Avrupa’da Bir Osmanlı Sultanı Portresi: Yıldırım Bayezid

Avrupa’da Bir Osmanlı Sultanı Portresi: Yıldırım Bayezid

Prof. Dr. Feridun Emecen’in tabiriyle ihtirasın gölgesinde bir sultan olarak adlandırılan ve yaşadığı dönemlerde sahip olduğu kudrete göre tarihsel bir imaj çizilen Yıldırım Bayezid’in içerisinde bulunduğu bu durum şüphesiz ki Avrupa’da da benzer şekilde yankı buldu. Avrupa’da devam eden Türk tedirginliğinin daha da derinleştiği dönemin hükümdarı Yıldırım Bayezid, gerek yöneticilik kabiliyetinden gerekse de genel karakterinden dolayı Avrupa tarih yazıcılığında önemli ifadelerle yer aldı. Batı kaynaklarında I. Murad gibi önemli bir padişah “bey” manasına gelen "bahy" gibi bir unvanla gösterilirken Yıldırım Bayezid’in çok daha üst düzeyde bir unvanla "roy", rex" ve hatta doğrudan Soldan unvanı ile gösterilmesi, Osmanlı tahtının yeni sahibinin çok daha güçlü bir şahsiyet olarak görüldüğünün ipucunu verir. Elbette bu durum yalnızca Bayezid’in sahip olduğu güçle değil, onun kendine koyduğu cihan hedefleriyle de ilgiliydi. Yıldırım Bayezid’in Avrupalı entelektüellerce tam olarak bir “dünya fatihi” olarak görülmesi buna en iyi örnekti. Ancak her ne kadar bu yönde ifadeler söz konusu olsa da okun Niğbolu Savaşı’yla kendilerine döndüğünü gören Avrupalıların tarih yazıcılığında Yıldırım Bayezid’e yönlendirilen sert ifadelere daha çok yer verilmeye başlandı. Nitekim Yıldırım Bayezid, Avrupalı kronik yazarlarınca komşu ülkelerin topraklarıyla yetinmeyen, gözünü çok daha uzaktaki diyarlara diken bir hükümdar olarak görülmeye başlandı. Hristiyanlarca tanrının kendilerine gönderildiği bir bela olarak görüldü. Bununla birlikte yine de Yıldırım Bayezid, Avrupalı kaynak yazarlarının hayranlığını üstüne çeken bir hükümdardı.

BEYAZ TARİH / MAKALE

1397 kışında doğudan dörtnala Fransa saraylarına gelen haberciler acı bir haber taşıyorlardı. Bu haber, Türkleri Balkanlardan atmak ve ardından da Kudüs’e ilerlemeyi tasarlayan “muhteşem” Fransız ordusunun daha Balkanları bile aşamadan, Nicopolis’te, Türklerin adlandırdığı şekilde Niğbolu’da ağır bir yenilgi alarak önemli bir kısmının katledildiği, başkomutan Nevers Dükü Jean ile birlikte pek çok asilzadenin de Türklerin eline esir düştüğü ile ilgiliydi. Bu sırada kaleme alınan bazı ağıtlarda bu atmosferi yakalayabilecek önemli ipuçları vardır.1 Ancak Fransa’daki bu derin keder kısa süre sonra yerini yeni bir gündeme bıraktı. Şimdi Fransa saraylarında Haçlı seferi planları bir kenara itilmiş, yerini esirlerin ülkelerine döndürülmeleri için diplomasi seferi planları almıştı. Bu kararı takip eden süreç, Avrupa’ya yeni bir doğu hükümdarını, Yıldırım Bayezid’i tanıtacaktı.

beyazıt
16. Yüzyıl sonunda İtalya'da yapılan Yıldırım Bayezid portresi

Avrupalılar için “Osmanlı tehdidi” aslında yeni bir mesele değildi. Nitekim Anonymi Descriptio Europae Orientalis adlı Latince bir eserde Osman Gazi’nin Bapheus zaferi gibi bazı bilgiler muğlak bir takım ifadeler şeklinde olsa da Avrupa’ya ulaşıyordu.2 Ancak Osmanlılara ilişkin bilgiler bilhassa Orhan Gazi evladı Süleyman Paşa’nın faaliyetleri ve hemen ardından da kardeşi Murat’ın fetihleri haberleriyle daha da arttı. Halil İnalcık’ın çok iyi şekilde gösterdiği gibi Murat’ın Bizans topraklarındaki faaliyetlerinden başka Balkanlardaki fetih haberleri kısa süre içerisinde Avrupa’ya korkunç haberler olarak ulaşmıştı. Bilhassa 1371 Çirmen ve 1389’da Kosova’da hayatı pahasına elde ettiği zaferi Avrupa’da pek çok kişinin dikkatini bir zamanların küçük beyliği üzerine doğru yöneltmişti.3 Bir Hıristiyan hacının, memleketi Fransa’ya dönüşünde Fransa Kralı’nı, I. Murat’ın Macaristan hudutlarındaki işini bitirdikten sonra Fransa üzerine yürüyeceğini bildirmesi4 bu açıdan şaşırtıcı değildir ve “Türk korkusu”nun Fransa’yı bile içine aldığını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu korku, Yıldırım Bayezid’in tahta çıkmasından sonra daha da derinleşti. Avrupa kaynaklarında I. Murat’tan “bey” manasına gelen bahy veya baquin unvanları ile anılmasına karşın Yıldırım Bayezid’dan “emir / melik / kral” manasına gelen roy veya rex unvanıyla zikredilmesi, yeni Sultanın babasından çok daha güçlü bir taht bulduğunun bilindiğini gösterir. Daha başka kroniklerde ise Yıldırım Bayezid’in unvanı daha üst bir mertebeye yerleştirilmiştir. Mesela Liege kroniğinde ve Usklu Adae’nin eserinde Bayezid, Soldan / Sultan olarak ifade edilirken, Königshofen ile Posilge’nin kroniklerinde Kayser olarak gösterilir.5 Yıldırım Bayezid’in farklı bir unvanla ortaya çıkmasının güçten öte, diğer bir yönü de amaçları ile ilgiliydi. Nitekim Yıldırım Bayezid, Avrupalı kronik yazarlarınca komşu ülkelerin topraklarıyla yetinmeyen, gözünü çok daha uzaktaki diyarlara diken bir hükümdar olarak görülüyordu. Mesela Jean Germain, Yıldırım Bayezid’i Anadolu’nun tamamına hükmetmekle kalmayarak egemenliğini Gürcistan’a, Ermenistan’a ve Suriye’ye kadar yayan, Balkanlara egemen olan ve gemiler vasıtasıyla Macaristan içlerine kadar ilerlemiş azametli ve muzaffer bir hükümdar olarak gösterir.6 Osmanlı Sultanı’nın sonunda Emir Timur ile mücadele etmesine zemin hazırlayacak doğudaki bu faaliyetlerinin bir Avrupalı yazar tarafından bu şekilde ifade edilmesi ilgi çekicidir. Ancak burada bizim için önemli olan taraf Yıldırım Bayezid’in Avrupalı entelektüellerce tam olarak bir “dünya fatihi” olarak görülmesidir. Ancak bu fatih, faaliyetlerinin Hıristiyan topraklarına yönelmesinden ötürü kelimenin tam anlamıyla bir Hıristiyanlık düşmanı olarak da takdim ediliyordu. Mesela Fransız kaynak yazarlarından Froissart, Bayezid’in Roma’yı ele geçirdikten sonra St. Peter sunağını atlarının yalağı yapacağını ifade ederkenII. Richard kroniği yazarı da Roma’ya gelerek Papa ile kardinalleri öldürmeyi ve azizlerin kemiklerini mezarlarından çıkararak ateşle kül etmeyi düşündüğünü belirtmiştir.8 Usklu Adae ise Bayezid’i, Hıristiyanlara büyük korku salan ve bu dini yok etmeyi tasarlayan gaddar bir hükümdar olarak tasvir eder.Elbette yazarların bu şekilde bir tutum takınmaları, kendi entelektüel çevrelerini ve toplumlarını Türk tehlikesine karşı uyarmak ve bu sayede mücadele azimlerinin devamını sağlamak ile ilgiliydi. Bu yazarlardan birisi olan Jean Brandon’ın, Yıldırım Bayezid’in Avrupa’nın o zamanki “dalgakıran”ı olarak görülen Macaristan’a saldırısını Roma, Almanya ve Lombardiya’ya hücum yerine koyması.10 Elbette Osmanlı Sultanı’nın yarattığı tehlikenin sonunda Hıristiyan Avrupa’nın sonunu getirebilecek kadar büyük görülmesi ile alakalıydı.    

niğbolu
Haçlılar’ın Niğbolu Kalesi’ni kuşatması ve Yıldırım Bayezid’in kalenin önüne gelişini tasvir eden minyatür.
Seyyid Lokman - Hünernâme

Yıldırım Bayezid’in bütün dünyayı ele geçirmeye niyetli Hıristiyanlık düşmanı bir hükümdar imajıyla değerlendirilmesine karşın aynı zamanda Tanrı’nın adaletini tecelli ettiren bir kişi olarak da değerlendirilmiştir. Nitekim daha önceki kayıtlarında Osmanlı Sultanı’nı tam bir Hıristiyanlık düşmanı olarak takdim eden Saint Denys kroniğinin adı kesin olarak bilinmeyen yazarı Niğbolu yenilgisini, Haçlı ordusunun din dışı uygulamalarıyla alakalı olarak görmüş ve Bayezid’i “Tanrının adaletini tecelli ettiren bir hükümdar” olarak nitelendirmiştir. Hatta eserinin bir diğer yerinde ise onu “Tanrının sopası” olarak anmaktan geri durmaz.11 Herhalde bu bakış açısı Niğbolu muharebesi sonrasındaki algı değişikliği ile yakından alakalıydı. Nitekim Niğbolu muharebesini takip eden bilgilerde çok farklı bir kişilik kendisini gösterdiği gibi din ile alakalı meseleler de gerçekçi bir yöne kavuşur. Mesela Froissart, Yıldırım Bayezid’in Hıristiyanlığı, “saflığı ortaya çıkmasından sonraki yıllarda bozulmuş bir inanç” olarak değerlendirdiğini ifade eder12 ki bu bakış bugün de Müslüman dünyada standart bir bakış açısıdır. Diğer taraftan, aynı yazar, Yıldırım Bayezid’i, hâkimiyetindeki Hıristiyanları İslama döndürmeyi bile tasavvur etmeyen bir hükümdar olarak gösterir. Froissart’a göre Osmanlı Sultanı’nın aklındaki idare, yerel halkı kendi din ve kanunlarına dayalı olarak yönetileceği bir idareydi ve kendisini bu nizamda sadece bir idareci olarak konumlandırıyordu.13 Kaynak yazarlarının Yıldırım Bayezid’in Hristiyanlıkla ilişkili yönünün “düşman”dan, “dost”a dönüşmesine karşın Osmanlı Sultanı nihayetinde bir başka dinin temsilcisiydi, hele ki mücadelelerin ve çatışmaların din ile meşruiyet kazandırıldığı bir çağda. Nitekim Chronographia Regum Francorum adlı eserin yazarı Yıldırım Bayezid’in Emir Timur’a yenilip esir düşmesini anlattığı satırlarında “Hıristiyanlığın en büyük düşmanı”nın düştüğü durumdan bütün Fransa’nın memnun olduğunu haber verir.14 Buna karşın yazarların ifadelerindeki ölçülülük dikkat çekicidir. Bu hâl, Jean Juvenal için de geçerlidir. Nitekim Timur’un, esiri Bayezid’ın burnuna hızma geçirerek onu “evcil” bir duruma soktuğunu anlatırken15 bile aktarımında intikam hissi sezinlenmez. Ancak ne olursa olsun Yıldırım Bayezid’ın esir edilmesinden sonra yaşadıkları Avrupalılar için “dedikodusu zevkli” bir konu olarak sürdü. Bunların Rusya’ya da yayıldığı görülüyor. Rus kroniklerinde kafes hikâyeleri, XVI. yüzyılın ortalarında teşkil edilen Litsevoy Svod’da güzel bir minyatüre de konu olmuştur.   


bayezid
XVI. yüzyılda Rusya'da hazırlanan Litsevoy Svod'da Yıldırım Bayezid'in
Timur tarafından esir edilerek demir kafes içerisine konmasını gösterir bir tasvir 
 

Yıldırım Bayezid’ın Niğbolu muharebesinden sonraki imajındaki değişimin bir diğer yönü ise karakteri ile ilgili tasvirlerde de kendisini gösterir. Bu yeni imajında Bayezid, ülkesinin yakılıp yıkılması karşısında düşman üzerine cesaretle ilerleyebilecek kadar vatanperver, Haçlılara yenilmesi durumunda İslam’ın yok edilebilecek duruma düşmesinden endişe edecek kadar da dininin koruyucusu bir hükümdar olarak tasvir edilir. Ancak o, bir o kadar da kendisinden emin bir hükümdar olarak görülmüştür. Zira Avrupalı yazarlara göre Yıldırım Bayezid, taktik bilgisi mükemmel bir komutandı ve ordusuna hâkimiyeti de hayranlık uyandıracak bir seviyedeydi.16 Bu yönüne karşın Osmanlı Sultanı, düşmanını küçümsemeyen, aksine onlara saygı gösteren bir hükümdar olarak gösterilmiştir. Nitekim Froissart’ın ifadelerine göre Yıldırım Bayezid, Fransız kuvvetlerinin askerlik yeteneklerini hiçbir şekilde küçümsemiyor, aksine onları kahraman bir ırk olarak görüyor ve bunu sözleriyle de ortaya koyuyordu.17 Bu açıdan bakıldığında Avrupalı bir yazar için Yıldırım Bayezid sıradan bir düşman olmaktan çıkarak, erdemli bir rakip hâline geliyordu. Bu rakip, düşmanını kahraman olarak görmesine karşın hiçbir şekilde ondan korkmuyor, aksine onunla mücadele edecek olmaktan büyük bir keyif alıyordu. Nitekim Niğbolu muharebesinden sonra esir edilen Haçlı ordusu başkomutanı Nevers dükü Jean’a verdiği meşhur nasihatinde Yıldırım Bayezid, düşmanını hakir görmeyerek onu teskin ediyor, ancak yeniden üzerine yürümesi durumunda bundan memnuniyet duyacağını, çünkü bunun kendi topraklarını ve şanını artıracağını dile getiriyordu. Osmanlı Sultanı ile Haçlı ordusu başkomutanı arasındaki konuşma, bir açıdan Alparslan’ın 1071’de Malazgirt muharebesinde elde ettiği zaferden sonra esir ettiği Bizans İmparatoru Romanos  Diogenes ile konuşmasıyla karşılaştırılabilir. Ancak burada elbette çok daha görkemli bir ton vardır: 

John, memleketinde büyük bir efendi olduğunu ve büyük bir prensin evladı olduğu hususunda iyi bir şekilde bilgilendirildim. Ayrılıyorsun ve yıllar seni bekliyor. İlk silah tecrübendeki başarısızlığından ötürü kendini suçlayabilir ve belki de bu lekeyi silmek ve şerefini yeniden elde etmek için benim üzerime yürüyecek kuvvetli bir ordu toplayabilir ve bana meydan okuyabilirsin. Bundan korksam, sana ve yoldaşlarına, dininiz ve şerefiniz üzerine ne senin ne de onların asla bana karşı silah kaldırmamanız için yemin ettirebilirim. Fakat hayır, böyle bir yemin talep asla etmeyeceğim, aksine memleketine döndüğünde bir ordu toplaman ve buraya getirmenden memnun olacağım. Beni her zaman hazırlanmış ve muharebe meydanında seninle karşılaşmaya hazır bulacaksın. Şimdi söylediklerimi istediğin kim varsa onlara da tekrar et, zira ben bunun için hazırım ve silah işlerine ve fetihlerimi genişletmeye tutkuluyum18

Avrupalı yazarların Yıldırım Bayezid’e yaklaşımlarının Niğbolu muharebesinden sonra değişimden geçmesinin bir diğer boyutu ise, daha önce gaddar bir kimlikle okuyucuya takdim edilen Sultan’ın şimdi candan ve samimi bir hükümdar imajıyla gösterilmesidir. Yıldırım Bayezid ile maiyeti arasındaki ilişkilere dair kayıtlar, aralarındaki ilişkilerin her türlü hiyerarşik kuralın ötesinde dostluk seviyesinde olduğunu gösterir. Mesela Froissart, Bayezid’in, Niğbolu zaferi neticesinde eline geçen Macar Kralı’nın otağına yerleşip ipeklilerin üzerine kurulmasından hemen sonra yakın arkadaşlarını “konuşmak ve şakalaşmak” için yanına çağırdığından bahseder.19 Bu dostluk ilişkileri sadece dindaşları ve kavimdaşları ile sınırlı olmayıp, karakterinin doğrudan bir parçasıydı. Nitekim maiyetindekiler ile tâbi durumdakilerle ilişkileri bir tarafa Milan Dükü Gian Galeazzo Visconti ile münasebeti kaynak yazarlarının dikkatini fazlasıyla çekmiştir. Bu ilişkiye değinenlerden birisi olan Jean Brandon’a göre ikili birbirlerine o denli yakındılar ki Osmanlı Sultanı, Milan Dükünü “gerçek bir arkadaş” olarak nitelendiriyordu.20 Benzer durum, Yıldırım Bayezid’in, bir zamanlar babasının hizmetinde bulunmuş Niğbolu esirlerinden Jean de Helly’i tanıyarak, idam edilecek olanlar arasından asil olduğunu söyleyenlerin beyanının doğruluğunu onun şahitliğine bırakması21 da onun yakın çevresiyle ilişkileri bağlamında değerlendirilebilir.

Yıldırım Bayezid’in samimi ve candan bir hükümdar olarak tasvir edilmesi, Fransız esirleri ve onları kurtarmak adına Bursa’ya gelen Fransız elçileriyle ilişkilerinin aktarıldığı satırlarda daha kat’i bir noktaya ulaşır. Özellikle Froissart’ın eserinde teferruatlı şekilde işlenen mevzuda Yıldırım Bayezid kibar ve nazik bir imajla okuyucuya takdim edilmiştir.22 Bu intiba, Fransız esirlerin ayrılma vakti geldiğine en yüksek seviyesine çıkar. Nitekim başlangıçta oldukça bedbaht bir şekilde bilmedikleri topraklarda bilinmezlik içerisine giden Fransız asilzadeleri, “iyi ağırlandıkları” Osmanlı Sultanı’na “nezaket ve inceliğinden” ötürü teşekkür ederek veda ederler.23 Bu izlenimin memleketlerine dönmelerinden sonra da değişmemiş olması dikkat çekicidir. Nitekim çeşitli sorular karşısında Nevers Dükü Jean, memleketine dönmesinden sonra kendisine yöneltilen sorular karşısında Yıldırım Bayezid’i kibar ve kibirsiz bir kimse olarak değerlendirmiş, kendilerine gösterilen muameleyi ise iyi olarak vasıflandırmıştır.24

Yıldırım Bayezid’in Fransız esirlerine karşı kötü muamelede bulunduğuna veya onlara karşı bir kere bile öfkeli bir tutum takındığına ilişkin bir beyan bulunmuyorsa da bu, onun tamamen öfkeden arınmış bir kişi olarak değerlendirildiği manasına gelmez. Aksine Avrupalı yazarların aktardıkları Yıldırım Bayezid’in öfkesi birden patlayan bir kişi olduğuna yöneliktir. Bu bilgiler, Osmanlı kaynaklarında onunla ilgili bilgilerle paralel bir yön de taşır. Zira daha önce Feridun Emecen’in de hakkıyla üzerinde durduğu üzere Osmanlı vakanüvisleri Yıldırım Bayezid’i öfkesi birden patlayan bir kişi olarak tasvir ederler. 25 Elbette her iki kaynak gurubunun birbiri ile ortak kayıtlar paylaşmasını, bazı Osmanlı padişahlarının öfke patlamaları yaşamalarına dair örneklerle kıyaslanarak bunlardan Osmanoğullarının genel karakterine yönelik bir çıkarımda bulunmak zevkli olabilir. Bununla birlikte Avrupalı yazarların Yıldırım Bayezid’in öfkeli hâli ile ilgili aktardıkları, bu ruh hâlinin Osmanlı Sultanı’nın hayatının tamamına yayılmış olduğu şeklinde bir izlenim vermez. Aksine, bilgilerin çoğunda Yıldırım Bayezid’ın erdemlerine işaret eden, bunları “göze sokan” bir taraf da vardır. Mesela uçurduğu şahin ve kartalların hareketlerinden memnun kalmayarak kuşçularından iki binden fazlasının kellesini kestirdiğine ilişkin Froissart’ın kroniğindeki anlatı saray teşkilatı ile av konularında ne kadar titiz yaklaştığının tasvir edilmesiyle, huzuruna gelen yaşlı bir kadının şikâyetçi olduğu kişiyi öldürtmesi ise onun adil bir hükümdar olduğunun belirtilmesiyle ilgili olarak zikredilmiştir. 26 Benzerinin doğu kaynaklarında da bulunabileceği bu son kıssa Bayezid’in huzuruna gelen yaşlı bir kadının, hükümdarın hizmetindeki birinden zorla evine girip kadının, kendisi ve çocukları için hazırladığı keçi sütünü zorla alarak içmesi ile ilgili bir şikâyeti konu alır. Bayezid bu durum karşısında bahsi geçen görevlinin huzuruna getirilmesini emretmiş ve ardından da ona ithamın doğru olup olmadığına ilişkin sorular sormuş, buna mukabil kadını yalanlar cevaplar almıştır. Osmanlı Devleti’nde adalet ve soruşturma usullerine ilişkin ilgi çekici ayrıntıların bulunduğu bu kıssa, Bayezid’in, davalının karnını yardırması, sütün karnından çıkması ve kadının haklılığının böylelikle anlaşılmasıyla devam eder ve kadına zararının ödendiğinin ifade edilmesiyle sonlanır.

Yıldırım Bayezid’ın ani bir şekilde öfkeye kapılmasının bir diğer yönü ise Niğbolu esirlerinin katledilmesi kararı ile ilgilidir. Tamamı ile Sultan’ın öfke patlaması yaşaması ile gaddarlığının bir tiyatrosu gibi aktarılan satırlarda Yıldırım Bayezid’in katliamı otağının önünde zevk içerisinde izlediği ve Nevers Dükü Jean’ı da bunu izlemeye mecbur bıraktığı gibi ayrıntılarla süslüdür.27 Buna karşın yine de Bayezid’in kararının, karakterinden farklı bir yere konduğu görülmektedir. Mesela Res Gestae’nin yazarına göre bu emir bir anda alınmış bir karar gibi aktarılır ve Bayezid’in ruhi durumu “öfkesinin kabarması” şeklinde izah edilir.28 Diğer eserlerde ise daha farklı bir bakış açısının hâsıl olduğu görülür. Nitekim Saint Denys kroniği yazarının idamlarla ilgili değerlendirmesi, bir din adamı olmasının da etkisiyle, Haçlı askerlerinin sefer sırasında işledikleri kabahatleri karşısında Bayezid’in ilahi adaleti tecelli ettiren bir kimse olduğu ile ilgilidir. Hatta yazar, Yıldırım Bayezid’in, esirlerin tamamı için fidye alınmasını tavsiye eden paşaların teklifini, Haçlı ordusuna esir düşmüş Türklerin katledilmesini gerekçe göstererek reddettiğini ifade eder:

"Uzlaşılmış anlaşmayı bozanlar için kanunu inançla gözetmek onların yaptıkları gibi uygun (bir tutum) değildir, zira kendi kanunlarını çiğneyip Rahova kalesini tesliminden sonra bizimle yaptıkları anlaşmayı yok sayarak korunma altında kalan kimseleri ve hiçbir şekilde tehlike arzetmeyenleri (=esirleri) vahşice öldürdüler. Söz konusu suçtan ötürü hepsinin kılıçla cezalandırılmasının (yerinde) bir karşılık olacağının uygun düştüğünü düşünüyorum”.29

rahova
Sultan Bayezid Türk esirlerin Rahova'da katledilmesine karşılık Fransız esirlerin kellelerini vurduruyor.

Yıldırım Bayezid, sonucu korkunç olsa da adaleti yerine getiren bir kişi olmasının yanında30 aynı zamanda uluslar arası ilişkilerde ince bir tutum takınan bir kişi olarak da öne çıkar. Nitekim Timur’un Osmanlı sınırlarına dayanmasının yakın bir hâl aldığı bir sırada, Fransa’ya gönderdiği hediyelerle ilgili bir kayıt dikkat çekici yönlere sahiptir. St. Denys kroniği'nde ifade edildiği kadarıyla Yıldırım Bayezid, Fransa Kralı’na de Vergiaco adı ile gösterilen bir şövalyeyi beraberinde pahada hafif ama manada ağır özellik gösteren bir dizi hediye ile göndermiştir. Bunlar miğferi dağıtmayı çağrıştırmak üzere gönderilen bir ağır demir değnek, daha mahir bir şekilde dörtnala daha uzağa kaçması için her iki burnu kesilmiş bir at, herhangi bir mana verilmeyen bir davul, on küçük parça yünlü kıyafet, altı tane kirişi insan derisinden imal edilmiş Türk yayı idi. Yazar anlatısını Kraliyet sarayındaki algıya işaret eden şu sözlerle devam ettirir: “Çünkü Türkler bunları kullanarak fısıldar gibi seferi hatırlatıyorlar veya muharebe meydanına yayılmış ordugâhı hedef gösteriyor veya düşmanlarının kaçışını anlatmaya çalışıyorlardı. Böylelikle elçinin saraya takdim ettiği bu hediyeler yoluyla, Macaristan’da Hıristiyanlar üzerine kazanılan zaferi hatırlatıyorlardı ”.31

Avrupalılar için Niğbolu’da aldıkları yenilgi asla hatıralardan çıkmayan bir felaket olarak hatırlanmaya devam etti. Bu hatıralar içerisinde en önemli taraf elbette “Türk korkusunun” daha da derinleşmesiydi. Ancak bu korkuya karşın Yıldırım Bayezid’in neredeyse bir Avrupa şövalyesi gibi erdemli taraflarının da ortaya çıkarılması ilgi çekicidir. Yine onun St. Denys kroniği yazarı tarafından dindar, bilge ve erdemli bir kimse olarak nitelendirilerek Avrupalı hükümdarlara bir rol model olarak sunulduğu da bir gerçektir. Bir açıdan bakıldığında Yıldırım Bayezid’in hem tehlikeli bir düşman olarak görülmesi hem de beğenilen bir hükümdar olması çelişkili gibidir. Ancak herhalde bu, basit bir çelişkiden öte Turkophobia ile Turkophilia’nın birbirine karışmış hâli ile ilgiliydi.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Altay Tayfun ÖZCAN

Dumlupınar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olan Altay Tayfun Özcan 13 ve 16. yüzyıllar arası Türk, Moğol ve Rus tarihi üzerine çalışmalar yapmaktadır.

Dipnotlar
*Bu çalışma 2015’te Bursa’da düzenlenen Yıldırım Bayezid Sempozyumu'nda sunulan “XV. yüzyılın İlk Yarısına Ait Avrupa Kroniklerinde Yıldırım Bayezid İmajı” başlıklı tebliğin metninden istifade edilmiştir. Makalenin tam hâli sempozyum kitabı içerisinde önümüzdeki aylarda Türk Tarih Kurumu tarafından basılacaktır.

[1] Bk. H. Kaçar – J. Dumolyn, “The Battle of Nicopolis (1396), Burgundian Catastrope and Ottoman Fait Divers”, Revue belge de philologie et d’histoire, Tome 91/ 4, 2013, s.916.
[2] Anonymi Descriptio Europae Orientalis, Critical edition of Latin text and (Serbian) translation by Dragana Kuncer, ed. S. Rudic, The Institute of History Belgrade, Belgrade 2013, s.97, 98.
[3] H. İnalcık, “The Ottoman Turks and the Crusades 1329–1451”, A History of the Crusades, general editor Kenneth M. Setton, Vol. VI, eds. H.W. Hazard and N.P. Zacour, The University of Winconsin Press, Madison-Winconsin 1989, s.235 vd.
[4] A.S. Atiya, The Crusade of Nicopolis, Methuen Co.Ltd., London 1934, s.2.
[5] La Chronique Liegeoise de 1402, publiee par E. Bacha, Bruxelles 1900, s.433, 434; Chronicon Adae de Usk, ed. E. Maunde Thompson, London 1904, s.62; “Chronik dei Jacob Twinger von Konigshofen”, Die Chroniken der Deutschen Stadte, (ed.) T. Hegel, Leipzig 1871, s.855, 857; Johanns von Posilge, “Chronik des Landes Preussen (von 1360 an fortgezetzt bis 1419)”, Scriptores Rerum Prussicarum, Dritter Band, Herausgegeren von Dr. Th. Hirsch, Dr. M. Töppen, Dr. E. Strehlke, Leipzig 1866, s.209.
[6] Johannis Germani, “Liber de Virtutibus Philippi Burgundiae et Brahantiae Ducis”, Chroniques Relatives a l’histoire de la Belgique sous la domination des ducs de Bourgogne (Textes Latin), Tome III, publiese par M. le baron Kervyn de Lettenhove, Bruxelles 1876, s.82.
[7] Oeuvres de Froissart, Tome XV, par Kervyn de Lettenhove, Biblio Verlag, Osnabrück 1967, s.216, 217; Oeuvres de Froissart, Tome XVI (1392–1396), par Kervyn de Lettenhove, Biblio Verlag, Osnabrück 1967, s.67; John Froissart’s Chronicles, translated by Thomas Johnes, Vol. XI, London 1808, s.204; John Froissart’s Chronicles, translated by Thomas Johnes, Vol. XII, London 1808, s.19.
[8] “Annales Ricardi Secundi et Henrici Quarti Regum Angliae”, Johannes de Trokelowe et Henrici de Blaneforde Chronica et Annales, ed. H.T. Riley, Roll Series, London 1866, s. 230, 231.
[9] Chronicon Adae de Usk, s.62.
[10] “Chronique de Jean Brandon”, Chroniques Relatives a l’histoire de la Belgique sous la domination des ducs de Bourgogne (Textes Latin),  Tome I, publiese par M. le baron Kervyn de Lettenhove, Bruxelles 1870, s.24.
[11] Chronique du Religieux de Saint-Denys, Tome Second, par. M.L. Bellaguet, Paris 1840, s.510, 512.
[12] Froissart XVI, s.67; Froissart XII, s.19.
[13] Froissart XV, s.217; Froissart XI, s.204.
[14] Chronographia Regum Francorum, Tome Troisieme 1380–1405, par. H. Moranville, Paris 1897, s.205.
[15] Jean Juvenal des Ursins, “Histoire de Charles VI, Roy de France”, Nouvelle Collection des Memoires pour servir a L’histoire de France depuis le XIIIe sievle jusqu’a la fin du XVIII, par M. Michaud, Tome Second, Paris 1836, s.423.
[16] Froissart XV, s.311, 312, 322; Froissart XI, s.293, 295, 303.
[17] Froissart XV, s.311; Froissart XI, s.293.
[18] Froissart XVI, s.47; Froissart XII, s.1, 2. F. Emecen’in ilgili ifadelere dair değerlendirmesine de bk. F.M. Emecen, “İhtirasın Gölgesinde bir Sultan: Yıldırım Bayezid”, Osmanlı Araştırmaları, S.43/2014, s.85.
[19] Froissart XV, s.321; Froissart XI, s.302.
[20] “Chronique de Jean Brandon”, s.37.
[21] Froissart XV, s.325; Froissart XI, s.305.
[22] Froissart XV, s.343; Froissart XI, s.321.
[23] Froissart XVI, s.46, 47; Froissart XII, s.1.
[24] Froissart XVI, s.66; Froissart XII, s.19.
[25] F.M. Emecen, “İhtirasın Gölgesinde bir Sultan: Yıldırım Bayezid”.
[26] Froissart XVI, s.44-46; Froissart XI, s.377-379.
[27] Froissart XV, s.326, 327; Froissart XI, s.306, 307. Bayezid’in Nevers Dükü Jean’ı idamı izlemeye zorladığından Schiltberger de bahseder. Bk. The Bondage and Travels of Johann Schiltberger, s.5.
[28] “Res Gestae ab anno XCCCLXXXIII ad annum XCCCCV auctore Anonymo”, Chroniques Relatives a l’histoire de la Belgique sous la domination des ducs de Bourgogne (Textes Latin),  Tome III, publiese par M. le baron Kervyn de Lettenhove, Bruxelles 1876, s.227.
[29] Denys II, s.516.
[30] M. Daş’ın bu husustaki değerlendirmelerine de bk. M. Daş, “Fransız Kaynaklarında Yıldırım Bayezid, Emir Timur ve Ankara Savaşı ile İlgili bir Değerlendirme”, 1402 Ankara Savaşı Uluslararası Kongresi Bildiri Kitabı, ed. M. Alkan, TTK yay., Ankara 2014, s.201.
[31] Denys II, s.564.
 

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun