Moğolların Avrupa Seferi (1241–1242)

Moğolların Avrupa Seferi (1241–1242)

J.P. Roux Moğol İmparatorluğu Tarihi adlı eserinde Moğolların Batı seferini tanımlarken şöyle diyordu: “Tüm Moğol seferleri arasında Orta Avrupa seferi kadar başarılı ve hızlısı yoktur.” Başında Orda ve Baydar’ın bulunduğu bir Moğol ordusu 9 Nisan 1241’de Polonya’daki Liegnitz Muharebesi'nde Silesya Dükü Henry’nin idaresindeki kalabalık bir orduyu imha ederken sadece iki gün sonra 11 Nisan’da Batu ve Subetay Macar Kralı IV. Bela’nın, Avrupa’nın en güçlü ordusu olarak kabul edilen orduyu Mohi Muharebesi’nde yenerek önlerine katmışlardı. Aynı gün Kadaan’ın komutasındaki ordu ise Romanya’da faaliyetlere girişmiş ve buradaki yerleşim birimlerini yoğun bir Moğol taarruzuna almışlardı. Nisan 1241, Avrupa’nın gördüğü en karanlık aylardan birisiydi ve o an Avrupa’da herkes Moğolların bundan sonraki hedefinin neresi olduğunu düşünüyordu.

BEYAZ TARİH / MAKALE

1230’ların sonlarında Avrupa Papalık ile Kutsal Roma Germen İmparatoru II. Frederick arasındaki çekişme ile adeta kutuplaşmış bir havayı solurken Rus hudutlarında yeni bir hareketlenme belirmeye başlamıştı. Yayık Irmağı boyları ile batısında kalan bölgedeki yerleşim birimleri ile yarı göçer Kıpçak ve sair boylar üzerine düzenlenen saldırılarla başlayan bu hareketlilik kısa süre içerisinde etkisini Bulgar Hanlığı’nın kentleri üzerinde de göstermişti.1 Rus kroniklerinde hemen yanı başlarında yaşanan bu gelişmelere ilişkin bilgiler sınırlı olsa da bu haberler çok kısa bir zaman içerisinde Avrupa’ya ulaşmıştı. Nitekim 1236’da Lehistan ve dolayları, doğuda olup bitenden ufak bir takım dedikodular şeklinde olsa da bir şekilde haberdardılar.2 Bir yıl sonra, 1237’de İtil boylarına giderek kadim yurtlarında kavimdaşları ile buluşmak ve onları Hristiyanlaştırmak isteyen Julian ise bu harekâtın ilk Batılı şahidi olmuştu. Moğol tehdidini gayet etkili ifadelerle Macaristan ve Papalığa bildirdiği raporunda Julian, Moğolların Macaristan’ı ele geçirmeyi planladıklarını ve Roma ile daha başka bölgelere de saldırmak istediklerini yazıyordu:  

Suzdal’ın efendisi benim aracılığımla Macaristan Kralı’na haber gönderdi. Buna göre Tatarlar gece gündüz hangi yolla Hristiyanların Macar Kralı’nı yenebilir ve hâkimiyet altına alabiliriz diye düşünüyorlar. Dediklerine göre Roma’yı ve ondan da ötesindeki yerleri yenebilir ve onlarla mücadele edebilirler.3

Julian’ın raporunun bu ve daha başka ifadelerle oldukça korkutucu bir gelecek vaat etmesinin yanında Moğollarla ilgili daha pek çok haber Avrupa’ya deyim yerinde ise akıyordu. Aynı yıl, 1237’de Ortadoğu’dan Papalığa bir mektup gönderen Philip adlı bir din adamı Moğolların İran ve Kafkasya’yı yakıp yıktığını Papalık divanına haber veriyor,4 1238’de ise İran’dan Avrupa’ya gelen ve İngiltere’ye kadar ülke ülke dolaştıkları anlaşılan bir Haşhaşi elçilik heyeti ülkelerinin Moğollar tarafından yakılıp yıkıldığından bahsedip yardım talep ediyordu.5 Bu tür haberlerin tüm korkutuculuğuna karşın, Avrupa’da Moğollara karşı genel bir direniş hazırlığının olduğunu gösteren bir belirti yoktur. Hatta bu türden haberlerden ötürü korkuya kapılıp, idarecilerini telaşa sürükleyebilecek halkın büyük çoğunluğunun tam tersi bir ruha bürünerek ciddi bir kayıtsızlık içerisinde bulunduğu Splitli Toma tarafından ifade edilir.6

Halkının günlerini neşe içerisinde geçirmelerine karşın Macar Kralı IV. Bela ve maiyeti, kaybedeceklerinin sadece eğlenceleri olmadığının, ülkelerini ve devletlerini yitirmekle yüz yüze olduklarının farkındaydılar. Moğolların Macaristan’a saldıracaklarına dair aldıkları çeşitli türden haberlerin yanında bizzat Ögedey Kağan tarafından IV. Bela’ya gönderilmiş bir nota bile7 Macar bürokrasisini derin bir düşünce içerisine sevk etmeye yetiyordu. Diğer taraftan Macaristan’ı Moğolların hedefi hâline getiren daha başka faktörler de vardı. İtil’in batısındaki bozkır kuşağının Macaristan içlerine “akması” ile Moğol saldırısının Macaristan’ı vurma ihtimali tarihî ve coğrafî bir kural gibiydi. Ancak bundan daha da önemlisi, Macaristan Moğol harekâtının ana hedeflerinden birisiydi. Nitekim 1235’te toplanan kurultayda Ögedey Kağan, seferin hedefleri arasında Kıpçak yurtları, Rus ülkesi, Alan ve Başkurt toprakları yanında Macaristan’ı da göstermişti.8 Diğer taraftan Macar Kralı’nın kendisine gönderilen elçilere Kağan’a biat ettiğini bildirmemesi, dahası gelen elçilerin akıbetleri ile ilgili sorunlara bir de Moğolların önünden kaçan Kumanların Macaristan’a yerleştirilmesi sorunları da ekleniyordu. Dolayısıyla Moğolların Macaristan seferi bir ihtimal değil, bir kaderdi.

Macar Kralı IV. Bela işte bütün bunları hesaba katarak tek bir meseleye odaklanıyordu: “Moğollara karşı önlem almak”. Kral, bir yandan Karpat hattındaki savunma hatlarını güçlendirirken, diğer yandan 1239’da ülkesine gelen Macar Başbuğu Köten’in idaresindeki Kumanları Macar sınırlarına yerleştirerek ordusunun kuvvetini ve hareket kabiliyetini artırmak istiyordu. Yine IV. Bela, etrafındaki devletlerle de temasa geçmenin bir gereklilik olduğunu görüyordu. Damadı olan Lehistan Kralı V. Boleslav ile kuzeni Silesya Dükü Henry’den başka Bulgarlar ve Avusturya dükleri ile de ilişki kurarak ülkesinin çevresini müttefik bir ağ ile örmeye çalışıyordu. Bu adımları ile aslında doğru işler yaptığı muhakkaktı.9 Ancak kendisi için de ülkesi için de artık çok geçti. Zira Moğollar Kiev’i ele geçirdikten hemen sonra yanı başındaki Galiçya–Volın Knezliği kentlerini bir çırpıda yutunca10 Avrupa’nın kapısına, Macar hududuna dayanmış duruma gelmişlerdi ve beklemeye de hiç niyetleri yoktu. Şimdi dünyanın en hızlı istila hareketlerinden birisi, Moğol istilası başlıyordu.

Avrupa’ya düzenlenen Moğol harekâtı, muhtemelen 40.000 ila 60.000 arasındaki bir asker sayısına ulaşan Moğol ordusunun iki ayrı kısma ayrılması esası üzerine şekillenmişti. Batu ve Subetay’ın idaresinde bulunan I. Ordu Karpatlara doğru yönelirken, Batu’nun ağabeyi Orda İçen ve Çağatay’ın oğlu Baydar’ın idaresi altındaki II. Ordu ise Polonya’ya sokulmuştu. Esasen bu sefer Moğolların doğrudan hedef olarak belirledikleri bir harekât olmaktan çok idarecilerinin, yukarıda da ifade edildiği üzere Macar Kralı IV. Bela’nın müttefikleri olması ile ilgiliydi. Moğollar bu saldırı ile iki ordunun arasına bir “perde çekmek”, iki ordunun birleşmesinin önüne geçmek istiyorlardı.11

Moğolların saldırıları başlıyor

Moğolların Lehistan seferi Orda ve Baydar’ın 13 Şubat 1241’de Sandomir’i vurup ele geçirmeleri ile başladı ve Lehistan’ın içlerine doğru girilmesi ile devam etti. 18 Mart'ta Leh Kralı V. Boleslav’ın Vladimir adlı bir komutanının idaresindeki Krallık ordusunu Chmielnik’te perişan etmeleri gözle görünür bir başarı olmanın yanında aynı zamanda bölgedeki bütün idarecilere güçlerini gösterdikleri bir zafer oldu. Artık Lehistan kendisini Moğollarla açıyordu. Doğrudan Krakow’a ilerleyerek 24 Mart’ta kenti ele geçirip yakıp yıktılar. Nisan ayının başına gelindiğinde Breslau da aynı akıbete uğramıştı. Bunu Oder vadisi üzerine ilerleyerek yukarı Silesya düklerini kuzeye doğru sürmeleri takip etti.12 Ancak yerel hâkimler kuzeye doğru çekildikçe güçleri de bir araya geliyor ve böylelikle bir ordu teşkil ediyorlardı. Bu ordu içerisinde Silizya ve Polonya düklerinin birliklerinden başka Goldberg kentinden gelenler, Templar şövalyelerinden bir grup, Oppeln Dükü ve Moravya hâkiminin birlikleri ile Töton şövalyelerinden kıtalar bulunuyordu. Moğolların faaliyette bulundukları bölgenin bir direnişi şeklinde kendisini gösteren bu birleşme, sonunda 9 Nisan 1241 sabahında Leignitz’de Moğolların karşısına çıkmakla bir ordu kimliğine bürünmüş oldu. Liegnitz Muharebesi sayıca rakibinden çok az sayıda askere sahip Moğolların13 klasik Türk–Moğol taktiğine uygun olarak icra edilen sahte ricat taktiği ile 9 Nisan 1241’de Moğolların ezici bir zafer kazanmaları ile neticelendi. Muharebe neticesinde pek çok barondan başka Silesya ordusunun başkomutanı Henry de öldürülmüş, bundan daha da kötüsü bölgenin direnişinin ümidi olan ordu da imha edilmişti.Kroniklerde Henry’nin idaresindeki ordunun kaybının abartılı olmakla birlikte 30 ila 40.000 asker olarak ifade edilmesi, Liegnitz’deki mücadelenin Moğollar için ne kadar büyük bir zafer olduğunu ortaya koyar. Batıdaki mücadelelerle ilgili Moğol kaynaklarındaki bilgilerin sınırlı olmasına karşın Reşidüddin’in bu muharebeden bahsetmesi XIV. yüzyılda bile zaferin bir destan gibi akılda tutulduğunu gösterir. Diğer taraftan Moğolların öldürülmüş düşman askerlerinin sol kulaklarını keserek dokuz çuvala –ki bu kuşkusuz ki Türk ve Moğollardaki dokuz sayısının kutsallığı ile ilgiliydi– koyup zafer nişanesi olarak Batu’ya göndermeleri de muzafferlerin elde ettikleri zaferden ne denli gurur duyduklarını gösterir.14

Zaferlerinin ardından Orda İçen ve Baydar, Henry’nin kesik başını bir mızrağın ucuna takarak –daha sonra Wahlstatt adıyla anılacak olan– Liegnitz kentinin önlerine geldiler ve bunun ardından Meissen ve Lausitz’e kadar ilerleyerek bölgeyi tarumar ettiler. Ancak artık harekâtlarının asıl hedefine ulaşmışlardı: Macaristan seferinde harekatın ana hedefine yönelen orduyu geri bir noktadan tehdit edebilecek hiçbir güç kalmamıştı. Orda İçen ve Baydar’ın bundan sonraki hedefi ana Moğol ordusu ile birleşmek üzere Moldavya’ya doğru ilerlemek oldu. Ancak bu sırada da yolları üzerindeki pek çok yerleşim birimini yakıp yıktılar ki Troppau, Möhrisch-Neustadt, Freudenthal ve Brünn Korneuburg bunlardan sadece birkaçıydı.15

Batu ve Subetay Bahadır’ın idaresindeki I. Ordunun harekâtı da yine Mart ayında başlamıştı. 14 Mart’ta IV. Bela Moğolların Karpatya geçitlerindeki tahkimatları söküp attıklarını haber alınca ordusuna alelacele hazırlanması emrini verdi. Bu noktada Moğollar orduyu yeniden iki kısma ayırdılar. Bunlardan Batu ve Subetay’ın idaresindeki sayıca kalabalık bir ordu Macaristan’a, Verecke geçidine doğru ilerlerken Ögedey’in oğlu Kadaan ile Çağatay’ın oğlu Büri’nin idaresindeki ordu kendilerini Eflak dolaylarına doğru atan Borgo geçidine, şimdiki adıyla Tihuta geçidine yönelmişti. Sayıca bir ordu teşkil etmese de bir kısım birlik ise Tuluy’un oğlu Böçök’ün idaresinde Macaristan’ın güneyine doğru kıvrıldığı anlaşılmaktadır.16 Batu’nun idaresindeki ordunun Verecke geçidini geçmesinden sadece birkaç gün sonra 17 Mart’ta Batu’nun kardeşi Şiban’ın Peşt’in 30 kilometre kuzeyindeki Vac’ı ele geçirmesi17 Moğol ilerleyişinin ne kadar hızlı bir şekilde geliştiğini Macarlara gösteriyordu. Ancak onun bu harekâtı aslında, J.P. Roux’nun iyi fark ettiği gibi Macaristan’ı Avusturya’dan ayıran –tıpkı Lehistan seferinde olduğu gibi Macaristan harekatını– perdeleyen bir özellik arz ediyordu.18 Macar Kralı, elini kolunu bağlayan tüm bu gelişmeler olup biterken ordusunu Peşt’de nizama sokmakla meşguldü. 6 Nisan tarihine kadar süren hazırlıkların ardından 100.000 kişiye yaklaştığı anlaşılan Macar ordusu kendilerini taciz eden Moğol kıtalarını takiple, aslında Moğolların onları çekmesi ile Mohi Ovası’na doğru harekete geçti. Bunu, Macar ordusunun, öte yakasında Moğolların bulunduğu Sajo Irmağı kıyısında konuşlanması takip etti.19 Macar ordusunun ana stratejisi, Sajo Irmağı’nın üzerindeki köprüyü tutmak ve Moğolları bu köprüyü geçmeye zorlayarak muharebenin burada cereyan etmesini sağlamaktı. Ancak öyle anlaşılıyor ki Moğolların amacı da tam olarak buydu. Herhalde Moğollar Macarların köprüye odaklanmasını istiyorlardı. Macar askerlerinin köprüde gerçekleşen 10 Nisan’daki ilk mücadele sonucunda zaferden emin bir hâle gelmeleri20 de kendi başarılarından çok Moğolların onların yaşamalarını istedikleri bir histi. Moğollar için muharebenin “zafer noktası” köprü değil, Sajo Irmağı’nın yukarı kesimlerinde yer alan sığ bir noktaydı ve muharebenin koptuğu yer de burası olacaktı. Splitli Toma’nın aktardıkları 11 Nisan’ın erken saatlerinde başlayan harekâtın ne kadar sessiz bir şekilde gerçekleştiğini ve Macarların asıl tehlikenin hangi cihetten geldiğini bile fark edemediklerini gösterir:   

Böylelikle Macarlar zaferden ötürü sanki tam anlamıyla zaferi elde etmişlercesine büyük bir memnuniyet içinde silahlarını bir kenara atarak güven içinde gece uykusuna daldılar. Ancak Tatarlar köprübaşına diktikleri yedi mancınıkla çok büyük taşları ve okları büyük bir sebatla fırlatarak Macar gözcülerini uzağa ittiler. Kaçmalarından ötürü gözetleme işi boşalınca Tatarlardan bazıları hiçbir tehditle karşılaşmadan köprüden, bazıları da ırmağın sığ yerlerinden karşı tarafa geçtiler. Ne yazık ki tan atarken Tatarların bütün kalabalığı ovaya yayılmış vaziyetteydi.21

Reşidüddin ise olan bitene çok daha hâkim bir kişi olarak muharebenin gidişatı ile ilgili çok daha net bir tabloyu önümüze koyar:

Onların arasında büyük bir ırmak vardı, fakat geceleyin Batu ve Borolday ırmağı geçtiler ve mücadeleye tutuştular. Batu’nun kardeşi Şiban kendi (birlikleri ile) harekete geçti ve savaşmaya başladı. Bu arada Emir Borolday ve tüm ordu uyum içerisinde yekpare bir şekilde görevini yerine getiriyordu. Onlar Kilar’ın (=IV. Bela) otağına yöneldiler ve kılıçları ile bunun halatlarını kestiler.22

Artık muharebenin geleceği belli olmuştu. Hiç beklemedikleri bir yönden gelişen şiddetli saldırı karşısında tutunamayan Macar ordusu bir süre direndi ise de kısa süre içerisinde çözülerek kralları IV. Bela da dâhil olmak üzere muharebe meydanını hak edene, Moğollara bıraktılar. Reşidüddin Macar ordusu ile ilgili olarak “Bu sırada askerler cesaretlerini kaybettiler ve gerisingeriye kaçmaya başladılar. Moğollar aslanların avına üşüşmeleri gibi onları takibe giriştiler. Onların askerlerinin çoğunu yok edene kadar vurdular ve öldürdüler. Böylelikle bu bölge fethedildi” derken Splitli Toma’nın tasviri daha ayrıntılıdır:  

Aynı gün saat beş altı civarında23 ne yazık ki Tatar ordusunun kalabalığı sanki bir küre gibi Macarların karargâhını kuşatmıştı. Oklarını çekiyor ve her yerden buraya fırlatıyorlardı. Daha başkaları ise kuşatılmış karargâhı ateşe vermeye teşebbüs ediyordu. Her taraflarının düşman tarafından çevrildiğini gören Macarlar cesaretlerini kaybettiler. Kalabalıklıklarını gösteremediler ve bir halde mücadeleye girişmek kararlarını uygulayamadılar. Kurdun ağzından kaçmak isteyen koyunların sığınacak bir delik aradıkları gibi çılgınca her istikamete doğru kaçıştılar. Düşman ise her yerden çevrelemiş bir halde mızrak ve oklarını fırlatarak işi savsaklamıyorlardı. (…) Mızrak ve ok yağmurunu hiçbir zırh engelleyemiyor, arkasını dönenler dökülüyordu, öyle ki her yer meşe palamudu misali bunlarla doluydu. Tüm yaşam ümidi söndüğünde, ölüm ise kamptaki tüm gözlere göründüğünde kral ve prensler bayraklarını terk ederek kurtulmak için kaçmaya niyetlendiler. Bu sırada arda kalıp ölecekleri korkusu taşıyan pek çok kişi kaçmaktan başka bir şey düşünmüyordu.24

Yazar ifadelerini Macar ordusunun çekilişinin zorluklarına işaret eden ifadelerle sürdürüp Macar ordusunun neredeyse imha edildiği izlenimi uyandıran ifadelerle anlatısını sonlandır. Bununla birlikte zafer kazanan Moğolların da kaybının hiç de azımsanamayacak bir durumda olduğu görülmektedir. Nitekim Ata Melik Cuveynî muharebeyi tasvir ettikten sonra “Moğol ordusunun yaptığı zorlu savaşlardan biri de bu savaştı” der.25

Ordusunun önemli bir kısmını muharebe meydanında bırakmış olmasına karşın Kral IV. Bela, kaçmak için diğerlerinden daha şanslıydı. Avusturya sınırındaki Pressburg’a ulaştıktan sonra Hırvatistan’a doğru yol alırlarken Eflak ise eş zamanlı Moğol saldırılarının üçüncüsü ile sarsılıyordu. Nitekim Liegnitz Muharebesi’nden iki gün sonra, Mohi Muharebesi ile ise aynı günde, yani 11 Nisan’da Moğolların üçüncü ordusunun başındaki Kadaan Eflak’da faaliyete geçmişti ve Bistrist, Klausenburg, Grosswardein ve Hermannstadt kentlerini yakıp yıkmakla günlerini geçiriyordu.26 Bu faaliyetlerine devam ederken Batu ve Subetay’ın idaresindeki ordu ise güneye doğru, Tuna Irmağı boylarına doğru sarkmış ve ırmağın kuzeyinde kalan bütün bölgeyi yağmalamaya girişmişlerdi. 1241’in sonuna kadar süren bu faaliyetleri 1242’nin başında Tuna’nın donması üzerine Moğolların ırmağın güneyine geçmeleri takip etti. Batu ve Subetay’ın yeni hedefleri Estergon ve Stuhlweissenburg’u vurmak oldu.27 Tuna boylarındaki yerleşim birimleri ağır bir Moğol saldırısına maruz kaldığı günlerde Kadaan da kaçak Kral’ın yakalanması emri ile Zagreb’e ilerliyordu. Macar Kralı’nı takiple önce Split’e ve ardından da Trogur Adası’nın karşı sahiline kadar süren Balkanlar’daki bu köşe kapmaca, Moğol komutanının ada sakinlerinin IV. Bela’yı teslim etmelerini sağlamak için sahildeki yerleşim birimlerini yakıp yıkmasına kadar vardıysa da sonunda bir netice alamadı. Bölgede daha fazla kalmanın bekleyişini daha da uzatmasından başka bir netice vermeyeceğini gören Kadaan, “av”ını arkasında bırakarak Bosna üzerinden Sırbistan’a geçti ve bu sırada karşısına çıkan Cattaro, Drivasto ve Svac’ı yakıp yıktı. Bunu Bulgaristan’a doğru ilerleyerek Batu’nun ordusu ile birleşmesi takip etti.28

Moğolların Macaristan Kralı’nı Mohi’de acı bir yenilgiye uğratmalarından sonra, önce Tuna boylarını yakıp yıktığı ve ardından da bir Moğol ordusunun Adriyatik kıyılarına kadar, tabir yerindeyse elini kolunu sallaya sallaya ilerlediği günlerde Avrupa’daki temel gündem maddesi “Moğolların bundan sonraki hedefi”nin neresi olduğuydu. Elde bulunan kaynaklar, kıtanın büyük kısmının derin bir korkuya gömüldüğünü göstermektedir. Bu ülkelerden birisi olan Fransa’da Moğol korkusu had safhaya ulaşmıştı. Hatta bu korkunun Kraliyet ailesini bile derin bir kedere bıraktığı Parisli Matthew’in Büyük Kroniği’ne yansımıştır:

(Tatarlar) Korkunç çılgın kırbaçla halkı tehdit ederlerken efendiler (=din adamları) Fransızların kralının saygıdeğer ve Tanrı sevgisi taşıyan bir kadın olan annesini bilgilendirdiler. Blanchia Kraliçesi: “Kral Lodowice, oğlum, neredesin?” (dedi). O da cevap verdi: “Ne oldu anne”. O ise derin nefes çekti, kadın olmasına rağmen tehlikeden korkmadı ve dedi ki “Sevgili oğlum, ortaya çıkan büyük üzüntüyü ne teşvik etti, sınırlarımızda dolaşan korkunç şaiya nedir?  (Ki bu) Hepimizi tehdit ediyor ve çok kutsal kiliselerimiz Tartarların üzerimize gelişlerinden ötürü genel bir yıkıma uğruyor.” Bunu duyan kral kederli bir sesle, fakat ilahi bir istekle karşılık verdi: “Cennetin huzuru üzerimize yükselsin anne. Eğer gelirlerse Tartar olarak andıklarımız Tartaryalarına def olacaklar, geri göndereceğiz, ya da onlar bizim hepimizi cennete gönderecekler”. Veya şunu dedi: “Biz onları süreceğiz veya eğer onlar bizi yenerlerse, İsa’nın koruyucuları veya şehitleri olarak Tanrı’ya gideceğiz”. Bu asil ve övücü sözler sadece Fransız asillerini değil, komşu sınırlardaki milletleri de canlandırdı ve onlara yaşam verdi.29

13. yüzyılın en önemli kronik yazarlarından birisi olan Parisli Matthew’in Fransa Kralı’nın sözleri ile komşu milletlerin cesaretlenmelerinden bahsetmesi esasen Moğollar gelene kadar bir şeyler yapmak isteğinin yükselişi ile ilgiliydi. Bu duygu bir süre sonra Papa IX. Gregory’i Haçlı Seferi ilan etmeye bile sevk edecekti.30 Papalığın en büyük düşmanı olan Alman imparatoru II. Frederik de Moğollara karşı harekete geçilmesinin ateşli savunucularından birisi olduğunu Parisli Matthew’in Büyük Kroniği’ne yansımış mektubu ile göstermişti.31 Buna mukabil V.T. Paşuto’nun gayet iyi bir şekilde işaret ettiği gibi Latince bir kaynakta Alman İmparatoru Frederik’in, daha 1238’de huzuruna gelen Moğol elçilerine Kağan’a biat ettiğini bildirdiği görülür.32 “Moğol saldırısına karşı kendisini bu bağlılık ile garanti altına almış olmasına karşın Alman İmparatoru’nu şimdi bir Haçlı seferi ilan etmeye sevk eden şey ne idi” türünden bir soruyu tam da sorma vaktidir. Bu soruyu farklı bir mecrada daha ilmi bir şekilde tartışmak daha uygundur. Ancak –o muhtemel zamana kadar bir ön değerlendirme yapmak gerekirse– öyle görünüyor ki bu sorunun cevabı yukarıdaki gündem ile yakından ilişkiliydi: “Moğolların bundan sonraki hedefi neresiydi”. II. Frederik belki kendisini Moğolların hedefi olacak kadar büyük bir hükümdar olarak görmekte haklıydı. Ancak elbette vesvesesinde haksızdı. Zira Türk–Moğol gelenekleri, biat etmiş bir hükümdarın topraklarını saldırıdan men ediyordu.33 Belki de bazı çevreler, II. Frederik’in biatından haberdardılar ve bunu onun aleyhine bir “hainlik belirtisi” olarak kullanmak istiyorlardı. Bu niyetler bazı kaynaklarda çeşitli bazı dedikoduların dolaşması ile de gün yüzüne çıkmaktadır.34 Ancak gerçek ne olursa olsun böylesi bir Haçlı seferinin hazırlanması için çok geç kalınmıştı. Zira Mart 1242’de Bulgaristan’da bir araya gelen Moğollar Avrupa’da yeni bir bölgeye ilerlemek yerine Nisan’da geri çekilme hazırlıklarına girmişlerdi. Büyük Batı Seferi artık sona ermişti.

Moğolların son derece avantajlı olduğu bir sırada, Moğol korkusunun Fransa ve İngiltere’yi bile içine aldığı bir ortamda batıya ilerleyişlerini sürdürmeyerek doğuya dönmelerinin nedeni üzerinde pek çok görüş ortaya atılmıştır. Yaygın olan kanaat Ögedey Kağan’ın 11 Aralık 1241’de ölmesi haberinin Avrupa’daki Moğol birliklerine ulaşması ve Cengiz soyundan gelenlerin kurultayda hazır bulunmak için seferi sonlandırmalarıdır. Esasen Plano Carpinili Johannes’in ifadelerinden temel alan bu görüşün hiçbir geçerliliği yoktur ve tamamıyla kronolojik bir “sanı”dır. D. Sinor’un, Moğol ordusunun çekilişini, atlarını besleyecekleri yeterli otlağın Avrupa’da bulunmadığına ilişkin görüşü de ikna edici değildir.35 Aslında öyle görünüyor ki çekilişin nedenini tespit için 1235 kurultayında seferin hedeflerine bakmak kâfidir. Nitekim yukarıda da ifade edildiği üzere Ögedey Kağan’ın son kurultayında Moğolların Batı seferinin sınırları Kıpçak yurtları, Rus ülkesi, Alan ve Başkurt toprakları ile Macaristan ile sınırlandırılmıştı.36 Artık Moğol sefer planı tamamlanmıştı.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Altay Tayfun ÖZCAN

Dumlupınar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olan Altay Tayfun Özcan 13 ve 16. yüzyıllar arası Türk, Moğol ve Rus tarihi üzerine çalışmalar yapmaktadır. Moğol-Rus ilişkileri (1223-1341) başlıklı eseri ile 2018 yılında Türkiye Bilimler Akademisi Telif Eser Ödülü'ne layık görülmüştür.

Dipnotlar

1Moğolların Bulgar Hanlığı topraklarındaki faaliyetleri ile ilgili olarak bk. A.T. Özcan, Moğol–Rus İlişkileri (1223–1341), TTK yay., Ankara 2017, s.62-63.

2Codex Diplomaticus Poloniae, Tomus Tertius, ed. J. Bartoszewics, Varsaviae 1858, s.24.

3A.T. Özcan, “Macar Papaz Julian’in 1237 Tarihli Moğol Raporu”, Tarih Araştırmaları Dergisi, C.XXIX/S.48, 2010, s.98.

4P. Jackson, The Mongols and the West, Pearson-Longman Press, Harlow 2005, s.59.

5A.T. Özcan, “Chronica Maiora’da Moğollara Dair Kayıtlar”, Tarih Okulu, S.XVI, s.31-33.

6Thomae Archidiaconi Spalatensis, Historia Salonitanorum atque Spalatinorum Pontificum / History of the Bishops of Solona and Split, ed. and trans. D. Karbic et al, Central European Universtiy, Budapest 2006, s.255, 257 (Latince Metin-ki bizim çevirimiz buradaki metne dayanmaktadır), 258, 260 (İngilizce çeviri). Ayrıca bk. Toma Splitskiy, İstoriya Arhiepiskopov Salonı i Splita, Vstupitel’naya Stat’ya, Perevod, Kommentariy O.A. Akimovoy, İzdatel’stvo İndrik, Moskva 1997, s.114 (Rusça Çeviri), 291 (Latince metin)

7A.T. Özcan, “Macar Papaz Julian’in 1237 Tarihli Moğol Raporu”, s.98

8Moğolların Gizli Tarihçesi, Moğolca Aslından Çeviren M.L. Kaya, yayıma hazırlayan E. Kalan, Kabalcı yay., İstanbul 2011, s.241; Rashiduddin Fazlullah, Jami’u’t Tawarikh: Compendium of Chronicles, A History of the Mongols, Part Two, English Translation and Annotation by W.M. Thackston, ed. Ş. Tekin, G.A. Tekin, Harvard University Department of Near Eastern Languages and Civilization 1999, s.324. Ayrıca bk. B. Spuler, Die Goldene Horde in Russland, Otto Harrassowitz, Wiesbaden 1965, s.16; A.T. Özcan, Moğol–Rus İlişkileri, s.57-58.

9IV. Bela’nın önlemleri ile ilgili olarak bk. D. Sinor, “The Mongols in the West”, Journal of Asian History, Vol. 33/ 1, 1999, s.9; P. Jackson, The Mongols and the West, s.61-63; J. Chambers, The Devil’s Horsemen, London and Edinburg 1979, s.92.

10Moğolların Galiçya–Volın Knezliği topraklarındaki faaliyetleri için bk. A.T. Özcan, Moğol–Rus İlişkileri, s.119-121.

11Bu hususta ayrıca bk. J. Chambers, The Devil’s Horsemen, s.96.

12Orda ve Baydar’ın Lehistan ve Silesya’daki faaliyetleri için bk. P. Jackson, The Mongols and the West, s.63; J. Chambers, The Devil’s Horsemen, s.96-97; M. Prawdin, The Mongol Empire It’s Rice and Legacy, translated by Eden and Cedar Paul, George Allen and Unwin LTD Publishing, London 1940, s.256.

13Orduların gücü arasındaki mukayese için bk. M. Prawdin, The Mongol Empire, s.257; J. Chambers, The Devil’s Horsemen, s.96.

14Muharebenin şekillenişi ile ilgili olarak bk. M. Prawdin, The Mongol Empire, s.257, 259; P. Jackson, The Mongols and the West, s.63; J. Chambers, The Devil’s Horsemen, s.98-99.

15Liegnitz zaferinden sonra Orda İçen ve Baydar’ın harekatı ile ilgili olarak bk. M. Prawdin, The Mongol Empire, s.259-260; P. Jackson, The Mongols and the West, s.63.

16Moğolların Macar sınırındaki ilk hareketleri ile ilgili olarak bk. P. Jackson, The Mongols and the West, s.63-64; M. Prawdin, The Mongol Empire, s.255, 261.

17J. Chambers, The Devil’s Horsemen, s.93.

18J.P. Roux, Moğol İmparatorluğu Tarihi, çev. A. Kazancıgil–A Bereket, Kabalcı yay., İstanbul 2001, s.290.

19M. Prawdin, The Mongol Empire, s.262-263. Macar ordusunun karşı harekâtı ve muharebe meydanının Mohi ovası olarak belirlenmesinin stratejik hususiyeti ile ilgili olarak bk. L. Negyesi, “Muhi Muharebesi”, çev. G. Dilbaş, Tarih Okulu, S.XIV/2013, s.249.

20Splitli Toma’nın ifadelerine yansımış bu ruhî hususiyet ile ilgili olarak ayrıca L. Negyesi’nin değerlendirmelerine de bk. L. Negyesi, “Muhi Muharebesi”, s.256.

21Thomae Archidiaconi Spalatensis, Historia Salonitanorum atque Spalatinorum Pontificum, s.262 (Latince metin), 263 (İngilizce Metin).

22Rashiduddin Fazlullah, Jami’u’t Tawarikh II, s.325-326. Alaeddin Ata Melik Cuveynî’nin bu muharebe ile ilgili kayıtlarına da bk. Alaaddin Ata Melik Cüveynî, Tarih-i Cihangüşa, çev. M. Öztürk, Kültür Bakanlığı yay., Ankara 1999, s.241.

23Metinde “ikinci saatte” olarak ifade edilmişse de metin editörleri bunun 5–6 arasına tekabül ettiğini ifade etmişlerdir. 

24Thomae Archidiaconi Spalatensis, Historia Salonitanorum atque Spalatinorum Pontificum, s.266, 268 (Latince metin), 267, 269 (İngilizce metin).

25Cüveynî, Tarih-i Cihangüşa, s.241. Muharebe detaylı bir şekilde L. Negyesi tarafından incelenmiştir. Çalışması dikkate değer özellikler göstermekle birlikte bu konuda yeni bir incelemenin ortaya konulmasını gerektirecek hatalı yorumları vardır. Yazarın muharebe ile ilgili bilgileri için bk. L. Negyesi, “Muhi Muharebesi”, s.252-265. Ayrıca bk. M. Prawdin, The Mongol Empire, s.263-264.

26M. Prawdin, The Mongol Empire, s.265.

27Mohi muharebesinden sonra Batu ve Subetay’ın idaresindeki ordunun Macaristan’ın güney kesimlerindeki faaliyetleri ile ilgili olarak bk. P. Jackson, The Mongols and the West, s.64.

28Kadaan’ın takip seferi ile ilgili olarak bk. P. Jackson, The Mongols and the West, s.64-65.

29A.T. Özcan, “Chronica Maiora’da Moğollara Dair Kayıtlar”, s.37-38.

30Söz konusu Haçlı Seferi ile ilgili olarak bk. P. Jackson, “The Crusade Against the Mongols (1241)”, Journal of the Ecclesiastical History, Vol.42/1, 1991, s.18.

31A.T. Özcan, “Chronica Maiora’da Moğollara Dair Kayıtlar”, s.38-44.

32V.T. Paşuto, “Mongol’skiy Pohod v Glub’ Evropı”, Tataro–Mongolı v Azii i Evrope, red. S.L. Tihvinskiy, İzdatel’stvo Nauka, Moskva 1977, s.212.

33Göktürklerle ilgili bir örnek için bk. The History of the Caucasian Albanians by Movses Dasxurançı, translated by C.J.F. Dowsett, Oxford University Press, London 1961, s.100. Moğollardaki uygulama ile ilgili bir örnek için bk. E. Uyumaz, Sultan I. Alâeddîn Keykubad Devri Türkiye Selçuklu Devleti Siyasî Tarihi (1220-1237), TTK yay., Ankara 2003, s.90. 

34Mesela böyle bir dedikodu Parisli Matthew’in eserine sinmiştir. Bk. A.T. Özcan, “Chronica Maiora’da Moğollara Dair Kayıtlar”, s.51.

35Moğolların Avrupa’dan çekilişi ile ilgili görüşler G.S. Rogers tarafından bir araya getirilmiştir. Bk. G.S. Rogers, “An Examinaion of Historians Explanations for the Mongol Withdrawal from East Central Europe”, East European Quarterly, XXX/1, 1996, s.3-26.

36Çalışmanın kaleme alınmasından sonra, birkaç ay kadar önce yayınlanmış bir makale dikkatime sunuldu. Inceleme artık son bulduğu için kullanmak mümkün olmadı. Bk. U. Yolsever, " Moğolların Avrupa Seferi (1241-1242)", Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi Tarih Dergisi, C.1/ S.1, 2018, s.64-77.

 

 

DİĞER MAKALELER
Moğolların Avrupa Seferi (1241–1242)
Osmanlı Tarihi
Avrupa’da Bir Osmanlı Sultanı Portresi: Yıldırım Bayezid

Prof. Dr. Feridun Emecen’in tabiriyle ihtirasın gölgesinde bir sultan olarak adlandırılan ve yaşadığı dönemlerde sahip olduğu kudrete göre tarihsel bir imaj çizilen Yıldırım Bayezid’in içerisinde bulunduğu bu durum şüphesiz ki Avrupa’da da benzer şekilde yankı buldu. Avrupa’da devam eden Türk tedirginliğinin daha da derinleştiği dönemin hükümdarı Yıldırım Bayezid, gerek yöneticilik kabiliyetinden gerekse de genel karakterinden dolayı Avrupa tarih yazıcılığında önemli ifadelerle yer aldı. Batı kaynaklarında I. Murad gibi önemli bir padişah “bey” manasına gelen "bahy" gibi bir unvanla gösterilirken Yıldırım Bayezid’in çok daha üst düzeyde bir unvanla "roy", rex" ve hatta doğrudan Soldan unvanı ile gösterilmesi, Osmanlı tahtının yeni sahibinin çok daha güçlü bir şahsiyet olarak görüldüğünün ipucunu verir. Elbette bu durum yalnızca Bayezid’in sahip olduğu güçle değil, onun kendine koyduğu cihan hedefleriyle de ilgiliydi. Yıldırım Bayezid’in Avrupalı entelektüellerce tam olarak bir “dünya fatihi” olarak görülmesi buna en iyi örnekti. Ancak her ne kadar bu yönde ifadeler söz konusu olsa da okun Niğbolu Savaşı’yla kendilerine döndüğünü gören Avrupalıların tarih yazıcılığında Yıldırım Bayezid’e yönlendirilen sert ifadelere daha çok yer verilmeye başlandı. Nitekim Yıldırım Bayezid, Avrupalı kronik yazarlarınca komşu ülkelerin topraklarıyla yetinmeyen, gözünü çok daha uzaktaki diyarlara diken bir hükümdar olarak görülmeye başlandı. Hristiyanlarca tanrının kendilerine gönderildiği bir bela olarak görüldü. Bununla birlikte yine de Yıldırım Bayezid, Avrupalı kaynak yazarlarının hayranlığını üstüne çeken bir hükümdardı.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun