Balkanlar'da Osmanlı Yerleşmesi: Rumeli Gazileri

Balkanlar'da Osmanlı Yerleşmesi: Rumeli Gazileri

Evlad-ı fâtihân olarak anılan ve fetihler genişledikçe Rumeli bölgesine Anadolu’dan getirilip yerleştirilen Türkmenler, batı yönlü fetihlerde ve fetih edilen bölgelerin korumasıyla birlikte Rumeli’nin iskânında önemli rol oynadılar. Sarı Saltuk’tan Simavna Kadısına, Hacı İlbeyi’nden Şeyh Bedreddin’e, Süleyman Paşa’dan Timurtaş Paşa’ya, Mihaloğulları, Evrenosoğulları, Tunahanoğuları vd. evlad-ı fatihan ordusu peyderpey bu bölgede iskân etmiş, bu bölgenin İslamlaşmasında etkili olmuşlardır.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Osmanlı arşivlerinde bulunan vakıf ve tahrir defterleri, Anadolu’nun içlerinden gelen gaziler tarafından fethedilmiş verimli topraklara yönelik göç hareketlerini bütünüyle ortaya koymaktadır. Selçuklulardan beri Balkanlara göçen Türk unsurlarının Anadolu’da meydana gelen demografik düzen, tehcir, iskân, sürgün ve kolonizasyon faaliyetleriyle ilgili olduğu tespit edilmiştir. Bu göçler devlet eliyle sistematik olarak yapıldığı gibi Moğol baskısı, Timur istilası, nüfus baskısı ve şehzadeler mücadelesi gibi iç ve dış siyasi ve askeri faktörler de bunda etkili olmuştur. Uc bölgelere kaçan eski Selçuklu ve Osmanlı sarayına mensup şehzade ve liderler (İzzeddin Keykavus, Süleyman Paşa gibi), Rumeli’de bulundukları süre içerisinde buradaki verimli topraklara göçen göçebe Türkmenleri (muhacirleri) gaza için teşkilatlandırarak bölgedeki Türk iskânının temellerini atmışlardır.1 Özellikle Osmanlı Beyliği zamanında Batı Anadolu sınır boylarını dolduran Türkmen muhacereti taşarak Rumeli’ye akmış, gazilik akımlarıyla birlikte Trakya çok süratli bir şekilde Türkleşmiştir.       

Anadolu Türklerinin Rumeli’ye geçişleri, muayyen bir devrede ve muayyen bazı hadiseler üzerine başlamayıp, bunun Osmanlıların Trakya’yı zapt etmeye geçmelerinden senelerce önce başlayıp sistemli bir şekilde devam ettiği öne sürülmüştür.2 Batı Anadolu Beylikleri zamanında batıya doğru uzanan kolonizasyon faaliyetleri, Ege denizinde bir durak gördüyse de Aydınoğulları ve Karesi Beyleri, deniz yoluyla gaza faaliyetlerine devam ederek Balkanlara çıkmış, ganimet ve yağma akınlarından sonra geri dönmüşlerdi. Daha sonra Osmanlılar konumlarının da vermiş olduğu keyfiyetle gaza harekâtını sürdürmek zorunda kalmışlar, 14. yüzyılın başlarında Anadolu’nun bütün gazi savaşçıları onların bayrağı altında toplanmıştır. Rumeli’de fütuhata önderlik eden ve önemli ölçüde onu gerçekleştiren Aşıkpaşazâde’nin Gaziyân-ı Rum dediği Osmanlı Gazileri olmuştur. Gaza ve Oğuz göçü, Rumeli’nin vatan toprağı haline gelmesinin temel iki faktörüdür. Bundan sonra nüfus kitleleri büyük oranda yer değiştirmiş, yerli Rumlarla halk kaynaşmaları yaşanmış ve nüfusun yayılış şekli de değişmiştir. Rumeli’nin iskânı hususunda alınmış tedbirler içerisinde en önemlisi bu bölgeye daha ilk günlerden itibaren külliyetli göçebe unsurları aktarılması olmuştur. Burada yeni fethedilen bölgeyi şenlendirmek, askeri sevkiyatı ve erzak tedarikini kolaylaştırmak için yollar boyunca köyler, kasabalar kurmak, düşman bölgelerine yerleştirilecek Türk ve Müslüman muhacirler ile siyasi ve emniyeti sağlamak gayeleri ile devletin sürgün usulüne de sık sık müracaat ettiği görülmektedir.      

Orhan Gazi zamanında Karesi topraklarından Rumeli’ye geçen Ece unvanlı Müslüman gaziler, Ece Bey, Ece Fazıl, Yakup Ece faaliyetteydiler. Gaza neticesinde ele geçen ganimet gaza ve fetihleri teşvik etmekteydi. Rumeli’de gazilerin savaşmaktan başka sosyal aktiviteleri olmadığı anlaşılmamalıdır. Yüzyıllardır Rum, Ermeni, Gürcü halklarıyla sınırdaş ve bir arada yaşayan uc ve akritai geleneklerinin kuşakları olan gaziler, dostluk, evlilik, dini hoşgörü, etnik karışıklıklar vs. sebeplerle birlikte yaşamanın tecrübelerini de Balkanlara taşımışlardı. Başlarda yarı göçebe halk Balkanlara göçürülüp oradan da gayrimüslim unsurlar alternasyonel bir biçimde Anadolu’ya taşınmıştı. Daha sonra sürekli fakat peyderpey bir yerleşme takip etmiş yeni köyler kurulmuş, şehirlerde Rumlarla birlikte yaşamışlar, bazen yeni mahalleler kurmuşlardı. Bu durum ilk dönem Türk iskânı için de geçerlidir. Şehirlerde ihtida hareketleri de Türk-Hıristiyan kaynaşmasını hızlandırıyordu.3

Gazi topluluklarının serüvenleri ve hayat hikâyelerinden derlenen Danişmendnâme ve Rumeli’de derlenen Saltuknâme benzeri Gazavatnâmelere bakarak gazilerin sadece gaza ve savaşla meşgul olduklarını söylemek eksik bir ifade olur. Bu eserlerde Müslüman-Hıristiyan dostlukları ve sosyal ilişkilerine dair bir hayli örnek görmek mümkündür. Bu arada Anadolu’da Türkçe konuşan Türklerle, Trakya’da Türkçe konuşan Türkopoller (Peçenek, Kuman, Uz) birbirlerinin varlığından haberdardılar. Mesela Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa, Rumeli’deki faaliyetlerinde bu Türklerle görüşmüştü. Balkanlara kuzeyden inen bu Türkopollerle askeri, ticari ve sosyal ilişkiler kurmalarına mani yoktu. Mesela Osman Beyin yanında savaşan Köse Mihal, Lefke ve Çadırlı Beyleri, Orhan Bey’in yanında savaşan Evrenos Gazi önceleri Bizans hizmetinde bulunmuş eski Türklerin devamı oldukları öne sürülür.4 Ayrıca gazilerin Bizans ordusunda ücretli asker olarak istihdam edilmesi halkların kaynaşmasına vesile olduğu gibi Türkmen savaşçılarının Balkan topraklarını tanımasına, oradaki siyasi ve askeri durumu öğrenmelerini sağlamıştı. Güçlü gazi liderlerin varlığı sayesinde Bizans hanedanları, Anadolu’dan güçlü paralı asker desteği alabiliyorlardı. Bu Türk boyları, “yardımlarıyla Bizanslıların sadık dostlarıydılar”. Prof. İnalcık, Bizans kaynaklarında bu ifadenin kullanıldığını belirtmiştir.5 Bütün bu faktörler, Türklerin Rumeli’deki yerleşmelerini kolaylaştıran faktörlerdir. Bu yerleşme sırasında Türklerin yerel halklar içerisinde eriyip kaybolmamasının yegâne sebebi sürekli cereyan eden Oğuz (Türkmen) göçleridir. Bu göçebeler hem yoğun bir etnik ihtiyat hazinesi aynı zamanda ihtiyaç anında -tüm Türk devletlerinin vazgeçemediği- temel asker kaynağıdır. Bu arada göçebe ve yörük Türkmenlerin cengâverlik rolleri de yerleşiklerden daha üstün ve dolayısıyla sürgün, iskân ve kolonizasyon faaliyetlerinde avantajlı bir durum sergiledikleri bir gerçektir.         

Osmanlı’nın düzenli ordularından önce ve onlardan bağımsız hareket eden Gazi Evrenos, Turahan, Mihaloğlu ve Malkoçoğlu gibi büyük uç beylerinin düzensiz akınları yeni yerler açıyor, esas orduya lojistik destek ve istihbarat bilgileri sağlıyor, keşif seferleri düzenliyorlardı. Bunlar arasında mühtediler (Türklerle kaynaştıktan sonra Müslüman olanlar) de vardı. Bununla birlikte sınır boylarında gaza ideolojisini canlandıran ve liderlerin otoritesine İslam’ın manevi onayını kazandıran dervişler, her zaman varlıklarını sürdürüyorlardı. Ahi tekke ve zaviyeleri, Anadolu’da olduğu gibi Balkanlarda da göçebe topluluklarının yerleşik düzenin değerleriyle adaptasyonuna yardımcı oluyor, esnaflık ve el sanatları gibi şehir kültürünün unsurlarıyla tanışıyor, bu tekke ve zaviyelerin etrafında yeni yerleşim birimleri kuruluyordu. Ahi zaviyelerinin yerini daha sonra Bektaşi tekkeleri alacaktır. Bağdaştırmacı ve esnek yapısıyla Bektaşilik, gayrimüslim nüfusla kaynaşmayı kolaylaştırıyor ve Bektaşi olmak için din değiştirmeye gerek duyulmaması, İslamlaşmayı hızlandırıyordu.   

Rumeli’de Türk İskânı

Anadolu’dan Müslüman Türklerin gelip Rumeli’ye yerleşmesi, ilk defa 1261’de Moğollardan kaçıp Bizans’a sığınan İzzeddin Keykavus’la gerçekleşmiştir. İ. Keykavus, kardeşi Rükneddin Kılıçarslan ile girdiği saltanat mücadelesinde en büyük dayanağı uçlardaki Türkmenler ve gazilerdi. Keykavus’a bağlı Türkmen aşiretleri, ona katılmak üzere kendi kışlık otlaklarına gidermişçesine İznik’e indiler ve kısa bir zaman içinde birçok Türk göçebe ailesi (Türkevi) buradan Rumeli’ye göçtüler.6 Rumeli Gazilerinin gaza önderi ve bir Türkmen gazi-veli tipi olan Sarı Saltuk da 30-40 Türkmen obası ile birlikte İ.Keykavus’un yanına gelmiş ve İstanbul sarayı tarafından Dobruca’ya yerleştirilmişlerdi (1263). Daha sonra Gagavuz adıyla bilinen bu topluluk günümüze kadar gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda gazilerin üstün rolü üzerinde duran P. Wittek, Gagavuzların menşelerinin Bizans’a sığınan İ. Keykavus’un halkı olduğunu ve Gagavuz adının Keykavus’tan geldiğini belirtmişti.7   

Anadolu’dan Balkanlara gelip yerleşmiş ilk Müslüman velisi olan Sarı Saltuk, nüfuzu yüksek bir Türkmen gazisi olarak yerli unsurların da sempatisini kazanmış ve adı etrafında menkıbeler türemiştir. Şehzade Cem, kardeşi II. Bayezid ile girdiği saltanat mücadelesinde kendisine destek aramak için ilk fırsatta Rumeli Gazilerinin merkezi Edirne’ye gelmiştir. Cem Sultan’ın emriyle Ebu’l-Hayri Rumi tarafından Sarı Saltuk’a ait bütün gaza ve cihat rivayetleri derlenerek (1473-1480) Rumeli Türklerinin büyük destanı Saltuknâme adlı eser ortaya çıkmıştır. Bu büyük destanda Sarı Saltuk, Balkanları İslam’a ve Türklere açan büyük bir veli-gazi rolündedir.8

Sarı Saltuk’un obasıyla yerleştiği Dobruca ve özellikle türbesinin bulunduğu Babadağı kasabası ve zaviyesi, Osmanlı tarihi boyunca batıya açılan gazalarda gazi, yörük ve akıncıların hareket merkezi konumunda olduğu gibi, aynı zamanda Türkmen aşiretleriyle serhat gazilerinin faaliyet gösterdiği, merkezi otoriteye karşı sık sık isyan ettikleri merkez olarak kalmıştır. Dobruca’ya çıktığında Şeyh Bedreddin de bu zaviyeyi kendisine üs edinmiş ve faaliyetlerini burada yürütmüştü.9 Dobruca ve Deliorman bölgesi 15. yy.dan itibaren Bedreddinîlerin ve Bektaşilerin en yoğun oldukları faaliyet sahasıydı. Gerek Sarı Saltuk, gerek Hacı Bektaş Veli (müritleri) ve gerekse Şeyh Bedreddin bölgede hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar için yüzyıllar boyunca ortak bir aziz ve kült olmuştur. Bugün dahi Balkanlardaki Halk Müslümanlığında Bektaşi neşesini görmek mümkündür.

Osmanlı sultanları batıya sefere çıktıklarında Dobruca’dan geçerek Babadağı’nda bulunan Sarı Saltuk’un türbesini ziyaret ederlerdi. Zira bu Türkmen gazisinin kabri, Rumeli Gazileri için moral ve motivasyon kaynağıydı. Bu yüzden II. Bayezid, Sarı Saltuk’un kabri üzerine bir türbe inşa ederken, buraya vakıflar bağlamış, Rumeli Gazileri’nin gönlünü kazanmaya çalışmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, ünlü Mohaç Seferi’ne çıkarken bu türbeyi ziyaret etmiş, ona ve beraberindeki gazilere methiyeler düzüp dua etmiştir.10

Sarı Saltuk’tan sonra Osmanlılardan önce Karesi ve Aydınoğulları gibi sahil beylikleri gazi liderlerinden Hacı İlbeyi ve Gazi Umur Bey Rumeli’de gaza faaliyetlerine başlamıştı. Gazi Umur, 300 gemiyi bulan donanması ile Ege Denizini aşıp Boğazlardan geçip Dobruca’dan Rumeli’ye çıkıyor ve bölgeyi yağmalayıp dönüyordu. İzmir’i geri alayım derken şehit olan Gazi Umur, hazin öyküsü ve gaza efsaneleriyle kerametler isnat edilen bir Türkmen veli-gazisi olmuştur. Gaza liderliğini devralan Osmanlılar, Karesi topraklarında yerleşmiş ve Rumeli sahillerine Türkmenleri sevk etmeye başlamıştı. Hacı İlbeyi, Timurtaş Paşa ve Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa başta olmak üzere Anadolu’dan gelen birçok gazi lideri ve gazi uç beyleri, Osmanlıların himayesinde Balkan fütuhatında önemli hizmetlerde bulundular.

O zaman sürecinde darü’l-harp olan Rumeli topraklarında bütün toplumsal erdemler gaza ülküsüyle uyumluydu. Merkezi otoritenin Sünni mezhep, medrese kelamı, yapay bir edebi dille yazılmış saray edebiyatı ve şeriat hukukundan oluşan ileri uygarlığı sınır bölgelerinde yerini aykırı dini tarikatlar, tasavvuf, alplık ve kahramanlık öyküleri, menkıbe edebiyatı ve örfi hukuk ile belirginlik kazanan gazilerin ve dervişlerin halk kültürüne bırakıyordu. Sınır toplumu, her iki taraf için de (Rumlar ve Türkler) karmaşık olduğu kadar esnek ve hoşgörülü bir yapıdaydı. Ortak tarihsel, askeri, dini ve sosyal deneyim Balkan yerli halklarıyla Müslüman gazileri bir araya getirmişti. Osman’ın gazileriyle işbirliği yapan Rum beyi Gazi Mihal ve Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yapan Türkopoller (gaziler) bu deneyim sürecinin örnekleridir. Daha sonra Osmanlılar, Müslüman Anadolu ile Hıristiyan Balkanlar üzerinde imparatorluklarını kuracaklardır. 

Gazilerin Rumeli’deki faaliyetleri ve özelliklerinden ilk defa Düsturnâme-i Enverî ve Saltuknâme gibi gazavatnâme türü eserler bahsetmiştir. Gazilik değerlerini ve menkıbelerini miras alan Osmanlılar, zamanla hepsini sahiplenerek bunu içselleştiren biricik gazi devleti olmuştur. Gaziler İslam dininin fedaileri olan uç savaşçılarıdır. Sınırların bu iman savaşçıları İslam uğrunda komşuları olan kâfirlere karşı gaza yapmakla mükelleftirler. Dini bir vecibe olan gaza ülküsünün etrafında örgütlenen gazilerin Osmanlı devletinin kuruluşunun üzerine bina edildiğini öne süren P. Wittek, ilk defa gazi tezine dikkatleri çekmişti.11

Aşıkpaşazâde’nin “Rum Gazileri (Gaziyân-ı Rum)” dediği zümrelerin diğer gruplardan farklı oldukları anlaşılmaktadır. Yazar, bazılarına gazi derken Alpları, Türkmen beylerini gazi saymamıştır. Gazilerin sosyal hayat şartları ve dünya görüşleri, Anadolu Abdallarına (Abdalân-ı Rum) daha yakındır. Diğer sosyal zümrelere göre Gazilerdeki İslami çizgiler daha net ve belirgindir. Darü’l-harp olan Balkanlarda gazilik, bir tarikattır. Zira gaza Müslümanlığı bir nevi Halk Müslümanlığıdır ve halk inançları, doğası gereği mistiktirler. Menakıbnâmeler, tahta kılıçlarla küffarı ezen, kaleler fetheden Türkmen şeyh ve dervişlerin gaza ve cenk örnekleri ile doludur. Anadolu ve Balkanlarda halk arasında en çok okunan (veya dinlenen) sözlü veya yazılı eserlerin başında gazavatnâme ve cenknâme gibi kahramanlık hikâyeleri ile dolu olan türler gelmektedir. Anadolu’da popülerleşen Battalnâme ve Danişmendnâme türü kahramanlık destanlarının son halkasını Rumeli’de derlenen Saltuknâme oluşturmaktadır.

Gaziler, müttefikleri ve mücadeleleri ile de merkezi Sünni idareye daha uzak oldukları için diğer sosyal gruplarla (merkezkaç zümreler) heterojen bir karışım olabiliyorlardı. Osmanlı’nın Balkanlarda kolayca yerleşmesini sağlayan unsurlardan biri olan istimalet politikasının temelinde bu yapıdaki dini-mistik teşekküller bulunmaktadır. Yani, Gaziliğin bağnaz ve sert yanlarının sanıldığından daha hoşgörülü ve esnek olduğu istimalet politikasıyla belirginleşmiştir.

Bitinya’daki nisbi otonomileri günlerinin aksine fırsat buldukları zaman Osmanlı düzenine karşı muhalefet ediyorlardı. Gaza, darü’l-harp topraklarda yapılan mücadeledir. Buna göre Balkanlar harp bölgesiydi, yani gaza diyarıdır. Anadolu ise darü’l-İslam’dır. Dolayısıyla burası gaza diyarı değil olsa olsa cihat bölgesi olabilir. Cihat ise Müslüman toprakları işgal edildiği zaman yapılan ve mutlak farz (farz-ı âyın) olan savunma savaşını ifade eder. Gaza ise farz-ı kifâyedir; fütuhatı ifade eder.12

Geçimini ganimet ve yağma akınları, ücretli askerlik ve fetihlerle temin eden bir zümre için gazilik bir prestij kaynağı olduğu kadar bir ekonomik faaliyettir de. Varlıklarını ve servetlerini Rumeli’nin fethine ve gazaya borçlu olan gaziler için darü’l-guzat Edirne’nin başkent olarak kalması, padişahın sürekli olarak burada, yani içlerinde oturması çok önemlidir. Fatih’in, fethettikten sonra İstanbul’u başkent yapmasına hiçbir zaman memnun olmadılar. Rumeli Gazilerinin düşünce ve ideolojilerini yansıtan Saltuknâme’de Sarı Saltuk Sultana, “kafirleri defetmek ve düşmanları yenmek istiyorsanız Edirne’yi merkez yapmalısınız” diyordu.13 Böylece daha sonraki zamanlarda da gazilerin Edirne’ye ve gaza geleneklerine olan özlemlerinin devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu sebeplerle Osmanlı Devleti, asırlarca Balkan serhatlerinde fetihlerin yükünü omuzlayan Rumeli Gazilerinin aziz hatırasına, Yörük Teşkilatını yeniden örgütleyerek, onları Evlad-ı Fatihan14 olarak yâd edecektir.

Gaziler, heterodoks sınır kültürüne mensup iken Yıldırım Bayezid, devleti kurumlaştırmaktaydı; Ortodoks elemanları, gayrimüslim devşirmeleri yanına alarak merkezde kul bürokrasisini etkin kılmaya çalışmıştır. Onun merkeziyetçi politikaları gereği gazi geleneklerinden uzaklaşması, Mısır’a gönderdiği elçilik heyetiyle Halifeden, Rum Sultanlığı tevcihini istemesi Timur ile çatışmaya ve Ankara felaketine yol açan sebeplerin başında geliyordu.15 Sultanın emrindeki gazi komutanlar Ankara savaşında meydanı terk ederek Bayezid’i yalnız bırakmışlardı. Gazi desteğinden mahrum olarak çıktığı bu savaşta, yanında bir avuç devşirme kökenli Yeniçeri ve Balkan Hıristiyan vassalı kalınca akıbeti hüsranla sonuçlanmıştı.

Gaza şampiyonluğunu ele geçirmeye çalışan Timur, zaferden sonra adeta Bayezid’in ihmal ettiği gaza ülküsünü yeniden ihya etmiştir. Gazi beyliklerini yeniden canlandırmış, İslam dünyasına da, Osmanlı'nın asli görevi olan gaza vecibesini hatırlatmak için bir ders verme gösterisi yapmıştır. Kendisi de bir gaziye yaraşır biçimde İzmir’i fethederek bütün İslam dünyasının onayını almış oluyordu. Ankara savaşından sonra başlayan fetret devri, Osmanlı siyasi birliğinin bozulmasına sebep olmuş ve İstanbul’un fethini geciktirmişse de bu ders, Osmanlı sarayına gaziliğin ihmal edilmemesi gerektiğini göstermişti. Fetret döneminde gaza faaliyetlerinin durması, Rumeli’deki önemli miktarda genç nüfusun işsiz ve başıboş kalması demekti. Ancak Anadolu’da gaza faaliyetleri durmuşsa da Rumeli’de devam ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Timur’un Anadolu’yu istilasından sonra pek çok Türkmen göçeri ve aşireti, Rumeli’ye akın ederek buradaki nüfus yoğunluğunu artırmıştır.16 Osmanlı siyasi birliğinin bozulmasından hareketle başta Bizans olmak üzere Balkan Hıristiyan devletleri ittifak edip Osmanlı’ya kaptırdıkları yerleri geri almaları gerekirdi. Ancak bunu yapamadılar çünkü zannedildiğinin aksine Rumeli’de gaza faaliyetleri durmamış, doğası gereği başına buyruk hareket etmeyi seven Gazi zümreleri, yağma akınlarını aralıksız sürdürmüşlerdi. Edirne’yi ele geçiren Musa Çelebi’nin emrinde İstanbul’u dahi kuşatmışlardı.17 Fetret devri diye nitelendirilen şehzadeler mücadelesinde dengeleri değiştirecek güce sahip olan Rumeli Gazileri, Edirne’yi kim ele geçirip gaza faaliyetlerine hız verecekse ona taraftar bir siyaset gütmüştür. Bu da Rumeli gazilerinin meydanı boş bırakmadıkları, sınır savaşçıları olarak pekâla faal olduklarını göstermektedir.    

Gaziler, Osmanlı hanedanına karşı gelecek kadar güçlü değillerdi bu yüzden Şeyh Bedreddin gibi şahsiyetleri adeta bir mehdi (kurtarıcı) olarak gördüler. Keza Şeyh Bedreddin adı, Rumeli Gazileri için de önemli bir fenomendir. O, gençliğinde sınır boylarında gazilere kadılık yapmıştır. Ankara bozgunundan sonra şehzadelerin taht mücadeleleri sırasında Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi’yi ortadan kaldırıp Edirne’ye gelince kardeşinin bürokratlarını azledip yerine kendi adamlarını atar. Çünkü Süleyman Çelebi, gaza yapacağı yerde Hıristiyan devlet adamlarıyla işbirliği halindeydi ve bu yüzden Süleyman’a “Hıristiyan ajanı” deniliyordu.18 Bu sırada bir gazi ailesinden gelen ve bölgedeki gayrimüslim topluluklar için de önemli bir şahsiyet olan Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’i de kazaskeri olarak atar. Musa Çelebi zamanında Şeyh, uç gazilerinin beyi Mihaloğluyla birlikte merkezkaç rejimin başlıca destekçileri safında kalıverdi. Son tahlilde I. Mehmed Çelebi, kardeşi Musa Çelebi’yi yenip iktidarı devralınca Şeyh Bedreddin’i gaziler arasındaki büyük nüfuzu dolayısıyla ailesiyle birlikte İznik’e getirtip göz hapsinde tutmuştur (1413).

Osmanlı kaynakları, Şeyh Bedreddin’in babası İsrail b. Abdülaziz’in, aynı zamanda bir gazi lideri olduğunu, I. Murad zamanında Edirne’nin fethinden birkaç yıl önce Meriç nehrinin batısında bulunan Dimetoka’nın ele geçirilmesiyle birlikte yakınındaki Simavna kalesini zapt ettiğini, sonra da buraya bizzat komutan ve kadı tayin edildiğini yazar. O yüzden Simavna Kadısıoğlu diye geçer. Şeyh Bedreddin Menakıbnamesi, Dimetoka’nın, gazi reislerinden Hacı İlbeyi tarafından fethedildiğini söylediğine göre şeyhin babasının onun maiyetinde bulunan komutanlardan biri olduğu tahmin edilebilir. Zira Hacı İlbeyi’ni, Şeyh Bedreddin’in babası olarak görenler de var. Buna göre Hacı İlbeyi, Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli Sultan) olarak rivayetlere ve menkıbelere konu olmuş bir gazi-velidir. Hacı İlbeyi, Dimetoka’da Sarı Saltuk’tan daha ziyade dervişliği ve gaziliği şahsında birleştirmiştir.19    

Rumeli’deki gaza faaliyetleriyle öne çıkan dervişlerden biri olan Kızıl Deli Sultan, Bektaşilerin büyük velilerinden sayılır. Vilayetname-i Abdal Musa’da Kızıl Deli’nin Abdal Musa’nın maiyetinde iken, kendisine tahta kılıç kuşatarak gazilerle birlikte Rumeli’ye gönderildiği kaydedilir.20 Kızıl Deli’nin menakıbnamesi, Seyyid Rüstem Gazi ile beraber Rumeli’de yaptığı fetihlerin menkıbeleriyle doludur. Yıldırım Bayezid, Aydınoğullarını Osmanlıya ilhak edince Tire’de bulunan Kızıl Deli Sultanı balkanlara göçürmüş ve burada evlatlık mülk olarak üç köy bağışlamıştır. Buna göre Kızıl Deli, Dimetoka’da bizzat fethettiği ormanlık bir arazide zaviyesini kurarak faaliyette bulunduğu anlatılır. Söz konusu arazinin gerçekten Kızıl Deli’ye temlik edildiğini gösteren 1402 tarihli mülkname, bu menakıbnameyi teyit etmektedir.21

Rumeli topraklarında gaza faaliyetlerinde bulunan aksiyoner gazi dervişlerine ait önemli bir örnek de Edirne yakınlarında zaviyesi bulunan Otman Baba verilebilir. Sadece Edirne civarında Türkmen gazi dervişlerine tesis edilmiş 67 zaviye tespit edilmiştir ki bu rakam, Rumeli’deki gaza faaliyetlerinin hangi ruh ve psikolojik amillerle yoğunlaştığını göstermeye kâfidir.22

Uçlarda Şeyh Bedreddin’in hayranları arasında bulunan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanları çıkmış bu isyanlar bastırılarak adı geçenler idam edilmişti. Bunun üzerine sıranın kendisine geleceğini düşünen Şeyh Bedreddin, Musa Çelebi’nin müttefiki İsfendiyar Emirine sığınmak üzere Kastamonu’ya kaçmış oradan da Balkanlara geçmiştir. Onun nihai hedefi darü’l-guzat Edirne’ye ulaşmaktı. Osmanlı kaynakları Şeyh Bedreddin’in bu hareketini isyan olarak kaleme almışlardır. Nitekim Şeyh Bedreddin gaza diyarı Rumeli’ye çıktığında, vaktiyle burada kazasker iken bölgede çok iyi bir izlenim bırakmış olmalı ki sempatizanları, Rumeli gazi aileleri, kazasker iken tımar verdikleri ancak I. Mehmed tarafından toprakları ellerinden alınan tımar sahipleri, Osmanlı fetihleri sırasında topraklarına el konulan yerel Hıristiyan feodalleri ve diğer merkez-kaç kuvvetleri Şeyh Bedreddin’in etrafında toplanmışlardı. Halinden memnun olmayan insanlar Şeyhi, bir umut olarak karşılamışlardı. Bu durum bir isyandan ziyade I. Mehmed’i endişelendiren bir güvenlik sorununu ortaya çıkarmıştı.

Halil İnalcık ve Mustafa Akdağ, kendisi de bir gazi ailesine mensup bulunan Şeyh Bedreddin’e isnat edilen isyanın, sınır boylarındaki gaziler ve tımarlı sipahilerle yakından ilgisi bulunduğu tespit etmişlerdi. Keza Şeyhin, Yıldırım Bayezid’in merkeziyetçi politikasına karşı çıkan Timur’un yandaşı ve Gaziyân-ı Rum’un temsilcisi olan Musa Çelebi’nin kazaskeri olması, dolaylı olarak kendisini bu isyanın içine çekmiştir.23

Sonuçta Şeyh Bedreddin yakalanarak, ilmi ve sufi kişiliğine hürmeten yapılan düzmece bir yargılamadan sonra, Serez’de idam edilmiştir. Şeyh, “şer’an kanı helal, malı haram” hükmünce, dinden çıkmış sapkın bir kişi olarak değil isyan suçunu işleyen bir asi olarak idam edilmiştir.24 Şeyh Bedreddin’in Serez’deki mezarı üzerine Selçuklu mimar tarzında bir türbe inşa edilmiş ve bu türbe Mezarlık Tekkesi olarak adlandırılmıştır. Bugün Yunanistan sınırlarındaki Serez kentinde bulunan türbe, yüzyıllar boyunca bölge insanlarının bir ziyaret merkezi haline gelmiştir.25 1480 yılına geldiğinde Balkanların bu unutulmuş Türklerinin toplumsal belleğinde yaşadığını gösteren “Ben de halümce Bedreddinem” sözü, daha ölümünden 60 yıl sonra atasözü sırasına girmiştir.26

 Şeyh Bedreddin’i İzzeddin Keykavus’un soyundan geldiği öne sürülüp onun Selçukluların meşru varisi olarak görme eğilimi de söz konusu olmuştur. 1926 yılında Serez’i gezen Fr. Babinger, Şeyh Bedreddin’e ait türbe kalıntılarından bahsederken, kubbesinin Selçuklu tarzıyla yapıldığını kaydetmiş olması manidardır.27 Yukarıda da belirtildiği üzere Simavna kadısı İsrail b. Abdülaziz’in oğlu olan Şeyh Bedreddin, Simavna Kadısıoğlu diye geçer. Taşköprülüzade’ye göre Kadı İsrail, Selçuklu hanedanından bir vezirin oğludur.28 Şeyh Bedreddin Menakıbnamesi, İsrail’in babası Abdülaziz’i Allah yolunda gaza eden bir Mevlana müridi olarak anar.29 Buna göre Şeyh Bedreddin’in babası en ileri uc bölgesinde Rumeli’ye ilk geçenler arasında savaşan bir Türkmen gazisiydi. Simavna’nın yeni fethedilmiş küçük bir kale olması hasebiyle burada bir kadının görevlendirilmesinin imkânsız olduğu düşüncesinden hareketle, şeyhin babasının kadı olması yerine gazi olması gerektiği öne sürülür. Buna göre ‘gazi’ kelimesi, Osmanlıca bir yazım yanlışı sonucu ‘kadı’ diye kaydedilmiştir.30

Sonuç

Yeni bir dünyaya, Rumeli’ye gelip yerleşmiş öz Türk kültürünün temsilcileri olan bu Yörük Türkmenler, Osmanlı fütuhatında büyük rol oynamış gerçek kahramanlardır. Rumeli Gazileri, Anadolu’nun istilalar devri olan o hengâmeli çağında istikrarını bulamayan bir muhaceret akınını ve toprağa yerleşmek üzere olan bir nevi muhacir göçebelerin temsil ettiği kudretin kendisine yer bulmak için önüne geçen siyasi sınırları yıkıp takatinin yettiği bir yere, Tuna boylarına kadar yayılmış, Türk tarihinin ihmal edilen önemli bir kesitidir. Büyük Türk toplumunun en ileri uçlarındaki öncü birlikleri olan bu cengâver Yörükler, büyük insan hazineleri olan göçebe Türkmen kitlelerine yurt açarak onları toprağa bağlamakla kalmamış, yüzyıllar boyunca Balkanlardaki Türk varlığının teminatı olmuşlardır.

Moğol ve Timur istilası gibi çeşitli göçlerle şişen nüfus sıkışmasını koordineli bir şekilde iskân eden ve ülke sathına yayılmasını sağlayan iman ve aksiyon sahibi dervişleri, klasik dilenci dervişlerden ayırmak lazımdır. Birçok köylere adını veren, elinin emeği ve alnının teri ile dağ başında yer açıp yerleşen, bağ-bahçe yetiştiren ve daima batıya doğru Türk akını ile beraber ilerleyen, Necip Fazıl’ın deyimiyle “ardından çil çil kubbeler serpen” sürekli yürüyen ordunun bir parçasıdır dervişler. Düzenli ordular gelmeden önce zaviyeler açan ve bu zaviyelerin harbe giren, siyasi nüfuzlarını sultanların hizmetinde kullanan, zaviyelerinde padişahları ağırlayan ve onlara nasihatler veren şeyhler bunlardır. Gazi dervişler, darü’l-harp bölgesi Rumeli’de topraklarında kurdukları zaviyelerle hem Türkmenleri daha sağlam İslamlaştırıyor, hem de gaza ruhunu canlandırıyordu. Bu zaviyeler, tasavvufla (iman) aksiyonun birleştiği mekânlar idi. Bu gönüllü ve kendini İslam’a adamış ulu dervişler olmasaydı Rumeli’ye gelen Türkmen akınlarının akıbeti, Avrupalı Hunların akıbetinden farklı olmayacaktı.   

Sarı Saltuk’tan Simavna Kadısına, Hacı İlbeyi’nden Şeyh Bedreddin’e, Süleyman Paşa’dan Timurtaş Paşa’ya, Mihaloğulları, Evrenosoğulları, Tunahanoğuları vd. evlad-ı fatihan ordusunun ilk kuşak Türkleri ya da Balkanların unutulmuş Müslümanları, Küçük Asya’nın Avrupa kapılarındaki nöbetçileri olarak asırlarca sınırları beklemişlerdir.

Son tahlilde şurasını da belirtmeliyiz ki; Osmanlı İmparatorluğu parçalandıktan sonra nitelikli nüfusun kalmadığı bir zamanda Mübadele ile yüzyıllar sonra Rumeli-i Şahaneden ana vatanlarına dönen Evlad-ı Fatihanı, soydaşları bağrına basmışlar, bir sosyal çatışma yaşanmadan, onlara yer açmışlardır. Anadolu’nun muhtelif yerlerine yerleştirilen “Macirler”, Avrupa’da edindikleri tecrübeleriyle modern tarım ve çiftçilik yanında sosyal ve ekonomik, teknik, sanat, kültür, spor, folklor ve daha birçok alanda modern Cumhuriyetin kalkınmasına öncülük etmişlerdir. Bu göçler sayesinde toplumsal, siyasal, sosyal ve kültürel değişiklikler ana karakterini kaybetmeden devam etmiş, Türkiye milli kimliğini kurmuş ve geliştirmiştir.  

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Dipnotlar
1Ö.Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, II, 1943; “Osmanlı İmp.da Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler”, İÜİFM, C.XV, 1953-54, 209-307; Halil İnalcık, “Ottoman Methods of Conquest”, Studıa Islamica, II, 1954, 122-129. 2 Bk.
2Münir Aktepe, “XIV ve XV. asırlarda Rumeli’nin Türkler Tarafından İskânına Dair”, Türkiyat Mecmuası, C. 10, İst. 1951, s. 300.
3Halil İnalcık, “Ottoman Methods of Conquest”, Studia Islamica, II, 1954, 122-129.
4Selahattin Döğüş, Osmanlı Devleti’nin Doğuşunda Sosyal Kuruluşlar, Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Ün. Sosyal Bil. Ens., Kayseri 1999, s. 336; F.Köprülü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Ötüken, İst. 1972, s. 144.
5İnalcık, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Sorunu”, DTCFTAD, C.XV, S.26, 1991, s. 339.
6Yazıcızade Ali, Tarih-i Al-i Selçuk, Topkapı Sarayı Revan Köşkü ktp., nr. 1391, 462-464.
7Yazıcızade Ali, Tarih-i Al-i Selçuk, s. 465-468, vr. 133a; P. Wittek, “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına”, çev. H. İnalcık, Belleten VII/27,1943, s. 562; H. İnalcık, “Türkler ve Balkanlar”, Balkanlar Dergisi, OBİV, Eren Yay., İst. 1993, s. 10.
8Kemal Yüce, Saltuk-nâme’de Tarihi, Dini ve Efsanevi Unsurlar, KB Yay., Ankara 1987, s. 38, 94.
9Aşıkpaşazâde Tarihi, Ali Beg neşri, İst. 1332, s. 92; Neşrî Tarihi, haz. M.A. Köymen, TTK Basımevi, 1987, C.II, s. 146.
10Kemalpaşazâde, Tevarih-i Al-i Osman, haz. Ş. Turan, II. Defter, TTK 1991, s. 102-103.        
11Bkz. P. Wittek, Osmanlı Devleti’nin Doğuşu, çev. A. Berktay, Kaynak Yay., Ankara 1985.
12Gaza ve cihat kavramları hakkında bkz. Şinasi Tekin, “Türk Dünyasında Gaza ve Cihat Kavramları Üzerinde Düşünceler”, Tarih ve Toplum, XIX/109, Ankara 1993. 
13Cemal Kafadar, Between Two Worlds The Construction of The Ottoman State, California Universal Press, s. 148. Saltuknâme’ye göre İstanbul rüşvet, fuhuş vs. kirlenmiş kozmopolit bir şehir iken gaziliğin merkezi Edirne saf ve temiz haliyle başkent olmaya en layık şehirdir. Buna göre Cem Sultan tahta çıkarsa Edirne’yi başkent yapacağına dair Gazilere söz vermişti. Osmanlı’nın sonuna kadar Yeniçeri taşkınlıklarına karşı başkentin İstanbul’dan Edirne’ye taşınacağı fikri sembolik bir tehdit olarak hiç unutulmamıştır. Rumeli’de doğmuş birisi olarak Mustafa Kemal’in milli mücadele yıllarında meclisten gazi unvanını alması, İstanbul’a rağmen başkent olarak Ankara’yı seçmesi, gazi muhalefetinin bir devamı olarak değerlendirilebilir.  
14Balkan fütuhatında önemli görevler üstlenen Yörük taifesi, II. Viyana bozgunundan sonra disipline edilmesi gündeme gelmişti. 1691 yılında Sultanın Hatt-ı Hümayunu ile Yörük Türkmenleri evlad-ı fatihan adı altında ve Rumeli’nin sağ, sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamanın ihtiyaçlarına göre teşkilatın askeri ve iktisadi yapısı düzenlendi.  Kanunnamede “Yörük taifesi eskiden beri Devlet-i âliyyenin güzide ve cengâveri, itaatli, ferman dinleyen askerlerinden olup eski seferlerde küffar ile yapılan harplerde kendilerinden iyice yararlılık ve yüzakılıkları görüldüğünden bu taifeye evlad-ı fatihan denilmiştir” denilmektedir. Evlad-ı fatihana vergi muafiyeti gibi çeşitli kolaylıklar tanınmıştır.     
15P. Wittek, “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına (1402-1453)”, Belleten, VII/27, 1943, 563.  
16Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cem Yay., İst. 1977, C. I, s. 344-347; Sencer Divitçioğlu, Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu, Eren Yay., İst. 1996, 45; Ernst Werner, Büyük Bir Devletin Doğuşu Osmanlılar, çev. Y. Öner, Alan Yay., İst. 1988, s. 34, 50.
17İ.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. I, TTK Basımevi, Ankara 1988, s. 126.
18Stanford Shaw, Osmanlı İmp. ve Modern Türkiye, C.I, E Yay., İst. 1987, s. 52.
19Kafadar, Between Two Worlds, 116; Divitçioğlu, a.g.e., 48; Halil b. İsmail, Menakıbname-i Şeyh Bedreddin, haz. A. Gölpınarlı, Eti yay., İst. 1967, s. 11-12; O. Şaik Gökyay, “Şeyh Bedreddin’in Babası Kadı mı İdi?”, Tarih ve Toplum, 2, 1984, s. 16-18.
20Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, haz. Adil A. Atalay, Can Yay., İst. 1995, s. 28 vd.
21 Ö.L. Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, s. 293.
22Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, s. 293.
23Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), YKY İst. 2003, s. 13; M. Akdağ, a.g.e., s. 347.
24Bu konuda bk. Selahattin Döğüş, “Şeyh Bedreddin ve Rumeli Gazileri”, OTAM, Sayı 18, 2006 Ankara, s. 79.  
25Michel Balıvet, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, Tarih Vakfı Yurt Yay., İst. 2016, s. 111.
26Abdülbaki Gölpınarlı, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Menakıbı, Elif Kitabevi, İst. 2008, 39. Şeyhin idam edildiği ağacı bile kutsayıp altından geçmeyen Serez halkı, 1924 yılındaki Mübadelede, Şeyh Bedreddin’in mezarını yanlarında getirmek istemişlerdir. Balkan Savaşlarındakine benzer acı hatıraları bir daha yaşamak istemeyen mübadiller, Şeyhin kemiklerini iskân edildikleri Edirne’ye gömmek istemişlerse de İstanbul’a getirilmiştir. Bir süre Sultanahmet Camii evkaf deposunda muhafaza edilen kemikler, 1942’de Topkapı sarayı müzesine ait bir depoda saklandı. 1961 yılında şeyhin kemikleri II.Mahmud türbesi haziresinde gömülerek 1924’ten sonra toprakla buluşmuş oldu, bk. Murat Kaya, “Türk-Yunan Nüfus Mübadelesine Mezarlıklar Penceresinden Bir Bakış: Şeyh Bedreddin Mezarı”, Uluslararası Mübadele Sempozyumu, 30Ocak-1 Şubat 2017 Tekirdağ, s.240.      
27Fr. Babinger, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, çev. İ. Yazgan, La Kitap, Ankara 2015, s. 116.
28Taşköprülüzade, Şakayık-ı Numaniye ve Zeyilleri, neşr. A. Özcan, Çağrı Yay., İst. 1989, C.I, s. 50.
29Halil b. İsmail, Menakıbname-i Şeyh Bedreddin, s. 6-7.
30O. Ş. Gökyay, a.g.m., 17.

 

Kaynakça
Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, haz. Adil A. Atalay, Can Yay., İstanbul 1995.
Akdağ, Mustafa, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, C.I, Cem Yay., İst. 1977.
Aktepe, Münir, “XIV ve XV. asırlarda Rumeli’nin Türkler Tarafından İskânına Dair”, Türkiyat Mecmuası, C. 10, İstanbul 1951.
Ali, Yazıcızâde, Tarih-i Al-i Selçuk, Topkapı Sarayı Revan Köşkü ktp., nr. 1391.
Aşıkpaşazâde Tarihi, Ali Beg neşri, Matbaa-i Amire, İstanbul 1332.
Barkan, Ö.Lütfi, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, II, 1943.
Barkan, “Osmanlı İmp.da Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler”, İÜİFM, C.XV, 1953-54.
Babinger, Fr., Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, çev. İ. Yazgan, La Kitap, Ankara 2015.
Balıvet, Michel, Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan, Tarih Vakfı Yurt Yay., İst. 2016.
Döğüş, Selahattin, “Şeyh Bedreddin ve Rumeli Gazileri”, OTAM, Sayı 18, Ankara 2006.
Döğüş, Selahattin, Osmanlı Devleti’nin Doğuşunda Sosyal Kuruluşlar, Basılmamış Doktora Tezi, Erciyes Ün. Sosyal Bil. Ens., Kayseri 1999.
Divitçioğlu, Sencer, Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu, Eren Yay., İstanbul 1996.
Gökyay, O. Şaik, “Şeyh Bedreddin’in Babası Kadı mı İdi?”, Tarih ve Toplum, 2, 1984.
Gölpınarlı, Abdülbaki, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Menakıbı, Elif Ktbv, İst. 2008.
Halil b. İsmail, Menakıbname-i Şeyh Bedreddin, haz. A. Gölpınarlı, Eti yay., İst. 1967     
İnalcık, Halil, “Ottoman Methods of Conquest”, Studıa Islamica, II, 1954. 
İnalcık, Halil, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Sorunu”, DTCFTAD, C.XV, S.26, 1991
İnalcık, H., “Türkler ve Balkanlar”, Balkanlar Dergisi, OBİV, Eren Yay., İst. 1993.
İnalcık, H., Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), YKY İst. 2003.
Kaya, Murat, “Türk-Yunan Nüfus Mübadelesine Mezarlıklar Penceresinden Bir Bakış: Şeyh Bedreddin Mezarı”, Uluslararası Mübadele Sempozyumu, 30 Ocak-1 Şubat 2017 Tekirdağ.
Kafadar, Cemal, Between Two Worlds The Construction of The Ottoman State, California Universal Press.
Kemalpaşazâde, Tevarih-i Al-i Osman, haz. Ş. Turan, II. Defter, TTK Basımevi 1991.
Köprülü, Fuat, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Ötüken Yay., İstanbul 1972.
Neşrî Tarihi, C.II, haz. M.A. Köymen, TTK Basımevi, Ankara 1987.
Shaw, Stanford, Osmanlı İmp. ve Modern Türkiye, C. I, E Yay., İstanbul 1987.
Taşköprülüzade, Şakayık-ı Numaniye ve Zeyilleri, C.I, neşr. A. Özcan, Çağrı Yay., İst. 1989.
Tekin, Şinasi, “Türk Dünyasında Gaza ve Cihat Kavramları Üzerinde Düşünceler”, Tarih ve Toplum, XIX/109, Ankara 1993.
Uzunçarşılı, İ.Hakkı,  Osmanlı Tarihi, C. I, TTK Basımevi, Ankara 1988.
Werner, Ernst, Büyük Bir Devletin Doğuşu Osmanlılar, çev. Y. Öner, Alan Yay., İst. 1988.
Wittek, Paul, “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına”, çev. H. İnalcık, Belleten VII/27,1943.
Wittek, P., “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına (1402-1453)”, Belleten, VII/27, 1943.
Wittek, P., Osmanlı Devleti’nin Doğuşu, çev. A. Berktay, Kaynak Yay., Ankara 1985.
Yüce, Kemal; Saltuk-nâme’de Tarihi, Dini ve Efsanevi Unsurlar, KB Yay., Ankara 1987.
 
DİĞER MAKALELER
Balkanlar'da Osmanlı Yerleşmesi: Rumeli Gazileri
Moğol Tarihi
Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri olmuşlardı. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetmişlerdi. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. Moğol İmparatorluğunun yan kolları içinde kültürel değişim ve etkileşiminin en yoğun yaşandığı devlet kuşkusuz; İran ve Azerbaycan gibi köklü medeniyetlerin merkezinde şekillenen İlhanlılar’da olmuştu. İlhanlılar, dini açıdan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavî dinin etkisinin yoğun hissedildiği, bunun yanında kadim inançlar olan Budizm ve Mecusiliğin de canlılığını koruduğu; kültürel boyutta ise başta İran, Mezopotamya ve Anadolu olmak üzere güçlü eski uygarlıkların etkilerinin hala yaşamı biçimlendirmeye devam ettiği Yakın-Doğu topraklarını yönetmek durumunda kalmışlardı. Göçebe olan Moğollar açısından bu yeni bir tecrübeydi. Bu kültür zenginliğine bir de Moğolların Asya içlerinden taşıdıkları kültür birikimi de eklenince İlhanlıların yönetimi altında oldukça zengin bir kültür dünyası oluşmuştu. Moğolların XIII. yüzyılda neredeyse bütün Avrasya’yı saran saldırıları insanlık tarihinin eşine az rastlanır olaylarındandır. Bütün dünyayı kasıp kavuran Moğol istilası İslam dünyasının da başına gelen büyük bir felaket olmuştu. Müslümanların beş asır boyunca oluşturduğu medeniyete telafisi çok güç olacak tahribatlar vermişti. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Moğollar İslam dünyasının büyük bir çoğunluğunu hakimiyetleri altına aldıktan kısa bir süre sonra zarar verdikleri bu medeniyetin inancına teslim olmuşlar kendilerine din olarak İslamiyet’i seçmişlerdi. Bu gelişme İslamiyet’in Şamanizm başta olmak üzere bölgenin tüm inançlarına karşı apaçık bir zaferiydi. Bu olay bile başlı başına İslam medeniyetin gücünü ve derinliğini göstermektedir

Balkanlar'da Osmanlı Yerleşmesi: Rumeli Gazileri
Osmanlı Tarihi
Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Ankara Savaşı sonrasında oluşan kaotik ortamda, Anadolu ve Rumeli’de siyasî istikrarsızlık ve iktidar savaşlarının hakim olduğu bir tablo mevcuttu. Bu dönemde, Musa Çelebi’nin yanında, daha sonraki süreçte Türk tasavvuf, düşünce ve isyan tarihine konu olan bir şahsiyet vardı. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini(devlet kademesinde yargı ve eğitim işlerinden sorumlu en üst makam) de yapan Şeyh Bedreddin. O, Mehmed Çelebi’nin fetret devri sonunda yani 1413’te iktidarı ele geçirmesiyle, Bursa’nın İznik şehrine sürgüne gönderilmiştir. Birkaç yıl sonra da resmî otoriteye başkaldırıya dönüşen bir isyan hareketine girişmiştir. Şeyh Bedreddin’in, dönemin resmî otoritesini karşısına alması, hakkında çeşitli spekülatif yorumlar yapılmasına sebebiyet vermiştir. Onun siyasî ve dinî yönü ile ilgili olarak dile getirilen iddiaların çoğu ise ideolojik ve anakronik yaklaşımlara dayalı olarak yapılmıştır. Bu durumun günümüze bakan en kötü sonucu, tarihi bir “bilgi alanı” ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören anlayışlar doğrultusunda bir din ve devlet adamının ideolojik bakış açılarına kurban edilerek dinî ve ilmî kimliğinin zedelenmesidir. Öyle ki Şeyh Bedreddin kimilerine göre Peygamberler ile dinler arasında fark olmadığını ileri süren bir sapkın ve İbahiyeci; kimilerine göre ise tarih sahnesine dört yüz yıl önce gelmiş Marksist, sosyalist veya komünist bir devrimci halk hareketçisidir. Hatta bu yoğun ilgi tarih alanı dışına taşarak hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında da hakkında pek çok eserin kaleme alınmasına neden olmuştur. Özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan popüler çalışmaların büyük bir kısmında, isyânın temel karakterinin mülkiyet ortaklığı ve ibâhiye içerikli olduğu iddia edilmiştir. Fakat yakın dönemde yapılan bu çalışmaların birçoğunun temel kaynaklardan yoksun, bilimsellik iddiasından oldukça uzak ve ideolojik doğrultuda kaleme alındığı; ayrıca olayın sahip olunan düşünce ve inanç kalıplarına kurban edildiği görülmektedir. Bu yazımızda, özellikle isyan hareketinden kaynaklanan bir tepkiyle halk muhayyilesinde zındık ve mülhid yani sapkın olarak yer eden Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun