Orta Çağ Avrupası’nın Yenilikçi Yüzü

Orta Çağ Avrupası’nın Yenilikçi Yüzü

Orta Çağ, çok uzun süre ve geniş çevrelerde sanıldığı gibi boşluktan doğmamış, Antik dönemin bağrında, onun bunalımlarının içinden bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Yani çoğu zaman sanıldığının aksine Antik dönem uygarlığına son veren bir barbarlık dönemi değildir. Tam aksine, kendi öz bunalımlarını aşamayan Antikitenin yerine ikame olan sağlıklı bir çözümdür.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Roma’nın 455 yılında Vandal Kralı Geiserich (Genzerik) tarafından yağmalanmasından, Batı'nın, Papa II. Sylvester (999-1003) yönetimindeki ilk entelektüel uyanışına kadar sürmüş olan Karanlık Çağlar’a geleneksel olarak Avrupa uygarlığının kısır dönemi olarak bakılır. Uzun yıllar küçümsenen ve cahil damgası vurulan bu bin yıllık dönem düşünce tarihini ifade etmez. Bu durum doğa felsefesinde böyle olmakla birlikte, söz konusu asırlar süresince çoğu insan için klasik antik çağlara göre maddi olarak daha üstün bir yaşam tarzına temel oluşturan önemli pek çok yenilik de gerçekleşmiştir.1

İlk kez,  kendilerinin İsa’nın birinci ve ikinci dünyaya gelişleri arasındaki dönemde yaşadıklarını düşünen mümin Hıristiyanlar tarafından bu dönemi ifade etmek gayesiyle kullanılan Medium Aevum “ortaçağ” terimi, sonraları başka amaçlar için de kullanılmaya başlandı. Nitekim, Rönesans döneminde bilim adamları Orta Çağ'dan, Antikçağın sona ermesiyle kendi zamanlarında yeniden canlanışı arasındaki zaman olarak söz etmişlerdir.2 Orta Çağ’ı en çok karakterize eden feodal sistemdir ve o da “Medio Evo” karalamalarından nasibini almış ve “insanlığın yüz karası” olarak adlandırılmıştır.3 Halbuki bu önyargılı ve basmakalıp tarifi karşılayan yeknesak bir Orta Çağ yoktur. Umberto Eco on küçük ortaçağın varlığından bahseder.4 Orta Çağ'ın ne olup olmadığı,  orta çağdan günümüze neyin kaldığına bakılarak daha iyi yorumlanabilir. Orta Çağ, çok uzun süre ve geniş çevrelerde sanıldığı gibi boşluktan doğmamış, Antik dönemin bağrında, onun bunalımlarının içinden bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Yani çoğu zaman sanıldığının aksine Antik dönem uygarlığına son veren bir barbarlık dönemi değildir. Tam aksine, kendi öz bunalımlarını aşamayan Antikitenin yerine ikame olan sağlıklı bir çözümdür.5

Kimileri için Orta Çağ, insanı ezen Kilise’nin egemen olduğu yüzyılları anlatır. Kilisenin zihinlerde yarattığı kölelik, toplumsal hayatta da insanın köle, serf olarak yaşamasının yolunu açmıştır. Despot krallar, hilekâr papazların yardımıyla insanı zincire vurmuş, sanatı ve düşünceyi boğmuş, kendi egemenliklerinin sürmesi adına dünyayı karartmışlardı.6 Karanlık çağlar olarak adlandırılan ya da feodalizmin ilk beş asrına denk düşen bu dönemde bilim, tıp ve okuryazarlık Roma İmparatorluğuna kıyasla çok daha az yaygındı. Öyle ki, Roma’da bir inşaat malzemesi olarak kabul edilen betonun formülü Rönesans dönemine kadar kaybolmuştu. Kitap üretimi açısından bakıldığında rakamlar bu tablonun ne denli karamsar olduğu konusunda bize fikir vermektedir. Batı Avrupa’da XV. yüzyıl boyunca basılan kitap sayısı 4.999.161 iken, bu sayı VII. yüzyılda sadece 10.639 idi. Üstelik söz konusu kitapların yarısı İtalya’da üretilmiş olup, Orta Avrupa, Bohemya, Almanya ve Avusturya’da kayıtlı tek bir kitaba dahi rastlanılmamaktadır. Başka açıdan bakıldığında belki de dönem halk için o kadar da “karanlık” değildi, zira insanların çoğu hemen hemen ataları gibi doğuyor, yaşıyor, aşık oluyor, toprağını sürüyor ve ölüyordu. Bu sebepten bazı tarihçiler “karanlık çağlar” terimini peşin hükümlü bir anlam çağrıştırdığı için kullanmaktan imtina ederler. Bu etiketin özellikle akademisyenlerin gözünde feodalizmin ilk dönemlerine yapışıp kalmasının sebebi, bu çağın Roma’nın görkemli günleriyle kıyaslanmaya mahkûm edilmesidir. Buna ilaveten, kendini yazılı kaynaklara adamış tarihçiler, en azından M.S. IX. yüzyıla kadar, üzerinde çalışılacak çok az yazılı belgenin varlığından yakınırlar. Bir yüzyıl eğer V. ile VIII. yüzyıl arasında, hatta X. yüzyılda olduğu gibi sessiz kalmışsa kötü bir şöhret kazanır ve bu tarz dönemler, kaçınılmaz olarak, “karanlık” ya da İngilizlerin tabiriyle  “karanlık çağlar” (Dark Ages) olarak yaftalanır.7

Orta Çağ zihniyetinin yenilik ve gelişme karşıtı bir güç olma misyonundan hareketle teknik kesime karşı takındığı negatif tavrı başka hiçbir kesime karşı takınmadığını söylersek yanlış olmaz. Yenilik yapmak, başka alanlardan çok daha fazla teknoloji alanında günah olarak kabul görüyordu, zira ekonomik, toplumsal ve zihinsel dengeyi tehlikeye sokuyordu. Üstelik bazen söz konusu yenilikler senyörün işine yaradığından halk kesimlerinin yoğun direnişiyle karşılaşabiliyordu.8

             Tüm bu negatif faktörlere rağmen Orta Çağ Batı dünyası donanım bakımından yetersiz olmakla birlikte az gelişmiş olarak kabul edilemez. Orta Çağ Avrupası’nda bilimsel çalışma yavaş ilerlerken, teknoloji (uygulayımbilim) hızla gelişti. Gerçekten de, modern uygarlığın en özgün yanlarından biri olan çarpıcı teknolojik değişimin gerçek başlangıçları Orta Çağ'da yatar. Romalıların önemli becerilerinden hiçbiri erken ortaçağda yitmiş değildi. VIII. yüzyıldan başlayarak, yeni makineler, aygıtlar ve uygulamalar çoğaldı. Söz konusu buluşların kökenlerine ya da en erken tarihlerine ilişkin tartışmalı alana girmeksizin, Batı Avrupalıların daha önce Romalıların ya bilmedikleri ya da şöyle böyle bildikleri keçe, pantolon, sabun, tereyağı, tahta variller ve fıçılar, el arabaları, keman yayları, eğirme çarkları ve toprağı sürmeyi kolaylaştıran, daha etkili kılan ve nemli derin topraklarda çalışma imkânı veren tekerlekli pulluk gibi buluşları yaptıklarını görmekteyiz. Zira, Roma İmparatorluğunu dağıtarak istila eden Tötonlar, sarınarak giyilen toga yerine pantolon, zeytinyağı yerine tereyağı kullanımı, keçe yapımı, kayak, fıçı ve tekne yapımı gibi pek çok önemli alet ve yöntemi beraberlerinde getirmişlerdi. Daha da önemlisi, çavdar, yulaf, kılçıksız buğday ve şerbetçi otu bazı besin maddelerinin tarımına giriş, ata binerken üzengi kullanımı, Orta Çağ malikanelerinin temelini oluşturan, Alplerin ve Loire’un kuzeyinde her yıl ekilebilir toprağın yarısını nadasa bırakan oldukça savurgan eski Roma iki-tarla yöntemi yerini her yıl ekilebilir toprağın üçte birini nadasa bırakan ve tarımda çığır açan üç-tarla-sistemi için gerekli olan tekerlekli saban barbar istilasından sonra kullanılmaya başlandı.9

Tarım alanındaki en hayati yeniliklerden birisi sabanın kullanılmasıdır. Orta Çağ'ın sabanı I. yüzyılda Pliniuse tarafından betimlenmiş olan tekerlekli sabandan türemiştir. Erken Orta Çağ boyunca yaygınlaşarak zamanla mükemmelleşmiştir. Filolojik incelemeler sabanın Slav ülkelerinde, X. yüzyıldaki Macar istilasından önce Moravya’da ve muhtemelen 568 Avar istilasından önce tüm Slav ülkelerinde yaygın olduğunu göstermektedir.10 Tekerlekli saban ile toprakta açılan izin derinliği kontrol edilebildiği gibi, sürücüsünün gücünden de tasarruf ediliyordu. Bir taraftan keski yardımı ile toprağı açarken diğer taraftan bir kulak donanımı sayesinde açılan toprağı ufalayıp yana savuran tekerlekli saban toprak üzerinde derin ve düz izler bırakarak, güneyde kullanılmakta olan çapraz sabanlama uygulamasına son verdi. Böylelikle bu yeni saban, Alpler ve Loire bölgesinin güneyinde uygulanan ikili sistemde uzun tarla şeritlerinin ekimine imkân sağladı. İlk kez M.S. 765 yılında adı geçen üçlü sistemin getirdiği başlıca yenilik, geleneksel kış ekimine ek olarak ürünlerin bahar aylarında da ekilebilmesini mümkün kılmasıdır. Bu bağlamda tipik bir ekim çevrimi söyle gerçekleşmekteydi: Birinci yılın kışında buğday ve arpa ekilirken, ikinci yılın baharında yulaf, arpa ve baklagiller ekilir, üçüncü senede ise toprak dinlenmeye (nadas) terkedilirdi. Böylece, birim başına aynı üretim kapasitesine sahip eşit büyüklükte iki tarladan, kuzeyde üçlü sistemle ekilenden, güneydeki ikili sistemle ekilene nazaran 1/3 oranında daha fazla ürün alınmaktaydı.11

III. ve IV. yüzyıllarda ata eyer vuran, üzengi ve gem takan Hunlar ve Moğollar at üzerinde dengeli durabildikleri ve bu sayede atın yönetilmesinde daha mahir oldukları için Avrupa halklarına karşı ciddi bir üstünlük elde etmişlerdi. Romalılar sadece koşum takımının boyunduruğunu kullandıklarından hayvanın boğulmaması için yükün ağır olmaması gerekiyordu. Antikçağdaki koşum çekim gücünü boğaza yükleyip göğsünü sıkıştırarak hayvanı yorgun düşürüyordu. Ayrıca birden çok atı aynı anda koşuma takmak için bir yöntemleri yoktu. Üstelik genellikle atlarını nallamadıklarından sıkça kırılan toynaklar atları iş göremez hale getiriyordu. Kimi modern bilim insanları atın gelişmiş kullanımında ortaçağ teknolojik değişimlerinin en tipik özelliğini bulmuşlardır. Bin yılına doğru hayvanların çekim gücünü daha iyi kullanmayı ve verimi artırmayı sağlayan bir dizi teknik gelişme kaydedilir. Söz konusu yenilikler, koşum ve çift sürme işlerinde atın kullanılmasını sağlar, at öküzden daha hızlıdır, sürme ve tapanlama işlerini hızlandırır ve çoğaltır.12 IX. ve X. yüzyıllarda atın kuzey Avrupa’da çok daha verimli kullanılmaya başlandığı görülür. X. asrın sonlarında insanlar atları mıhlı nallarla nallamayı öğrenip; hamudu,.13ardışık koşumu ve üzengiyi icat etmişlerdir. Bir hamutla bir at eskiden bir boyundurukla çekebileceği yükün 3-4 katını çekebiliyor, ardışık koşumla bir dizi ata tek bir yük çektirilebiliyordu. Modern koşum esas itibariyle çekim ağırlığını omuzlara vermek ve hamutu hayvanın ilerlemesini kolaylaştıran ve ayaklarını koruyan çivili nallarla ve ağır yüklerin taşınmasını kolaylaştıran sıra koşumla desteklemekten ibarettir. Mıhlı nallarla atın toynağının kırılması riski büyük oranda azaltılırken, üzengiyle ise ata hem rahat binme hem de onu denetleme kolaylaşmıştı. Bu sayede daha önce insan gücüyle taşınma durumunda kalan ağır yüklerin at ile taşınması mümkün oluyordu. Bu sayededir ki, bir modern yazar bu gelişimi “katedralleri ya da epikleri ya da skolastizmi değildi; bu, tarihte ilk kez karmaşık bir uygarlığın terleyen kölelerin değil ama birincil olarak insandan gelmeyen bir gücün üzerine kuruluşuydu” tespitiyle bu gücün önemini tarif etmiştir.14

Orta Çağ buluşlarının içerisinde en parlak ve devrimsel olan ikisi Antikçağdan kalmadır. Bu icatlardan ilki olan su değirmeni M.Ö II. yüzyıldan itibaren İllirya’da, M.Ö. I. yüzyıl itibariyle de Anadolu’da bilinmekteydi. M. Ö. 16 senesinde Romalı Vitruvius’un yaptığı düşey su çarkı betimlemesinden anlaşılan odur ki, Romalılar yatay ilkel çarkların yerine, çarkların yatay eksenini bir dişli sistemle bağlayan dikey çarklar koyarak ilk su değirmenlerine önemli bir yenilik getirmişlerdir. Ancak, köleler ya da hayvanlar tarafından çevrilen el değirmenleri hâlâ yaygın olarak kullanılmaktaydı. Değirmen Avrupa’da IX. yüzyılda yaygın olarak görülmeye başlar. Her köyün bir değirmeni vardı. Zengin Saint Germain -des- Prés Manastır kayıtlarında elli dokuz değirmenden söz edilirken, X. yüzyılda Annales de Saint-Bertin, Saint Omer yakınlarında bir başrahip tarafından “çağımız için harika bir gösteri” sözleriyle tanımlanan bir su değirmeni yaptırıldığından bahsedilmektedir. Yine 1086 yılında İngiltere’de tutulan arazi kayıt kitabında (Domesday Book) o dönemde İngiltere’de 5000 değirmen mevcuttur ki, bu da her 400 kişiye bir tane değirmen düştüğü anlamını gelmektedir.  Bir sonraki yüzyılda ise yel (rüzgâr) değirmeni 15 ortaya çıkar. İlk kaydedilen değirmen, dönen yatay bir mile ve düşey kanatlara sahip olan, 1180 tarihli Normandiya değirmeni idi. Bilim Tarihçisi Mason rüzgâr değirmeninin muhtemelen X. yüzyılın doğulu değirmeninden bağımsız olarak keşfedildiği görüşünü öne sürerken, Le Goff Eski Yunan-Roma mirası olmayan çok sayıdaki “Orta Çağ buluşu” gibi yel (rüzgar) değirmeninin de Doğu’dan alındığı kanaatindedir.16 Antik Çağ'da Çin’de, VII. yüzyılda İran’da bilinen yel değirmeni, X. yüzyılda Endülüs’te, XII. yüzyılın sonlarına doğru ise Batı Avrupa’da yaygınlık kazanır.17

Orta Çağ Avrupası’ndaki teknik darboğazdan toplumsal kalıplar ve zihniyetler fazlasıyla sorumludur. Az sayıdaki laik ve bir grup egemen senyörün değerli kumaş ve baharat gibi lüks ihtiyaçları Bizans ve Müslüman coğrafyadan ithal edilmek suretiyle karşılanırken, diğer ihtiyaçları ise birkaç kuyumcu ve dökümcü ustasına sipariş edilirdi. Halk kitleleri senyöre eskiçağ köleleri kadar ucuz ve sömürülebilir bir işgücü sunmasalar bile, sayılarının fazla oluşu nedeniyle ve mevcut ekonomik koşullar altında yapacak bir şeyleri yoktu. İlkel aletler kullanarak hem soyluların geçimlerini hem de kendi geçimlerini sağlamaktaydılar. Öte yandan bu kesimin ihtiyaçları ve zevkleri de kimi alanlar da kısmi ilerlemeyi teşvik etti. Özellikle keşişler için dış dünya ile olabildiğince az ilişki içeren yaşam şekli ve kendini bütünüyle opus Dei (Tanrının işi)’ye adamak ve dünya işlerinden kurtulma arzusu, ayrıca yoksul ve yabancı dilencilere de yiyecek dağıtarak onların ekonomik gereksinimlerini gidermeye zorlayan hayır işleri yapma eğilimleri, onları belli teknik donanım geliştirmeye mecbur etti. İster su ya da yel değirmenleri olsun, ilk değirmenlerin ve ister kırsal tekniklerin ilerlemesinde olsun, dini tarikatların başat rol oynadığı görülmektedir. Erken Orta Çağ boyunca belirli yerlerde su değirmenini yöreye ilk getirenin bir azize mal edilmesi tesadüf değildir. 18

Orta Çağ boyunca eksik olmayan savaşlar ve savaş aristokrasisi için ehemmiyet arz eden silahlanma ve savaş sanatının evrimi de demir çelik sanayisinin ve balistiğin gelişmesini teşvik eder. Kilise, dinsel takvimin gerekleri, dinsel yapıların ve kiliselerin yapımı için zaman ölçüsünü geliştirir, teknik ilerlemeyi kamçılar, sadece bina tekniklerini değil, aynı zamanda aletleri, ulaşım araçlarını, vitray gibi süsleme (dekoratif) sanatların gelişmesini de sağlar. 19

Orta Çağ Avrupası’nda uzun süre teknik alanda kitap yazılmaz çünkü bu tür konular ya yazılmaya değer görülmez ya da açıklanmaması gereken bir sır olarak kabul edilir. XII. yüzyıl başlarında Alman keşiş Theophilus Orta Çağ'ın ilk teknoloji kitabı De diversis artibus’u kaleme aldığında zanaatkâr ve sanatkârları aydınlatmaktan ziyade teknik becerinin bir Tanrı vergisi olduğunu ispatlamayı hedeflemekteydi. Aynı şekilde XIII. yüzyıl İngiltere’sinde tarım alanında yazılan kitapların en meşhuru olan Walter de Henley tarafından yazılan Housebondrie el kitapları ya da Fleta gibi pratik bilgiler veren eserler de bu gayayi taımaktaydı. XIV. yüzyıl başında Bologna’lı Pietro de Crescenzi’nin kaleme aldığı Ruralium commodorum opus adlı eser sayesinde unutulan Roma tarım bilimcilerinin geleneklerinin yeniden canlanması mümkün olmuştur.20

Makinecilik Orta Çağ boyunca pratikte hiçbir ilerleme kaydetmedi. Bu dönemde kullanılan makinelerin hemen hemen tümü, Hellenistik çağ bilginleri ve bilhassa, bilimsel kuramını da tasarlamış olan İskenderiyeli bilginler tarafından betimlenmişti. Orta Çağ Avrupası, hareketin aktarım ve dönüşüm sistemlerine çok özel bir yenilik getirmedi. Vida, tekerlek, kam mili, dişli mandalı ve makaradan oluşan beşli “devinim zinciri” Antikçağ’da zaten kullanılıyordu. Bu zincirin halkalarının sonuncusu olan manivela bir Orta Çağ buluşu gibi görünmektedir. 21 Manivela, önceleri makinelerde tahıl öğütmek için ve daha sonra bileği taşlarında kullanılan ve en sonunda da tüm makine biçimlerine uygulanan bir sistemdir. 22 IX. yüzyıl ortalarından Utrecht mezamir kitabında betimlenen döner değirmen taşı gibi basit mekanizmalarda görülür, fakat Orta Çağ bitmeden çok yaygınlaşamadığı anlaşılmaktadır. Gerçekten de en etkili biçimi hareket kolu olan manivela sistemi ancak XIV. yüzyılın sonunda görülür.23

Kaldırma ve kuvvet aletlerinin kullanımı inşaatlardaki ve özellikle kilise ve şato inşaatlarındaki atılımla çoğalmıştır. Özünde Antikçağ makinelerinden pek farklı olmayan çift yöne dönebilen makaralı basit vinçler –sincap kafesli vinçler-, kaldırma makineleri sadece prenslerin, kentlerin ve kilise imalathanelerinin kullanabildiği garip ve az bulunur aletlerdendir. Marsilya’da gemileri denize indirmeye yarayan “vasa” adı verilen az bilinen alet de bu türe örnektir.24

Topçuluk da ateşli silahlar öncesinde Romalılarca geliştirilen Helenistik çağ topçuluğunun devamıdır. Baliste ya da catapulte denilen Roma ağır mancınıklarından çok, IV.  yüzyılda Ammianus Marcellinus tarafından betimlenen scorpion ya da onagre adıyla bilinen mancınıklar trébuchet ve mongonneau ismi verilen Orta Çağ mancınıklarının atasıdır. Daha iyi ayarlanabilen mongonneau mancınığı güllelerini daha az yükseklikten fakat daha uzak mesafeye fırlatabilirken, trébuchet mancınığı ise güllelerini yüksek surların üstünden aşırabilmekteydi. Mancınıklar sapan ilkesi ile çalışmaktaydı.25

Orta Çağ Avrupası’nın Doğu’ya gönderilen en önemli ihracat ürünlerinden birisi de erken dönem Müslüman kaynaklarında çokça bahsedilen Frank kılıçları idi. Kılıcın hammaddesi demir Avrupa’da az bulunan bir maden olduğundan, Orta Asya’dan gelerek maharetli barbar ustaların elinde işlenmesiyle ortaya çıkan lüks bir üründü. XIII. yüzyıl ortalarında Fransisken Bartholomeus Anglicus De proprietatibus rerum başlıklı ansiklopedisinde “Demir açgözlü varlıkların daha çok altına göz dikmelerine karşın, insanoğluna birçok yönden altından çok daha yararlıdır. Halk demir olmasaydı ne düşmanlarına karşı kendisini savunabilir, ne de kamu hukukunu kabul ettirebilirdi; masum insanlar demir sayesinde kendilerini savunur ve kötülerin küstahlıkları demir sayesinde cezalandırılır. Elle yapılan her türlü iş, demir kullanmayı gerektirir, demir olmasaydı hiç kimse ne tarlasını işleyebilir, ne de ev yapabilirdi” ifadesiyle demirin önemini dile getirmektedir.26 Orta Çağ'ın düşük demir üretiminde en büyük pay silahlanmaya, askeri araç gereçlere ayrılır. Geriye kalan az miktardaki demir ise saban, orak, tırpan bıçakları ve diğer tarım aletlerinin üretiminde kullanılmaktadır.

Şüphesiz Orta Çağ Arap tıbbından çok şey öğrenmiştir. Bunun neticesinde 1316’da Mondino Liuzzi anatomi üzerine bir eser yayınlamış ve insan vücudu üzerindeki ilk anatomik disseksiyonları uygulayarak modern anlamda cerrah uygulamaları başlatmıştır. 27

Orta Çağ Avrupası’nda Arapların araştırmaları örnek alınarak optik alanına çok ilgi duyulur ve Roger Bacon bunun dünyaya devrim getirecek yeni bir bilim alanı olduğunu söyler.  Optik alanındaki araştırmalar cam ustalarının deneyimiyle birleşince o zamandan beri temelde pek değişmemiş olan ve kökeni biraz karanlık olan bir şeyin, gözlüğün, neredeyse şans eseri keşfi ile neticelenir. Bazılarına göre gözlük 1317 yılında Salvino degli Armati, bazılarına göre de XIII. yüzyılda Keşiş Alessandro della Spina tarafından icat edilmiştir. Pek çoğumuzun hayatının önemli bir parçası olması bir yana, gözlüğün modern dünyanın gelişimine başka bir açıdan da çok büyük bir etkisi olmuştur. Bilindiği üzere insanların büyük kısmı kırklı yaşlarından sonra presbiyopi (yakını düzgün görememe) sıkıntısı çeker.  Tam da bu nedenle, elyazmalarının kullanıldığı ve günün yarısının mum ışığında geçirildiği Orta Çağ’da âlimlerin faaliyetleri belli bir yaştan itibaren oldukça gerilerdi. Gözlük sayesinde âlimlerin yanı sıra tüccarlar ve zanaatkârlar çalışma kapasitelerini artırmıştır. Öyle ki, o yüzyıllardaki entelektüel enerji aniden üç ile on kat arası artmıştır.28

Orta Çağ Avrupa kentlerinin ve Üniversitelerin doğumuna da tanıklık etmiştir. Nüfusun çoğalması ve ticaretin canlanması ile şehirlerde iç ve dış ticaretle gelişen bir ekonominin çeşitli şekilleri doğar ve bankalarla beraber kredi mektupları, çekler ve senetler ortaya çıkar. Günümüzde hâlâ kullanmaya devam ettiğimiz sayısız ortaçağ icadı arasında şömine, kağıt bu dönemde hayatımıza dahil olur. Leonardo Fibonacci’nin Liber Abaci (Hesap Kitabı) aracılığıyla XIII. yüzyılda benimsenen Arap rakamları, çift kayıt sistemi ve Guido d’Arezzo yoluyla müzik notalarının adı, ayrıca bazılarına göre düğmeler, gömlekler, elbiseler ve eldivenler, mobilya çekmeceleri, pantolonlar, oyun kağıtları, satranç ve pencere camları da bu yenilikler arasındadır. Yemek için masaya oturma ve çatal kullanma orta çağda başlamış; mekanik saatlerin atası olan maşalı saatler de yine bu dönemde icat edilmiştir.29

Orta Çağ'da meydana gelen tüm bu teknik yeniliklerin sonuçlarından biri de uygarlık merkezlerinin Akdeniz’den bu yeniliklerin çok daha etkili kullanıldığı kuzey Avrupa’ya kaymasıdır. Özellikle kuzey Avrupa ve Kuzey Denizlerinde XIII. yüzyıldaki besin maddeleri fazlalığı ile zanaat ürünlerinin ticaretindeki gelişme buraları ticaret hacmi bakımından Akdeniz’e rakip haline dönüştürmüştür. Bunun sonucunda ticaret yapan kuzey şehirleri 1241 yılında aralarında Hansa Birlikleri’ni oluşturmasına zemin hazırladı. Birliğin Novgorod’dan Londra’ya kadar uzak bölgelere yayılan imtiyaz hakları olsa da, asıl Hansa şehirleri Lübeck,  Cologne, Breslau ve Danzig idi.30

Avrupa’nın Atlantik kıyısına ve ötesindekine olan ilgiyi gemi yapımı ve denizcilikte gerçekleştirilen gelişmeler teşvik etmiştir. Belirleyici ilerleme XIII: yüzyılda gerçekleşti. Yan-kıç-omuzluk dümeninin yerini gemilere daha fazla manevra yeteneği ve denge sağlayan kıç-bodoslama dümeni almış, kare seren yelkenleri kullanılmaya başlanılmıştır.31

Ticaretin yayılmasına eşlik eden arka dümeni ve civadra32 gibi denizcilikle ilgili keşiflerin ilk olarak Avrupa’da XIII. yüzyılda Hansa Birliği gemilerinde kullanıldığı bilinir. Arka dümen donanımı ve civadra sayesinde gemilerin yelken ön alt köşesini gemi burnunun ötesine taşımak suretiyle geminin rüzgâr üstüne yakın seyretmesin sağlıyordu. Gemicilikte başarılan söz konusu keşifler, kadırgalardaki kürek esirlerinin emeğinden tasarruf sağladığı gibi uzak mesafelere yapılan deniz ticaretinin gelişmesine de katkı sağlamıştır. Ayrıca, her türlü koşulda yön tayinini sağlayan manyetik pusula Avrupa’da XIII. yüzyılda ortaya çıkmıştır.33

Barutun kullanılması Orta Çağ'ın önemli teknik gelişmelerinden bir diğeridir. Daha önceleri Çin’de bulunan barut Batı’da XIII. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Savaş sanatının değişimine sebep olan barut, Orlando Furoso’nun şiirinde  “askeri şanı yok eden hain ve çirkin icat” sözleriyle ifadesini bulur.34 Baruttan ilk defa 1249’da Roger Bacon’un yazdığı bir mektupta bahsedilmektedir. Top ilk kez 1325’de zikredilmiş olup ilk resimli açıklamaları 1327’de yapılmıştır. Resimdeki ilk top bir vazo şeklinde olup, sivri uçlu bir kitleyi fırlatıyordu. Nasıl ki demir silahlar, Tunç Çağ'ı şövalyelerini, savaş arabaları ve tunç kılıçları ile birlikte ortadan kaldırmışsa, barut ve ateşli silahlar da zırhlı şövalyeler ile onların güçlü kalelerinin devrini sona erdirdi.35

Baskı tekniği ve ateşli silahların ortaçağın sonunda yaptığı etkiler, alfabe ve demirin keşfinin, Tunç Çağı'nı etkilemesine benzer şekildedir. Bu sayede okuryazarlığın artmasına katkı sağlandığı gibi, insan uygarlığının birikimlerinin kaydedilmesi ve kullanıma sunulması imkânı da doğmuştur.36

Bütün bu yeniliklerin sonucu olarak insanların harcadığı kaba fiziksel güçten kurtulmaları ve özellikle tarımda meydana gelen olumlu gelişmeler sonucu artan verim ve üretim dolayısıyla malikânelerin ihtiyacının dışında artı ürün elde edilmiştir. Bu ihtiyaç fazlası, ticaret ve zanaat ile birlikte kentlerin gelişmesi mümkün kılındığı gibi, XI ve XIII. yüzyıl arasında Haçlı Seferleri, katedrallerin inşası ve Üniversitelerin kurulması gibi girişimleri finanse edecek ekonomik zenginliği sağlamıştır. Büyük kentlerde yaşayan zanaatkârlar ve öğrenciler zamanın zayıf ulaşım olanaklarının sınırladığı bazı bölgelerden gelen bu ihtiyaç fazlası ürünlerle beslendiler. Bir Amerikalı yazarın belirttiği üzere 1170 ile 1270 yılları arasında Fransa’da seksen katedral inşa edilmiş ve bunlar için günümüz parasıyla 1 milyar dolara yakın işçilik ve malzeme harcaması yapılmıştır.37

Orta Çağ'da sadece yeni teknikler gelişmemiş, aynı zamanda zanaatkârların hünerlerinde etkili bir ustalaşma da meydana gelmiştir. Örneğin XIII. yüzyılda ilk yapılan kaba saba mekanik saatler ile XVI. yüzyılda Nürnberg’de yapılan ilk cep saatindeki teknik ve incelik farkı bunu açıkça ortaya koymaktadır. Teknikteki ilerlemeyi zanaattaki farklılaşma ve uzmanlaşma takip etmiştir. Sonucunda da mühendisler ve araç yapıcıları, değirmen yapımcıları ve demircilerden; heykeltıraş ve ressamlar da taş yontucuları ve süslemecilerden tümüyle ayrılmışlardır. Lâkin, Leonardo da Vinci örneğinde görüldüğü üzere, Rönesans sanatçılarının pek çoğunun çalışmalarını halen daha birden çok alanda yaptıkları gerçeğinden hareket edersek bu dönemdeki zanaatlar arası farklılaşmanın derecesini fazla abartmamak gerekir. Uzman zanaatkârların bir kısmı okuryazar olmaya başlamış ve sanatlarındaki deneyimleri yazılı kayda geçirmek suretiyle modern bilimin gelişmesine de katkı sağlamışlardır.

Orta Çağ’a dair asıl vurgulanması gereken husus, Orta Çağ Batı Avrupa toplumunun bugünün tüm değerlerinin anası olduğudur. Örneğin demokrasiye, laisiteye, insan haklarına, kişisel özgürlüklere açılan yol, feodal zihin yapısının sözleşme esasına dayalı olmasıdır. Dünya tarihinin en dindar dönemi, dinin etkisinin en fazla kıran dönem olmuş ve modern dünyayı hazırlamıştır.38

Sonuç olarak, Orta Çağ'da önemli bir bilimsel keşif olmamakla birlikte çağın sonlarında bilimsel düşünce filizlenmeye başlamış ve Rönesans dönemindeki keşiflere giden yolun taşları döşenmiştir. Batı’da Orta Çağ'ın başlarından XII. yüzyıla kadar devam eden genel teknolojik durgunluğa rağmen bu süreçte tekerlekli sabanın geliştirilmesi, üçlü ekim sistemi ve nadasın keşfedilmesi, IX. yüzyıldan itibaren atlarda mıhlı nal ve yeni koşum takımlarının kullanılması ve nihayetinde XII. yüzyılda yel değirmenleri vasıtasıyla rüzgâr enerjisinden faydalanılması gibi yenilikler sonuçları itibariyle oldukça önemlidir. Söz konusu teknik değişimler sayesinde tarımsal üretimin miktarıyla birlikte, çeşit ve besin değerleri de artmıştır. Tüm bu bilim ve tekniğe dayalı yenilikler insanların daha iyi beslenmesine, daha da önemlisi bu yeni teknikler sayesinde emek yoğun işgücü ihtiyacının azalması sonucunda insanların hayatlarının kolaylaşmasına, yaşam sürelerinin ve hareket kolaylıklarının artmasına yol açmıştır. Ayrıca bu yenilikler ticaretin canlanmasına, kentlerin büyümesine ve Üniversitelerin kurulmasına, sanayi üretiminin altyapısının hazırlanmasına da zemin hazırlamıştır. Tüm bunların sonucunda emek yoğun ve kendine yeteri kadar üreten feodal üretim modeli yerini teknoloji destekli ve artı ürün sağlayan ekonomik modele bıraktı. Bunun sonucunda da feodal sistemin çözülüşü ve çöküşü hızlandı.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Sayime Durmaz

Dipnotlar

1 Stephen F. Mason, Bilimler Tarihi, Çev. Umur Daybelge, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013, s.88., Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni, Çev. Özcan Doğan, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2011, s.67.

2Norman Davies, Avrupa Tarihi, Çev. M. Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara 2006, s.321.

3Mehmet Ali Kılıçbay, “Ortaçağ’ın Orta Malı Olmadığına Dair”, Ortaçağ Aydınlığı, Doğu Batı, Sayı 33,  Ankara 2005,  s. 70.

4Umberto Eco, Ortaçağı Düşlemek, Çev. Şadan Karadeniz, Can Yayınları, İstanbul 1997, s.125-126.

5 Kılıçbay, a.g.m., s. 70.

6 Murat Belge, “Ortaçağ”,  Avrupa,  Doğu Batı Dergisi, Sayı 14, Ankara 2011, s. 79.

7 William A.Pelz, Modern Avrupa Halkları Tarihi, Çev. Nil Tuna, Kolektif Kitap, İstanbul 2017, s. 20.

8 Jacques Le Goff, Ortaçağ Batı Uygarlığı, Çev. Hanife ve Uğur GüvenDoğu Batı Yayınları, Ankara 2017, s.215.

9Frederick B. Artz, Orta Çağların Tini, Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul 1996, s.201-202.; Stephen F. Mason, Bilimler Tarihi, Çev. Umur Daybelge, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013, s.88.

10 Le Goff, a.g.e., s. 212.

11 Mason, a.g.e., s.88-89.

12 Le Goff, a.g.e, s. 230.

13Tötonca ve Slavca karşılıkları da Orta Asya kökenli olan ve İngilizcede “harnes” adı verilen “hamut”, Asya’dan alınarak kullanılmaya başlanmıştır. Bkz.Mason, a.g.e., s.89.

14Le Goff, a.g.e, s. 230.; Artz, a.g.e., s.203.

15 Çinlilerin icat ettiği yel değirmenlerini alarak İslam coğrafyasında ilk defa kullananlar Perslerdir.  Bugün de az sayıda görülen bu değirmenlerde, büyük bir değirmentaşını ve rüzgârın hızını düzenleyen bir türbini harekete geçiren 8 yatay kanat bulunmaktadır. Değirmenler, Sicilya ve Kuzey Afrika’daki İslam kolonilerine de uyarlanarak, zeytinleri ezmek ya da şeker kamışının suyunu çıkarmak gayesiyle kullanıldılar. (Zeki Tez, Bilim ve Teknikte Ortaçağ Müslümanları, Nobel Yayınları, Ankara 2001, s. 236.)

16 Le Goff, a.g.e., s. 212.; Mason, a.g.e., s.90.

17 Le Goff, a.g.e., s.213.; Umberto Eco, “Ortaçağa Giriş”, Ortaçağ: Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Ed. Umberto Eco, Çev. Leyla Tonguç Basmacı, Alfa Yayıncılık, İstanbul 2014, s.32.

18 Le Goff, a.g.e., s.213-214.

19 Le Goff, a.g.e., s. 214.

20 Le Goff, a.g.e., s. 215.

21 Le Goff, a.g.e., s. 216.

22Artz,,a.g.e., s.202.

23 Le Goff, a.g.e., s. 216.

24 Le Goff, a.g.e., s. 218.

25 Le Goff, a.g.e., s. 218.                                                                                                                   

26 Le Goff, a.g.e., s. 220-221.

27Umberto Eco, “Ortaçağa Giriş”, Ortaçağ: Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Ed. Umberto Eco, Çev. Leyla Tonguç Basmacı, Alfa Yayıncılık, İstanbul 2014, s.32.

28Eco, “Ortaçağa Giriş”, s. 33.

29 Eco, a.g.m., s. 32-33.

30 Mason, a.g.e., s. 90-91.

31Jacques Le Goff, Avrupa’nın Doğuşu, Çev Timuçin Binder, Literatür Yayınevi, İstanbul 2008, s.221.

32Yelkenli teknelerin önüne yatay olarak takılan ve flok yelkenini taşıyan direk.( Mason, a.g.e., s.91)

33 Mason, a.g.e., s. 91.

34 Eco, a.g.m. s. 34.

35 Mason, a.g.e., s.91.

36 Mason, a.g.e., s.91.

37 Mason, a.g.e., s. 90.

38Kılıçbay, a.g.m, s. 79.

 

 

Kaynakça
  1. Frederick B. Artz, Orta Çağların Tini, Çev.Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul 1996.
  2. Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni, Çev. Özcan Doğan, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2011.
  3. Jacques Le Goff, Avrupa’nın Doğuşu, Çev Timuçin Binder, Literatür Yayınevi, İstanbul 2008.
  4. Jacques Le Goff, Ortaçağ Batı Uygarlığı, Çev. Hanife ve Uğur Güven, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2017.
  5. Mehmet Ali Kılıçbay, “Ortaçağ’ın Orta Malı Olmadığına Dair”, Ortaçağ Aydınlığı, Doğu Batı Dergisi, Sayı 33,  Ankara 2005,  ss. 69- 79.
  6. Murat Belge, “Ortaçağ”, Avrupa,  Doğu Batı Dergisi, Sayı 14, Ankara 2011, ss.77-84.
  7. Norman Davies, Avrupa Tarihi, Çev. M. Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara 2006.
  8. Stephen F. Mason, Bilimler Tarihi, Çev. Umur Daybelge, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013.
  9. Umberto Eco, Ortaçağı Düşlemek, Çev. Şadan Karadeniz, Can Yayınları, İstanbul 1997.
  10. Umberto Eco, “Ortaçağa Giriş”, Ortaçağ: Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Ed. Umberto Eco, Çev. Leyla Tonguç Basmacı, Alfa Yayıncılık, İstanbul 2014, ss. 11-41.
  11. William A.Pelz, Modern Avrupa Halkları Tarihi, Çev. Nil Tuna, Kolektif Kitap, İstanbul 2017.
  12. Zeki Tez, Bilim ve Teknikte Ortaçağ Müslümanları, Nobel Yayınları, Ankara 2001.

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun