Osmanlı Devleti'nden Miras, Türkiye Cumhuriyeti'nin Kimliksizleri: Afrika Kökenli Türkler

Osmanlı Devleti'nden Miras, Türkiye Cumhuriyeti'nin Kimliksizleri: Afrika Kökenli Türkler

Afrika kökenli Türklerin geçmişleri derileri gibi karanlık...Ama yazılı kaynaklardan edinilen kısıtlı belgeler sonucunda, kökenlerinin Sudan, Nijerya, Fas, Cezayir, Libya, Tunus, Kenya ve Somali gibi ülkelere dayandığı tahmin edilmektedir. Türkiye’de nüfusları yine tam olarak bilinmeyen bu nedenle net bir rakam verilemeyen Afrika kökenli Türklerin önemli bir bölümü Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan önce başlayan köle ticareti ile Anadolu topraklarına getirildikleri de bir diğer tespittir. Erken Osmanlı kaynaklarından biri olan Tevarih-i Al-i Osman’da yer alan bir bilgi ise oldukça ilgi çekicidir. Buna göre, Saray-ı Humayun'da, Sultan I. Bayezıd’ın Habeşistanlı bir “Arap maskarası”nın varlığı, Afrikalı Türklerin Anadolu tarihi hakkında sınırlı da olsa bir bilgi vermektedir. Özellikle 15. Yüzyılda Osmanlı Devleti'nin sınırlarının genişlemesi ve artan fetihlerle birlikte, Afrika'dan getirilen kölelerin demografisinde artış görülmüştür...

BEYAZ TARİH \ MAKALE

A- Osmanlı Devleti’nde İlk “Kara Derili” İnsanlar

19. Yüzyıldan beri Türkiye’de yaşamakta olan Afrika Kökenli Türkler, Osmanlı döneminde de Cumhuriyet döneminde de özellikle toplumsal ve tarihsel yapılanmanın içinde daima göz ardı edilemeyecek bir konumda olmuşlardır. Afrika kökenli Türklerin etnik kimliklerinin temeline bakılacak olursa, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çoğunluğu güney Sudan’dan olmak üzere Afrika’nın çeşitli yerlerinden esir ticareti yapanlardan satın alma ya da korsanlık yoluyla, Osmanlı topraklarına getirildikleri görülmektedir. Osmanlılar, köleliği Ortadoğu İslam devletlerinden alarak, zaman içerisinde kendi toplum ve devlet hayatına uyarlamış ve bu köleler başta saray olmak üzere, devlet ve ordu hizmetinde yoğun olarak kullanılmışlardır.

Osmanlı Devleti’nde kölelik sistemine devletin kurucusu Osman Bey’den itibaren rastlanmakla beraber, kurumu yerleşik hale getiren Orhan Bey olmuştur. Osmanlı devletinde köle kaynakları genel olarak iki ana başlık altında toplanmıştır. Bunlardan birisi savaş diğeri de ticarettir. II. Mehmed döneminde Harem müessesesinin ihdasıyla birlikte, Afrika kökenli cariyeler de Saray-ı Humayun’a alınmaya başlamıştır. Saray-ı Humayun’daki Afrika kökenlilerin sayısının artmasında fetihler ve dolayısıyla genişleyen toprakların da önemli rolü olmuş, Yükselme dönemi sonrasında da kölelik ve köle ticareti devlet bünyesindeki önemini sürdürmüştür.  

Osmanlı Devleti’nde Afrikalıların ilk geliş tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte Habeşistanlı bir kölenin soytarı olarak Sultan I. Beyazid’in sarayında yaşadığı bilinmektedir. Afrika kökenli insanların Yükselme döneminin ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’ndeki demografisinin yükseldiği ve yoğun olarak toprak işçiliği ile görevlendirildikleri, bu nedenle de tarım arazilerinin yoğun olduğu yörelere yerleştirildikleri de bilinmektedir..

Osmanlı Sarayında Afrika kökenli insanların egemen olduğu dönem ise, Sultan III. Murad ile başlamıştır. Saray-Humayun’da bu dönemde en etkin olan isim Dâr’üs-saâde ağası Habeşi Mehmed (ö.1590) dir. Dâr’üs-saâde ağalığına kadar yükselen bu isim, sarayın yönetimini şekillendiren önemli bir görevin de sahibi konumundadır. Dar’üs-sade Ağaları görevleri gereği, padişah ve ailesine en yakın kişi olarak çok nüfuzlu ve politik konularda da etkilidirler. Hanım sultanların nikâhlarını padişahın vekili olarak onlar kıyar, padişahın rikâbında seferlere dahi katılırlardı. Tüm bu görevlerin yanı sıra Dâr’üs-saâde ağaları, saray tarafından yaptırılan inşaat ve tamir giderlerini de takip eder, eşya alımı için kuyumcu, terzi, bezirgân gibi esnafla görüşmeler yapar, satın alma ve yapılan hesapları gözden geçirme işini yürütürlerdi. Hatta o kadar ki Habeşi Mehmed Ağa, 1574 yılında kendisine verilen yetkilerden cesaret alarak Dâr’üs-saâde ağalığını, Bâb’üs-saâde ağalığından ayırmış ve sadece Dâr’üs-saâde ağası unvanını taşıyarak, “kara ağaların” sarayda üstün bir duruma gelmesine de etkili olmuştur. Bu gelişme de göstermektedir ki, 1580 den itibaren Osmanlı Devleti sarayında “Ak Ağalar” hâkimiyet alanlarını “Kara Ağalara” bırakmışlardır.

 B- Osmanlı Köle Ticaretinin Afrika’ya Yönelmesi

Osmanlı Devleti’nde kölelik aynı dönemde hüküm süren birçok ülkede olduğu gibi yasal bir dayanağa haizdi. Ancak, Osmanlı Devleti’ndeki kölelik anlayışı ve biçimi, “Atlantik köleciliği” denilen “zorba” kölecilik anlayışından farklıydı. Buna göre, Osmanlı yöneticileri İslam hukukundaki “azatlık sistemine” dayalı kölelik anlayışını uygulamışlardı. “Azatlık Sistemi”, insanların ölünceye kadar köle statüsünde kalmasını engelleyen bir yapıydı. Osmanlı Devleti’nde, İslam hukukunun getirdiği bu anlayış, köle üretimi gibi bir amaç gütmediği içinde kölelerin belli bir süre içerisinde “azat” edilip hür kalmasına ve topluma karışabilmesine imkân sağlıyordu.  “Osmanlı Devleti, kölelerin belirli bir çalışma süresi sonunda azat edilmesi, yine bu kölelerin evlenme haklarının sahiplerince karşılanması gibi düzenlemelerle, köle ticaretini kısıtlayan ve kölelere yapılan kötü muameleleri önlemeye çalışan birçok fermana da sahipti."

Afrika kökenli insanların yoğun olarak Osmanlı topraklarına geliş serüvenine bakıldığında; Rusların Doğu Avrupa'ya egemen olmaları ile 1783'te Kırım'ı almaları, Tatarların Ukrayna ve komşu topraklardan yakaladıkları esirleri, İstanbul ve diğer Osmanlı şehirlerindeki köle pazarlarında satarak yaptıkları ticarete yine Osmanlı yönetimi tarafından son verilmesiyle başladığı görülür. Rusların 1801–1828 yılları arasında Kafkasya topraklarını işgal etmeleri sonucu olarak İslam dünyasının beyaz köle kaynakları tükenmiştir. Gürcü ve Çerkez köle kaynakları kuruyan Müslüman ülkeler bu kez zorunlu olarak Afrika'daki siyahî köle kaynaklarına yönelmişlerdir.

Osmanlı paşası, Kavalalı Mehmet Ali’nin Nil kıyılarında ilerlemesiyle de siyahî köle ticareti daha fazla rağbet gören ve devre göre daha ucuz maliyetli bir ticaret haline gelmiştir. Bu coğrafyadan getirilen kölelerden pek çoğu Anadolu’ya ve Rumeli kentlerine yerleştirilmiş, Trablusgarp’ın 1835’te tekrar Osmanlı toprağı olmasıyla da yöre, köle ticaretinde bir merkeze dönüşmüştür.

Osmanlı Devleti’ne, Afrika kökenli insanlar genellikle Hicaz, Mısır, Trablusgarp ve Bingazi yollarıyla Sahra altı Afrika’nın Kanem, Bagirmi, Vaday, Burnu, Darfur, Sudan, Habeşistan gibi orta ve doğu Afrika ülkeleri ile Zanzibar Sultanlığı’ndan getirilmiştir. 19 yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle Batı Anadolu’da yabancı yatırımların artmasıyla birlikte, tütün ve pamuk tarımında çalıştırılmak üzere Afrika’dan pek çok “Kara Derili” insan bölgeye taşınmıştır.

Köle ticaretindeki dönüm noktası ise, 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılması ve Yemen-Hicaz arasında sefer yapan buharlı gemi şirketlerinin kurulmasıdır. Buharlı gemiler, kölelerin Arap illerinden merkeze gönderilmelerini kolaylaştırmıştır. “Bir yanda İzmir ve İstanbul ile diğer yanda Hudeyde, Cidde, Yanbu, İskenderiye, Trablusgarp ve Bingazi gibi köle deposu kentler arasında etkin bir buharlı gemi ulaşım ağının kurulması, Osmanlı Devleti’ne yönelik köle ticareti hacmindeki artışta önemli bir etken olmuştur."

C- Osmanlı Devleti’nde “Köle”, Cumhuriyette “Evlatlık” Olan Afrika Kökenliler

Osmanlı Devleti’nde, 1864’ten itibaren Afrika kökenli insanlar için kölelikten “evlatlığa” geçiş süreci başlamıştır. Yasaklanmış olan köle ticareti yeniden başlamış ve “evlatlık” uygulamaları Cumhuriyet döneminin ikinci yarısına kadar da devam etmiştir. 1894-1895 yıllarına gelindiğinde, aralarında İstanbul ve İzmir’in de bulunduğu çeşitli illerde misafirhaneler kurularak, özellikle azat edilmiş kimseler ve kimsesizler barındırılmaya başlanmıştır. İzmir’de şimdi Mithat paşa Okulu olan binada, Halil Rifat Paşa'daki Karantina’ da, azatlı ve kimsesiz Afrika kökenliler barındırılmıştır. Dönemin Osmanlı Hükümeti İzmir’de yoğun olan bu azatlı köleleri, zaman zaman Karantina’dan alıp, o dönem “padişah çiftlikleri” denen, Aydın vilayetine bağlı on dokuz köye yerleştirmeye çalışmıştır. Böylelikle, bu insanların toplumsal yaşama uyum sağlamaları amaçlanmıştır.

1880’li yıllarda Afrika kökenli kölelerin yoğun bir biçimde azat edildikleri ve azat edilen kölelerin kendi aralarında dayanışma kurarak yaşadıkları bilinmektedir. 1890’lı yıllarda ise aralarında İstanbul ve İzmir’in de bulunduğu 56 bölgede misafirhanelerin kurularak azat dönemi sonrasında barınma sorunlarına destek verildiği ve bu misafirhanelere gelen kişilere çeşitli mesleki eğitimler verilip evlenmeleri sağlanarak Aydın, Muğla, Antalya, Balıkesir ve civarında devlet arazilerine yerleştirildikleri bilinmektedir.

Ülkemizde yaşayan Afro-Türkler, Türkiye Cumhuriyeti döneminde özgür ve eşit vatandaş statüsüne sahip olmuşlardır. Bununla birlikte Afro-Türkler siyah olmalarından kaynaklı Anadolu’daki halklardan farklılıklarını gizleyememişlerdir. Türkiye’nin kültürel çeşitliliği içinde Arap kızı, Arap oğlu olarak bilinen Afro-Türkler günümüzde yaygın olarak Antalya, Bursa, Burdur, Konya, Karaman, Adana, Dalaman, İzmir, Muğla, Aydın, Balıkesir illeri ve bu illere bağlı çeşitli ilçelerde yaşamaktadırlar. Eşit vatandaş statüsünü yasal olarak kazanmalarına rağmen hali hazırda renklerinden ötürü tarihsel algıların beraberinde getirdiği ön yargılardan kurtulamamaktadırlar. Öte yandan tarihsel geçmişleri ve kültürel yapılarındaki devamlılık aksamış, üç kuşak öncesinde köle olmaları nedeni ile geçmişleriyle olan, kültürel ve tarihsel bağları zayıflamış, günümüzde ise çok sınırlı sayıda bulunan yaşlıların anlatımları ile geçmişlerine ilişkin nereden geldikleri ve nasıl geldiklerine ilişkin kısmi bilgilere ulaşma şansı da hemen hemen kalmamıştır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Umut Cafer KARADOĞAN

Kaynakçalar
Afyoncu, Erhan, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, Yeditepe, İstanbul, 2010
Durugönül, Esma, “The Invisibility of Turks of African Origin and the Construction of Turkish Cultural Identity: The Need For a New Historigraphy”, Journal of Black Studies, 33:3, 2003
Erdem Hakan, Toledano, E., “Osmanlı Köle Ticareti, 1840-1890”, Tarih Vakfı, Yurt Yayınları, İstanbul, 1994
Erdem Hakan , Osmanlıda Köleliğin Sonu: 1800-1909, Kitap yay., İstanbul, 2004 
Filiz Çağman ve Zeren Tanındı, “Remarks on Some Manuscripts From the Topkapı Palace Treasury in the Context of Ottoman-Safavid Relations”, Muqarnas, 13, 1996
Güneş, Günver, “İzmir’de Zenciler ve Zenci Folkloru”, Toplumsal Tarih, İstanbul, Şubat 1999
Hüsamettin Aksu, “Sultan III. Murad Şehinşahnamesi”, Sanat Tarihi Yıllığı, IX-X, 1981
Lewis Bernard, Orta Doğu’da Irk ve Kölelik, Truva Yay., İstanbul 2006
Ivan Stchoukine, La peinture turque d’apres les manuscrits iIllustres Ier partie, de Sulayman Ier a Osman II 1520-1622, Paris, lev. XXXVIIIXXXIX., 1966
Özbay Ferhunde, Kölelikten Evlatlığa Osmanlı İmparatorluğu’nda Kölecilik ve Dönüşümü,Boğaziçi Üniversitesi,  2007, s.3. 
Ülkü Altındağ, “Dârüssaâde”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 9, 1994
tr.wikipedia.org/wiki/Kölelik  
 
DİĞER MAKALELER
Osmanlı Devleti'nden Miras, Türkiye Cumhuriyeti'nin Kimliksizleri: Afrika Kökenli Türkler
Türk Tarihi
Türklerin İslamiyet'i Kabul Psikolojisi

Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle neticelenen tarihî sürecin siyasî, askerî ve tarihî safhaları ile ilgili muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, konu hakkında bilinmeyen birçok hususu aydınlığa kavuşturmakla birlikte muhtelif tez ve düşüncelerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan görüş farklılıkları içerisinde en dikkat çekicisi, “Türklerin, önceden mensup oldukları inanç sistemi ve hayat tarzıyla büyük bir benzerlik taşıyan İslâmiyet’i kabulde hiç zorlanmadıkları ve bu yeni dinle tanışmalarından hemen sonra çok hızlı bir şekilde ve toplu olarak İslâmiyet’i kabul ettikleri” görüşüne karşı “aslında bu sürecin hiç de söylendiği gibi kısa sürede ve kolay olmadığı, hatta Türkler arasında İslâmiyet’in cebrî bir surette yayıldığı” iddiasıdır. Konuyu ele alan araştırmacıların, aynı tarihî kaynaklardan istifade etmiş olmalarına rağmen, çok farklı neticelere ulaşmaları veya birbirine taban tabana zıt görüşler ileri sürmeleri ilginçtir. Kanaatimizce bu durumun sebebi, meselenin sadece tarihî hadiselerden hareketle ele alınması ve buna bağlı olarak sözkonusu sürecin sosyal, psikolojik, kültürel ve iktisadî cephelerinin ya ihmal edilmesi ya da kişisel görüş ve kanaatlere göre şekillendirilmiş olmasıdır. Hâlbuki Türklerin İslâmiyet’i kabul sürecini, sadece tarihî kaynaklarda yer alan bilgileri, hele de bu bilgilerin bir kısmını veya istenen kısımlarını ele almak suretiyle izah etmek mümkün değildir. Zira sözkonusu süreç, tarihî olduğu kadar sosyolojik, psikolojik, kültürel ve hatta iktisadî cepheleri olan çok yönlü bir değişim sürecini kapsamaktadır. Bu bakımdan bir “din değiştirme” hadisesi olan Türklerin İslamiyet’i kabul sürecini, özellikle psikolojik ve sosyolojik yönlerini esas almak suretiyle değerlendirmek, meselenin izahı için daha “doğru” ve “gerçekçi” bir bakış açısı oluşturma konusunda büyük önem taşımaktadır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun