Osmanlı Devleti'nde Padişah Algısı Üzerine

Osmanlı Devleti'nde Padişah Algısı Üzerine

Yıllar boyunca Osmanlı hükümdarlarının unvanları arasında örfî hükümdarlık sıfatlarını ifade eden birçok unvan olarak kullanılmıştır. Bu unvanlardan en kayda değeri ise şüphesiz padişahlıktır. Özellikle Fatih Sultan Mehmed’ten sonra kullanımı yaygınlık kazanan ve sonraki birçok hükümdar için ana unvan olarak kullanılan padişahlık unvanının niteliksel karşılığını ve tarihsel serüvenini gelin birlikte inceleyelim.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Türk tarihinin en önemli kurumlarından birisi olan padişahlık, Türklerin hâkimiyet, devlet ve siyaset anlayışlarının pek çok etki ve yansımalarını içeren bir kavramdır.  Bu yönleriyle padişahlık, Türk tarihinin son altı yüz yılında ve Türk coğrafyasının büyük bir bölümünde etkili olan bir müessesedir. Padişah kavramı, İslam devletlerinde çok geniş devletlere sahip hükümdara verilen bir unvan olup sözlükte “iktidar sahibi kimse, hükümdar” anlamına gelen Farsça “padşatı” kelimesinden (Pehlevîce patahşa) gelmektedir. Bu noktada padişah kelimesi, “koruyan, devamlı olan, işlerinde sebat gösteren ve taht” gibi anlamlarına gelen “pad” kelimesi ile “asıl, sahip, gerek şekil ve içerik” anlamlarıyla, dâhilî ve haricî manalarda kendi emsallerinden daima önde ve birçok zaman da imtiyazlı gibi ifadeleri karşılayan “şah” kelimesinden türetilen bir kavramdır. Bu unvan, yıllar boyunca Osmanlı hükümdarlarının unvanları arasında örfî hükümdarlık sıfatlarını ifade eden başlıca unvan olarak kullanılmıştır. Nitekim ilk Osmanlı kaynaklarından birisi olan Ahmedi’nin İskendername’sinde Orhan ve I. Murad için bey (beg) unvanı ile beraber padişah unvanı da yer almaktadır.

Osmanlı hükümdarları uzun süren tarihleri boyunca birçok unvanı birlikte kullanmışlardır. Osmanlı hükümdarlarının XIV ve XV. yüzyıllarda İslâmiyet’teki sultan unvanı ile birlikte, örfî hükümdarlık sıfatlarını ifade eden resmî unvanlar olarak bey ve han unvanlarını kullandıkları bilinmektedir. XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise Timur’un beg unvanını kullanmasıyla birlikte, Osmanlı hükümdarları resmî yazılarda bey veya emîr unvanını kullandılar.  Nitekim bundan sonraki hükümdarlardan II. Murad, II. Mehmed ve hatta II. Bayezid, Hristiyan devletlerle yaptıkları antlaşmalarda bey veya emîr unvanına yer vermişlerdir.  Yine çağdaş Batı Hristiyan belgelerinde de Osmanlı hükümdarları sürekli bu unvanlar ile anılırken, İslâm hükümdarları ile yapılan savaşlar ile kitabe ve beratlarda daha ziyade İslâmî bir unvan olan sultan tercih edilmektedir.  Nitekim, Osmanlı hükümdarları sikke sahibi Müslüman hükümdarlar olarak, Orhan Bey’den itibaren sultan unvanını kullanmışlardır. Orhan Bey, başlangıçta “sultanü’l-guzat” daha sonraları ise İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölümü ile de “es-sultanü’l-azam” unvanını kullanmıştır. Yine sultan unvanı XV. yüzyıldan itibaren zaman zaman “sultânü’s-selâtîn, es-sultân ibnü’s-sultân, sultânü’l-berreyn ve’l-bahreyn” şeklinde güçlendirilmek suretiyle Osmanlı hükümdarının adlarından hemen önce kullanılmıştır. 

Osmanlılarda kullanılan unvanlardan birisi de han unvanı olup, bu unvan örfî hükümdarlık sıfatlarından birisi olarak I. Murad döneminden itibaren kullanıldı.  Osmanlı sultanlarının hemen hemen hepsi “han” unvanını kullanmışlardır. Yıldırım Bayezid ilk defa bu unvanı tuğralarına, Çelebi Sultan Mehmed de sikkelerine koydurdu. Yine I. Murad’tan itibaren Osmanlı hükümdarları “büyük hükümdar, imparator” anlamına gelen hüdavendigâr unvanıyla anılmışlardır. I. Murad için hudâvendigâr unvanı bazı sancak tahrir defterlerinde yer alan kayıtlarda XV. yüzyılda görülürken, Osmanlı kroniklerinde daha ziyade XVI. yüzyıldan itibaren kullanıldığı bilinmektedir. 

Bu şekilde kuruluşundan itibaren eski Türk ve İslâm devletlerindeki unvanlara benzer unvanlar kullanan Osmanlı Devleti’nde padişah unvanı, II. Murad tarafından kullanılmakla birlikte, unvanın umumileşmesi ve yerleşmesi Fatih Sultan Mehmed döneminde olmuştur. Buna göre, Fatih’in kanunnamesinin dibacesinde diğer unvanlar arasında hudavend-i azam unvanı da yer almaktadır. Ancak daha sonraları bunun yerine “en büyük hükümdar, imparator” anlamına gelen padişah unvanı kullanılmaya başlandı ve Osmanlı literatürüne yerleşti. Nitekim, İstanbul’un fethinden sonra, Sultan II. Mehmed, kendisini cihana hükmeden bir imparatorluğun tek temsilcisi olarak kabul etmek suretiyle, mutlak ve sınırsız bir iktidar kazandı.  Bu doğrultuda fetihten sonra sadece Fatih lakabını almayan II. Mehmed, aynı zamanda cihana hükmeden bir imparator olarak padişah unvanını da kullanmaya başladı ve bu uygulamanın öncüsü oldu.  Fatih’in bu politikası onun yapacağı fetih politikalarına yön verirken, diğer yandan da merkeziyetçi ve mutlak bir hâkimiyet anlayışının da temelini oluşturdu. Fatih Sultan Mehmed’ten sonra padişahlık unvanı yaygınlık kazanmak suretiyle diğer Osmanlı hükümdarları tarafından resmî yazışmalarda sürekli kullanıldı. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman’ın 1547 yılında Habsburg İmparatoru’na yazılan mektubunda şu ifadelere rastlanmaktadır:

“Ben ki sultân-ı selâtîn ve burhân-ı havâkin tâc-ı baht-ı Husrevân-ı rûy-i zemîn zıllullahi fi’l-arzın Mekke’nin ve Medine’nin ve Kuds-i şerîfin ve İstanbul’un ve Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rûm-ili’nin ve Anadolu’nun ve Rûm’un ve Karaman’ın ve Erzurûm’un ve Diyâr-ı bekr’in ve Kürdistân’ın ve Luristân’ın ve Azerbaycân’ın ve Acem’in ve Zü’l-kadriye ve Mısır ve Şâm ve külliyen Arabistân ve Bağdad ve Basra ve Aden ve Yemen memleketinin ve Tâtâr ve Deşt-i Kıpçak ve Mağrib-i zemînin ve Eflâk ve Boğdan ve Budun tahtının ve Erdel vilâyetinin ve anâ tâbi‘ olan yerlerin ve dahi kılıcımızla alınmış nice memleketlerin pâdîşâhı ve sultânı Sultân Süleyman Şâh bin Sultân Selim Şâh bin Sultân Bayezid Hân’ım

 

Yine Kanuni’den sonraki dönemlerde de Osmanlı hükümdarları yabancı devletlere yazdığı ahidname ve name-i hümâyûnlarda padişahlık unvanını sıkça kullanmışlardır. Bu çerçevede XVII. yüzyılın başlarında Sultan I. Ahmed’in Avusturya hükümdarına gönderdiği mektubun başında geçen ve padişahın kendi sıfat ve özelliklerinden bahsettiği bölümde padişah ifadesi kullanılmaktadır:

“Ben ki hareymeyn-i şerîfeynin hâdîmi ve (küfr?) ü zilâlin hâdîmi sultân-ı  (boşluk) memâlik-i Rûm ve Arab ve Acem ve hâkan-ı havâkîn-i Çin ve Hıtâ ve tâcidârî şehsüvâr-i leşkerkeş ve taht-ı memleket- ârâyı fermân-fermâ-yı Kayâsıra-i asr ü avân sahib-kırân-ı nusret-iktirân olup Akdeniz ve Karadeniz etrâfında olan bilâd-ı sipher-i irtifâ‘ın ve Karadeniz etrafında olan kıla‘ ü beka‘ın ve nâdire-i asr olan Mısır ve Sa‘id-i a’lânın ve Bağdad-ı dârü’s-selâmın ve Şehr-i Zor ve bilâd-ı Haleb ve Şam’ın ve Bender-i Cidde ve Basra ve mirkâd-ı şerîf-i lâzımü’l-ihtirâmın şerefallâhu te‘âlâ ve vilâyet-i Yemen ve Aden ve San‘a’nın ve memâlik-i Çin (Habeş) ve Basra ve Lahsâ’nın ve Kürdistân’ın ve Gürcistân’ın ve Luristân’ın ve Van’ın ve Kefe ve Deşt-i Kıpçak ve diyâr-ı Tâtâr ve Diyâr-ı bekr ve Rûha ve Mûsul ve Erzurum ve İrân zemîninin ve külliyen vilâyet-i Anadolu ve Zü’l-kadriye ve Karaman ve Edirne ve umûmen memâlik-i Rum ili ve vilâyet-i Eflâk ve Boğdan ve Bosna ve Sigetvar ve Eğri ve Tımışvar ve Kanije’nin ve cezîre-i Kıbrıs ve Sakız ve Midilli ve Rodos’un ve bunlardan ma‘âdâ Cezâyir-i garp ve Trablusgarb ve aktâr-ı Tunus’un ve ale’l-husûs hasretü’l-mülûk olan mahmîye-i İstanbul’un ve bundan gayrî darb-ı şemşîr-âb tasvîr ve âteş-te’sîrle ve sırpençe-i tedbîr-i isâbet- pezîr ile feth olunan nice diyâr-ı celilü’l-i‘tibârın ve darâmen ve emânın pâdîşâhı ve sultânı ve şehinşâh-ı refi’ü’l-mekânı ve hakân-ı âzîmü’ş-şânı es-sultân ibnü’s-sultân Sultân Ahmed Hân ibn-i Sultân Mehmed Hân ibn-i Sultân Murâd Hân ibn-i Sultân Selim Hân ibn-i Sultân Bayezid Hân ibn-i Sultân Mehmed Hân”.

Yine padişah unvanının XVIII. yüzyıl hükümdarları tarafından da kullanıldığını söylemek mümkündür. Nitekim, bu dönem hükümdarlarından III. Ahmed’in Pasarofça Muahedesi münasebetiyle Avusturya hükümdarına gönderdiği namedeki ifadeler şu şekildedir:

 “Bihter bin-i hamd ü senâ bi hudûd ve güzîde terin-i şükr ü sipâs ve sitâyiş lâ yuhsa ve’lâ ba‘id ol mâlikü’l-mülk bi şerîk ve enbâz ve pâdîşâh-ı lâyezâl bi niyâzi te‘âlâ kemâl-i zât-ı ani’l-idrâk ve tekaddüsât-ı celâl sıfat-ı ani’ş-şâibetü’l-intikâl ve’l-iştirâk hazretlerinin dergâh-ı âzîmet ve kibriyâ ve bargâh-ı celâlet ve i‘tilâllerine ehâk ve evlâ ve sezâ ve ervâhidirki sâbıkâ-i inâyet bi-gayet-i bi-ezelîyye vâridât-ı bî-illet-i lem yezeliyyesiyle def‘ü şer ü fesâd ve ref‘-i bâkî ve inâd ve kât‘-i nizâ‘ ve katn ve hasm-ı hüsâm-ı mihen ve temhîd-i kavâ‘id adl u dâd ve tanzîm-i ahvâl-i bilâd ve ibâd takrîr-i umûr-ı millet ve tekmîl-i mesâlîh-i ümmet içün cenâb-ı hilâfet me’âb ma‘delet-nisâbı izâm-ı selâtin rûy-i zemîn ve südde-i senîyye-i sa‘âdet iktisâbı melâz ashâb-ı tâc ve tekîn iyledi ve sınûf-ı salâvât ve tahhiyât-ı tayyibât nâ-ma‘dûd ve senâ ve dürûd-ı müte‘âkibü’l-vürûd cümle-i enbiyâ-yı a‘zâm husûsân seyyidü’l-enâm ve fahrü’r-resûlü’l ekrem ser-defter-i asfiyâ şefî‘-i rûz-ı cezâ Habib-i Hüdâ Muhammed Mustafa sallallâhu te‘âlâ aleyhi ve’s-sellem hazretlerine ihdâ kılınmak sezâdır ki mû‘cizât-ı kesîretü’l berekâtıyla ihkâm-ı ahkâm-ı şeri‘ât-i şerîfe-i izzâ ve icrâ-yı sünnet-i seniyye-i millet-i beyzâ içün ser-sa‘âdet-i efrem şeref-yâb tâc-ı bahrü’l-ihtiyâç hilâfet ve zillullâh ve serîri sa‘âdet mâsir-i saltanât ve cihân-penâhî zât-ı süture sıf‘atım müntehî ve mübâhî olub bi- inâyetüllahi te‘âlâ ve hüsn-i te‘yîde eşrefü’l-buldân ve’l-emâkin ve ebrekü’l-medâin ve’l-mesâkin kıble-i cümle-i âlem ve mihrâb-ı teveccüh âmme-i ümem olan Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere ve Kuds-i şerîf-i mübârekin hâdîm ve hâkîmi ve hasiretü’l-mülûk olan bilâd-ı selâse-i mu‘azzâma ki İstanbul ve Edirne ve Burusâdır ve Şam-ı cennet-meşâm. ve Bağdat-ı darü’s-selâm ve Mısır-ı nadiretü’l asr behîmetâ ve külliyen Arabistan ve Haleb-i şehbâ ve Irak-ı Arab ve Acem ve Basra ve Lahsa ve Deylem ve Rakka ve Musul ve Şehrizor ve Diyar-ı bekr ve Zü’l-kadriyye ve Kürdistân ve vilâyet-i Erzurum ve Sivas ve Varna ve Kirman ve Magrib ve Habeş ve Tunus ve  Trablus-şâm ve Kıbrıs ve Rodos ve Girid ve Mora ve Akdeniz ve Karadeniz ve Cezâyir ve sevâhili ve diyâr-ı Anadolu ve memâlik-i Rum ili ve husûsân memâlik-i tâtâr ve Deşt-i Kıpçak ve vilâyet-i Kefe ve ol havâlide olan cümle oymak ve diyâr-ı Bosna ve memâlik-i Eflâk ve Boğdan ve ta‘rîf ve tavsîfden müstağni niçe bekâ‘ ve buldânın pâdîşâh-ı kişver-i güşâsı ve şehinşâh memleket ârâsı e’s-sultân İbni’s-sultân ve’l-hakân ibn’ül-hakân Gazi Sultân Ahmed Hân İbn-i Sultân Mehemmed Hân İbn-i Sultân İbrahim Hânım”.

Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti’nde Fatih Sultan Mehmed’ten itibaren yaygınlık kazanan padişahlık unvanı, Osmanlı hükümdarlarının en etkili unvanı olup, İran ve Sâsânî geleneğinden gelen bu unvan,  Hristiyan dünyasındaki kayser, çasar ve imparator unvanlarına tekabül etmektedir. Osmanlı belgelerinde padişahlık unvanının en yaygın kullanım şekli ise “padişah-ı âlem-penâh” ifadesidir. Batılılar tarafından ise padişahlık unvanı, daima “imparator” şeklinde tercüme edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde padişahlık makamının nasıl bir anlamı ve önemi vardır? 

Osmanlı Devleti’nde padişahlık, devletin ve milletin en üst makamı olup aynı zamanda her şeyin sahibi olan padişah, “malikü’l-mülk” tür. Bu sebeple devlet düzeninde son karar merciî olan padişahın yetkileri bürokratik dille “ferman men-lehü’l-emrindir” (karar emir sahibinindir) şeklinde yer bulmuştur.

Osmanlı Devleti’nde klasik anlamda padişah tipi, devlet içinde mutlak örfi hâkimiyet yetkisiyle Fatih Sultan Mehmed’in şahsında ortaya çıktı ve gücünü Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman dönemlerinde kazandı. Nitekim Fatih Sultan Mehmed, kendisini Rumeli ve Anadolu’nun hâkimi ve İstanbul’un sahibi sıfatı ile Roma kayserlerinin varisi ve İslam’ın en büyük cihad temsilcisi olarak görüyordu. Yine Yavuz Sultan Selim 1516’daki Mercidabık Zaferi’nden sonra Halep’te “hadimü’l-Haremeyni’s-şerifeyn” unvanını kullandı. Yavuz Sultan Selim bu vesileyle Mısır sultanları gibi, İslâm âleminin hamisi ve en yüksek hükümdarı olma iddiasını taşıyordu. Yavuz’dan sonra tahta geçen Kanuni Sultan Süleyman ise Mekke Şerifi’ne yazdığı cülûsunu bildiren mektupte “hâdimu beyti’illah ve’l-harem (Mekke ve Medine hâdimi) unvanını kullanmak suretiyle, kendisinin “hilafet’ül-kibrâ (en yüksek hilâfet) makamında olduğunu bildirdi. Yine Kanuni’den itibaren daha cihanşümul bir yapıya bürünen Osmanlı Devleti’nde padişahlar, Dünya Halifesi (Halife-i Rûy-ı Zemin) ve tüm Müslümanların halifesi (Halifet’ül-Müslimin) unvanlarını kullanmışlardır.

Bu noktada Osmanlı padişahlarının devlet ve toplum hayatında önemli bir yeri olup, bu durum kendilerine bir takım örfî hükümdarlık yetkilerinin verilmesine zemin hazırlamıştır. Nitekim Osmanlı padişahları İslâm tarihinin belki de en merkeziyetçi ve mutlakiyetçi hükümdarlarıdır. Padişahlar sadece idarî alanda bu mutlakıyetin bir vasıtası olarak devletin icra yetkilerini kendi kullarına vermek, toprak üzerinde devlet denetimini kurmakla kalmamışlardır. Aynı zamanda ilmiye sınıfını teşkilatlandırmak ve devlet hizmetine dâhil etmek, vakıfları devlet hizmetine almak gibi yetkilerle merkeziyetçi yapısını kuvvetlendirmişlerdir. Osmanlı padişahlarının örfî alandaki mutlak hâkimiyetini gösteren hukukî dayanakları ise hüküm, irade, ferman, berat ve hatt-ı hümâyûn gibi isimler altında toplanan emir verme yetkilerinden oluşmaktadır. Nitekim bu tür belgelerde padişah emir ve iradesini “buyurdum ki” ifadesiyle belirtmektedir.

Osmanlı padişahının mutlak hâkimiyeti ve iktidardaki yapısı ile ilgili olarak XV. yüzyılın ilk yarısında Ahmde Dâi’nin Sultan’a hitaben yazdığı şu mısralar padişahların gücünü ortaya koyar niteliktedir:

“Cihân sensin ve lîkin cân sensin,

Kamu âlem kulun Sultan sensin,

Vücudun bir güherdir kân-ı devlet,

Mürettep cümlesi erkâni devlet,

Sana haktan atâdır adl ü insaf,

Senin adlin talebidür Kaf tâ Kaf”.

Osmanlı Devleti’nde kendisinden önceki Türk devletlerinde olduğu gibi hükümdarlar başa geçtikten sonra hâkimiyetlerini meşrulaştırmak için kendine siyasî ve dinî birtakım dayanaklar bularak hükümdarlığını kabul ettirmişlerdir. Nitekim Çin hanedanlarında hükümdar için “Göğün oğlu” “Tanrı’nın oğlu” olarak kabul edilmişlerdir. Yine eski İran devletlerinde ve Roma’da ise hükümdar halk tarafından Tanrı kabul edilirken, Osmanlılarda Türklerde olduğu gibi, Tanrı tarafından yeryüzünde Kut’lanmış bir kişi veya “padişah-ı ruy-ı zemin zillullah-i fi’l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) olarak görülmüştür. Nitekim Osmanlı padişahları cülûs münasebetiyle çıkardıkları fermanda “Allah’ın lütfuyla kendilerine saltanat müyesser olduğunu” ifade etmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nde devletin mutlak hâkimi ve başkanı olan padişahlar, idarî, askerî, malî ve hukukî konularda oldukça geniş yetkilere sahiptiler. Padişahların bütün egemenlik güçlerine sahip olması Osmanlı Devleti’nin yönetim şeklini de belirlemiş olup, devlet tam bir merkeziyetçilik ile yönetilirdi.

Osmanlı padişahlarının bu tür yetkilerinin yanı sıra, yönettikleri reayaya karşı bir takım vazife ve sorumlulukları vardır. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nde padişahın da uymak zorunda olduğu bir takım kanunlar mevcut olup, padişahın yönettiği reayaya karşı temel vazifesi ise adalet ile hükmetmektir. Yani Osmanlı devlet yönetiminde “keyfi bir patrimonyal sistem” (Sultanizm) yoktur.  Bu noktada Osmanlı padişahı şeri‘ati uygulamak ve korumak zorundadır. Nitekim kuruluşundan itibaren Müslüman bir toplum yapısı hüviyetini taşıyan Osmanlılar şer‘i hukuku benimseyerek, devletin bütün kurumlarında bu sistemin devamını sağlamışlardır. Osmanlı devlet anlayışına göre şeri‘atın tesisi ise ancak saltanat ile olur ve saltanatın koruyucusu güçlü bir ordu ile mümkündür. Güçlü ve büyük bir ordunun kurulması için gerekli olan şey ise maldır (para-hazine). Devletin hazinesini dolduran ve geliştiren halk ve bu gücü idare altına alacak yegâne şey ise padişahın halk üzerinde sağlayacağı adalettir. Nitekim bununla ilgili Osmanlı tarihinin çeşitli dönemlerinde padişahlar gerek ehl-i örf, gerekse ehl-i şer‘in halka karşı uyguladıkları kötü muameleleri engellemek için müstakil adaletnâmeler yayınlamışlardır.

XV. yüzyıl tarihçilerinden Tursun Beğ’e göre her insanı kendi kabiliyetine göre mevkiinde hakkına razı tutmak ve başkasının hukukuna saldırmaktan men etmek bir padişahın temel vazifelerindendir. Nitekim padişah olmazsa insanlar mahvolur ve nizam kalmaz. Bu sebeple padişaha mutlak itaat gerekmektedir.  Kur’an’ın da bunu emrettiğini belirten Tursun Beğ, padişah, istediği zaman yüksektekileri alçaltırken, yine istediği zaman aşağıdakileri de yükseltebilir. Nitekim Tanrı’nın zatına mahsus bu sıfat padişahta tezahür eder.

Osmanlı padişahları bu vasıflarını kuruluş ve yükselme döneminde önemli ölçüde muhafaza etmekle birlikte, XVII. yüzyılın başlarından itibaren padişahların otoriteleri yeniçeri, ümerâ ve ulemanın etkisi ile sınırlandırılmıştır. Osmanlı Devleti’nde yaşanan bu gelişmeler, padişahın devlet yönetimindeki etkisini azaltırken, yeni dönemde sefere çıkmayan ve dolasıyla saraya daha bağlı ve savaşçı olmaktan ziyade sosyal işlerle ilgilenen mutlak bir otorite ortaya çıkarmıştır.

XIX. yüzyıla gelindiğinde ise 1839’da yayınlanan Gülhane Hatt-ı Hümâyûn’u ile Batı’nın anayasa fikirlerinin etkisi altında padişahın mutlakıyetini sınırlandırma ve temel haklarını güvence altına alma süreci başlamıştır. 1876‘da ilan edilen Kanun-ı Esasi ile padişahın devlet içerisindeki üstünlüğü ve mutlak hâkimiyeti korundu. Nitekim Kanun-ı Esasi’de “Zat-ı hazret-i penâhi din-i Mübin-i İslâm’ın hamisi ve bi’l-cümle tebaa-yı Osmaniyye’nin hükümdar ve padişahıdır” ifadeleri yer almaktadır. 1908 II. Meşrutiyet hareketi ile de Osmanlı padişahı meşrutî bir hükümdar durumuna geldi.

23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nde ise milli iradeye dayanan milli hükümet prensibi gereğince, hükümet padişahın tüm yetkilerini fiîlen üzerine aldı. Ardından getirilen 30 Ekim 1922 ve 1-2 Kasım 1922 tarihli iki karar ile Türkiye Büyük Millet Meclisi “yeni Türkiye hükümetinin Osmanlı Devleti yerine kaim olduğuna, Teşkilât-ı Esasiyye Kanuni ile hükümranlık hakkı millete verildiğinden “İstanbul’daki padişahın mâdum ve müntakil bulunduğuna” karar verdi.  Böylece Osmanlı Devleti’nde başlangıcından beri Osmanoğulları sülalesine (Hanedan-ı âl-i Osman) mensup kimselerin padişah olması anlayışı değişti. Yeni süreçle birlikte hilafet ve saltanatın birbirinden ayrılmasıyla birlikte, padişahların tüm hak ve yetkileri yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne geçti. Ardından Osmanlı ailesi üzerine kalan hilafet makamı da 3 Mart 1924’te lağvedildi. Bu şekilde Osmanlı Devleti ile hayat bulan ve yüzyıllardır varlığını sürdüren padişahlık makamı, Osmanlı Devleti ile birlikte ortadan kaldırıldı.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakça

A.D. Alderson, Osmanlı Hanedanının Yapısı, (Çev: Şefaettin Severcan), İstanbul 1998.

Abdullah Özkan, Osmanlı Tarihi, 1299-1922, İstanbul 2005.

Ahmedî, İskender-nâme, İnceleme-Tıpkıbasım, (Haz. İsmail Ünver), Ankara 1983.

Ahmet Altay, “Klasik Dönem Osmanlı Siyasetnâme Geleneğine Genel Bir Bakış”, Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 6/3, Summer 2011, s. 1795-1809.

Atilla Çetin, “Hüdavendigâr”, DİA. C. 18, İsranbul 1998, s. 285.

Aydın Tanerî,  Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde Hükümdarlık Kurumunun Gelişmesi ve Saray Hayatı-Teşkilâtı, Ankara 1978.

Aydın Taneri, “Han”, DİA. C. 15, İstanbul 1997, s. 517-518.

Aydın Taneri, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Döneminde Hükümdarlık Kurumunun Gelişmesi ve Saray Hayatı-Teşkilâtı, Ankara 1987.

H. N.Kubalı,  “Kanun-ı Esasi”, İA, c. VI, İstanbul 1989, s. 168-185.

Haldun Eroğlu, Osmanlı Devleti’nde Şehzadelik Kurumu, Ankara 2004.

Halil İnalcık,  “Osmanlılarda Saltanat Veraseti  Usulü  ve  Türk  Hâkimiyet Telakkisiyle İlgisi”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt XIV, Sayı 1, Ankara, 1959, s. 69-94.

Halil İnalcık,  Devlet-i Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar –II (Tagayyür Ve Fesad (1603-1656): Bozuluş Ve Kargaşa Dönemi), İstanbul 2009.

Halil İnalcık, “Osmanlı Padişahı”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, XIII, No. 4, Ankara 1958, s. 102-126.

Halil İnalcık, “Osmanlı Sultanlarının Unvanları (Titülatür) ve Egemenlik Kavramı”, Doğu Batı Makaleler II. Ankara, 2009: 187-193.

Halil İnalcık; “Mehmet II”, İA. C. 7, İstanbul 1997.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilatı, Ankara 1988.

J. H. Kramers, “Hudâvendigâr”, İA. C. 5/1, İstanbul 1997.

J. H. Kramers, “Sultan”, İA. C. 11, İstanbul 1997.

Kenan Ziya Taş, “Osmanlı Hukukunda Hükümdara Vekâlet”, Dicle Üniversitesi Hukuk fakültesi Dergisi, Sayı 7, Yıl 2003, s. 68-77.

Mehmed Fuad Köprülü, “Bey”, İA. C. 2, İstanbul 1997..

Mehmet Ali Ünal, Osmanlı Müesseseleri Tarihi, Isparta 1998.

Mehmet İpşirli, “Unvan”, DİA. C. 42, İstanbul 2012, s. 166.

Mehmet Zeki Pakalın; “Padişah”, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1993.

Midhat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lügati, İstanbul 1986.

Mustafa Kaşağıcı, “Osmanlı Sultanlarının Kullandıkları Unvan ve Lakapların Türk Devlet ve Toplum Anlayışı İle İlişkisi”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Kayseri 2005.

Orhan F. Köprülü, “Bey”, DİA. C. 6, İstanbul 1992, s. 11-12.

Osman Gazi Özgüdenli, “Sultan”, DİA. C. 37, İstanbul 2009, s. 496-497.

Uğur Kurtaran,  “Osmanlı Devleti’nde Şehzadelik Kurumuna Yeni Bir Bakış: Şehzadelerin Doğumu, Yetiştirilmesi ve Tahta Çıkış Süreçleri Hakkında Bir Değerlendirme”, Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 9/4, Spring 2014, p. 759-778.

Uğur Kurtaran,  “Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi”, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 7, Kasım 2011, s. 51-67.

Uğur Kurtaran, Sultan I. Mahmut (1730-1754), 2. Baskı, Altınordu Yay., Ankara 2018.

Uğur Kurtaran, Sultan II. Mustafa (1695-1703), Ankara 2017.

Yusuf Halaçoğlu, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilâtı ve Sosyal Yapı, Ankara 1998.

 

DİĞER MAKALELER
Osmanlı Devleti'nde Padişah Algısı Üzerine
Osmanlı Tarihi
Osmanlı’da Şehzadelik Kurumu: Şehzadeler Nasıl Yetişirdi?

Osmanlı Devleti’nde hükümdardan sonra tahtın meşru varisleri olan şehzadeler, padişahların erkek çocukları olup, Osmanlı veraset anlayışı gereğince taht üzerinde yegâne hakka sahip kişilerdir. Bu hak şehzadelerin padişahtan sonra tahta geçebilmelerini sağlamış olup, bu konuda kuruluş yıllarından itibaren farklı uygulamalar yaşandı. Daha ziyade merkezi yönetim anlayışına dayalı bir devlet politikası içerisinde hareket eden Osmanlı Devleti’nde, şehzadelik makamına büyük saygı duyulmuş ve hanedanın en imtiyazlı sınıfı olarak kabul edilirdi. Bu durum şehzadelerin gelecekte tahta çıkması muhtemel bir padişah gibi yetiştirilmesini ve iyi bir eğitim almalarını gerekli hale getirdi. Bu eğitimler çocuk yaşlardan itibaren ve ilk olarak sarayda başlamaktadır. Yine XVI. yüzyılın sonlarına kadar sancaklara gönderilerek yönetim tecrübesi kazanan şehzadelerin yetiştirilmesindeki usuller, XVII. yüzyılın başlarından itibaren uygulanan yeni ekberiyet sistemi ve bu sisteme bağlı olarak getirilen kafes uygulamasıyla tamamen değişti. Bu sistem devletin yıkılışına kadar yine birtakım değişimler yapılmakla birlikte yürürlükte kalmış ve durum yönetim tecrübesinden yoksun padişahların başa geçmesine sebep oldu. Tüm bu durumlar bize Osmanlı tarihinin her döneminde oldukça önem verilen şehzadelik kurumunda zaman içerisinde dönemin şartları gereğince bir takım düzenleme ve değişikliklerin yapıldığını göstermektedir. Yazımızda bu değişimlerin ne zaman/nasıl ve niçin olduğuna dair soruların kısa cevapları verildi. Nitekim şehzadelik ile ilgili bu değişimlerin tespiti, kurumun işleyişi ve Osmanlı Devleti’nin geleceğini nasıl etkilediğine dair ipuçlarını bize göstermektedir. Bu sebeple yazımızda şehzadelerin doğumları ve bu süreçteki uygulamalar, çocukluk yılları, eğitimleri ile gençlik ve şehzadelik yıllarına dair bilgiler bulacaksınız.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun