesi, katledilen geniş Müslüman kitlelerin görmezden gelinmesi, abartılı Ermeni kayıplarının tartışmasız bir gerçek gibi kabule zorlanması çifte standart yaklaşımının belirgin örnekleridir.

Sonuç olarak, sadece Müslüman halkların acılarının gündeme getirilmesi hatalı olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin sadık vatandaşları olan Ermenilere karşı peşinen önyargı ile bakılması ve toptan suçlanması da kabul edilecek bir yaklaşım değildir. Bu bağlamda, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kolektif bir suçlamaya muhatap bırakılması dostluk ve barışın inşasına fayda sağlamayacağı gibi nefretin büyümesine ve yeni acıların tohum salmasına neden olacak derecede tehlikelidir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Süleyman KIZILTOPRAK

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun