Osmanlı Coğrafyasında Salgın Hastalıklar

Osmanlı Coğrafyasında Salgın Hastalıklar

Osmanlı arşivindeki belgelerde salgınlarla ilgili elimizde olan ilk belge Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk yıllarına, 1524 senesine tekabül eder. Bundan önce de Osmanlı coğrafyasında salgın hastalıklardan ölenlerin olduğu aşikardır lakin Osmanlı Devleti’nde hanedan mensubu harici ölenlerin ölüm sebepleri hakkında ayrıntılı bilgiler mevcut değildir. O dönemin tababet ilminin de bu konuda ne derece kesin hükümlere sahip olduğu ayrıca bir muammadır. Dr. Halim Gençoğlu, arşiv belgelerine dayanarak Osmanlı'daki salgınları aktardı.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Salgın ve vebalar, dünya tarihinde insanoğlunun varlığından beri mevcut olan hastalıklar olup belki insanlık tarihinde milyonlarca canlının yaşamına son vermişlerdir. Bu manada tarihte her zaman var olan ve gelecekte de olacak olan bir mefhumdan bahsettiğimizi belirtmek isterim. İbni Sina tıpla ilgili meşhur eserinde ‘büyük küçük canlılar çok yoğun olup vebalara sebebiyet veriyorlar. Tüm insanlara yapışırlar. Saça, yüze, elbiseye. Onlardan korunmanın temel yolu temizlikten geçer’ demiştir.1 Öte yandan Selçuklu ve Osmanlı döneminde salgın hastalıklara önlem olarak dikkate alınan hususlar, salgın hastalıklar için yazılan bir veba risalesinde şöyle ifade edilmişti. Maddi Temizlik: Temiz beden, Manevi Temizlik: Temiz ruh, Toplumsal Ahlak: Temiz toplum, Muktedir iktidar: Temiz siyaset, Temiz Çevre: Temiz Mekân. Hakikaten büyük Türk düşünürü Yusuf Has Hacip, 1070 yılında yazdığı eseri Kutadgu Bilig’de de temizliği dikkat çekerek; Devleti yöneten bey, temiz olmalıdır ki halkı temiz olsun. Eğer bey temiz kalpli olmazsa; hiçbir vakit temiz ve isabetli hareket edemez. Aslı temiz olan daima temizlik ister... demişti.2

2020 yılına damgasını vuran koronavirüs tüm ülke ve kıtalarda hayatı tam manasıyla felç ettiği gibi diğer yandan teknolojik ilerlemelere rağmen insanoğlunun acizliğini de ortaya koymuş oldu. Tarihte salgın hastalıklara baktığımızda, belli dönemlerde bu salgınların büyük insan kaybına neden olduğuna şahit olmaktayız. Osmanlı coğrafyasında son iki yüz yılda meydana gelen vebaların kayıtları incelendiğinde ise hakikaten kolera, tüberküloz, taun, karahumma ve hatta sıtma hastalığından on binlerce insanın öldüğü görülmektedir.

Osmanlı Arşiv Belgelerinde Salgınlar

Osmanlı arşivindeki belgelerde salgınlarla ilgili elimizde olan ilk belge Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk yıllarına, 1524 senesine tekabül eder. Bundan önce de Osmanlı coğrafyasında salgın hastalıklardan ölenlerin olduğu aşikardır lakin Osmanlı Devleti’nde hanedan mensubu harici ölenlerin ölüm sebepleri hakkında ayrıntılı bilgiler mevcut değildir. O dönemin tababet ilminin de bu konuda ne derece kesin hükümlere sahip olduğu ayrıca bir muammadır. Velhasıl 1524 yılında kayda geçen bu ölümde Bosnalı bir yeniçeri olan Hasan oğlu Esnehan’ın maraz-ı tauna yakalandığı ve bu salgından öldüğü rapor edilmişti. Bu askerin muzdarip olduğu salgın hastalığa cenaze namazının kılınmış olması da ilginçtir. Zira salgından ölen hastaların cenaze namazı dahi kılınmadan alelacele gömüldüğünü biliyoruz.3

1579 yılında bir şifacı ile hastaya ait mahkeme kaydı ayrıca ilginçtir. Bu kayda göre İpsala kazasında vebaya yakalanan Zado adında bir gayri-müslim şifacı Hasanoğlu Hüseyin’e gidip tedavi olmak için anlaştığı ve tedavisi bitince paranın geri kalanını ödeyeceğini söylemiştir. Bu hastalıktan ölür isem şifacı Hüseyinle davam yoktur kanım helal olsun dediğine göre bir ameliyat söz konusudur. Öyle ya da böyle bu resmi vesika vebanın Osmanlı coğrafyasındaki izlerine delil teşkil eder. Öyleki 1728 yılındaki bir başka Osmanlıca belgede İstanbul cami imamlarına verilen talimatta veba illetinin ortadan kalkması için Ahkaf suresinin okunması emredildiği görülmektedir. Bu manada arşiv belgeleri çok ilginç olayları günümüze aktarır.4

 

belge

İstanbul kadısı fazîletlü Efendi Bi emri Hudâ-yı Hak tâ‘ûn hastalığı kesret üzre olup mütemâdî oldukda cevâmi‘-i şerîfede sûre-i Ahkāf-ı şerîfe kırâatine müdâvemet ile müddet-i kalîlede mündefi‘ olduğu mütehakkık olmağla mukaddemâ câmi‘lerde ne vakitle [ve] ne vechile kırâat oluna gelmiş [ise] yine ol vechile kırâat eylemek üzre tenbîhi lâzım gelenleri getirip gereği gibi tenbîh ve te’kîd eyleyesiz deyû buyruldu. (Sici 24l (H. 1138-1151/M.1726-1738)

1831 yılındaki kolera salgınından sonra II. Mahmud’un emriyle karantina uygulaması için ilk defa Meclis-i Tahaffuz toplanarak 1838 yılında göreve başlamıştı. Bu tür salgınların önlenmesinde tahaffuzhanelerin yani korunma evlerinin faydaları görülmüştü.

Osmanlı döneminde salgın hastalıkların baş gösterdiği zamanlarda İstanbul’da ulema, reaya ve padişahın toplandığı yer Ok Meydanı idi. İstanbul halkı burada toplanır ve ulemanın duasına iştirak ederdi. Osmanlı döneminde İstanbul’da kurulan karantina merkezi ise Tuzla’daydı. Yine İzmir’de, 1865 yılında Fransızlara yaptırılan karantina adası şehre uzak olan Urla kasabasındaydı. Hacdan dönenlerin Ege bölgesinde Urla’daki karantina adasına ve Marmara bölgesinde ise Tuzla’daki Tahaffuzhaneye gönderildiği bilinmektedir. Bu karantina bölgelerine gelenler öncelikle hamama alınır, kıyafetleri buhar odalarında 120 derecede temizlenir ve bu sürede kendilerine verilen yeni kıyafetlerle doktorlar tarafından muayene edilirlerdi. Mesela 1894 yılında Yemen’den gelen askerler o havalideki Tifo salgınına karşı Urla’da karantina adasında kontrolden geçirilmişlerdi. 1738 yılında Balkanlar'da vebadan 50 bin kişinin öldüğü göz önüne alındığında Osmanlı coğrafyasında salgınlarla olan mücadelenin de ehemmiyeti anlaşılmış olur. Yine 1801 yılında İspanya’nın Cadiz bölgesinde çıkan Hıyarcıklı vebadan bazı Akdeniz ülkeleri gibi Osmanlı Devleti’nin de etkilendiği görülmektedir. Aynı tarihte Osmanlı Devleti’nin İspanya’dan gelen gemilere karantina uygulamasının altına yatan sebep budur.5

1793 yılına ait başka bir kayıtta ise Üsküdar'daki Valide Atik mahallesinde oturan Kıncı Ali’nin vebadan öldüğü anlaşılmıştır. O döneme ait bir otopsi kaydında Gayrimüslim oldukları anlaşılan Cerrah taifesinden İlyas Avram adlı doktorun muayenesinde 'eseri cerh ve kara bere misüllü nesnesi olmayıp ancak veba illetinden etmiştir deyü', defnine izin verilmişti.

1801 yılına ait bir başka Osmanlıca kayıt ise Tuğcuzade Abdülkadir Efendi’nin Afrika kökenli olduğu anlaşılan Zenciye Şirin adlı hizmetçisini Mehmet Emin’e sattığı ve Üsküdar mahkemesine verdiği beyanatta, sağlıklı olduğu ve bir vebaya yakalanmadığı mahkeme kaydında özellikle vurgulanmıştı. Zenciye Şirin kuvvetle muhtemel Türk sinemasında Arap bacı olarak bilinen merhum Dursune Şirin’in büyük babaannesidir. Oğlu İbrahim Şirin ise Türk Sanat Müziği sanatçısıdır. Kısacası veba, Osmanlı toplumunun en büyük endişelerinden birisiydi. On dokuzuncu yüzyılın başında ilki 1817 ve ikincisi 1829 yılı olmak üzere Asya ve Avrupayı şiddetli bir şekilde tesiri altına alan kolera salgını, takriben 200 bin insanın ölümüne sebep olmuştu. 1852 yılında Rusya’yı baştan sona tesiri altına alan koleranın, dünya çapında ise 1 milyon insanın kaybına sebep olduğu söylenmektedir.6

Afrika Arşivlerine Göre Osmanlı Coğrafyasında Vebalar

Afrika arşivi de Türkiye’deki salgınlar hakkında önemli malumatlar içerir. Bunun bir sebebi Afrika’yı sömüren İngilizlerin dünyanın her tarafından haberdar olduğunu sömürgelerinde göstermekti. Diğer bir nedeni ise şayet Hindistan’da salgın varsa oradan gelen bir gemiyi İngiliz sömürgelerine yanaştırmamak içindi. Mesela o dönemde Osmanlı sınırları içerisinde yer alan Yemen’de çıkan bir salgının Afrika’ya sıçramaması için Güney Afrika’daki sömürge valisi George Grey’in, Ümit Burnu’ndaki Müslümanların o yıl hacca gitmemeleri ve Yemen’den gelenlerin Robin Adasından karantinaya alınmadan şehre sokulmaması rapor edilmişti.7 Elimizdeki bir kayda göre 17 Ocak 1845 yılında Tahran ve Tebriz’i gezen bir İngiliz misyoner Joseph Wolff yanında ona tercümanlık yapan William Redhouse ile birlikte Erzurum’a gelmişler, İran’daki kolera salgını nedeniyle Erzurum’un mülki amiri Esad Muhlis Paşa tarafından Hasankale’deki hamama getirilerek temizlenmişlerdi. Misyoner Wolff’un kendi aktardığı malumata göre Esad Paşa onlara bir vebalı gibi değil son derece nazik davranarak gerekli önlemleri de almıştı. Esad Paşa’nın bu tavrı bir çeşit karantina uygulaması olarak düşünülebilir.8

1877 yılında Dr Kadri ve Servet Beylerin Hicaz bölgesinde toplu ölümlere yol açan kolera üzerine çalıştığını biliyoruz. 1880 yılında Güney Afrika’da uzun yıllar hizmet eden Osmanlı alimi Seyyid Ebubekir Efendi de Mozambik’de yakalandığı sıtma hastalığından vefat etmişti. Günümüzde sıtmanın tedavisi bulunmuş olsa da o dönemde sıtma mikrobu Afrika’nın doğu sahillerindeki ülkelerde çok can almıştı. Ebubekir Efendi, onu aylarca yatıran bu hastalıktan kurtulamayacağını anlayınca vefatından 5 ay önce Ahmet Cevdet Paşa’ya yazdığı son mektubuna ‘bu defa pek hasta oldum, hak tecelli eder de ölürsem’ diye başlamıştı.9

Alman İmparatorluğu Genelkurmay Başkanı Helmuth von Molthke, 1890’larda Anadolu’da yaptığı gözlemlerini hatıralarında anlatmıştır. Moltke: “Osmanlı İmparatorluğu'nun başındakiler savaşlar kazandılar ve ülkeler fethettiler. İsimlerini gelecek nesillere taşıyacak, su kemerleri, okullar, vamiler inşaa ettiler. Fakat halkını veba salgınından kurtaran kişi bütün halkın takdirini kazanan Sultan Abdülhamid’dir. İşte halkın velinimeti olan bu kişi bugün aramızdadır. Gladstone’nun iftiraları bile bu büyük hükümdarın meziyetlerinin üstünü örtemedi” demiştir. General Moltko’nun bu ifadelerinde belki biraz şahsi görüş ve mübalağa olsa da Sultan Abdülhamid döneminde bu faaliyetlerin hızlandığını arşiv belgeleri de ortaya koymaktadır.10

Salgın hastalıklara karşı İstanbul’daki Bakteriyolojihane-i Şahane (1893 yılında kurulan araştırma merkezi) o dönemde kolera ve tifüs gibi özellikle Osmanlı ordusunda görülen salgın hastalıklar üzerine araştırmalar yapmıştı. Bir Osmanlı arşiv belgesine göre ise 1909 yılında Dr. Muhittin Bey’in başkanlığında Müessesat-ı Hayriye-i Sıhhiye teşkilatı kurulmuştu. Belgeye göre bazı hastahane ve sağlık binalarına da bu yeni müesseseye bağlanmıştı. Bunun yanında Çin ve Afrika’da meydana gelen salgınların da tetkik edildiği anlaşılmaktadır. 1911 ve 1912 yılında salgın hastalıklara karşı Bakteriyolojihane-i Şahane’nin Balkanlar'da ve Trablusgarp’ta Osmanlı ordusunu fiilen desteklediğini biliyoruz. 1914 yılında Türk hekimi Dr. Refik Güran kurumun başına getirilmişti. 1922 yılı itibariyle kurum Hıfzıssıhha müessesesi olarak çalışmaya başladı.

Bu dönemde, her zaman olduğu gibi savaşlardan dolayı ortaya çıkan salgın hastalıklar tüm dünya milletlerini tesir altına aldığı gibi Osmanlı coğrafyasında da toplu ölümlere yol açmıştı. Birinci Cihan Harbi'nde bizzat dedem Halim Gençoğlu’ndan (1905-2009) dinlediğim yaşanmış hikâye salgın hastalıkları ve halkın çaresizliğini ortaya koymaktadır. Trabzon’un Ruslar tarafından işgalinde Trabzon’dan Ordu’ya kadar muhacir çıkan Doğu Karadeniz halkı, yürüyerek bir ayda Fatsa’ya kadar varmışlardı. Birinci Dünya Savaşı başlarında 14 yaşında olan dedem muhacirlik sırasında halkı diğer bir düşman olarak tehdit eden salgını şöyle anlatmıştı:

1914 yılında Cihan Harbi patlak verdi. Ruslar, Trabzon havalisini topa tuttuklarında babam Hoca Abdülcelil Efendi ailemizi toplayarak, komşu ve akrabalarla Samsun’a doğru yola çıktık. Rus gemilerinin bizi görmemesi için inek ve atlarımızla fındık bahçelerinin içerisinden ilerliyorduk. Devletin verdiği fişlerle fırınlardan ancak bir somun ekmek alıyorduk. Seferberlik hali olduğu için beklentilerimiz o nispetteydi. Yağmur çamur yollara revan olmuştuk. Ordu’ya varmadan küçük kardeşim Murat hastalandı. Kolera illetinden yolda öldü. İçimiz yandı fakat ağlamaya üzülmeye vaktimiz yoktu. Babam ve annem dua ederek kardeşimi yolda bir ağacın altına gömdüler. Ordu şehrine gelince babam hatip Abdülcelil Efendi ateşlendi. Belli ki kardeşimle ilgilenirken ondan hastalık kapmıştı. Ordu’da o zaman hastaları yatırdıkları bir karantina binasında babamı tedaviye aldılar. Fakat bir hafta içerisinde babamla pencereden görüştüğümüzde burada kimsenin iyileşmediğini sadece ölümü beklediklerini söyledi. Korkuya kapıldık ve babamı o akşam pencereden kaçırdık. Başka türlü ilaçlarla babam iyileşti. Bolşevik ihtilali olunca Ruslar geri çekildi ve 2 yıl üstüne Trabzon’a geri döndük.

Hakikaten savaşlarda ve seferberlikte kayıt altında olan vebalıları en iyi halkın yaşadıkları olaylar ve hatıralar anlatır. Mesela 1918 yılında dünyayı etkisi altına alan İspanyol Gribi, Osmanlı topraklarında da can almıştı. Fakat bu gribin en çok can aldığı ikinci ülkenin Güney Afrika olmasının sebebi, İspanya bandralı geminin Ümit Burnu’nda demirlemiş olmasıydı. Binlerce ölümün yaşandığı Cape Town’da Ebubekir Efendi’nin bir torunu da İspanyol Gribi'nden ölmüştü. Babasından dinlediği bu acı hatıraları bize aktaran Hişam Nimetullah Efendi’yi dinlediğimde aklıma dedemin bana anlattığı seferberlik anıları gelmişti. Burada salgınların kıtalararası toplum üzerindeki tesirlerini görmek mümkündür.11

Cumhuriyet Döneminde Salgınlar ve Önlemler

Salgınlar, Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de ölümlere neden olmuş ve o minvalde bazı önlemlerin alınmasına vesile olmuştur. Cihan Harbi'nde savaşan Türk komutanlarının salgına yakalanmayanı yok gibidir. Belki hepsi Balkanlar’da, Trablusgarp’ta ya da Kut'ül-Amare’de salgınla yüzleşmişlerdir. Bu kadro, elbette Cumhuriyet Türkiye’sini kurarken salgın hastalıklar konusunda dikkatle hareket edeceklerdi. Öyle ki, 1923 ve 1924 yıllarında, Lozan Antlaşması'ndan sonra Yunanistan’dan mübadele ile gelenlerin evvela Tuzla Tahaffuzhanesi'ne gönderildiği ve oradaki karantina uygulamasından sonra bırakıldıkları bilinmektedir. Şimdi Tuzla’daki Denizcilik Fakültesi'nin orada yer alan Tahaffuzhane döneminden kalan çamaşır yıkama makinaları da ilk o dönemde kurulmuştu.12

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte kurumlarını devralan Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri de salgın hastalıklara karşı mücadele etmeye devam etmişlerdir. 1938 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifiyle Türkiye’nin Çin’e kolera aşısı göndermesine bakılırsa bu sağlık kurumlarımızda ilimsel tetkiklerin yapıldığını söylemek yanlış olmasa gerek. Tüm bunların yanında onca teknolojik gelişmeye rağmen 2020 yılında tabiri caizse dünyayı ev hapsine sokan koronavirüsün şimdiden binlerce ölüme sebep olmuş olması insanoğluna aciziyetini bir kez daha hatırlatmış oldu.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Halim GENÇOĞLU

Cape Town Üniversitesi'nde Afrika Çalışmaları bölümünde araştırmacı olarak görev yapan Dr. Halim Gençoğlu, Osmanlı-Afrika ilişkileri ve Afrika’da Osmanlı üzerine çalışmalarını sürdürüyor. Alanla ilgili İngilizce, Türkçe ve Afrikansca dilleriyle kaleme alınmış çok sayıda makale ve kitapları bulunuyor.

Dipnotlar

Günaltay, Şemsettin. 1937. Büyük Türk Filozof ve Tıb Üstadı İbni Sina: Şahsiyeti ve Eserleri Hakkında Tetkikler. İstanbul: Ahmet Halit.

Yūsuf. 2007. Kutadgu Bilig'de Ahlak Kavramı ve Tıp Etiğine Katkısı. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Adıgüzel, Ayşe Seyyide, Zeynep Trabzonlu and Coşkun Yılmaz. 2011. İstanbul Kadı Sicilleri 49 Numaralı Sicil (H. 1054/M. 1644). İstanbul: İslam Araştırmaları Merkezi.

Aydın, Mehmet Âkif, Rıfat Günalan, and Coşkun Yılmaz. 2011. İstanbul Kadı Sicilleri. 30, 30. İstanbul: İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti.

Bulmuş, Birsen. 2012. Plague, Quarantines and Geopolitics in the Ottoman Empire. Edinburgh: Edinburgh University Press.

Başağaoğlu, İbrahim, Ahmet Uçar and Osman Doğan. 2015. Osmanlı'da Salgın Hastalıklarla Mücadele.

National Archive of South Africa,

The Cape Town Gazette and African Advertiser, July 1845, “World News” South Africa

9 Gençoğlu, Halim. 2018. Effendi of Erzurum at the Cape: Erzurum'un Efendisi Ümit Burnu'nda, Erzurum.

10 Moltke, Helmuth, and Hayrullah Örs. 1960. Türkiye'deki Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar, 1835-1839. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

11 Gençoğlu, Halim. 2016. Güney Afrika'da Unutulan Bir Osmanlı Nesli: Güney Afrika'da Osmanlı İzleri.

12 Bulmuş, Birsen. 2012. Plague, Quarantines and Geopolitics in the Ottoman Empire. Edinburgh: Edinburgh University Press.

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun