Rönesans ve Aydınlanma‘da “Karanlık Orta Çağ” Kavramının Ortaya Çıkışı Üzerine Kısa Notlar

Rönesans ve Aydınlanma‘da “Karanlık Orta Çağ” Kavramının Ortaya Çıkışı Üzerine Kısa Notlar

“Karanlık Orta Çağ” kavramı gündelik dilde insanların tarihle ilgili yapmış oldukları konuşmalarda olumsuzlayıcı bir anlama sahiptir. Karanlık Orta Çağ imgesi, ilk kez ortaya çıktığı 14. yüzyıldan bu yana sistemleşip olgunlaşarak kavramsal bir şiddet aracına dönüştü. Orta Çağ’ı karanlık imgesiyle özdeşleştiren ilk kişi olan Toskanyalı şair ve düşünür Francesco Petrarca’nın düşünmek istemeyeceği kadar sert bir kavramsal şiddet aracı haline geldi.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Eğer Dünya Tarihinde çarpıtılma ve tahribata kurban edilmiş en talihsiz kavramdan bahsetmek istiyorsak bu kavramın ‘Orta Çağ’ olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Profesyonel tarih disiplininin kuruluşundan bu yana iyi veya kötü niyetlerle olsun tarihçilerin ilgi odağında olan bir dönem neredeyse iki yüz yılı aşkın bir süredir üzerinde bu kadar düşünülüp tartışılmış olmasına rağmen 14. ve 15. yüzyıllarda üzerine yapışmış olan kötü etiketten bir türlü kurtulamamıştır. “Karanlık Orta Çağ” kavramı popüler dilimize öyle bir yerleşmiştir ki gündelik dilde insanların tarihle ilgili yapmış oldukları konuşmalarda olumsuzlayıcı ifadelerden biri haline gelmiştir. Bu öylesine yerleşik bir algıdır ki kimi zaman Orta Çağ üzerine çalışan ve çalıştıkları dönemin kendine has özelliklerine sempati hatta hayranlık duyan günümüz tarihçilerinin çoğu derslerinde veya konferanslarında orta çağı karanlıkla eşdeğer görmekten kurtulamamaktadırlar.

Bu durum aslında herkesin işine de gelmektedir. Tarihsel bir açıklama ihtiyacı hissettiğinizde veya tarihi, yapısal bir modele indirgeyip dönemler etrafında ona biçim vermek istedikçe, yapmak istediğiniz açıklamalar yeterince kapsayıcı ve kuşatıcı olmama tehlikesiyle karşı karşıya gelir. Yani açıklama modelleriniz yapısal bir tıkanıkla karşı karşıya kaldığında, açıklamaya çalışılan sorunları ya da yapıları anlaşılır bir modele oturtmak için değer yargılarına bağlı tasnif ve yorumlarda bulunmak zorunda kalınır. İşte Orta Çağ tam da bu sorunun kolaycı çözümünü sağladığı için “karanlık” olarak addedilmekten vazgeçilemeyecek bir kavrama dönüşüyor. Daha somutlaştırmak gerekirse Orta Çağın karanlık olarak nitelendirilmesini iki yapısalcı açıklama modelinden örnekle göstermek mümkündür: Birincisi Marksist olsun ya da olmasın dünya tarihinin geçirmiş olduğu aşamaları Kapitalizm, İlerleme, Sekülerleşme gibi modellerle anlamlandırmak ve açıklamak isteyen, genel olarak ilerlemeci diyebileceğimiz modelin Orta Çağın kendine özgü karakteristiğini hiçe sayarak – ki bu karakteristiğin niteliği üzerine pek çok çalışmanın varlığı aşikar olmasına rağmen- Orta Çağı dışlamalarında görülebilir. Marksist İngiliz tarihçisi Rodney Hilton’ı düşünelim mesela. İngiliz köylülüğü üzerine Bond Men Made Free(1973)1 gibi eserleriyle İngiliz köylü tarihi temelinde Avrupa köylülüğü ve sosyal-ekonomik tarihine ciddi katkılar sunmasına rağmen, Marksist olması nedeniyle Marksizm’in feodaliteden kapitalizme geçiş modelinden ne kadar bağımsız kalabilmiş ve karanlık Orta Çağlar imgesinin ne kadar dışına çıkarak düşünebilmiştir? Hilton örneği, tarihçinin kendi iç çelişkisini ortaya koyan bir örnektir. Öyle olmadığını bildiğiniz halde öyle olmuş gibi düşünmek zorunda kalıyorsunuz. İdeolojik bağımlılık sizi ciddi hatta başyapıt niteliğinde eserler ortaya koyduğunuz konuya bile yabancılaştırabiliyor. Yapısal açıklama modeliyle ilgili ikinci somut örneğimiz ise oryantalizmin boyunduruğundan kurtulduğunu sanan İslam tarihçiliğinin Orta Çağ tarih perspektifinde de görülebiliyor. Batılı literatürden bihaber olmanın getirmiş olduğu rahatlıkla karanlık Orta Çağ imgesini veri olarak kabul edip İslam Orta Çağının – sanki böyle bir Orta Çağ varmış gibi- aydınlık imgesiyle özdeşleştirildiği bir yaklaşım Orta Çağ karanlığı konusundaki olumsuzlamanın diğer bir örneğini teşkil ediyor. Sicilya’da yahut Endülüs’te Müslümanların göstermiş olduğu başarılar ya da ilk dönem İslam toplumlarının organizasyonel ve entelektüel kabiliyetleri, bu toplumları dünyanın geri kalanından soyutlayıp ideal bir küreye yerleştirmeye neden olurken, Karanlık Orta Çağ’ı da Avrupa’ya özgü bir dönem olarak görüp zıt bir konumda düşünmeye sevk ediyor.2 İşte bir şeyi yapısal olarak açıklama çabasının Orta Çağ kavramını ne hale getirdiğine iki somut örnek.

Bu somut örnekler modern tarihçilikten olmakla birlikte Karanlık Orta Çağ imgesinin beş yüz yılı aşan bir tarihinin olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Karanlık Orta Çağ imgesi, ilk kez ortaya çıktığı 14. yüzyıldan bu yana sistemleşip olgunlaşarak kavramsal bir şiddet aracına dönüştü. O kadar ki, Orta Çağ’ı karanlık imgesiyle özdeşleştiren ilk kişi olan Toskanyalı şair ve düşünür Francesco Petrarca (1304-74)’nın da düşünmek istemeyeceği kadar sert bir kavramsal şiddet aracı haline geldi. Petrarca “Karanlık Orta Çağ” imgesini kurgularken ne düşünüyor ve ne demek istiyordu? 1302’de Papalık kurumunun Fransız Monarşisi başta olmak üzere bütün dünyevi otoriteler karşısında üstünlüğünü Unan Sanctam diye bilinen Papalık fermanıyla ilan eden, fakat karşılığında Fransız kralı IV. Philippe tarafından aşağılanarak hapsedilen ve işkence gören başarısız Papa Bonifacius VIII’in 1303’teki ölümünden bir sene sonra doğan Petrarca, Papalığın Roma’dan Avignon’a taşınmasını görmekle kalmamış, hukukçu olan babasının mesleği dolayısıyla Avignon’a yerleşmiş, Fransa ve İtalyan şehir devletleri arasında mekik dokumuş, siyasal ve dini açıdan Avrupa’nın en çalkantılı dönemlerinden birine tanıklık etmişti. Her hümanist yazarda olduğu gibi Petrarca’da da iyimserlik ve kötümserlik, kendi yaşadığı döneme dair inançsızlıkla geleceğe dair ümitvarlık birbirine karışmıştı. Doğal olarak Aziz Augustinus aracılığıyla – ki kendisinin Augustinus’un itiraflarından derinden etkilendiği çok iyi bilinmektedir- Platonist aydınlık / ışık metaforuyla haşır neşir olan Petrarca’nın Orta Çağ’ı karanlık olarak addetmesi hiç de sürpriz değildi. Yaşadığı döneme olan inançsızlığı onu bu dönemi oluşturan kalıpları sorgulamaya itti ve geleceğe dair aydınlık ümitleri Orta Çağ’ı karanlık ve gelecek çağları aydınlık olarak nitelendirmesiyle sonuçlandı. Afrika isimli büyüleyici epik şiirinin sonunda Petrarca aydınlık-karanlık metaforunu şöyle ifade ediyordu:

“Kaderim türlü ve çetrefilli fırtınalar arasında yaşamak. Fakat belki de senin için umuyor ve diliyorum ki benden uzun yaşayacaksan daha iyi bir çağ göreceksin. Bu unutkanlık uykusu sonsuza dek sürmeyecek. Karanlık dağıldığında nesillerimiz eski saf aydınlıklarıyla tekrar geri gelebilirler.”3

Petrarca hümanist platonizmin bakış açısını oldukça duru bir şekilde yansıtıyordu. Bir kere yaşadığı çağın kaotik ortamına ‘türlü ve çetrefilli fırtınalar’ ifadesiyle vurgu yapıyordu. Ancak bu kaotik karamsarlıktan bir çıkış ümidini de koruyordu. Gelecek nesillerin saf aydınlığı tekrar elde edebilecekleri ümidi, onun iyimser yaklaşımının tam da odak noktasındaydı. Karanlık–aydınlık metaforu iki açıdan Rönesans bakış açısını yansıtmaktaydı. Birincisi, aydınlığı Orta Çağ’dan önceki bir döneme ait bir yitik mal gibi kabul ederek Orta Çağ Hıristiyan Platonizmi’nin aydınlıkla tanrısal ışığı özdeşleştiren teolojik perspektifinin içini boşaltıyordu. Çünkü aydınlığı pagan geçmişte buluyor ve gelecek nesiller tarafından tekrar diriltilebileceğine inanıyordu. Bu teolojik içerik boşaltımı Petrarca’nın düşündüğünden çok daha keskin sonuçlara yol açacak ve aslında iyi bir Hristiyan olan yazarın hayal ettiğinden çok daha yıkıcı seküler yorumlara neden olacaktı. Öte yandan Orta Çağ öncesindeki antik ve pagan mirasa aydınlık kelimesiyle gerçekleştirilen referans, klasik döngüsel tarih anlayışının da bir yansımasıydı. Unutulan veya çöktüğü kabul edilen bir dünya ve miras tekrar yükselişe geçecekti. Petrarca karanlık imgesiyle Orta Çağ’ı tanımlarken hiçbir şekilde daha sonra algıladığımız biçimiyle Roma İmparatorluğu’nun batıda 476’da tarih sahnesinden çekilişinden kendi yaşamış olduğu döneme kadar olan zaman dilimini bir bütün olarak karanlıkla özdeşleştirmemişti. Bu özdeşleştirmeyi gerçekleştirecek olanlar ondan sonraki nesiller olacaktı. Burada Petrarca’nın içinde bulunduğu Rönesans perspektifinden bakıldığında her ne kadar tarihsel ilerleme uğruna Orta Çağ’ın reddedildiği görülmese de Orta Çağ ile kendi dönemi arasında karşıtlık ve süreksizlik gören Rönesans düşünürleri ve tarihçilerine kapı aralandığı çok açıktır. 15. yüzyıl Petrarca’nın platonist metaforunun tarihçiler tarafından tarihsel süreçteki bir momenti ifade etmek için genişletildiği ve bir dönemle özdeşleştirildiği bir yüzyıl oldu. Flavio Biondo (1392-1463) ve Leonardo Bruni (1370-1444) gibi İtalyan Rönesans tarihçileri bugün bize sıradan gelen tarihi dönemlere ayırma anlayışını seküler bir çerçevede kurgulayarak tarihsel bir moment olarak Orta Çağı eski ve modern arasına yerleştirmeyi uygun gördüler. İşte şimdi Petrarca’nın ümitvar olduğu gelecek çağın çocukları eski bilgeliklerin yitirildiği Orta Çağ’ı eski bilgelikler çağı ile onun yeniden doğuşunu ifade eden kendi modern çağlarıyla kesin bir şekilde ayırıyorlardı. Biondo ve Bruni’nin tarihi, çağlara bölme anlayışları ve Orta Çağ’ı bu modele yerleştirmeleri kendilerine ait bir farkındalık ve bilincin de göstergesiydi. Orta Çağ ile aralarında bir duvar ya da set olduğu kendi bilinç düzeylerinin Orta Çağ insanının bilinç düzeyinin üzerinde olduğu varsayımı ve Rönesans’ın döngüsel bir tarih anlayışının tezahürü olarak antik geçmişin yeniden diriltilmesi, Rönesans tarih perspektifinin karanlık Orta Çağ ile ilişkisinin de temel karakteristiğiydi.4

Bütün bu saydığımız özellikler göz önünde bulundurulduğunda Rönesans hümanist tarih anlayışının tabii neticesi tarihsel ve filolojik kuşkuculuk temelinde Orta Çağ’dan miras kalan metinlere güvenilmemesiydi. Bu bağlamda Lorenzo de Valla (1407-1457)’nın Konstantin Bağışı belgesinin sahte olduğunu filolojik bir incelemeyle ispatladığında büyük bir gürültünün kopması da şaşırtıcı değildi.5 Rönesans tarihçi düşünürleri Orta Çağ’ı karanlık bir dönem olarak görürken ve onu dönemselleştirme çerçevesinde orta bir yerde konumlandırıp unutulması istenen bir dönem olarak nitelendirirken yine de ihtiyatı elden bırakmamışlardır. Orta Çağ’a karanlık metaforuyla vurmuş oldukları öldürücü darbelere rağmen Aydınlanma’nın ilerleme uğruna yarattıkları özgüvenle önceki çağlara karşı kibirli tutumları onlarda görülmemektedir. Rönesans’ın dönemselleştirme şeması içine yerleştirdiği Orta Çağ’ı kronolojik bir kesinlikle belirli bir dönem aralığı içinde tanımlayan isim Erken Aydınlanma’nın Alman tarihçisi Christoph Cellarius (1638-1707) olmuştur. Cellarius, 1688 senesinde yayımladığı Historia Medii Aevi (Orta Çağ Tarihi)’de Orta Çağ’ı Roma İmparatoru Konstantin’in ölümüyle başlatıp İstanbul’un fethiyle bitirmiştir.6 Kimi eserlerde Batı Roma’nın çöküşüyle kimilerinde Konstantin’in ölümüyle başlatılan, kimi eserlerde İstanbul’un fethiyle diğer bazılarında coğrafi keşiflerle ve özellikle de Amerika’nın keşfiyle bitirilen Orta Çağ, artık bütüncül bir tarihsel momente dönüşmüştür. Bütüncül bir tarihsel moment olarak Orta Çağ’ın karanlık olarak kavramsallaştırılmasında klişeleri üreten ise Aydınlanma düşüncesinin ilerleme perspektifi olmuştur. Reinhart Koselleck’in Kavramlar Tarihi adlı eserinde gösterdiği üzere Aydınlanma ilerlemeciliği, kolektif bir tekil olarak insanın “kendini mükemmelleştirebilme yeteneği” ve “ ilerlemeyi ahlaki bir görev olarak gören ve insanlığın ilerlemesi gerektiği için daha ileriye doğru gideceği düşüncesini”7 üreterek ilerlemeyi kuşatıcı bir özerklik alanı haline getirmiş ve tam da bu soyut spekülatif niteliğiyle Orta Çağ karanlığı metaforunu hem ampirik hem de teorik düzeyde yerli yerine oturtmuştur. Rönesans düşüncesinin döngüsel tarih anlayışı artık Orta Çağ’ı açıklamak için yeterli bir model olmaktan uzaktır. Toplumlar ve bireyler daha mükemmele doğru hem bireysel hem de kolektif düzeyde ilerleyebiliyorlarsa o zaman Orta Çağ gibi önceki çağların akli olmayan özelliklerle tanımlanması da zaruret haline geliyordu. İşte bu toplumsal biçim ve akli olana vurgu sonuç itibariyle Orta Çağ’a ilişkin olumsuz içerikli feodal, barbar, skolastik, geri, karanlık gibi imgelerin kullanılmasını beraberinde getirmiştir. Fransız düşünür Voltaire (1694-1778)’in Karolenj İmparatorluğu sonrası Avrupası’nı “karmaşa, tiranlık, barbarlık ve yoksulluk”8 kavramlarıyla resmetmesi bu anlamda hiç de şaşırtıcı değildir. Geri ve karanlık çağda yaşayan insanlar tabii olarak cehalet ve fanatikliğe saplanıp kalırlar ve siyaseten rasyonel kararlar alıp gerekli toplumsal değişimleri gerçekleştiremezler. Voltaire’in Orta Çağ hakkındaki siyasal okuması dönemi sınırlı bir perspektiften yani siyasal çatışmaları bağlamında değerlendirip karanlık olarak mahkum ederken Adam Smith (1723-1790) ve Edward Gibbon (1737-1794) gibi diğer Aydınlanma düşünür ve tarihçileri ise sadece siyasetin alanına sıkışmayıp daha geniş toplumsal ve ekonomik bağlamları gözeterek Aydınlanma Çağı’nın ileri toplumuyla Orta Çağ’ın geri ve karanlık toplumu arasında karşıtlık kurmuşlardır.

Aydınlanma düşünürlerinin 19. yüzyıl ve sonrası toplumlarına bırakmış olduğu toplumların aşamalardan geçtiği fikri burada kilit bir rol oynamaktadır. Adam Smith gibi Aydınlanma düşünürleri aşamacılık (stadializm) teorisi gereğince toplumların avcı- toplayıcı, göçebe, tarım, ticari toplum aşamalarından geçmek zorunda oldukları fikrini ortaya koyarak göçebe ve tarım toplumlarıyla – özellikle de tarım toplumuyla- “Karanlık Orta Çağ” arasında özdeşlik kurarak pozitivist ve Marksist gelenekleri de derinden etkileyecek şekilde Orta Çağ’ın karanlık tarihsel moment olma niteliğini pekiştirmişlerdir.9 Her ne kadar Adam Smith ve diğer Britanyalı Aydınlanma düşünürlerinin aşamacılık fikrinden etkilenmemiş gibi gözükse de Edward Gibbon da klasik dönemden etkilenmesiyle Rönesans düşünürlerine benzer şekilde ve kendi yaşadığı çağın akli ve mükemmel olduğuna inanmasıyla da Aydınlanma düşünürlerine benzer biçimde Roma İmparatorluğu’nun batıdaki çözülüşünden Rönesans’a kadarki döneme, yani tipik olarak Orta Çağ diyebildiğimiz döneme “barbarlık ve dinin zaferi” nitelendirmesinde bulunarak Orta Çağ’ın karanlık olarak düşünülmesine dair popüler görüşü güçlendirmiştir.10 Kimi tarihçilerin bugün aslında Aydınlanma düşünürlerinin ve onlardan etkilenen isimlerin Orta çağ içinde toplumsal değişimin nüvelerini bularak aslında Orta Çağ’ı çok da olumsuz resmetmek istemedikleri gibi görüşler ileri sürmelerine rağmen11 Aydınlanma düşüncesinin Karanlık Orta çağ imgesini popülerleştirdiği bir vakıadır. 19. yüzyılda romantik düşüncenin nostaljik nedenlerle ve ulus devletin siyasal gereklilikleriyle Orta Çağ ile kurmaya çalışmış olduğu olumlu ilişki her ne kadar Orta Çağ Avrupa tarihi çalışmalarında profesyonelleşmeye ve nitelikli birincil kaynak neşri ve ikincil kaynak yazımına neden olmuş olsa da Orta Çağın karanlık imgesi sadece popüler zihniyette değil akademik hayatta da çok fazla değişmiş görünmemektedir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Fatih Durgun

İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Tarih Bölümü

Dipnotlar

1Rodney Hilton’un perspektifindeki ideolojik probleme dikkat çekmem onun Geç Ortaçağ tarihi çalışmalarının en önemli ve başarılı isimlerinden biri olduğu gerçeğini göz ardı etmeyi gerektirmez.

2 Bu konuda özel bir isim ve eser belirtmekten ziyade genel bir zihniyet sorununa dikkat çekmek istiyorum.

3T.E. Mommsen, “Petrarch’s conception of the “dark ages”. Speculum, 17:2, (1942), 226-242, s.220.

4 Rönesans Hümanist tarihçiliğinin genel bir çerçevesi için bkz.  Ernst Breisach, Historiography: Ancient, Medieval & Modern, 2nd Edition, Chicago, Chicago University Press, 153-166.

5 Fatih Durgun, “Rönesans’tan 19. Yüzyıla Avrupa Tarihyazımında İlerleme Fikri, Dönemselleştirme ve Ortaçağ Avrupa Tarihi Algısı”, İnsan & Toplum, 3: 6 (2013), 283-304.  Carlo Ginzburg, Güç İlişkileri: Tarih, Retorik, Kanıt, Ankara, Dost Kitabevi, 2006, 66-81.

6 Fatih Durgun, “Avrupa’da Profesyonel Bir Disiplin Olarak Ortaçağ Tarihçiliğinin Doğuşu”,  IV. ISHE Bildiri Kitabı, Muğla, 2016, 92-98.

7 Reinhart Koselleck, Kavramlar Tarihi: Politik ve Sosyal Dilin Semantiği ve Pragmatiği Üzerine Araştırmalar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2. Baskı, 2013, 182-183.

8 Alıntı: Robert Bartlett, Medieval Panaroma, London, Thames & Hudson Ltd, 12.

9Durgun, “Rönesans’tan 19. Yüzyıla”, 283-304.

10 Gibbon’ın Aydınlanma tarihçiliğindeki yeri konusunda bkz. Özlem Çaykent, “ Aydınlanma Tarih Yazıcılığı ve Edward Gibbon”, Dünyada Tarihçilik, Ed. Ahmet Şimşek, Ankara, Pegem Akademi, 2017, 89-107.

11Peter Raedts, “Representations of the Middle Ages in Enlightenment Historiography”, The Medieval History Journal, 5:1 (2002), 1-20.

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun