Batı Biliminin Doğulu Kökleri

Batı Biliminin Doğulu Kökleri

Doğu ve Batı arasındaki ilişkinin kökleri çok eski çağlara dayanmaktadır. Orta Çağ Doğu için bilimin ve bilginin ilerleyişi ve de entelektüel anlamda gelişim süreci olarak görülür. Bu çalışmada Doğu coğrafi olarak güneşin doğduğu yeri değil İslam kültürünün doğduğu, yükseldiği coğrafyayı ifade etmektedir. 8. Ve 13. Yüzyıllar arasında İslâm dünyasındaki bilimsel gelişmeler Doğu’nun dünya medeniyetine yaptıkları katkılar açısından ele alınacaktır. 9. ve 15. yüzyıllar arasındaki Avrupa’nın bilimsel ve kültürel özellikleri, bilimsel ve kültürel alandaki gelişmelerin doğu kaynaklarını içermektedir. Dolayısıyla bilim ve kültürel varlık bakımından Doğu ile Batı birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Biz de bu çalışmada, İslam dünyasında bilimin doğuş sebeplerini anlatmaya ve daha sonra da Batı’ya yani Avrupa’ya geçişi hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Doğu ile Batı arasındaki münasebetlerin kökleri çok eskilere dayanmaktadır. Bu kökleri Antik Yunan’a kadar dayandırmak da mümkündür. Buna örnek vermek gerekirse; Büyük İskender’in Doğu dünyasına yapmış olduğu sefer, İran ve Hindistan coğrafyalarındaki bilgi ve kültürel birikimlerin Yunan fikir dünyasına ulaşmasına vesile olmuştur. Sadece bu bölgelerin felsefî, estetik ve dini fikirleri Antik Yunan’a gelmemiş; aynı zamanda Kuzey Afrika, Ön Asya ve İran’dan İndus nehrine kadar uzanan İskender İmparatorluğu da Yunan kültürüyle bu bölgeleri kaynaştırmıştır. Bu kaynaşmadan Doğu-Batı sentezi olan Helenizm ortaya çıkmıştır. Helenizm’in, Batı dünyasının gelişmesinde bir “ön şart” olduğu bugün artık bilinmektedir (Spies, 1974: 6). Bunun yanı sıra; ister Grek ve Roma imparatorluklarının son devresini düşünelim –ki her iki imparatorluk da geniş ölçüde Doğu’nun astrolojisi, felsefe ve dinbilimden etkilenmişti- ister Hıristiyanlığın ortaya çıkışını ve Batıya yayılışını düşünelim, daima karşımıza Doğu çıkacaktır.

Romalılar ve onların mirasçısı olan Bizanslılar, Doğu ve Batı Dünyasını Akdeniz etrafında toplayarak bir “Akdeniz Medeniyeti” meydana getirdiler. Böylece Doğu Kültürünün Batıya geçmesinde aracı oldular. Akdeniz etrafındaki bu bütünlük Müslümanlar tarafından yıkılmış, Romalılar ve Bizanslılar, İslâm Devletiyle komşu olmuşlardır. Bu iki devlet her ne kadar birbirlerine düşman olsa da Doğu ile Batı arasındaki bilimsel ve kültürel münasebetlerin devam etmiştir. Bu, ister barış içerisinde iken iktisadî ve ticarî nedenlerle olsun, ister savaşlarda olsun; Müslümanlarla Bizanslıların temasları, insanlığın kültürel gelişmesinin nabzı ölçüsünde olmuştur (Şeker, 2010: 78).

Arabistan yarımadasında ortaya çıkan İslâmiyet, Batı Hıristiyan dünyasının çağlar boyunca en büyük uğraşı olmuştur. Sasaniler ve Bizans ile yapılan mücadeleler sonucunda elde edilen muzafferiyet “Din” misyonu ile birleştirilerek Ortadoğu coğrafyasında İslam Devleti büyük bir güç haline gelmiştir. Bu coğrafyada Bizans ve Sasaniler’in güçlü parçalanması sonrasında ortada kalan kültürel mirasa yine Müslümanlar sahip çıkmıştır (Spies, 1974: 7).

Güney Avrupa’da bu durum VIII. yüzyılın ortalarında fetihlerin son bulması, barış ortamının gelmesine ve iktisadî ve ticarî hayatın gelişmesine neden olmuştur. Bu dönemle birlikte savaşın izleri yavaş yavaş kapanmaya başlarken, İslâm mimarisinin şaheserleri İspanya semalarında yükselmeye başlamıştır. Bu maddî gelişmelere ek olarak Doğu dünyasının ilmî gelişmeleri İspanya yarım adasına geçecek ve burada da gelişme fırsatı bulacaktır.

İslam dünyasında bilimsel çalışmalar 7. ve 8. yüzyıllarda Halid b.Yezid döneminde yapılan tercüme çalışmaları ile başlamıştır. Bu dönemde Yunanca eserlerin tercümesi ile yapılan çalışmalar genelde kimya ilmi üzerinedir. İbnü’n-Nedim el-Fihrist adlı eserinde de bunu desteklemektedir. Hatta İbnü’n-Nedim daha da ileri giderek Halid’in halifeliği Mervan b. Hakem’e kaptırması ve geri alabilmek için bolca altına ihtiyaç duymasından dolayı simya ilmine ehemmiyet verdiğini söylemektedir (İbnü’n-Nedim, 2002: 338,497; Khrais, 2006: 187). Halid b. Yezid’in tercüme faaliyetleri ve Hişam b. Abdülmelik’in Aristo’nun Büyük İskender’e yazdığı sahte mektupların tercümesinin dışında Emeviler Dönemi’nde İslam dünyasındaki bilimsel çalışmalar kısır bir döngünün içinde Abbasi Devleti’nde Beytü’l-Hikme’nin kuruluşuna kadar sıkışıp kalmıştır (Hıreysât, 1997: 293).

Abbasiler döneminde İslam topraklarının daha da genişlemesiyle birlikte kültürel etkileşimin boyutu önemli derecede büyüdü. İslam dünyasında bilimin gelişmesinde Doğu Akdeniz’in fethedilen ülkelerindeki kültür merkezleri temsilcilerinin bir süre Müslümanların hocaları olarak oynadıkları rol ve Farsça konuşulan bölgelerden çıkan bilim ve kültür taşıyıcılarının önemi büyüktür (Sezgin, 2008: 8). Bu fetihlerle birlikte Edessa (Harran), Cündişapur ve İskenderiye okulları İslam dünyasındaki bilimsel çalışmaların çeşitlenmesine vesile olmuşlardır. Fethedilen bu bölgelerdeki bilim adamları sayesinde Yunanca’dan, Farsça’dan ve Süryanice’den Arapça’ya yapılan tercümeler ile Antik Yunan, Hint, Mısır ve Sasani bilimi İslam bilim adamlarının hizmetine sunulmuştur. Emevilerle İslamiyet’in yayıldığı İspanya topraklarında hekimler, astrologlar, matematikçiler, tarihçiler, şairler, filozoflar ve hepsinden çok din adamları ve hukukçular eski eserlerin tercümelerine epeyce vakit harcamışlardır. Bu tercüme faaliyetlerinin yanında kendi alanlarında da çalışma yapmaktan geri kalmamışlardır.

İslam bilim ve kültürünün Avrupa’ya geçiş yolları Endülüs İslâm medreseleri, Yahudi aktarıcılığı, Haçlı Seferleri, Seyyahlar, Moğollar ve Sicilya Müslümanları üzerinden olmuştur (Arnold, 1931: 44).

Endülüs Üzerinden Doğu Biliminin Batı’ya Yansıması

Endülüs Müslümanları İspanya’nın Kordoba (Kurtuba), Sevilla (İşbiliye), Toledo (Tuleytula) ve Granada (Gırnata) kentlerini birer ilim merkezleri haline getirmişlerdir. İspanya Hıristiyanları da bu ilim merkezlerinden yararlanmak için Arapça öğrenmeye başlamışlardır. Doğuda Arapların Perslerle karıştığı gibi, İspanya’da da Araplar (Kuzey Afrika Berberîleri) İspanyollarla karışıp kaynaşmışlardır (Ecer, 1984: 183).

XI. yüzyılın başlarında Kurtuba’nın Berberîler tarafından ele geçirilmesinden sonra buradaki Müslümanların öğrenim merkezi Toledo’ya kaymıştır (Goody, 2005: 46-51). Toledo Okulu, İngiltere ve İskoçya dâhil olmak üzere Avrupa’nın her yanından bilim heveslisini buraya çekmiştir (Spies, 1974: 17; Tez, 2001: 257). Bunlar arasında Kur’an’ın ilk çevirmeni olan Chester’li (ya da Ketton’lu) Robert diye anılan Robertus Anglicus, ayrıca Michael Scot (İskoç Michael), Daniel Morley ve Bathlı Adelard en ünlüleridir (Arnold, 1931: 28). Toledo’nun parlayan yıldızı bilim insanlarını kendine çektiği gibi İslam biliminin öğrenilmesi için onları Arapça’yı öğrenmeye de itmiştir. Bu vesile ile Arapça eserlerin Latince’ye çevirisi 1130-1150 yıllarında Toledo’da başladı (Karlığa, 2004: 236). Toledo Başpiskoposu Raymundus Lullus, İslâm felsefesinin Hıristiyanların kullanabileceği bir duruma getirilmesini arzulamaktaydı (Gürkan, 1969:236). Bu doğrultuda bir tercüme merkezi açtırarak İbn Sina ve Fârâbî’nin eserlerinin yanı sıra Aristo’nun Arapça’ya tercüme edilmiş eserleri ve Müslüman bilim adamları tarafından bu eserlere yapılan yorumları da Latince’ye tercüme ettirmiştir. (Gürkan, 1969: 305; Karlığa, 2004: 237). Raymundus’un ölümüne kadar Toledo şehrinde temsilcileri bulunmaktaydı. Bunlardan en çok bilineni Dominico Gundisalvi (Domingo Gonzalez) idi. Segoiva şehri başpapazı olan bu şahıs Arapça bilen iki tane yardımcıya sahipti (Arnold, 1931: 347). Gundisalvi’nin seçmiş olduğu eser yardımcıları tarafından tercüme edilirken kendisi de esere son hali vermekteydi.(Yıldız, 2009: 521). XII. yüzyıl tercümelerinin çoğunun, bu suretle iki bilgin tarafından müşterek çalışılarak meydana getirildikleri anlaşılmaktadır (Watt, 1989: 111). Raymond de Sauvetat’ın vefatından kısa bir süre sonra Toledo Başpiskoposu olan Rodrigo Jimenez de Rada (öl.1247) selefinin izinden giderek bu çeviri hareketini sürdürdü. Bu dönemde yapılan tercüme faaliyetlerinin en önemli ürünü, şüphesiz ki Kur’an’ı Kerim’in Toledo’lu Marcus tarafından ikinci kez Latince’ye tercüme edilmesidir (Karlığa, 2004: 238).

12. yüzyılda Ortaçağ Avrupası’nın önemli bilim adamlarından biri olan Cremonalı Gerard, Batlamyus’un Almagest’inin Arapça kopyasını incelemesiyle Toledo kentinde çeviri faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır (Arnold, 1931: 347). Onun 1178 yılında tamamladığı Almagest çevirisinin Latincesi Batı Avrupa’daki bilim meraklıları üzerinde büyük etki yarattı. Toledo’da çevirmen olarak görev yapan başrahip Dominico Gundissalvi’ye ek olarak Johannes Hispalensis, (XII. yüzyılın ikinci yarısı), Cremona’lı Gerard (1114-1187), ve Alman Hermann tercüme faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Yapılan ilk çeviriler genelde matematik, astroloji, tıp, doğa felsefesi, psikoloji, ayrıca mantık ve metafizik gibi alanlarda idi. Daha sonraları ise, Aristo’nun cazibesine kapılan Avrupalı bilim insanları onun çalışmaları ve İslâm dünyasındaki bilim insanları tarafından Aristo’nun eserlerine düştükleri şerhler üzerinde yoğunlaşmışlardır (Watt, 1989: 108-114).

Avrupa’da Toledo ekolünün haricinde Müslümanlarla kurmuş oldukları ilişkiler sayesinde Doğu bilimine hayranlık duyan bilim adamlarının sayısı gün geçtikçe artmıştır. Bunlardan bazıları Endülüs’te medreselere giderek Müslüman bilim adamlarından dersler almışlardır. Bu bilim adamlarının en önemlilerinden bir tanesi Albertus Magnus’tur. 1207-1280 yılları arasında yaşam süren Albertus Magnus, Dominiken Tarikatı’nın içerisinde yetişmiş bir din ve bilim adamıdır. Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd ve İbn Tufeyl gibi Müslüman filozofların Aristo felsefesine dair yorumlarını öğrenmiştir. Daha sonra bu yorumlara dayanarak Hıristiyan inancıyla bağdaşacak yeni yorumlar getirmiştir. Albertus Magnus, felsefe sorunlarını akılla çözmeye çalışırken Kutsal Kitap’la ters düşmemeye özen göstermiştir. Albertus Magnus’un Platon’dan çok Aristo felsefesini seçmesinin temelinde İbn Rüşd’ün çalışmalarına olan hayranlığı yatmaktadır (Kennedy, D. 1907; Goichon, 1986: 99-100; Robert, 2001: IX-XI). Bu dönemde Doğu felsefesinden etkilenen bir diğer felsefeci de Albertus Magnus’un varisi Thomas Aquinas’tır. 1225-1274 yılları arasında yaşayan Thomas Aquinas Katolik Kilisesi’nin resmi öğretisini kurmuştur. Aquinas kutsal olan ve kutsal olmayan bilgilere akılcı bir temel aramış ve Summa Contra Gentiles (Kafirlere Karşı) adlı eserinde, Müslüman fikir âlimlerinden İbn Rüşd gibi, bilginin iki kaynağı bulunduğundan söz etmiştir (Tekeli; vd., 2009: 111). Akılcılığı ve deneyi bilgiye ulaşmada tek yol olarak gören Roger Bacon 13. yüzyılın yetiştirmiş olduğu önemli bilim adamlarından bir tanesidir. Optiği doğa felsefesinin odak noktası olarak gören Bacon’un çalışmaları, Eski Yunan ve İslâm optik geleneklerinin belirgin izlerini taşımaktadır. Kendisinde İbnü’l-Heysem’in etkisi fazlasıyla görülmektedir (Witzel, T. 1912; Goichon, 1986: 99-100; Robert, 2001: IX-XI). Ayrıca Bacon, Arapça eserlerden esinlenerek tasarladığı simya deneyleri için bir laboratuar kurmuştur. Bu laboratuardaki deneyimlerini bir kitap haline getirerek Jean de Paris adlı bir adamıyla Papa’ya göndermiştir (Şentürk, 2007: 144). Bu eserde, barut yapımını betimlemiş, kapalı bir kapta ateşlenen baruttan büyük bir güç elde edebileceğini ve bu gücün silah olarak savaşlarda kullanabileceğini kavramıştır (Şentürk, 2007: 144). Uçan makineler, motorlu gemiler ve arabalar tasarlamıştır. (Tekeli; vd., 2009: 109; Şentürk, 2007: 151).

İslam biliminin Batı’da yayılmaya başlamasıyla bilginin yoksunluğunu derin bir şekilde yaşayan Avrupa’da aydınlanmanın kıvılcımları olan üniversiteler kurulmaya başlamıştır. Bu üniversitelerin kurulmasında İslam medreselerinin yadırganamayacak kadar payı büyüktür. İtalya’da Salerno, Fransa’da Montpellier, Bologna ve Paris Üniversiteleri kurulan ilk üniversiteler arasında yer almaktadır (Antalyalı, 2007: 28). İlk etapta birbirine çok da yakın sürelerde kurulmamış olmamalarına rağmen ekolleriyle daha sonra kurulacak olan üniversitelerin temellerini oluşturmuşlardır.

Müslümanlar tarafından Aristo’nun batı dünyasına yeniden kazandırılması, doğrudan doğruya Rönesans’ı hızlandırmış ve Reform hareketlerinin nedenlerinden biri olmuştur (Arnold, 1931: 29; 51; Hakimi, 1999: 105-106 ). Muhammed Rıza Hâkimi bu hususu şöyle ifade etmektedir: “Ne var ki, insanlar Rönesans asrının tamamen doğal olduğu, Rönesans hareketinin klasik kültürün dosdoğru bir uzantısı olduğu düşüncesindeydi. Yeni düşünürlerde, eskilerin bıraktığı yerden işe başladıkları gibi bir parlak zirvesinden yollarına başladıkları görüşü tamamen geçersizdir. Bu bakımdan gerçek seyri tamamen farklı olduğu gibi çok da önemliydi. Klasik kültürün mirasına sahip çıkan medeniyetlerin bu fikirlerinin adı geçen kültürel eserlerinin taşlaşmaması ve taassuba varmaması için çok çalışmaları gerekiyor… Gerçekte, Müslümanların Grek bilimine yaptıkları şeyi bizzat Yunanlılar eski doğuluların bilimlerine uygulamışlardı. Eğer, İslâm kültüründe astronomi gözlemleri yapılmamış olsaydı Rönesans astronomları dokuz yüz sene önceki öncülerinin deneyimlerinden yararlanamayacakları gibi modern bilimlerin temelini oluşturan önemli keşifleri yapamayacaktı, geri kalacaktı veya hiç ortaya çıkmayacaktı” (Hakimi, 1999: 105-106).

Batı cephesindeki diğer önemli bir husus manevi kültürün doğuya bağımlı olmasıdır. Ünlü bilginlerin konferanslarını izlemek üzere X. yüzyıldan sonra İspanya’dan başlayarak, Mısır üzerinden İran’a dek pek çok bilimsel gezi düzenlendi. Endülüslü Muhyiddin İbnü’l-Arabî Doğu’ya bağlı manevi kültürün en önemli temsilcilerinden ve örneklerinden bir tanesidir. Bu şahıs Anadolu coğrafyasında kendisine pîr olarak kabul ettiği Abdülkadir Geylâni’nin ve kendi öğretilerinin yayılması için uzun yıllar gayret sarf etmiştir (Yıldırım, 1998: 30-35; Kılıç, 1999: 493-).

Endülüs’teki eğitim birimlerinde bilim adamlarına olan gereksinim Doğu coğrafyasında (İslam topraklarında) iş bulamayan bilim adamlarını Endülüs’e çekmiştir. Doğu’dan Batıya yönelen bu beyin göçünü Endülüslü devlet adamları Doğu kütüphanelerinde bulunan kitapların kopyalarının kendi kütüphaneleri için hazırlanmaları yönünde kullanmışlardır. Örneğin; el-Hakem II, doğu kitaplarının kopyalarını kendi kitaplığı için yazdırmıştır. Yine bu dönemde Avrupa’daki kütüphanelerdeki eserler iki elin parmak sayılarını bile geçmiyordu. Fakat Müslümanların şahsi kütüphanelerindeki eserler yüz binlerle ifade edilmekteydi. Örnek vermek gerekirse el-Hakem II’nin kütüphanesinde 400.000 civarında eser bulunmaktaydı (Özdemir, 1997: 174). Müslümanlarda bilim bu seviyeye ilerlemiş ve kütüphaneler bu derece zenginleşmişken, bundan tam 400 yıl sonra Akıllı Şarl'ın Paris'te açtığı devlet kütüphanesine koymak için bütün Avrupa'da bulabildiği kitap sayısı 900'ü geçmemiştir. Ayrıca bu kitapların üçte biri Hıristiyanlık ve dinî meselelerle ilgili kitaplardı (Lârî, 2011: 180). 

Müzik hususunda da İslâm dünyasının Batı dünyasına tesiri görülmektedir. Deri renginin koyuluğu nedeniyle Ziryâb diye anılan Ebu’l-Hasan İbn-i Nâfî, IX. yüzyılın ortalarında Endülüs’e yerleşerek Endülüs aristokrasisini Bağdat’ın üstün kültürüyle tanıştırmıştır. Ziyâb, Endülüs emirinin teveccühünü kazandıktan sonra Kurtuba şehrinde bir konservatuar kurarak müzikte bir ekol yaratmış ve Endülüs müziğinin özgün bir karakter kazanmasını sağlamıştır. Batlamyus’a göre on çeşit müzik usulünü öğretmiş ve melodilerinin sözlerini de kendisi yazmıştır. Müzik dünyası, beş telli ud (ikinci ve üçüncü teller arasına) ve ağaçtan mızrap (tezene) gibi çok sayıda buluşu Ziryâb’a borçludur. Bu müzik dehası bilim insanı sadece müzik ile uğraşmamıştır. Kurtubalılara Bağdat’ın karmaşık mutfak reçetelerini getirmiş ve onlara iyi görgü kurallarını da öğretmiştir (Özdemir, 1997: 117). Bunlara örnek verecek olursak; yemek zamanlarını, sofra düzenini, mevsimlere göre nasıl giyinilmesi gerektiğini, mücevher takılarının kullanımını, saç bakımı ve makyaj sanatını, diş macunu kullanımını vb. görgü adetlerini öğretmiştir (Tez, 2001: 269; Özdemir, 1997: 97). Ayrıca giyim-kuşam hususunda da Norman kadınlar, Müslüman kadınlar gibi peçe takarlardı ve sokaktaki kadınların farklı milletlere sahip olmalarına rağmen birbirlerinden ayırt edilmeleri güç olurdu (Azimli, 2011: 4).

Sicilya İtalya Cephesinden Yansımalar

Doğu biliminin Avrupa’ya aktarımındaki diğer bir nokta ise Sicilya-İtalya cephesidir. Aglebiler, Balear adalarına ve Sardinya’ya karşı giriştikleri savaşlar sırasında, 831 yılında Sicilya’yı ele geçirmişler ve Sicilya’da Aglebi hâkimiyeti X. yüzyıla kadar sürmüştür. Fatımiler, X. yüzyılda Aglebileri yıkınca Sicilya’yı Normanların eline geçti ve burada bir krallık kurulmuştur (Spies, 1974: 8). Sicilya’nın, 831-1091 yılları arasında Müslümanların yönetimi altında kalması ve aradaki bu 2,5 yüzyıl süre boyunca Sicilya Adası, İslâm kültürü ve biliminden çok fazla etkilenmiştir. Hatta 1091 yılında burası bir Norman krallığının kurulmasına rağmen İslâm kültürü etkisinde bir şey kaybetmeyerek daha da yüksek düzeye erişmiş ve Arapça uzun süre bu krallıkta resmi dil olarak korunmuştur (Watt, 1989: 19).1 1091 yılında kurulan bu krallıkta Müslümanlardan kalma saray ve merasimlerin yanı sıra, İslâm örf-adet ve ilimleri de devam ettirilmiştir. Diplomaların bir kısmı Arapça olarak doldurulmuş ve paralar üzerinde Doğu figürleri uzun süre yer almıştır (Spies, 1974: 8).

Sicilya Adası’nı Müslümanlardan geri alan I. Roger’ın vasilerinden bazıları İslâm kültürünün ve biliminin etkisinden kendilerini kurtaramamış ve Doğu dünyasına olan hayranlıklarını saklama gereksinimi hissetmemişlerdir. Nitekim II. Roger, Palermo’nun yukarı kesiminde “Cassaro” adıyla anılan bir saray inşa ettirmiştir. II. Roger’ın sarayında Yunanca, Arapça, Fransızca ve İtalyanca konuşulmaktaydı (Curtis, 1912: 307-309). Avrupa’nın ve dünyanın her tarafından bilim insanları bir özgür düşünce merkezi haline gelen Palermo Sarayı’na gelmekteydiler (Tez, 2001: 258). En büyük kesimi, Arap bilim insanları oluşturmaktaydı ve Arapça, bir bakıma bilim dili olarak kabul görmekteydi. İngiltere’de Arapça incelemelerinin öncüsü ve Öklid’in Öğeler adlı eserini Arapça’dan çeviren Bathlı Adelard başta olmak üzere pek çok Latin bilimci bu sarayda çalışmışlardır. Ayrıca Bathlı Adelard el-Kazvini’nin trigonometrik tabloları ile de bir hayli ilgilenmiş ve bu tabloları Latince’ye tercüme etmiştir (Arnold, 1931: 94). Rönesans başlayana dek klasik metinlerin, felsefe ve bilim kitapçıkları kadar edebî ve dinsel nitelikli kitapların Arapça’dan aktarılması sürmüştür. Bu bakımdan İtalyan Rönesans’ındaki Arap kültürünün etkisi, her zaman araştırmacıları çeken bir konu olmuştur (Tez. 2001: 258-259).

İslâm biliminin Avrupa’ya aktarılmasında Norman Sicilya’sında ve İtalya’nın güney ucunda kurulan üniversitelerin önemi çok büyüktür. Fakat buralarda çalışmış olan bilim insanları gibi çalışmaları da epeyce karanlıkta kalmıştır. XI. yüzyılda Monte Cassin’deki Benedikt Manastırı’nda yaşayan ve Arap kökenli olan Afrikalı Kostantin (doğ. 1020) de bu bilim adamlarından bir tanesidir (Walsh, 1911: 163). Doğu’dan öğrenmiş olduğu tıp ilmi ve eczacılık bilgilerini Salerno’da hayata geçirmeye çalışmıştır. Bu şahısla ilgili en teferruatlı bilgi Petrus Diaconus’un vekâyinamesinden elde edilmektedir. Petrus Diaconus, Kostantin’in Salerno’ya gittikten sonra Hıristiyan olduğundan bahsetmektedir (Karlığa, 2004: 243-244). Afrikalı Kostantin, Monte Cassin’deki Benedikt Manastırı’nda Müslümanların tıp kitaplarından yaptığı çevirilerle Avrupa tıbbının temellerini oluşturmuştur (Butterworth; Kessel, 2001: 57).2Ayrıca Petrus Diaconus Afrikalı Kostantin’in 26 eserinin ismini vermektedir (Karlığa, 2004: 244). Sicilya’lı emir Eugene, Batlamyus’un optik konulu yapıtını Arapça’dan Latince’ye çevirmiş ve 1160 yılı dolayında Almagest’in Yunanca’dan Latince’ye çevrilmesi çalışmalarına katılmıştır. Napoli Üniversitesi’nde ise Michael Scot ve Leonardo Fibonacci gibi bilginler çalışmalar yapmışlardır. Michael Scot, II. Friedrich’in çevresi ile Toledo Çeviri Okulu arasında bağlantı oluşturmuş ve ölümüne dek sarayda Arapça’dan çeviriler yapmıştır. İbn Meymun’un öğrencisi Yahudi Jakob ben Abbamari ben Simon ben Anatoli, II. Friedrich’in emri üzerine Aristo’nun mantık konusundaki beş kitabını, Porphyrius’un giriş metni ile birlikte Arapça’dan İbranice’ye çevirmiştir. Kurulduğu dönemden itibaren tıp alanında büyük bir ekol olan Salerno’daki tıp okulu, mezunlarına pratisyen hekimlik lisansı vermekteydi. Hekimler altı, cerrahlar ise yedi yıllık bir eğitimden sonra uzmanlık kazanabiliyorlardı (Tez, 2001: 259).

Müslümanlar bu bölgeyi sadece ilim yönünden değil, teknik yönden de etkilemişlerdir. Bu bölgeye yeni ziraî usuller, mükemmel sulama kanalları, zeytin, pamuk, şeker kamışı gibi o zamana kadar bilinmeyen bitkilerin getirilerek adada yetiştirilmesi, kısa zamanda Sicilya’yı müreffeh bir memleket haline getirmiştir. Ayrıca şeker Avrupalıların mutfak kültüründe önemli değişikliklere vesile olmuştur (Özdemir, 1997: 173). Gümüş, bakır, kükürt madenleriyle mermer granit ocaklarının işletilmesi sistemli bir nizama bağlanmıştır. İpek sanayi başarı kazanmıştır (Gürkan, 1969: 308). Arapların İspanya, Sicilya-İtalya topraklarına hâkim bulundukları sıralarda, birçok sanayi kolları, ziraat usulleri, herkesin kullandığı ve hepsi Arapların icadı olan birçok makineler, bostan kuyularında kullanılan su dolapları Müslümanlar aracılığıyla bu topraklarla buluşmuştur. Aynı tarihlerde ve aynı sebepler dolayısıyla güneyde fevkaladelikler gösteren, memlekette mevcut olan sanayiden üstün bir sanayin mahsulü olan eserler, tahkim edilmiş şatolar, kale duvar ve kulelerine, diğer büyük mimari eserlere hatta üzerinde büyük ve kıymetli emeklerin kendisini gösterdiği silahlarla, yontmalara, mücevherlere Müslüman eserleri demek çok uzun yıllar âdet olmuştur (Gürkan, 1969: 306).

Doğu dünyasından Avrupa’ya geçen bir diğer teknoloji ürünü de kâğıttır. Çinliler tarafından keşfedilen kâğıt, Endülüslü Müslümanlarvasıtasıyla Avrupa ile tanışmıştır (Spies, 1974: 11). Kağıt için X. yüzyıldan sonra Şâtıba şehrinde birçok işletme kurulmuştur. Şâtıba şehri kâğıt üretiminde o derece ilerlemişti ki tarihçi el-İdrîsî’nin de belirttiği üzere doğuya kâğıt ihracatı yapar olmuştu. Bir asır sonra da kâğıt üretimi Toledo’ya taşınmıştır. Ayrıca günümüze o dönemde üretilen kâğıtlara yazılmış birçok belge ve kitap ulaşmıştır. XIII. yüzyılda kâğıtla tanışan Avrupalılar Endülüs’ten kâğıt ithal etmeye başlamışlar ve ilk kez Fransa’da İspanya’dan gelen bilgi ve teknoloji ile kâğıt üretimi başlamıştır (Bedevî, 2002: 39-40). Ayrıca bu dönemde II. Roger Müslüman bilim adamlarının ilmi çalışmalarından faydalanmıştır. Örneğin el-İdrisî (1100-1166), Kitab er-Rücârî adlı ünlü coğrafya kitabını II. Roger için yazmıştır (Curtis, 1912: 312-313). Değerli haritaların süslediği bu kitap, bir Arap müellifin kaleminden, Müslüman coğrafyasının büyük ustalarının katkılarıyla, Avrupa üzerine hatırı sayılır bilgileri bir araya getirir ve kültürlerin iç içe geçişinin en güzel örneklerinden birini teşkil eder (Şeşen, 2000: 493).

Alman Hohenstaufen hanedanından olan II. Friedrich, 1208’de Sicilya kralı, 1220’de ise Kutsal Roma-Cermen imparatoru olmuştur. Sicilya’daki sarayını her dinden, her inançtan bilgin ve düşünürlerin toplandığı bir kültür merkezi haline getirmiştir. II. Friedrich, Papa ile fikir ayrılıklarına düşmüş ve sarayında özgür düşüncenin ve de araştırmanın koruyucusu olmuştur (Villani’s Chronicle, 1906: 134-138). Müslümanlarla mücadele etmenin yerine sulh yolunu tercih ederek 1224 yılında kurdurduğu Avrupa’nın ilk devlet üniversitesi olan Napoli Üniversitesi’ne kapsamlı bir Arapça elyazması koleksiyonu bağışlamıştır. Ayrıca Aristo’nun, İbni Sina’nın ve İbn Rüşd’ün eserlerinin çevrilmesi için ön ayak olmuştur. Kendisi ve oğlu Manfred (1232-1266), kısmen Arapça’dan kısmen de Yunanca’dan çeşitli felsefe yapıtlarını, çevrilmek üzere Bologna ve Paris üniversitelerine göndermişlerdir (Tez, 2001: 259). 

Haçlılar Vasıtasıyla Doğu Biliminin Batı’ya Yansıması

Dünya tarihi bakımından incelendiğinde Orta Çağ’ı, üç önemli olay anlatır. Bunlardan birincisi İslâm’ın doğuşu ve yayılışı, ikincisi Türklerin doğudan batıya yönelmesi ve üçüncüsü ise Haçlı Seferleri’dir.

Batı Avrupa, İslâm dünyasındaki bilimsel gelişmelerden Sicilya ve İspanya üzerinden Haçlı Seferleri’nden evvel haberdar olmuştu. Batılıların tıp ilmine olan ilgisi Haçlı seferleri esnasında daha da artmıştır. 1110 senesinde Paris’te, 1113’de Bologna’da, 1167’de Oxford’da, 1181’de Montpellier’de, 1222’de Padua’da ve bunları takiben daha birçok merkezde üniversitelerin kuruluşu ve buralarda tıp derslerinin yapılması hiç de tesadüfi olarak nitelendirilemez. Bildiğimiz kadarıyla, Pisa asıllı olan Antakyalı Stephanus, 1127 yılında Antakya’da el-Mecûsi’nin (ölm. 994) Kitab’ül-Meliki (Sultani Kitap=liberregius) adlı önemli tıp eserini Latince’ye tercüme etmiş ve bu eser Haçlılar tarafından Avrupa’ya götürülmüştür. Ayrıca Grek-İslâm tıp düşüncesinin büyük temsilcisi İbni Sina’nın “el-Kanun fi’t-Tıb” adlı eseri de Ceremona’lı Gerard tarafından Latince’ye tercüme edildikten sonra Batı’nın üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmaya başlanmış ve kısa zamanda ilk sıraya yükselmiştir. Bu eser XII. yüzyıldan XVII. yüzyıla kadar Batı ülkelerinde tıp ilminin başlıca rehberi olmuştur (Turner, W., 1907). XII. yüzyıldan itibaren Avrupa’da cüzamlı hastaların barınabileceği birçok hastane ve bakımevinin birdenbire ortaya çıkmasından da, hastaları muntazam bir şekilde bakım ve tedavi altında tutma fikrinin İslâm dünyasından öğrenilip Batı’ya aktarıldığı anlaşılmaktadır. (Demirkent, 2007. 214-215).

Haçlı Seferleri İslâm dünyası bakımından yerleşik oldukları toprakları ve kutsal yerleri korumaktan başka bir şey ifade etmekten öteye geçememiştir. Yani Müslümanlar için bir seri sınır çatışmasından başka bir şey değildir (Watt, 1989: 105-106). Belki görünüş itibariyle birer savaş niteliği taşımasına rağmen, Haçlı Seferleri, Doğu için olmasa da Batı için savaşın ötesine geçmiştir. Çünkü Haçlı seferleri, sırasında pek çok Yakındoğu ülkelerinin kendilerine has özellikleri Avrupalılar tarafından götürülerek oralarda daha da geliştirilmiştir. Yakındoğu, kendisine yapılan bu seferlerle uğraşırken, endüstri, bilim ve teknoloji alanlarında biraz duraklama yaşamıştır. Avrupa ise verdiği kayıplarla birlikte yine de öğrenebildikleri kadar bilgiyi ve zanaatı geliştirme konusunda daha becerikli olmuşlardır (Ülgen, 2011: 287). 

Doğu Biliminin Batı’ya Yansımasında Moğolların Rolü

Moğolların doğu bilimlerini Batı’ya aktarımları hususunda, Aydın Sayılı, Roger Bacon’un sözlerini şöyle aktarmaktadır: “Moğollarla Müslümanlar (Tatarlarla Sarasenler) yapmış olduklarını bu yoldan başarmışlardır. Gerçekten, Moğolların astronomiye başka kavimlerden fazla zaman ayırdıkları bilinmektedir. Birçok milletler bilgin kimselere ve astronomlara sahiptiler. Fakat Moğolların hükümdarları sadece bu meslek erbabının öğütlerine göre hareketlerini düzenlerler. Onlar arasında astronomlar bizde din adamlarının işgal ettiği mevkii işgale ederler. Efendimiz Kralımız Louis 1253 yılında Fransisken tarikatından Rahip William Moğolların yanına gönderdiği zaman Moğolların İmparatoru Mengü Han kendisine şöyle bir beyanda bulundu: “Bizim, Tanrı’dan gelme ve kâhinlerimiz tarafından yorumlanan kanunlarımız vardır ve biz her şeyi onların gösterdiği yoldan yaparız. Siz Hristiyanlar da peygamberler tarafından yorumlanan Tanrıdan gelme bir kanuna sahip bulunuyorsunuz; fakat siz ona riayet etmiyorsunuz.”… Rahip William’ın Efendimiz Krala yazıyla bildirdiğine göre, kendisi eğer yıldızlar hakkında biraz bilgiye sahip olsaydı, Moğollar tarafından iyi karşılanacaktı.  Fakat astronomide bilgisi olamadığından onlar kendisini küçük görmüştür (Sayılı, 1964: 36).Böylece, Moğollar, gerek gelecek hakkında bilgi sahibi olarak ve gerekse ilimle ilgili hususlar bakımından, her işte astronomi aracılığıyla hareket ederler. Kuzeyden doğuya ve doğudan güneye bütün uzantısı boyunca bütün dünyayı hükümleri altına almış bulunuyorlar. Şimdi sadece Hıristiyanlara ait toprakların iki kenarına, yani Mısır’la Afrika’ya sahip değiller. Hâlbuki Moğollar ufak tefek ve çelimsiz insanlardır. Bünyelerinin gücünü artıracak hemen hiçbir şey yiyip içmezler ve hareketlerinde çevik değillerdir. Ayrıca, gerçek manasıyla silahsız olup sadece kendilerinden kaçanları korkutmaya yarayan oklara sahiptirler ve yine, hiçbir zaman yakın mesafeden ve karşılıklı saf nizamında savaşmazlar. Efendimiz onları engellemese ve aralarında anlaşmazlık tohumları salınmasına sebep olmamış olsaydı, onlar bütün dünyayı ellerine geçirmiş olacaklardı. Demek ki başarıları, dünyayı ayakları altına almalarını mümkün kılan mükemmel ilmi çalışmaları sayesindedir. Gerçekten, Rahip William, Efendimiz Kralımıza gönderdiği kitabında Moğolların adetleri hakkında anlattığı şeyler arasında, 14.000 Moğol askerinin, içlerinde piyade bulunmamak üzere 200.000 atlı askeri olan Türkiye sultanını mağlup ettiğini de anlatmaktadır (Sayılı, 1964: 36).

Sonuç

Aristo, Platon, Sokrates ve nicelerinin eserleri 8. yüzyılda Müslüman devlet adamlarının teşviki ve bilim adamlarının gayretleri sayesinde unutulmaktan kurtulmuş ve günümüze kadar ulaşmışlardır. Müslüman bilim adamları Antik Yunan, Mısır ve İran’daki bilim adamlarının başına gelen unutulmuşluğa düşmemek için bilgi ve birikimi aktarmada bonkör davranmışlardır. Dolayısıyla Orta Çağ İslam dünyasında üretilen bilgi ve birikim siyasilerin veya aristokratların tekelinde kalmamış ilim öğrenmek isteyen herkes imkânları dâhilinde bundan faydalanmıştır. İşte bu bilim insanlarının üretmiş oldukları eserler, İslam coğrafyasının sınırlarını aşıp karanlığın içinden çıkmak için tepelenip duran Batı’nın rehberi olmuştur. İslam coğrafyasında üretilen bu eserler Batı’ya çeşitli yollardan aktarılmış ve Batı’nın küllerinden yeniden doğmasına vesile olmuştur. Batı Müslüman bilim adamlarından sadece antik döneme ait eserleri öğrenmekle kalmamış, İslam âlimlerini oluşturmuş oldukları eserleri, İslam dininin inceliklerini, Kur’an-ı Kerim’i, İslam mimarisini, askeri ve ziraî teknikleri ve sosyal hayata dair birçok şeyi çeşitli yollarla öğrenmişlerdir.

Sonuç olarak üretilip paylaşılmayan bilginin hiçbir değeri yoktur. Bilgi ve birikim paylaşıldıkça zenginleşir ve değer görür. Dün bizden onlara; bugün onlardan bizlere bilgi ve birikim aktarımı yaşanmaktadır.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Murat Serdar
  • mserdar61@live.com

Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü

Dipnotlar

1W. Montgomary Watt bu etkiyi şöyle izah eylemektedir:” Sicilya’nın Hıristiyanlar tarafından tekrar zaptındaki maddî sâîkler, dinî sebeplerden daha kuvvetli idi. Fakat ada, birçok bakımdan İslâm dünyasının bir parçası olmaya devam etti. Müslümanlardan sonraki yöneticilerinden bazılarının yaşayış tarzı bir Hıristiyan’dan daha ziyade kendi zamanlarındaki Müslümanlara benzemekteydi. Bilhassa Roger’in oğlu II Roger (1130-1154) ile onun torunu olan Hohenstaufen’li II. Frederik (1215-1250)’e Sicilya’nın vaftiz edilmiş iki sultanı denilmekteydi.

2Afrikalı Kostantin’in XI. yüzyılın ikinci yarısında Arapça’dan yaptığı çevirileri ve adaptasyonları özellikle de Salerno, Güney Fransa, Chartres ve Paris’te etki uyandırdı. Ve en azından bir İngiliz doktor, bu yeni metinleri kullanma konusunda erken davrandı.

3Yazılı kaynaklar vasıtasıyla öğrendiğimize göre M.S. VIII. yüzyılda Semerkand’da kağıt imal ediliyordu. Bu bilgiden hareketle Arapların kâğıt imalatını 751 yılında Talas Savaşı münasebetiyle öğrendikleri neticesine varmak mümkündür. Fakat Arapların kâğıdı daha önceden bildikleri ihtimalini de destekleyen deliller de vardır. Yapılan araştırmalar M.S. VIII. yüzyılda Bağdat’ta kâğıt imalatına başlandığını ortaya koymaktadır. Bağdat’ta ilk kâğıt imalathanesini kuran Horasan Valisi Yahya İbnFadl’dır. Yahya İbn Fadl’ın kardeşi ve Harun Reşid’in veziri olan Cafer kâğıdın devlet eliyle imalatını sağlamaktaydı. Kâğıt kelimesinin Kırtas olup Yunanca’ya Chartes olarak geçmiştir. Kelimenin Arapça’ya da Çince’den geldiği sanılmaktadır.  

 

Kaynakça
  • Antalyalı. Ö. L. (2007). “Tarihsel Süreç İçerisinde Üniversite Misyonlarının Oluşması”. Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. S. 6.ss. 25-40.
  • Arnold. S. T. (1931). TheLegacy of Islam. Alfred Gullaume. (Eds.). London:  Oxford at the Clarendon Press.
  • Azimli. M. (2011). “Sicilya’daki İslâm Medeniyeti’nin Avrupa’ya Etkileri”. http://mehmetazimli.com/bildiriler/a2.pdf. ss. 1-17.
  • Butterworth. C. E. (2001). İslâm Felsefesinin Avrupa’ya Girişi. Ayşe Meral. Ömer Mahir Alper (Çev.). İstanbul: Ayışığı Kitapları.
  • Curtis. Edmund. (1912). Roger of Sicilyand The Normans in Lower Italy 1016-1154. New York: The Knickerbocker Press.
  • Demirkent. I. (1994). “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri “. Tarih Dergisi. İstanbul: İstanbul Edebiyat Fakültesi Yayınları. s. 66-78.
  • Demirkent. I. “Haçlı Seferleri Döneminde Yakındoğu Kültürünün Batı’ya Taşınması ve Bunun Avrupa Toplumuna Etkileri Üzerine”. Haçlı Seferleri Tarihi-Makaleler-Bildiriler-İncelemeler. Ebru Altan (Yayına Hazırlayan). İstanbul: Dünya Yayınları. 
  • Ecer. A.V. (1984). “İbn-i Sina’nın Batıda Tanınması”. İbni Sina (980-1037). Erciyes Üniversitesi’nde Gevher Nesibe Sultan anısına düzenlenen İbni Sina Kongresi Tebliğleri 14 Mart 1984. Kayseri:  Kayseri Erciyes Üniversitesi Matbaası. s. 183.
  • Goichon. A.M. (1986). İbn Sînâ Felsefesi ve Ortaçağ Avrupasındaki Etkileri. İsmail Yakıt (Tercüme). İstanbul: Ötüken.
  • Goody. J. (2005). Avrupa’da İslâm Damgası. Şahabettin Yalçın (Çev.). İstanbul. Etkileşim Yay.
  • Gürkan. A. (1969). İslâm Kültürünün Garbı Modernleştirmesi. İstanbul: Akçağ Yay.
  • Hakimi. M. R. (1999). İslam Bilim Tarihi. Hüseyin Arslan. (Çev.). İstanbul: İnsan Yay.
  • Hıreysât. M. A.. (1997). “Halîd b. Yezîd b. Muavîye”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. C. 15. Ankara: Diyanet Vakfı Yayınları. s. 292-293.
  • İbnü’n-Nedim, (2002). El-Fihrist. Yusuf Ali Tavil (Ter.). Beyrut: Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye.
  • Karlığa. B. (2004). İslam Düşüncesi’nin Batı Düşüncesi’ne Etkileri. İstanbul: Litera Yay.
  • Kennedy, D. (1907). St. Albertus Magnus. In The Catholic Encyclopedia. New York: Robert Appleton Company. Retrieved January 13, 2015.
  • Khrais. Ziad. (2006). “Bayt al-Hikmah (The House of Wisdom) Is a Centre of Intellectual Radiation, and The Role of Harran Scholars In Its Flourshment”. I. Uluslararası Katılımlı Bilim Din ve Felsefe Tarihinde Harran Okulu Sempozyumu 28-30 Nisan 2006. Prof. Dr. Ali Bakkal (ed.). Şanlıurfa: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları. s. 186-200.
  • Sayılı. A. (1964).  “Ortaçağ İslâm Dünyasında İlmi Çalışma Temposundaki Ağırlaşmanın Bazı Temel Sebepleri”. The Observatory in Islam. Ankara: Ankara Ünv. Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi Yay. s. 7-69.
  • Spies. O. (1974). Doğu Kültürünün Avrupa Üzerindeki Tesirleri. Neşet Ersoy. (Çev.). ATO Dergisi İlave Eki. N. 8. Ankara:  ATO Yayınları.
  • Şeker. M. (2010). “İslam Medeniyetinin Dünya medeniyet ve Bilimine Katkısı”. İslam Kurumları ve Medeniyeti. Mefail Hızlı (ed.). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları. s. 64-88.
  • Şentürk. Ö. (2007). Fransisken Hareketinin Ortaçağ Avrupasındaki Önemi ve Ortaçağ Avrupasına Etkisi. (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Gaziosmanpaşa Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
  • Tekeli. S. Vd. (2009). Bilim Tarihine Giriş. Ankara: Nobel Yay.
  • Tez. Z. (2001). Bilim ve Teknikte Ortaçağ Müslümanları. Ankara: Nobel Yay.
  • Turner, W. (1907). Avicenna. In The Catholic Encyclopedia. New York: Robert Appleton Company. 12.01.2015.
  • Ülgen. P. (2011). Doğu-Batı Arasında Teknoloji Transferi (Geç Ortaçağlar). İstanbul: Sanat Yay.
  • Walsh. J. J. (1911). Old-Time Makers of Medicine. New York: Fordham University Press.
  • Watt. W. M. (1989). İslam Avrupa’da. Hulusi Yavuz (Çev.). İstanbul: Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yay.
  • Witzel, T. (1912). Roger Bacon. In The Catholic Encyclopedia. New York: Robert Appleton Company. Retrieved January 13, 2015.
  • Villani, G., ( 1906). Villanni’s Chronicle. Trans: Rose E. Selfe, London: Archibald Constable & CO LTD.
  • Yıldız. Ş. (2009). “Endülüs Bilim Hayatında Yahudiler”. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. C. 18. S. 1. Bursa: Uludağ Üniversitesi Yay. ss. 509-528.
  •  

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun