Kuzey Afrika'nın Anahtarı Cezayir'de Osmanlı Dönemi

Kuzey Afrika'nın Anahtarı Cezayir'de Osmanlı Dönemi

Akdeniz’in önemli ülkelerinden Cezayir’i tarihsel olarak ele aldığımızda bizlerin bir parçası olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Endülüs’ün yıkılmasının ardından zorla Hristiyanlaştırılmaya çalışılan Müslümanların imdadı olan Osmanlı Devlet’i Cezayir’de şehit düşmüş merhum Türk askerlerinin kanlarıyla muhafaza ederek, Müslümanların varlığı korunmuştur. Bu uğurda İspanyollarla göğüs göğüse çarpışan Oruç Reis’in mezarı halen daha bilinmemektedir. Ödenen bedelle birlikte Osmanlı Beylerbeyi olan Cezayir, Barbaros Hayreddin Paşa yönetiminde yıllarca güvenli bir ülke haline döndü. Eğer ki İspanya Cezayir’den başlayarak Kuzey Afrika’yı işgal etme konusunda başarılı olsaydı, Güney Amerika’da yaptıklarını bu bölgede de yapması kuvvetli bir olasılıktı. Ancak Cezayir üç yüz yıl boyunca Osmanlı himayesinde kalarak, gerek varlığını korumuş gerekse de bugünkü idare geleneğinin temelini atmayı başarmıştır.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika ülkeleriyle ilişkisi, Endülüs’ün yıkılması sürecinde başladı. Bölgeyi yeniden Hıristiyan yapmak amacıyla hareket eden İspanyolların Reconquisita (yeniden fetih) adını verdikleri bu yayılma Afrika için yeni bir dönemin kapılarını araladı.

Eski dünyadan uzakta, uçsuz bucaksız İnka ve Maya medeniyetleri kısa bir zamanda Avrupalıların eline düşmüşken; böylesi Avrupa ile birbirlerine pek çok yönden daha yakın olan Kuzey Afrika’nın birçok zayıf devleti, neden çok uzun bir zaman Avrupalı sömürgeci güçleri uğraştırdı? Kuzey Afrika’da etkin olan devletler Ortaçağ’da dışardan gelen saldırıları püskürtmekten daha fazlasına gücü yetiyordu. Emeviler (661- 750), Abbasiler (750-1258), Murabıtlar (1049-1145) ve Muvahhidin (1146-1248) gibi büyük devletler ve hatta bazı küçük hanedanlar Hıristiyanlık adına saldıranlara karşı savunmada değil taarruzdaydılar. Fakat XIV. yüzyılın sonunda Kuzey Afrika’nın Müslüman dünyası aynen İspanya gibi gücünü kaybetti ve ismen üç güçsüz devlete ayrıldığında bunlardan bir tanesi bile Granada kadar güçlü değildi. Gerçekte bu ülkelerin çoğunda bir kabileler anarşisi ve iç çatışma vardı. Avrupalı güçler İspanya ve Portekiz vasıtasıyla kelimenin tam anlamıyla Haçlı ruhuna sahip savaşı Afrika’ya taşımaya başladılar. Portekiz adına II. John (1481-1495) ve İspanya adına Isabella (1451-1504) yeni dünyanın keşfedilmeyen topraklarını bölüşmekten tatmin olmadıklarından daha yakın bir yer olan Afrika’yı işgal için harita üzerinde uzlaştılar1

Baha­rat Yolu’nun başlangıcını bulmak ve yeni topraklardan değerli madenleri ülkele­rine taşımak amacında olan Portekizli denizciler, Doğu Afrika'da Zambezi neh­ri ağzında, Batı Afrika'da da Angola kıyılarında, Gine körfezi, Sierra Leone ve Senegal sahillerinde üsler ve antrepo­lar kurdular. Aynı tarihlerde İspanyollar Akdeniz’in güney kıyısı boyunca ilerledi. Cezayir, Tunus ve Trablus’a kadarki bütün kıyı, ya İspanyolların elindeydi ya da üstünlükleri tanınmıştı. Zayıf ve çaresiz Müslüman Kuzey Afrika’nın kaderi hızlı bir boyun eğme gibi görünüyordu. 

Kuzey Afrika’nın talihinin değişmesinin iki sebebi vardır. Birincisi Fas’taki dengelerin yerine oturmasıdır. XV. yüzyılın ikinci yarısında, Fas'ta bir yanda hakimiyet kavgaları devam ederken diğer yandan da Portekiz saldırılarına karşı konulması gereği ortaya çıktı. 1524’te Merakeş’i ele geçiren Sa’diler Vattâsiler’e (1472-1550) büyük bir darbe vurdu. Sa’di hanedanlığının (1509-1627) idaresindeki Fas hem güçlendi hem de kendi egemenlik alanında İspanya ve Portekiz saldırılarını başarıyla püskürttü. İkincisi ve en önemlisi de Türklerin Cezayir ve Akdeniz’de sahneye çıkışıdır. Batı Akdeniz’deki İspanyol-Osmanlı nüfuz mücadelesi sonunda Cezayir, Tunus ve Trablusgarp Türk hakimiyetine geçti2.    

dgdfgf

Cezayir’de Osmanlı Dönemi

İspanya’nın Cezayir taraflarında 1505’te Mersâ el-Kebîr, 1509’da Vehran (Oran) ve 1510’da Bicâye'yi ele geçirmeleri Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki çıkarlarını da tehdit ediyordu. İspanyolların Kuzey Afrika’yı tümüyle işgale kalkışmaları karşısında o sırada Ege ve Akdeniz'de kor­sanlık faaliyetlerinde bulunan ünlü Türk denizcileri Oruç Reis ile Hızır Reis bu bölgelerde Türk hâkimiyetini tesis et­me hedefine yöneldiler. İlk olarak 1516’da Cezayir şehrini Osmanlı topraklarına kattılar. Türklerin bölgeye gelişinden sonra Hıristiyan ilerlemesi dur­du. Böylece Afrika'daki Müslümanlar kendilerine bir hami buldu. Osmanlılar Avrupa'dan gelen Haçlı akınlarını başarıyla püskürttü3

Yavuz Sultan Selim'in himayesi altı­na giren Barbaros kardeşler Cerbe adasına yerleşti. Cezayir ileri gelenleri İspanyollar'a kar­şı yardım isteyince Cezayir şehrini ve onun batısında­ki Şerşel'i (Cesaree)  1516’da ele geçirdiler. Şerşel ve Cezayir sultanı ilân edilen Oruç Reis, Tenes ve Tilimsân'ın zaptından son­ra 1518'de Tilimsân'ı geri almak isteyen İspanyollarla yaptığı savaşta hayatını kaybetti. Oruç Reis’in yerine geçen Hızır Reis, Hacı Hüseyin'i Ekim 1519’de Yavuz Sultan Selim'e göndererek yardım iste­di. Sultan Selim "Hayreddin" la­kabını verdiği Hızır'ı Cezayir hâkimi ola­rak ilan etti. Ayrıca yeniçeri ve topçulardan oluşan 2.000 kişilik bir askeri birliği, sa­vaş malzemeleri ve gemi levazımatıyla birlikte gönderdi. Cezayir'e gönüllü ola­rak gideceklere yeniçerilik imtiyazı ve Anadolu'dan gerektiği kadar asker yaz­ma izni verdi. Bu şekilde hutbenin pa­dişah adına okunmaya başlandığı Ceza­yir Osmanlı nüfuzu altına girdi. Hızır Reis, 1530'da Cezayir şehri önünde İspanyolların kontrolündeki küçük bir adayı ve içindeki Penon Kalesi’ni (Adakale) ele geçirdi. Burada gayet korunaklı bir li­man yaptı.

1248’de Muvahhidler Devleti'nin yıkılmasıyla bölge insanın unutmuş olduğu 'tek devlet' mefhumu, Türklerin bölgeye girişiyle birlikte yeniden hayata geçti. Bu çerçevede Barbaros Hayreddin Paşa, zamanında kurulan bu siyasî yapı, günümüzde Cezayir Devleti'nin bulunduğu coğrafya ile hemen hemen örtüşmektedir. Hatta modern Cezayir Devleti'nin sınırlarının Barbaros Hayreddin Paşa tarafından çizildiği görülmektedir4.

a

Endülüs Müslümanlarının Osmanlı’ya Sığınması ve Kuzey Afrika’da İskânı

Türkiye’nin Suriye’deki iç savaştan kaçan 4 milyon civarındaki sığınmacıya ev sahipliği yapması ve onların güvenli bölgelerde yerleşmesini sağlamaya çalışması gibi Osmanlı Devleti, XV. yüzyıl sonundan itibaren zorla din değiştirme ve zorunlu göçe tabi tutulan İspanyol Müslümanlarına  hamilik etti5. İspanya’da 1500 ile 1524 yıllarında çıkarılan Kral emriyle Müslümanların zorla vaftiz edilmeleri yoğunluk kazandı.

Moriskolar, Endülüs Devleti'nin 1492'de çökmesi öncesi ve sonrasında Haçlı ideolojisine sahip İspanyolların  baskısıyla Hıristiyanlığı kabul etmiş ama gizlice Müslüman kimliklerini korumaya çalışan Endülüslülerdir. Dünya tarihindeki büyük sürgünler arasın­da önemli bir yer tutan "Morisko göçü", Kuzey Afrika ve Batı Akdeniz’de yeni gelişmelere sebep oldu6. XVI.-XVII. yüzyıllarda Batı Akdeniz'de güçlü bir Osmanlı eyaleti olan Cezayir, Moriskolara yardım etti ve güvenli bir şekilde Kuzey Afrika topraklarına yerleşmelerini sağladı. Diğer taraftan zorunlu göçle gelen Moriskoların Cezayir'in değişik bölgelerinde yerleşmeleri sonucu, ye­ni şehirler ve kasabalar kuruldu. Moriskolar hem nitelikli nüfuslarıyla hem de zirai, sınai ve ticari birikimleriyle Cezayir ekonomisinin gelişmesine katkı sağladıla7. Moriskoların Türklerle birlikte Cezayir toplu­muna yeni bir sosyal unsur olarak katılmaları, Osmanlı Devleti’nin başarılı nüfus politikalarından biridir8.

Barbaros ilk olarak, İspan­ya'da büyük bir soykırıma maruz kalan Endü­lüs Müslümanlarından 70 bin kadarını 36 gemilik bir filoyla yedi sefer düzenleyerek Cezayir’e taşıdı. Hayatları kurtarılan Endülüslüler ve Müslüman Cezayir halkı nezdinde hem Barbaros hem de Osmanlı Devleti büyük bir prestij kazandı9.

 1609-1614 yılları arasında İspanya’dan Kuzey Afrika’ya yapılan son Morisko göçünde 80 bin civarındaki göçmen Tunus’a yerleştirildi. Böylece yaklaşık olarak sayıları 500 bin olan Moriskolar’ın Kuzey Afrika’ya göç hareketi tamamlandı10.

44

Kanuni ve Barbaros’un Cezayiri

Kanunî Sultan Süleyman Barbaros’u Ceza­yir beylerbeyi sıfatı ile Osmanlı do­nanmasının başına getirdi. Böylece, 1534’te Cezayir doğ­rudan doğruya bir Osmanlı beylerbeyliği haline geldi11. Cezayir Barbaros döneminde ele geçi­rilen ganimetlerle daha da zenginleşti. Barbaros, Osman­lı donanması ile yaptığı ilk seferde 1534’te Tu­nus'u ele geçirdiyse de İmparator V. Karl'ın (Şarlken) gönderdiği donanma ve yerlilerin isyanı yüzünden geri çe­kilmek zorunda kaldı. Fakat 1536'ya ka­dar Sahil ve Tel bölgesi şehirlerinin ço­ğunu ele geçirerek otoritesini güçlendirdi. 1538'de Andrea Doria kumandasındaki Haçlı donanmasını Preveze'de yenilgiye uğratarak asıl gücünü ve büyük bir komutan olduğunu gösterdi. Bu zaferiyle, Orta Akde­niz'de Osmanlı üstünlüğünü sağladı. Karşı saldırıya geçen İmparator V. Karl komutasındaki İspanya donanması­ 1541’de, büyük bir yenilgi daha aldı. Barbaros’un 1546’da vefat etmesinden sonra, görev alan beylerbeyleri Vehran dışında bütün Ceza­yir'i kontrolleri altında tutmayı başardılar. Hüseyin ve Kılıç Ali Paşalar dö­neminde Fas'ın merkezine kadar ilerle­me kaydedildi. Ayrıca İspanyollar'ın Hafsî Devleti'ne yardım etmesine rağmen bütün Konstantin eyaleti Türk hâkimi­yeti altına alındı12.

Osmanlı Devleti, İspanyollar ile yapılan savaşlarda, 1510- 1551 yıllarında Trablus üzerinde egemenlik tesis etmek için çaba harcamıştı. Nitekim, İspanyolların elinde bulunan Trablus, 1551’de Osmanlı Devleti'ne bağlı hale gelmiştir. İspanyollar Tunus'u da ele geçirmek için mü­cadele etmişler; bu mücadelelerin sonunda Osmanlılar başarılı olmuş ve Tunus 1574'te Osmanlı Devleti'ne bağlanmıştır. Osmanlı Devleti'nin Cezayir, Tunus ve Trablus'u sınırları içine alması ve Fas ile ilişkilerinin iyileşmesi; Osmanlıların Siyah Afrika ile komşu olması ve Büyük Sahra'daki ka­bilelerle ve devletlerle ilişki kurması so­nucunu doğurmuştur.

ee

XVIII. ve XIX. Yüzyıllarda Değişen Dengeler ve Osmanlı Cezayiri

Osmanlı Devleti'nin XVIII. yüzyılın ikinci yansından itibaren peş peşe kaybetmeye başladığı savaşlar hem iç politikada hem dış politikada yeni parametrelerle hareket etmesini zorunlu kılmıştır. Osmanlı Devleti'nin diğer Müslüman topluluklarla ilk defa temasa geçmesi, I. Abdülhamid'in ısrarlı dayanışma arayışlarının sonucudur. 1770'de Ruslar'ın Cebelitarık Boğazı'nı geçip Çeşme'deki Osmanlı donanmasını yakması Osmanlı Devleti’nin Akdeniz'den gelebilecek tehditleri yeniden değerlendirmesine yol açtı. Bu bağlamda, Osmanlı Devleti, Cebelitarık Boğazı'ndan geçerek kendisine yönelecek yeni bir tehlikeyi önlemek amacıyla hem İspanya'ya, hem de Fas'a elçi göndermiştir. Ayrıca, Osmanlı padişahı I. Abdülhamid 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’nın üçüncü maddesiyle Kırım'daki Müslümanların halifesi yani dini lideri olmuştu. Bu madde, Osmanlı Devleti'nin izleyeceği yeni dış politikanın kayda geçmiş bir ilkesiydi ve temel amaç; siyasi otoritesini kaybettiği topraklarda manevi otoritesini korumaktı. Böylece, Müslüman topluluklar üzerinde halifelik bir siyasi otorite olarak görülmeye ve kullanılmaya başlandı13.

1830'a kadar Türk hâkimiyetindeki Cezayir, Kuzey Afrika'da Garp ocakları adı verilen özerk bir yönetime sahipti. Cezayir merkez açısından en güç kontrol edilebilen eyaletti. Başındaki Beylerbeyi ya da vali padişaha tâbi olmakla beraber özerk hareket edebiliyordu14.

Cezayir ocağı sayısı 20.000'i geçmeyen askerî bir yapıya sahipti. Buradaki askerlerin büyük bir kısmı Aydın, İzmir, Manisa, Muğla gibi Anadolu kıyılarından hatta ihtiyaç durumunda Sivas ve Diyarbakır gibi yerlerden de getirilen, denizciliğe yatkın köylü sınıfından gemicilerdi. Bun­lar ocağa kaydedildikten sonra karada veya gemilerde görevlendirilir, ağalığa kadar yükselebilirlerdi15.

Garp ocakları içinde Cezayir en büyük donan­maya sahipti. Ancak, askerî sınıfın temelini İstanbul'dan gönderi­len yeniçeriler meydana getirirdi. Yeniçerilerin başında komutan olarak bir ağa bulunurdu. Ayrıca Türklerden ve mehâzin denilen yerli kabilelerden süvari birlikleri vardı. Bunlar hazır asker olarak kervanları korumak, vergilerin tahsiline yardım etmek, kabileleri kontrol etmek  gibi görevler yapardı. Eyalet gelir­lerinin büyük bir kısmı bir tür denizcilik faaliyeti olan korsanlık yoluyla sağlanıyordu. Akdeniz dışına da çıkan denizciler Cebelitarık Boğazı'nı geçip Kanarya adaları, İngiltere, İr­landa, Hollanda, Danimarka, hatta İzlan­da adasına kadar uzanan bir sahada korsanlık faaliyeti yapıyorlardı. Osmanlı Devleti ile ticaret antlaşma­sı bulunan Fransa, Cezayir dayısıyla de­niz ticareti güvenliği için 1629’da ayrıca bir antlaş­ma yapmak zorunda kaldı. İngiltere ve Hollanda da 1636’da Cezayir’le benzeri şekilde antlaşma imzaladı. XVIII. yüzyıla doğru Fransız ve İngiliz donanmalarının güçlenmesi karşısında Akdeniz'deki dengeler değişmeye başladı. Cezayirlilerin korsanlık faaliyeti azalınca gelirlerde büyük kayıplar oldu. Ekonomi daralınca Cezayir'­de nüfus da azalmaya başladı. Bunun sonucunda XVIII. yüzyılın ikinci yarısında donanma mecburen küçüldü. Yeni­çerilerin sayısı da düşürülüp 5.000'e kadar indirildi. Denizcilik gelirlerinin dramatik biçimde düşmesi vergilerin arttırılmasına neden oldu. Doğal olarak ekonomik kaynakları tükenen halkın tepkisi arttı ve is­yanlar ortaya çıktı. 1671'den sonra ba­şa geçen yirmi sekiz dayının yarısı halk ve asker tarafından devrilip katledildi16.

Napolyon 1798'de Mısır'ı işgal edince, Cezayir de Fran­sa'ya savaş ilan etti. Arkasından Cezayir kuvvetleri, Annabe yakınlarındaki Fransızlara ait Bastion ticaret merkezini işgal etti. Burası 1578’de mercan avlamak, vergi vermek ve kale inşa etmemek şartlarıyla Fransızlara verilmişti. Fran­sız ticaret merkezi ancak 1817'de geri verildi. Cezayir denizcilikte önemini kaybe­derken İngilizler Akdeniz’de üstünlük kurmaya başladı. İngilizler ilk olarak Osmanlı ittifakıyla Ebûkır deniz savaşında yenilgiye uğrattıkları Fransızları, 1805'te Trafalgar deniz savaşın­da ikinci kez yendi. 1815 Vi­yana Kongresi'nde denizlerde korsanlığın kaldırılmasına karar veril­di. 1816’da  İngiltere öncülüğünde Avrupa devletleri Cezayir'e Lord Exmont kuman­dasında bir donanma gönderdi. Cezayir şehri topa tutuldu, ge­mileri batırıldı. Bunun üzerine Cezayir da­yısı İngiltere ve Hollanda ile anlaşmak zorunda kaldı17.

4r

Yelpaze/Tokat Olayı ve Cezayir’de Fransız İşgali

 Cezayir dayısı İzmirli Hüseyin Paşa, Fransa'nın işgal için bahane edilen “yelpaze olayı” veya “tokat olayı” olarak bilinen hadisenin baş aktörü oldu. Fransız hükü­meti Bacri ve Busnak adlı iki Cezayirli Yahudi tüccardan 5 milyon frank borç para ve bir miktar hububat almıştı. Fran­sa imparatorluk idaresine geçince bu borcun ödemesini durdurdu. Cezayir Dayısı Hüseyin Paşa, bu tüccarların hakkını almak için bazı Fransız ge­milerine el koydu. Bu şekilde iki taraf arasında fiilî gerginlik başladı. Ramazan bayramı sebebiyle Dayı Hüseyin Paşa kendi sarayında 28 Nisan 1827 günü bir davet verdi. Bu sırada Fransız konsolosu Pierre Deval ile Fransa’nın borçları yüzünden tartıştı. Hüseyin Paşa Deval’in konuyla ilgilenmemesi sebebiyle elindeki yelpaze ile yüzüne vurunca bunu tokat atmak suretiyle bir hakaret sayan Fransa ile Ceza­yir arasındaki ilişkiler kesildi.  Fransa planladığı harekâtı baş­latarak 16 Haziran 1827'de Cezayir'e sa­vaş ilân etti ve büyük bir donanma ile Cezayir sahillerini abluka altına aldı18. O sıra­da Yunan isyanıyla uğraşmakta olan Ba­bıâli, İngiltere'nin de isteğiyle arabulu­cu olarak Tâhir Paşa'yı Fransızlar tara­fına gönderdi. Fransızlar Tâhir Paşa'nın gemisine el koyarak paşayı Toulon'a gö­türdüler. Babıâli, Cezayir'in Fransızlar'a karşı tek başına savaşabilecek kadar güçlü olduğunu düşünüyor ve savaşa fi­ilen karışmak istemiyordu. Esasen Ce­zayir'e kuvvet gönderme imkânı da yok­tu. 20 Ekim 1827'de İngiliz, Fransız ve Rus ortak donanması Navarin'de Os­manlı donanmasını yaktı19.

Cezayir'in bu durumu, iç sorunlarla boğuşan Fransa için toplumunu kontrol edebilme ve bir dış hedef doğrultusunda bütünleştirmek gibi bir çözüm sunabilirdi. Öyle ki, Osmanlı Devleti'nin 1828-1829'da Rusya ile yap­tığı savaşı kaybetmesi, Yunan isyanla­rı gibi sebepler, Ce­zayir’i Fransa için kolay bir lokma haline getirdi. İngiltere karşısında karada ve denizde gerileyen Fransa, Cezayir'i ele geçirmek suretiyle yeniden güç gösterisinde bulunabilirdi. Böylece, sömürge sahibi olacağı gibi İngiltere'ye karşı da Akdeniz'de üs­tünlüğü ele geçirip Akdeniz ticaretin­den daha büyük pay alabilecekti. Fransızlar nihai işgal amacıyla bir ordu göndermeden önce 3 yıl tereddüt ettiler20.  1830'a gelindiğinde ciddi bir iç bunalım yaşa­yan Fransa hükümeti, kamuoyunun dik­katini dışarıya yönlendirmek için yeni bir fırsat arayışındaydı. İşsizlikten kaynaklanan sosyal ve ekonomik kriz en çok muhalefetin işine yarıyordu. İktidar ise Fransa'ya "toprak" kazandırmak suretiyle muhalefeti susturmayı amaçlıyordu21.  

Fransızlar 14 Haziran 1830 tarihinde Ce­zayir'e General Bourmont kumandasın­da büyük bir donanma ve 37.000 kişi­lik bir kuvvet gönderdi. 5 Temmuz 1830 günü Cezayir şehri­ni işgal ettiler. Fransızlar'ın ilk işi, Türkleri ülkeden çıkarmak oldu22. Amaçları, Cezayir’i kolayca kontrol edebilmekti. Cezayir'in bütü­nünü ele geçirmeleri, Konstantin Beyi Hacı Ahmet’in teslim olması ve  Emîr Abdülkâdir kumandasındaki direnişçilerin 1847’de yenilmesi­nden sonra 10 sene kadar sürdü23. Yukarıda sayılan olumsuz şartlara Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın isyan edip Osmanlı ordusunu üst üste mağlup etmesi de eklenince Babıâli Cezayir’deki Fransız işgaline asker göndermek suretiyle müdahale edemedi. Ancak basın yoluyla Cezayir’deki direniş hareketine destek verdi.

hh

Direnişin Sembolü Keçiova Camii TİKA tarafından restore edildi

Kuruluşu 1436 yılına kadar geri giden ancak ABD gemilerinden vergi almak üzere bir anlaşma yapan Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından 1792 yılında yeniden genişletilerek yapılan Keçiova Camii 1830 yılında Fransız işgaline karşı direnişin sembolü olmuştu. Fransa direnişe karşı toplanan ve camiye sığınan halkı katletmekten kaçınmayınca meydanın adı şüheda meydanı oldu. Cezayirlilerin tüm tepkilerine rağmen, Katedrale çevrilen Camii yaklaşık 130 yıl sonra, 1962’de Cezayir’in bağımsızlığını kazanmasıyla tekrar camiye çevrildi. Bu kutsal mekan 2003 yılındaki depremden zarar gördü ve 2008 yılında ibadete kapatılmak zorunda kalınca 2013 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla TİKA tarafından uzun yıllar süren bir restorasyondan sonra tekrar ibadete açıldı.

Adiii

Sonuç

Cezayir’in işgaliyle Afrika’da sömürgecilik rekabeti yeni bir sürece girdi. Fransız ordusu 14 Haziran 1830’da Cezayir yakınlarındaki Sidi Ferruc yakınlarına çıktığında, Avrupalı diğer güçler de Roma İmparatorluğu’nun gerçek varisi oldukları iddialarıyla, yeniden Kuzey Afrika’yı işgal etme yarışına girdiler. Fakat bu süreç çok zorlu ve yavaş yavaş ilerlemek durumunda kaldı. Arapların 1200 yıl önceki ilerlemelerinden daha yavaş olduğu gibi çok daha zorluydu. İlk adım yani Cezayir’in boyun eğdirilmesi çeyrek yüzyıldan daha uzun bir zaman aldı. Son adımlar yani Fas’ın taksimi ve Trablus’un işgali de uzun yıllar aldı. 1830 ile 1911 arasında geçen yaklaşık 80 yıllık süreçte Kuzey Afrika’nın tamamı en azından ismen bir kere daha Avrupa hâkimiyetine girmiş oldu. Ancak bu durum da uzun sürmedi ve yaklaşık 40 yıl sonra, II. Dünya Savaşı’nın ardından Kuzey Afrika ulusları soykırıma varan uygulamalara rağmen, birer birer bağımsızlıklarını kazandılar. Cezayir’de 130, Tunus’ta 80, Fas ve Libya’da 40 yıl gibi süren sömürge devri 1950’li yıllardan itibaren son buldu. 

Os­manlı Devleti, Doğu ve Batı Akdeniz'de sömürgeci devletlere karşı İslam dünyasının koruyuculuğunu üstlendi. Cezayir ve Kuzey Afrika, Türkler sayesinde İspanya ve Portekiz’den kaynaklanan büyük bir felaketten kurtuldu. Aynı dönemde, İspanya’nın Güney Amerika’da işgal ettiği devletlere uyguladığı politika tam bir soykırımdı. Eğer İspanya Cezayir'den başlayarak Kuzey Afrika’yı işgal etmeye muvaffak olsaydı, Endülüs ve Güney Amerika’da yaptıklarını orada da yapması kuvvetli bir olasılıktı. Osmanlı egemenliği altındaki üç yüzyılda, Cezayir Devleti’nin gelecekteki sınırları belirlenmiş ve idare geleneği bu dönemde başlamıştır. Benzeri durum Tunus ve Libya için de geçerlidir.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Dipnotlar
[1] Archibald Cary Coolidge, “The European Reconquest of North Africa”, The American Historical Review, vol. 17, No. 4 (July1912), s.727.
[2] Atilla Çetin, " Garp Ocakları", DİA, İstanbul, 1996, XIII/382-383.
[3] Kemal Kahraman, “Cezayir”, DİA, İstanbul, 1993, VII/486.
[4] Mohammed Derradj, Osmanlılar’ın Cezayir’e Girişi (1512-1543), (Basılmamış Doktora Tezi) İstanbul, Marmara Üniversitesi, 2006, s. 201.
[5] Mehmet Özdemir," Endülüs Müslümanlarına Osmanlı Yardımı", Türkler, Ankara; Yeni Türkiye Yayınları, 2002, IX/393-394.
[6] Bu konuda daha fazla bilgi için bkz., Benafri Chakib, Endülüs'te Son Müslüman Kalıntısı Morisko'ların Cezayir'e Göçü Ve Osmanlı Yardımı (1492-1614), (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) Ankara; Hacettepe Üniversitesi, 1989, s.94-124.
[7] Mohammed Derradj, a.g.t., s. 32-34.
[8] Daha fazla bilgi için bkz., Benafri Chakib, a.g.t., s.125-149.
[9] Benafri Chakib, a.g.t., s. 53.
[10] Moriskoların toplam nüfusu hakkındaki görüşler için bkz., Benafri Chakib, a.g.t., s. 50-51 ve 124.
[11] İdris Bostan, Osmanlı Bahriye Teşkilatı: XVIII. Yüzyılda Tersane-i Amire, Ankara; TTK, 1992, s. 30.
[12] Kemal Kahraman, a.g.m., s. 486-487.
[13 Nazire Karaçay Türkay, 18. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Fas İlişkileri: Seyyid İsmail ve Ahmed Azmi Efendilerin Fas Elçilikleri, (1785-1788), (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Karadeniz Teknik Üniversitesi, Trabzon, 2004, s. 53.
[14] Aziz Samih İlter, Şimali Afrika’da Türkler, İstanbul; Vakit Gazete Matbaası, 1934, I/89.
[15] Kemal Kahraman, a.g.m., s. 487.
[16] Kemal Kahraman, a.g.m., s. 487-488.
[17] Archibald Cary Coolidge, a.g.m., s. 729.
[18] Tuncay Karakaçan, Cezayir’de Fransız İşgali, 1830-1871, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Gazi Üniversitesi, Ankara, 2004, s. 19-21.
[19] Kemal Kahraman, a.g.m., s. 488; Tuncay Karakaçan, a.g.t., s. 25-26.
[20] Archibald Cary Coolidge, a.g.m., s. 729-730.
[21] Ali Nedjmi, Emir Abdülkadir’in Cezayir’deki Direniş Hareketi ve Osmanlı Topraklarında Yaptığı Faaliyetler, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi, İstanbul, 1992, s. 17-18.
[22] Roger Letourneau, “Social Change in the Muslim Cities of North Africa”, The American Journal of SociologyVol. 60, No. 6 (May, 1955), s. 527.
[23] Davut Dursun, “Cezayir, Sömürge Dönemi” DİA, VII/ 489-490.
[24] Thomas Willing Balch, “French Colonization in North Africa”, The American Political Science Review, Vol. 3, No. 4 (Nov., 1909), s.539; Archibald Cary Coolidge, a.g.m., s. 730.
Kaynakça
BALCH, Thomas Willing, “French Colonization in North Africa”, The American Political Science Review, Vol. 3, No. 4 (Nov., 1909).
BOSTAN, İdris, Osmanlı Bahriye Teşkilatı: XVIII. Yüzyılda Tersane-i Amire, Ankara; TTK, 1992.
CHAKİB, Benafri, Endülüs'te Son Müslüman Kalıntısı Morisko'ların Cezayir'e Göçü Ve Osmanlı Yardımı (1492-1614), (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) Ankara; Hacettepe Üniversitesi, 1989.
COOLIDGE, Archibald Cary, “The European Reconquest of North Africa”, The American Historical Review, vol.17, No. 4 (July1912).
ÇETİN, Atilla, " Garp Ocakları", DİA, İstanbul, 1996, XIII/382-383.
DERRADJ, Mohammed, Osmanlılar’ın Cezayir’e Girişi (1512-1543), (Basılmamış Doktora Tezi) İstanbul, Marmara Üniv., 2006.
DURSUN, Davut, “Cezayir, Sömürge Dönemi” DİA, VII/ 489-490.
İLTER, Aziz Samih, Şimali Afrika’da Türkler, İstanbul; Vakit Gazete Matbaası, 1934.
ÖZDEMİR, Mehmet," Endülüs Müslümanlarına Osmanlı Yardımı", Türkler, Ankara; Yeni Türkiye Yayınları, 2002, IX/393-394.
KAHRAMAN, Kemal, “Cezayir”, DİA, İstanbul, 1993, VII/486-488.
KARAKAÇAN, Tuncay, Cezayir’de Fransız İşgali, 1830-1871, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Gazi Üniversitesi, Ankara, 2004.
LETOURNEAU, Roger, “Social Change in the Muslim Cities of North Africa”, The American Journal of SociologyVol.60, No. 6 (May, 1955).
NEDJMİ, Ali, Emir Abdülkadir’in Cezayir’deki Direniş Hareketi ve Osmanlı Topraklarında Yaptığı Faaliyetler, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi, İstanbul, 1992.
TÜRKAY, Nazire Karaçay, 18. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Fas İlişkileri: Seyyid İsmail ve Ahmed Azmi Efendilerin Fas Elçilikleri, (1785-1788), (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Karadeniz Teknik Üniversitesi, Trabzon, 2004.
 

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun