Orta Çağ'da Doğu ve Batı Dünyasındaki Bilimsel ve Teknolojik Etkileşim

Orta Çağ'da Doğu ve Batı Dünyasındaki Bilimsel ve Teknolojik Etkileşim

Gelişimini sürdüren ve çağın ilerisinde adımlar atan İslam dünyası gerek bilimsel gerekse de teknik açıdan ilerleme kaydetmiş, bu yönde dünyaya yön veren medeniyet konumuna gelmişti. Ticari faaliyetler, savaşlar vb. diğer unsurlarla yayılan bu gelişim alanları Doğu ve Batı medeniyetleri arasında bağ kurarak önemli bir etkileşim alanı oluşturdu.

BEYAZ TARİH / MAKALE

İslam kültürü, yaklaşık olarak 700 yılından 1300 yılına kadar ekonomik, sosyal ve bilimsel alanlarda büyük bir gelişme gösterdi. Bu gelişimin etkisiyle Helenistik dönem ile Rönesans arasında bir köprü görevi üstlendiğini söylemek mümkün. Bu dönemde İslam dünyası, Batı dünyasında daha avantajlı bir konuma sahipti. İslam dünyasında çok yoğun bir ticaret vardı. Böylece Çin ve Hindistan kültürüyle bağlantı kurulmuştu. Ancak XII. yüzyıldan itibaren bilim ve teknoloji alanında Avrupa gelişmeye başladı. 

Roma'nın düşüşünden, Batı’nın Papa II. Sylvester (999- 1003) yönetimindeki ilk entelektüel uyanışına kadar sürmüş olan gerileme dönemine geleneksel olarak Avrupa uygarlığının kısır bir dönemi olarak bakılmaktadır.  Bu, doğa felsefesinde böyle olmakla birlikte o yıllar süresince çoğu insan için, klasik antik çağlara göre maddi olarak daha üstün bir yaşam tarzına temel oluşturan birtakım yenilikler de ortaya çıkmıştır.1

İslam dünyasından XII. yüzyılda yoğun ve sistemli çeviri uğraşıları yoluyla aldığı çok önemli etkiler sonucunda Batı Avrupa'nın kendisi, İslam dünyasından bağımsız ve oldukça sağlam temeller üzerine oturan bir gelişme süreci içine girdi ve adım adım İslam dünyasının seviyesine ulaşmaya başladı. Meydana gelen çift kutuplu rekabet ve çekişme, İslam dünyasını Avrupa'dan uzaklaştırmaya başladı. Bunun dolaylı bir sonucu olarak da artık XVIII. yüzyılın sonlarında Avrupa, gerek bilim gerekse de sanayi, teknoloji, ticaret ve askeri alanlarda İslam dünyasına kıyasla büyük bir üstünlük kazanmaya başladı.2

Ünlü bilim tarihçimiz Aydın Sayılı, konuyla ilgili şu ifadelerde bulunmaktadır:

“Batı’nın Doğu dünyasının üstünlüğünden bu şekilde yaralanması, bizim için çok daha sonraki Batılılaşma hareketimizi andırmaktadır. Yalnız Avrupa’nın bu hareketi bir Batılılaşma değil, bir Doğululaşma hareketi idi…İslam dünyası, dünya uygarlığındaki seçkinliğini bilimde ve düşünüşteki üstünlüğüne borçlu olduğunu yeterince kavrayıp değerlendiremedi. Bu yüzden de, gittikçe ileri giden Batı Avrupa’ya bilim meşalesinin taşıyıcılığı rolünü kaptırdı”.3

Yakındoğu’da XIV. yüzyıldan sonra görülen durgunluğun sebebini, bazı Avrupalı bilim tarihçileri, Doğu’da deneysel yöntemin geliştirilmemiş olması şeklinde yorumlamaktadırlar. Bu yorumlardan en ilginç olanlarından biri, örneğin İbni Sina’dan sonra tıbbın Doğu’da ve hatta Batı’da uzun süre bir gelişme gösterememesinin sebebinin İbni Sina’nın “Tıp kanunu” adlı eserinin her türlü bilimsel gereksinimi karşıladığı için bu konuda geride tartışılacak bir şey olmadığına ve deneysel bilimin de gelişmemiş olduğundan dolayı tıp alanında yeni gelişmelerin kaydedilmediği şeklinde yorumlanmış ve bu görüşü desteklemek bağlamında Aristo felsefesinin iki bin yıllık egemenliği de örnek olarak gösterilmiştir.4 Başka bir görüşe göre de, İslam bilim adamlarında bilimsel gelişme farklı şekilde gelişerek, Batı’daki bilim adamlarında ise bu bilimsel gelişme derinlemesine gerçekleşmiştir.5

Aslında Avrupa medeniyeti, Yunan ve Roma medeniyetinin çocuğu gibidir.6 Bunun yanı sıra geç Orta Çağlar, bir Doğu-Batı dönemidir. Kültürel açıdan Bizanslılar, Franklar ve Müslümanlardan oluşan yeni bir birliktir. Bunların özelliği birbirlerinden ayrı olmaktan çok bir birlik oluşturmuş olmalarıdır.7

1277 yılını izleyen dönemde teknolojik ilerlemeler, başka bir deyişle, Orta Çağ’ın makineleşme süreci denetim altına alınmış; XIII. yüzyıl aydınlanma hareketinin durma noktasına gelmesiyle, bir gerileyiş dönemine girilmiştir. 1315-17'de Avrupa korkunç bir kıtlığın yol açtığı yıkıma tanık oldu; 1337'de Yüz Yıl Savaşları başladı; aynı yıl, tüm Avrupa'yı sarsan ilk ekonomik tükeniş yaşandı. 1347-1350 yıllarında Avrupa, Batı uygarlığının o günlere dek görüp geçirdiği en ölümcül felaketle karşı karşıya geldi: Veba salgını. Yüzyılın sonlarına doğru, 1378-82 arasında da tüm Avrupa kıtasında bir dizi devrimci ayaklanma patlak verdi. 1277'de yasaklanan “muzır yanlışlar” listesi, Paris Üniversitesi’nin, çoğu Hristiyanlık’la bağdaşmayan Yunan ve Arap öğretilerinden ne denli etkilenmiş olduğunu göstermeye yeter. Bu öğretilerde, dünyanın yaratılışı, kişinin ölümsüzlüğü ve istenç özgürlüğü sorgulanıyordu.8

Jean Gimpel tarafından adlandırılan 1277 yılının (lanetlenmiş yüzyıl olarak adlandırılmaktadır) uzun süreli iki etkisi olmuştur. Bir yandan, düşünceyi inançtan ayırmakla, bilimin liberal hü­manizmden neredeyse bağımsız biçimde gelişmesine yol açan bir aydınlanma ortamı yaratmış, öte yandan, Hristi­yanlığın mistisizme yönelmesine neden olmuştur. Mistisizim, evrenin gizine akıl, mantık yoluyla değil de, duygusal içe doğuşlarla ya da sezilerle ermeyi amaçlayan bir öğretidir. Mistik görüş akılcılığı dışlar; başka bir deyişle, mistisizmin başladığı yerde bilinçli, tutarlı etkinlik biter. Tanrı yine her türlü dinsel yönelişin, bağlanışın odağı duru­muna gelir. Saint Bonaventure'a göre mistisizm “ruhun sev­gi yoluyla Tanrı'ya ulaşmasıdır.9

Batı dünyasının bu yükselişine en temel katkıyı kilise, yapmaktadır. Ancak bu katkı, doğrudan bir katkı değildir. Georges Duby, keşişlerin toprakların tarıma açılmasında çok silik bir rolü olduğunu belirtmiştir.10

Bununla birlikte kilise, ekonomik alanda da etkili olmuştur. Başlangıç aşamasında, yalnızca sahip olduğu kaynakları seferber etmiştir. Ekonominin tasarrufa dayalı dönemlerinde, herkesten çok kilise tasarruf etmiştir. 1000 yılından itibaren, ekonomik atılım, özellikle inşaatın gelişmesi normal bir üretim etkinliğinin sağlayamayacağı bir akçalama gerektirince, Kilise, biriktirdiğini harcar, tasarruflarını dolaşıma sokar.11 IX. ve X. yüzyıllarda at, Kuzey Avrupa'da daha verimli olarak kullanıldı.

Yakındoğu’da da aynı durum var olmakla beraber, at zaten çok önceden beri kullanılmakta ve her yönüyle önemli kabul edilmektedir. İnsan gücünden ekonomi sağlamak amacı ile kullanılan diğer bir buluş da, su çarkıdır ve bu buluş, karanlık çağlar boyunca mısır tanelerini öğütmek için geniş ölçüde uygulanmaktaydı.  Orta Çağ’da Avrupa'da hemen hemen bütün köylerin kendi değirmenleri vardı. 1086'da İngiltere'de tutulan arazi kayıt kitabı Domesday Book (Karagün Defteri)’ne göre ortalama her 400 kişiye bir değirmen düştüğü ortaya çıkmaktadır. Bir sonraki asırda ise, rüzgar değirmeni ortaya çıkmıştır. Bütün bu yeniliklerin sonucu olarak, insanların büyük çoğunluğu, eski çağlarda harcamaları gereken kaba fıziksel güçten büyük ölçüde kurtulmuş olup, malikanelerin ihtiyacının dışında kalan bir miktar fazla besin elde etmekteydi. Bu ihtiyaç fazlası, ticaret ve zanaat ile birlikte kentlerin gelişmesine yardım ettiği gibi XI. ve XIII. yüzyıllar arasında yer alan Haçlı seferleri, katedrallerin inşası ve üniversitelerin kurulması gibi önemli girişimleri gerçekleştirecek zenginliği sağlamıştır.  Bunların yanı sıra bu tür donanımların ilk örneğini oluşturan Latin yelkeni, Güney Filistin'de, İslam öncesi döneme ait bir kilisenin duvar resimlerinde ve daha sonra da IX. yüzyıla ait bir Bizans minyatüründe de göze çarpmaktadır.12

Yaklaşık olarak aynı tarihlerde, kumaşın yoğunluğunu ve dayanıklılığını arttırmak için çırpma ya da su içinde yapılan dövme işlemine, su gücü uygulanmaya başlanmıştır. Vurma, başlangıçta el ile yapılırken, XI. yüzyılın ikinci yarısında, çırpma için su çarkı ile çalışan fabrika çekiçleri devreye girmiştir.13

Buradan şunu anlıyoruz ki; Batı’daki gelişmelerde dinin dolaylı da olsa etkisi fazla olmuştur. Çünkü din faktörü, bazen yeniliği engelleyici rol oynarken bazen de buna destek veren kurum özelliği taşımıştır. Ayrıca unutmamamız gereken bir diğer faktör de, yukarıda bahsetmiş olduğumuz İslam dünyasıdır. Çünkü Batı’yı Doğu’dan bu noktada ayırmak pek de mümkün değildir.  Aslında Batı nasıl bir değişim geçirirse geçirsin, bu değişim içerisinde Doğu, hep bir şekilde var olmuştur.

Batı dünyası ile İslam medeniyetinin etkileşimi

İslam bilim ve kültürünün Avrupa’ya geçiş yolları Haçlı Seferleri, Endülüs İslam medreseleri, Yahudi aktarıcılığı, Hindistan’a gidecek deniz yolunun aranması ve Sicilya Müslümanları üzerinden gerçekleşmiştir.14

Ulusların aralarında­ki ilişkilerin kanlı savaşlara dönüştüğü anlarda bile, bir­birlerini kültürde ve sanatta etkilemiş oldukları, bazen gözden kaçmayacak kadar ortadadır. Nitekim savaşlar, istilalar, hatta en kanlı karşılaşmalar bile, yerine göre kültür alışverişini daha da kolaylaştırmıştır ve böylesi­ne bir alışveriş, bir bakıma ya şuurlu bir ilginin etkisiyle meydana gelmiş ya da birikimlerin giderek dışa yansıması şeklinde ortaya çıkmıştır.15

Batı ile Doğu arasında köprü görevi gören iki unsur vardı. Birincisi İspanya üzerinden, ikincisi Sicilya-İtalya üzerinden olandır. Orta Çağ'da Avrupa'da egemen olan ideoloji, kilise ideolojisiydi. Bu açılardan bakıldığında, Toledo'da Cremona'lı Gerard'ın çeviri okulunu kurması, önemli ve yürekli bir atılımdı. Arapçadan yapılan çeviriler sonucunda Aristo'nun yapıtları, özellikle İbni Rüşd aracılığıyla Avrupa'da tanınmış oldu. Aristo'nun en önemli yapıtları, öncelikle Paris Üniversitesi'nde yasaklandı. Ama XIII. yüzyıl ortalarından sonra Aristo'nun yapıtları, üniversitelerde resmi olarak okutulmaya başlandı. “Bilge” lakabı verilen Kral X. Alfonso, Kastilya'da bir çeviri okulu kurmuş ve çeşitli yapıtları Kastilya halk diline çevirtmiştir.16

XII. ve XIII. yüzyıllarda yapılmış olan bu çeviriler olma­saydı, Orta Çağ zihniyeti aşılamaz ve XVII. yüzyıldaki “Bilim Dev­rimi” gerçekleştirilemezdi. Ancak, bu çeviriler sonucunda aktarılan bilimsel bilgi birikimi o kadar büyük olmuştur ki; ilkin özümsenmesi gerekmiş ve bu özümseme işlemi bütün XIII. ve XIV.  yüzyıllar boyunca sürmüştür.

Görüldüğü üzere Müslümanlar, yalnızca bilimsel düşünce geleneğini korumakla ve sürdürmekle kalmamışlar, bu düşüncenin Avrupa'da yeniden canlanmasında da etkin bir rol oynamışlardır. XII. yüzyıl, İslam Dünyası'ndaki bilimsel çalışmaların sürdüğü, yavaşlamanın ve du­raklamanın açıkça ortaya çıkmadığı bir dönemdir; Batı dünyası ise bu dönemde Arapçadan yapmış olduğu çeviriler yoluyla Müslümanlarla aralarındaki farkı kapatmaya başlamıştır.

XII. yüzyıl, aslında bir geçiş çağıdır ve bu çağda Akdeniz'i çev­releyen İslam dünyası, Hristiyan ve Yahudi dünyaları önceki yüzyıllara oranla çok daha sıkı bir bağ kurmuşlar ve birbirlerini karşılıklı olarak etkile­mişlerdir; ancak bu dünyalar arasında en belirleyici ve en etkin olanı,  İslam dünyası olmuştur.   Bu nedenle bu yüzyıl, XII. Yüzyıl Rönesansı olarak adlandırılmaktadır.17

XII. yüzyıldaki bu çeviri hareketi sonucunda Geç Orta Çağ Avrupası, Aristo, Platon, Glenos, Hipokrat ve Batlamyus gibi İlk Çağ Yunan otoriteleri yanında İbn Sina, İbn Rüşd, el-Farabi, Cabir ve İbn Heysem gibi bilim adamı ve düşünürleri de otorite olarak kabullenmişlerdir. Bunların yapıtları da başvuru kaynakları arasında yer almaktadır.18

IX. ve XII. yüzyıllar arasında dünyanın en büyük uygarlığı olan Arap uygarlığının büyük bir etkisi vardı. Müslümanlar, İspanya’ya her şeyden önce yeni bir tarım tekniği kazandırarak bu ülkeyi Avrupa’nın diğer ülkelerinin önüne geçirmişlerdi. O dönemde Avrupa, kilise tekelinde bilgi kırıklarıyla gün geçirirken, Endülüs’te hemen herkes okuma yazma biliyordu. Ve Müslümanlar, Museviler ve Hristiyanlar, insanlar arasında var olabilecek tüm engelleri kaldırarak ortak bir uygarlık adına çaba harcamışlardı.19 Bu durum, aslında bu dönemde Yakındoğu’da daha çok bilime önem verildiğinin bir göstergesi olup bu gelişmeler de teknolojideki gelişmenin bir yansımasıdır.

Avrupalılar, XII. ve XIII. yüzyılda bu çeviri hareketlerine hız kazandırarak, Müslüman bilginleri, II. Roger ve II. Wilhelm gibi krallar saraylarına davet ederek onların çalışmalarına destek vermişlerdir.

Bu bilimsel çeviri hareketlerinden bahsetmemizin sebebi, teknolojik gelişmelerin tek başına gerçekleşmemiş olmasıdır. Orta Çağ’da teknolojinin, günümüzdekilere temel oluşturacak kadar o dönem itibariyle iyi bir seviyeye ulaşmasında bilim faktörünün de etkisinin olduğunu unutmamak gerekir. Bu sayede toplumlar, birbirlerinde olan çalışmalardan haberdar olmuşlardır.

Bilim Tarihi, Türklerin de içinde yer aldığı İslam dünyasının Orta Çağ'da Batı Avrupa, zor bir dönem yaşarken parlak ve yüksek bir uygarlığa sahip olduğunu göstermiştir. Sarton, “Introduction to the History of Science” ciltlerinde her yarım yüzyılı bir bilim adamıyla temsil etmiş, M. S. 750-1100 yıllan arasındaki dönemi Cabir, Harizmi, Razi, Ebu'l-Vefa, Biruni, İbn Sina, İbn el-Heysem, Ömer Hayyam gibi Türk-İslam bilim adamlarıyla simgeleştirmiştir. İslam dünyası, VIII. yüzyıl ile XII. yüzyıl arasında ulaşmış olduğu bu ileri uygarlık düzeyini XII. yüzyıldan sonra kaybetmeye başlamıştır.20

Ancak İslam dünyasında bilimsel çalışmalar birdenbire durmamış, eski canlılığını kaybetmiş olmakla beraber bir süre daha devam etmiştir. İslam dünyasının uygarlık önderliği Batı'ya geçmiş; Batı, XII. yüzyılda başlattığı yoğun ve sistemli tercümelerle İslam dünyasındaki bilim eserlerini aktarmış, bunları öğrendikten sonra, kendi katkılarını yaparak bugüne kadar önderliğini devam ettirmiştir. Türk-İslam dün­yası ise kaybettiği ileri uygarlık düzeyini tekrar kazanmaya çalışsa da eskisi gibi olmadı. Çünkü XII. yüzyıl Avrupa’daki bilimin temelini oluşturmuş ve bu dönem, “XII. Yüzyıl Rönesansı” olarak adlandırılmaktadır.21

Böylece, İslam dünyasında bilimle ilgili çalışmaların, büyük gelişme gös­terdiği Orta Çağ’da bu araştırma temposunun ilk hızlanmadan sonra aynı canlılığı koruyamamış olduğunu görüyoruz. Fakat bu durumun her toplulukta olabildiği de açıktır.

Diyebiliriz ki; tarih boyunca hangi çağda ve toplulukta ilmi faaliyetle karşılaşılmaktaysa da aynı şekilde ilmi bilginin az veya çok gelişmesi ve zenginleş­mesi olayı ile de karşılaşılmaktadır. Fakat diğer yandan da ilimde böyle gelişme­lerin kaydedildiği topluluklarda bu ilmi faaliyetin bir zaman sonra yavaşlaması örneklerine de rastlamak kaçınılmazdır. Ancak bu bilimsel çalışmaların nerede ne kadar sürede etkili olacağı konusu veya hızlandığı ve yavaşladığı dönemler çağına, çevresel şartlara ve etkin oldukları topluluklara göre farklılık göstermektedirler.

 XII. yüzyıl Rönesansı sonucunda Geç Orta Çağ’da Batı Hıristiyan dünyası, bilimde İslam dünyası ile rakip duruma geldi, önemli bir entelektüel faaliyet dönemine geçti.

Diğer taraftan İslam dünyası, Geç Orta Çağ’da Avrupa’nın bilimsel gelişmesini takip etmedi, hatta benimsemedi. Bunun sonucunda da Yakındoğu’da bilim ve teknoloji açısından bir duraklama dönemi başlarken Avrupa’da ise özellikle teknoloji kendisini belirgin olarak hissettirmeye başlamıştır.

Doğu dünyası, Orta Çağ’ın ilk yıllarında pek çok alanda Batı’dan ileri bir konuma sahipti. Bunların en önemlisi, mekanik ilimlerdi. Bunun Batı’da kabul edilmesi de çok zaman aldı. Musa b. Şakir’in çocukları “el-Hiyel” adlı kitabı yazmışlardı. Bu eser, mekaniksel açıdan temel kaynaklardan biri sayılmaktadır. Daha sonra ise el-Cezeri’nin mekanik ilimlere kazandırdığı çalışmalar, Batı’da çok beğenilmiş ve pek çok yeniliğin de temelini oluşturmuştur.

Ancak bir dönem Yakındoğu’da bir dönem de Avrupa’da görülen bu duraklama dönemlerinde hiçbir canlanma olmamıştır denilemez.  XII. ve XIII. yüzyıllardaki gelişmeler, bilimsel bir uyanma ya da Rönesans’tan söz etmemize olanak verecek derecede önemliydi. Bu uyanışın sonucu olarak, bilimsel alanda daha önceki düzeyi çok aşan bir bilgi birikimi oluşturmuştur.

Jose Ortega y Gasset, teknolojiyi gereksiz alanın üretimi olarak tanımlamıştır. Çünkü Gasset’e göre, insanların hayvani ihtiyaçlarının karşılanmasında teknoloji gerekli değildir. Gasset, teknolojinin kısır bir şey olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca, “hayvanlar, teknolojinin diğer canlıları gibi, biz insanlar da ateş ve araçlar olmaksızın yaşayabiliriz” şeklinde bir görüşe sahiptir.22

İslam uygarlığında gerilemenin nedenleri, büyük ölçüde ideolojik, ekonomik ve politik etkiler oldu. Bilim geliştikçe, bu durum hayatın diğer alanlarına farklı olarak yansımaya başlamışken Batı’nın gelişmesinde de teknolojiyle birlikte insanlarda uyanan özgürlük anlayışının yeni pazarlara olanak sağlamaktaydı. Hem Bizans (Doğu Roma) hem de İslam imparatorluğu, geniş bir devleti denetim altında tutabilecek gerekli örgütü artık koruyamayacak duruma geldiler. X. yüzyılda iç çöküntü, her ikisinde de başlamış ve her ikisi de askeri ve giderek ekonomik amaçlar bakımından bölgesel çabalara daha fazla dayanır olmuşlardır.23 Bu durum, teknolojik açıdan ilerlemeye devam eden Batı karşısında büyük bir dezavantajdı. Çünkü ekonomik ve sosyal açıdan olumsuzlukları da beraberinde getirmekteydi.

Aslında bu feodalite kurumu, Avrupa’yı her yönüyle etkileyen bir unsurdur. Batı Avrupa’nın da soy kütüğü feodaliteden başlamaktadır. Bunun yanı sıra kapitalizmden geçerek globalleşmeye doğru uzanmaktadır. Bütün bu uzun akışın içinde temel bir oyuncu vardır. O da kendi başına kalmaktan korkmayan bir birey. İşte “Avrupalı”  budur…24

Bu Avrupalı’nın yanında teknoloji ve bilim alanında yaşanan bir durgunluk vardı. Teknolojik durgunluğun, Orta çağların sonunda, Yakındoğu'nun ekonomik gelişimi hakkında büyük bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Bu durum, pek çok soruyu da beraberinde getirmektedir. Örneğin, “Bu olay ve endüstriyel çöküş, yabancı orduların istilalarının  sonuçlarıyla bağlantılı mıydı?” “Geç Orta Çağ’da Yakındoğulular, daha önce olduklarından daha mı az girişkendiler?”,“Ya da öyleydiler, belki de, yenilikler yapmaktan kaçındılar; bunu sebebi de onların tutucu olması mıydı?

Teknolojik yenilikler, bazen, çok pahalı olabilen uzun bir denemeler dizisine ihtiyaç duymaktadır. Cistercian'ların birliği ve diğer birlikler gibi zengin ve girişken halk topluluklarının Avrupa'da yeni endüstriyel değirmenlerin çoğunu inşa ettikleri iyi bilinmektedir.25 Müslüman Yakındoğu' da ise böyle topluluklar yoktur; fakat yüksek rütbesi olan emirlerin ve zengin tüccarların böyle aktivitelere girişmek için yeterli paraları vardı. Bu da teknolojik durgunluk için başka bir sebep olarak kabul edilebilir.

Teknolojik durgunluk hakkındaki bir araştırmada, kesinlikle hesaba katılması gereken bir faktör de, devletin durumudur. Teknolojiye verilen desteğin az olması da bunu etkilemiştir. Feodal yapılanma içerisinde sürekli değişim yaşandığı için yeni fabrikalar yapılmazdı. Yani müsadere sistemi, bütün zengin ve zengin kabul edilen insanların başlarının üzerinde asılı olan Damocles'in (her an tehdit eden bir tehlike) bir kılıcıydı.26

Ticari vergilerden olan mukus, teknolojik gelişime getirilen bir başka kontrol sistemiydi. Aslında burjuva sınıfı, ne politik ne de ekonomik serbestliğe sahip değilken, vergilerle ezilirken ve insanlar, mülkiyetini bir sonraki gün ele geçiremeyeceklerinden asla emin değilken, teknolojik ilerleme, başlangıçtan itibaren olanaksız gibi görünmekteydi. Teknolojik ilerleme, belli bir dereceye kadar endüstrinin yapısına da bağlıydı. Hükümet ve ordunun üst sınıflarının çeşitli endüstrilerde sahip oldukları büyük hisse, gerçekte, X. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Yakındoğu üzerinde hakimiyet kuran feodal rejimin başka bir görüntüsüydü. Hem dokuma hem de şeker endüstrisinde sultan ve emirlerin maiyetinde olan fabrikalar (onların oğulları, vezirleri vs.) büyük bir olasılıkla burjuvalar tarafından işletilenlerden daha fazla ve daha büyüktü. Kağıt endüstrisi, bir bütün olarak belki de bir devlet teşebbüsüydü yani devletin tekeli altındaydı. Teşebbüs özgürlüğünün ve denge azlığının sonuçları, yenilikler için güdü eksikliği, endüstrileri kendi tekeline almadaki bozulma ve rekabet isteğiydi.27

Dokuma endüstrisinde çırpıcı dibeğin tanınması ve kağıt fabrikalarında demir çekiçlerden yapılmış bataryaların kullanımı, dönerek işleyen hareketin, karşıt hareketçiliği, yatay güç içinde tekerlek tarafından yapılan enerji transferinin büyük başarısı olan uzun ve yavaş bir gelişim aşamalarında gerçekleşen Batı Avrupa'daki yeniliklerdi. XV. yüzyıl ortasında, kolların ve bağlantılı kolların çalıştırılması için, su tekerleklerinin kullanımı başlamıştı.28

Halbuki Batı dünyasında suyla-işleyen değirmenlerin kullanımı büyük oranda çoğalmıştı. Orta Çağ’da Yakındoğu'nun teknolojik tarihini tam tersi bir gelişme nitelendirmişti.29

Bu bahsettiğimiz unsurların hepsi ekonomik yapıyı etkilemiş ve bu gerileyişe zemin hazırlamıştır. XIII. yüzyılın ikinci yarısında yazan el-Kazvini,  Musul'un gemi değirmenlerinden bahsetmektedir. Fakat Yakındoğu'da suyla işleyen değirmenlerin sayısının azalmasındaki artış hakkında hiç şüphe yoktur. Bir Venedik elçisi ve çok meraklı bir gözlemci olan Domenico Trevisan'dan bu genel durumda bahsedilebilir.30 Geç dönemlerde Yakındoğu'yu ziyaret eden çoğu Avrupalı seyyahlar, zamanın ve suyla işleyen değirmenlerin azlığının tekrar farkına varmışlardır.

Anlaşıldığı kadarıyla, bunlar endüstriyel amaçlar için kullanılmazdı. Bu durum, teşebbüsün azlığından kaynaklanmaktaydı ve Geç Orta Çağ’da Yakındoğu'nun teknolojik durgunluğunun karakteristiğini oluşturmaktaydı.

Öyle anlaşılıyor ki, genellikle böyle bir trend, nüfusun büyümesinin teknolojik ilerlemeye sıklıkla eşlik ettiği gibi demografik gerileyişe de eşlik etmiştir.        

Görülüyor ki;  Orta Çağlar hem entelektüel, hem de teknik düzeylerde bazı gelişmeler kaydetmiştir. Ancak dönemin geniş yaşam panoraması,  M.Ö. IV. yüzyıldaki Antik Yunan ve onu izleyen Helenistik çağ biliminin başarılarıyla karşılaştırıldığında bu gelişmeler sönük kalmakta; XVII. yüzyılın bilimsel etkinliği karşısında ise büsbütün önemsiz görünmektedir.

Peki bu durgunluk nedir?  

Bu soruya pek çok cevap verilebilir.  Fakat çoğunda ortak olan nokta, Orta Çağ yaşamında var olan “bilimsel özendirme” ile ilgilidir.  Bilimsel gelişmeye yol açan temel etkenler konusunda bilim tarihçileri ve bilim felsefecileri çoğu kez anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Bazı bilim adamlarına göre temel etken, kişilerin evreni anlama ya da gerçeği bulma tutkusudur. Bazıları ise bilimsel gelişmeyi,  insanların doğaya egemen olma yolundaki çabalarının, üretim araç ve yöntemlerindeki ilerlemelerin bir sonucu olarak görmektedir. Bu tartışmada Orta Çağların ne entelektüel ilgi, ne de pratik kaygı yönünden yeterli bir düzeye kolay bir şekilde ve erkenden ulaştığı söylenemez.

Bu nedenle de Orta Çağı iki yönden değerlendirebiliriz.      

Bunlardan biri olan entelektüel yönü açıklamak daha kolay aslında.  Orta Çağ,  bir inanç dönemidir. Bu niteliği ile bilimsel düşünme biraz daha geri planda kalmıştır. Ancak bu bizi yanıltmasın; bilim, yasaklanmış değildi. Bilimsel düşüncelerinden dolayı kınanan pek az kimse vardı.  Çünkü bilimle uğraşanlar zaten parmakla sayılabilecek kadar azdı. Bu o dönemlerde entelektüel diye adlandırabileceğimiz kişilerin olmadığı anlamında değildir. Mutlaka vardı; ancak görünüşte inancın çok önemli olduğu bir dönemde üstün yetenekli kişiler de uğraş ve ilgilerini inanç dünyasında bulmuşlardır. Dinsel konuların açıklanması,  dogmalar üzerindeki tartışmalar ve dinsel zaferler… İşte herkes gibi onları da meşgul eden sorunlar bunlardı. Kısacası,  uğraş ve ilgi alanları farklıydı.  Ancak bu durum Geç Orta Çağ dediğimiz dönemde değişikliğe uğramıştır.           

Teknik alana baktığımız zaman, ilk zamanlarda aynı ilgisizliği burada da görmekteyiz. Bu durum, hem Yakındoğu’da hem de Avrupa’da kendisini belirgin olarak hissettirmekteydi.  Doğayı daha iyi anlama pratik alandaki gelişmelerden beklenemezdi; çünkü teknik gelişmeler, zaten çok azdı. Orta Çağ meslekleri yüzyıllarca önemli bir değişikliğe uğramadan aynı yöntemlerle sürüp gitmiştir.

Bu durumun sebebini aynı zamanda o dönemin ekonomik düzeninde aramak gerekir. Yüzyıllarca yaşam, bu arada ekonomik etkinlikler, sıkı kurallar içinde boğulmuştu. Köylerde bu kurallar, çalışanların toprak ağasına karşı olan sorumluluklarını düzenlemek için gerekliydi. Ancak amaç ne olursa olsun kurallar, teknik gelişmeleri kısıtlamıştı. Çünkü yasa ve kurallar, eldeki teknik yöntemler çerçevesinde oluşturulduğundan yeni buluş ve gelişmelere olanak tanımıyordu.      

 Üstelik denetim ve koruma eğilimi, o kadar çok yaygınlaşmıştı ki; her işkolunda teknik yöntemler, tam bir gizlilik içinde tutuluyordu. Orta Çağ loncaları kendilerine gizemli bir görünüm vermeye özen gösterir ve öyle kalmak isterlerdi.      

Bologna’daki ipek endüstrisini burada örnek olarak gösterebiliriz. Tüm Avrupa'da ünlü olan bu endüstri, başlangıçta yeniliklere açıktı; pek çok yeni araç ve süreçlerden yararlanabiliyordu. Ancak gizlilik burada da etkisini gösterdi; örneğin, Bologna'lı  Borghesano'nun 1272'de icat ettiği ipek atma makinesi, 1538'e kadar gizli tutulmuş ve Bologna dışında bilinmemiştir.31

Orta Çağ’da teknoloji ve bilim, her biri kendi dünyasında ama birbirinden uzak bir yaşam sürdürmüştür. Her ne kadar birbirlerini tamamlayıcı unsurlar olsalar da.       

Gerçekten bu genel durgunluğu hiçbir şey, yukarıda bahsettiğimiz unsurlardan daha iyi örnekleyemez. Orta Çağların ilk yıllarında tarımda gerçekleşen büyük yenilikler, nüfus hareketlerinin canlılığını koruduğu, ekonomik örgütlenmenin henüz katı bir biçim almadığı bir döneme rastlamaktadır.   

Felsefe ve edebiyatın, tümüyle dinsel bir karakter taşıyan bir ortamda birdenbire gelişmesi şaşılacak bir olaydır. Din alanında bile değişik manastır düzenlerini de içine alan azınlık hareketleri yüzyıllarca bütünlüğünü sürdüren düşünce düzenini sarsıntılara itmiştir. Orta Çağ eğitiminde anlaşmazlıklara, dinsel dogmaları temelinden sarsan felsefi çatışmalara, hatta en masum fikir ayrılıklarının arkasında son derece derine inen kuşkulara da bu dönemde tanık olmaktayız. Fransız kültür tarihçisi Taine'in “XIII. yüzyılı kuşku içinde kıvranan bir dönem” diye nitelemesi boşuna değildir. Daha sonraki dönemlerde de gördüğümüz gibi; bu kuşku, entelektüel öğrenme merakına, yasak soruları yeniden ortaya atma isteğine, doğru yanıtı bulma yolunda her kaynağa başvurma cesaretine yol açmıştır.       .

Orta Çağ, doğanın insan teknikleriyle fethi konusunda önemli bir aşamadır. Çünkü doğaya duyulan bir merak ve ona egemen olma duygusu hakimdir. Kuşkusuz bu dönemin en önemli kazanımlarından değirmen bile rüzgarların kesilmesi, güneyde akarsuların kuruması, kuzeyde buzlanma gibi doğaya bağlıdır. Marc Bloch'un dediği gibi, “Su ya da rüzgarla çalışan değirmenler, öğütme, ezme, tokaçlama değirmenleri, suyla çalışan hı­zarlar, demirci şahmerdanı, hamut, yük hayvanlarının nallanması, sıralı koşum, hatta çıkrık gibi, bu kadar gelişmenin tümü canlı ya da cansız doğal güçlerin da­ha etkili kullanımını, böylece insan emeğini azaltmayı ya da hemen hemen ay­nı anlama gelen daha yüksek bir verim sağlamayı amaçlıyordu. Belki de, insan sayısı azdı; ama özellikle de, efendinin köle sayısı azdı”.

 Marc Bloch’un dikkat çekmek istediği nokta, teknolojiyle birlikte daha önce köleliğin ortaya çıkmasında önemli rol oynayan insan gücüne duyulan ihtiyaçta doğal olarak meydana gelen azalmadır. 

Geç Orta Çağlarda daha önce Yakındoğu’da gördüğümüz ilerlemelere bu dönemde de Batı dünyasında rastlamaktayız. Batı’nın bu uyanışını kime, neye bağlamalıyız? şeklinde bir soru aklımıza gelebilir. Bu durumda bazı tarihçilerimizin görüşleri de bu sorunun cevabında etkili olacaktır. Örneğin; Maurice Lom­bard,  Batı’da giderek artan hammadde üretimi ve ihracının yanı sıra İslam dünyası­nın oluşumuna bir tepki olarak bu durumu değerlendirmektedir. Diğer tarafta ise Akdeniz’in kapalılığını ve Batı ticaretinin bitmesini Arap fetihlerine bağlayan Henri Pirenne'in ünlü kuramlarının çürütüldüğünü görüyoruz. Ancak bu fetihler, Batı Hıis­tiyan dünyasının ekonomik uyanışının itici gücüdür. Ya da Lynn White’ın dediği gibi, Batı, kendi toprakları üzerinde geliştirdiği teknik ilerlemelere göre bu yeniden uyanışı gerçekleştirdi. Şüphesiz ki, Batı dünyası, kendi içerisinde bir gelişme sürecine girmişti; ama bunun yanı sıra da Doğu’da olan gelişmeler ya da duraklamalar birer itici güç olmuştur diye de düşünebiliriz.

Tarihçi J. B. Clough,  “Herhangi bir uygarlığın gelişmişlik çağı, ekonomisinin gerilemeye başlaması ile eş zamanlıdır ya da bir karşılaştırmalı uygarlık tarihçisinin deyişiyle, herhangi bir uygarlığın gelişmişlik sürecinin doruğuna varışı, ekonomik gerileme sürecine girdiği an beklenmelidir”  bu ifadesiyle, eğer bir toplum elindeki olanakları değerlendirme aşamasında kültürel etkinliklerden yana dengeyi bozacak olursa, ekonomik gönencinin tehlikeye düşeceğini, uzun ömürlü olmayacağını söylemektedir.32

Teknolojinin etkileşimi konusunda dikkatimizi çeken bir diğer unsur da, Çin’de yapılan pek çok yeniliğin gerek Müslümanlar gerekse de Avrupalılar tarafından benimsenmiş olması; ancak Çin’in buralarda ortaya çıkan ya da geliştirilen yenilikleri kesinlikle reddederek almamış olmasıdır. Dikkat edilirse, Orta Çağ’daki pek çok yeniliğin kökeninin Çin’e dayandığını görüyoruz. Ancak Çin’deki yenilik anlayışı, Batı’dakine göre daha farklı idi. Batı’da “yenilik için yenilik” diyebileceğimiz bir anlayış hakimdi. Çin halkı ise kendi hayat tarzlarının yerini yabancılarınkine bırakacağı korkusuyla yabancı teknolojilere karşı isteksizlerdi.

Ancak Batı’da bu anlayış yoktu. Neden yoktu sorusunun yanıtı oldukça basittir. Çünkü Batı kültürü bütüncül değildi ve Avrupalılar, yeni fikirlere ve icatlara açıklardı. Hayat tarzlarıyla çakışmadığı sürece gerek Yakındoğu’dan gerekse diğer ülkelerden icatları alıp benimsemişler ve bu icatların kökenlerini dahi unutmuşlardır dersek yanlış olmaz.

Sonuç

Orta Çağ’da teknoloji, yukarıda vermiş olduğumuz bilgilerden de anlaşılacağı üzere oldukça değişkendir. Hiçbir toplum, kendi teknolojisini dışarıya kapatacak kadar kendine yeter bir yapıya sahip değildir. Genel kültürel temaslar, bu teknolojilerle ilgili bilgilerin aktarımının tek araçlarıdır. Bu temaslar, keşif, göç, ticaret ve savaş gibi olgularla gerçekleşmektedir. Bu olgular, ilgili toplumların sürekli olarak yeni teknolojilerle karşılaşmasına olanak sağlamaktadır. Bu durum, bir kültür için farklı bir uygulama olurken; bir başka kültür için toplumsal bağlamda önemli bir yenilik ve icat kabul edilebilir. Yani teknoloji, toplumsal olguların ayrılmaz bir parçasıdır.

Her ne kadar Orta Çağ’da gerçekleşmiş olan bazı olguların varlığından dolayı bu çağ için “Karanlık” kelimesini kullanıyor olsak da; aslında Orta Çağ’ın bahsedildiği kadar karanlık bir çağ olmadığı yargısına varmanın yanında, bir de ilk endüstri devriminin de Orta Çağ’da yaşandığını söylemek daha doğru olsa gerek.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Dipnotlar

1Stephen F. Mason, Bilimler Tarihi, (Çev. Umur Daybelge), Kültür bakanlığı yay., Ankara, 2001, s. 90.

2Aydın Sayılı, “Orta Çağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin yeri”, Erdem, 1-1, 1985, s. 169-186.

3Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi I-II: Atatürkçülük (Atatürkçü Düşünce Sisteminin Temelleri), Yüksek Öğretim Kurulu yay., No:5, Ankara, 1986, s. 10.

4Zeki Tez, Bilim ve Teknikte Orta Çağ Müslümanları, Nobel yay., Ankara, 2001, s. 197.

5Aynı eser, s. 197.

6Jeffrey B. Russell, “Celt and Teution”, The Transformation of the Romen World, California Üniversitesi yay., Los Angeles, 1966, s. 265. 

7Lynn White, “ Conclusion: The Temple of Jüpiter Revisited”, The Transformation of the Romen World California yay., Los Angelos, 1966, ,s. 297.

8Jean Gimpel, Orta Çağ’da Endüstri Devrimi, (Çev. Nazım Özüaydın),  Tübitak yay., Ankara, 1973, s. 193.

9Jean Gimpel, Orta Çağ’da Endüstri Devrimi , s. 195.

10Jacques le Goff, Orta Çağ Batı Uygarlığı, (Çev. Hanife Güven-Uğur Güven), Dokuz Eylül yay., İzmir, 1999, s. 62.

11Aynı eser, s. 63.

12Aynı eser, s. 92-93.

13Stephen F. Mason, Bilimler Tarihi, s. 93.

14T. Arnold, A. Guillaume (Ed.), The Legacy of Islam, Oxford at the Clarendon yay., Londra, 1931, s. 19; Zeki Tez, Bilim ve Teknikte Orta Çağ Müslümanları, s. 257.

15Cevat Memduh Altar, Onbeşinci Yüzyıldan Bu Yana Türk ve Batı Kültürlerinin Karşılıklı Etkileşme Güçleri Üstünde bir İnceleme, Kültür Bakanlığı yay., Ankara, (Trz), s. 18.

16Zeki Tez, Bilim ve Teknikte Orta Çağ Müslümanları, , s. 257.

17Yaşar Bedirhan, Orta Çağ Tarihi, Çizgi yay., Konya, 2004, s. 346-347.

18Aydın Sayılı, “Orta Çağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin yeri”,  s. 1.

19Zeki tez, Bilim ve teknikte Orta Çağ Müslümanları,Nobel yay., Ankara, 2001, s. 256.

20Melek Dosay Gökdoğan, “İslam Dünyasında Bir Bilim Rönesansı İhtiyacı ve Koşulları”, Orta Çağ İslam Dünyasında Bilim ve Teknik, (Ed. Yavuz Onat), Lotus yay., Ankara, 2008, s. 61.

21Melek Dosay Gökdoğan, “İslam Dünyasında Bir Bilim Rönesansı İhtiyacı ve Koşulları”, Orta Çağ İslam Dünyasında Bilim ve Teknik, s. 61; ayrıca bkz. Peter Burken, Rönesans, ( Çev. Özkan Akpınar), Babil yay., İstanbul, 2000, s. 12-13.

22George Basalla, Teknolojinin Evrimi, (Çev. Cem Soydemir), Tübitak yay., Ankara, 2004, s. 17.

23Zeki Tez, Bilim ve Teknikte Orta Çağ Müslümanları, s.195-196; ayrıca bkz. J.D. Bernal, Materyalist Bilimler Tarihi I, (Çev. E. Marlalı), Sosyal yay., İstanbul, 1976, s. 3; A. M. Said el-Fakih, “The Place of Science in the Islamic Civilization”, I. Internetional Congress on the History of Turkish- Islamic Science and Technology, ITU yay., 1981, s. 95-101.

24Mehmet Ali Kılıçbay, “Tarihsizliğin Marjından Marjinalleştiren Tarih Alanına: Avrupa’nın Kendini ve Dünyayı İnşa Etmesi, Doğu-Batı Düşünce Dergisi, S. 14, Ankara, 2001, s. 96.

25Ch. Singer, E.J. Holmyard, A.R. Hall,Tr. I. Willams; A History of Technology, c. II, Oxford, 1959, s. 610.

26Aynı makale, s. 734.

27Aynı makale, s. 735.

28Lynn White, Medieval Technology and Social Change, Oxford, 1965, s. 113.

29Eliyahu Ashtor,“Geç Orta Çağlarda Yakındoğu Şeker Endüstrisi- Teknolojinin Gerileyişine Bir örnek”, (Çev. Abdulhalik Bakır-Pınar Ülgen), Orta Çağ Tarih ve Medeniyetine Dair Çeviriler,Bizim Büro yay., Ankara, 2004, s. 737.

30Aynı makale,  s. 738.

31Ayrıntılı bilgi için bkz. Pınar Ülgen, Geç Orta Çağlarda Doğu-Batı Arasında Teknoloji Transferi, Arkeoloji ve Sanat yay., İstanbul, 2015.

32J. B. Clough, The Rise and Fall of Civilization, Columbia University yay., New York, 1961, s. 7.

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun